​İngiltere, istihbarat teşkilatı içindeki İsrail ajanının kimliğini açıkladı

İngiliz İstihbarat Servisi’nin (MI5) merkezi (Reuters)
İngiliz İstihbarat Servisi’nin (MI5) merkezi (Reuters)
TT

​İngiltere, istihbarat teşkilatı içindeki İsrail ajanının kimliğini açıkladı

İngiliz İstihbarat Servisi’nin (MI5) merkezi (Reuters)
İngiliz İstihbarat Servisi’nin (MI5) merkezi (Reuters)

İngiltere bugün istihbarat servisi içerisindeki İsrailli bir ajanın ismini açıkladı. Bu olayın yıllarca gizli tutulduğu belirtiliyor. Resmi belgeler, söz konusu ajanın isminin istihbaratta üst rütbeye sahip ve Savaş Bakanlığı Ortak İstihbarat Dairesi'nde (şimdiki Savunma Bakanlığı) çalışmış olan Cyril Hector Abraham Wybrew olduğunu ortaya koyuyor.
Belgelere göre ajan, İngiliz yönetimi sırasında Filistin'de bir istihbarat subayı olarak görev yaptı ve söz konusu dönemden bu yana İsraillilerle ile ilişki içindeydi. Yapılan değerlendirmeler söz konusu durumun çok daha önce fark edilmiş olması gerektiği yönünde. Zira İsrail’in istihbarat servislerindeki bir ajan aracılığıyla İngilizlerden bilgi toplamaya çalışmasının nadir rastlanan bir durum olduğu belirtiliyor.
Söz konusu ajanın dosyası, MI5 istihbarat servisine ait casusluğa karşı mücadele dosyalarından sadece biri. İngiliz hükümeti, Londra'daki Ulusal Arşiv’de saklı olan dosyayı bugün gün yüzüne çıkarıyor.
Wybrew’in dosyası, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu'da istihbarat subayı olarak yaptığı faaliyetleri içeriyor. Dosya, Wybrew’in İngiltere’nin Ortadoğu’daki İstihbarat Merkezi olan “Arap Büro”nun Yafa (Filistin) şubesinden sorumlu olduğu bilgisini içeriyor. Arap Büro, bilgi toplamak ve ajan ağı kurmak için İngiliz hükümeti tarafından 1939’da kurulan bir istihbarat servisiydi.
Arap Büro’nun elemanları aslen birden fazla İngiliz istihbarat servisine, özellikle de "MI5" ve “MI6”ya mensuptu. Wybrew’in dosyasında 1942'de Filistin'de “mali usulsüzlüklere” bulaştığı ve bir Yahudi casus şebekesiyle bağı olduğu şüphesiyle sorgulandığı bilgisi yer alıyor. Wybrew, hakkındaki suçlamalar düşürülerek 1943 yılında görevden ayrılmasaydı neredeyse askeri mahkemede yargılanacaktı.
12 Eylül 1942 tarihli bir tutanakta Wybrew’in Yafa’daki istihbarat bürosunda çalıştığı dönemde üç Yahudi tarafından yönetilen bir Yahudi istihbarat teşkilatına fon aktarmak için bazı kişilerle iş birliği yaptığı bilgisi de yer alıyor. Söz konusu üç Yahudi’nin isimleri tutanaktan silinmiş durumda. Tutanakta Wybrew’in güvenlik ihlali sebebiyle İngiliz emniyet birimlerinin kendisini sorgulayacağını ve ofisinin aranacağını 14 gün önceden haber aldığı ve böylece soruşturma öncesi hazırlık yaptığı ileri sürüldü.
Wybrew’in aleyhindeki "ciddi suçlamaların" çoğunu reddetti ve casusluk amacıyla kurulan Yahudi örgütünün kurulması sırasında olağan görevini yerine getirdiğini aktardı. Wybrew, kurulmasında görev aldığı Yahudi örgütün İngiliz istihbaratına yardımcı olacak bilgiler sunacağını iddia etti.
 
İngiliz Arap Bürosu (SIME) tarafından yayımlanan raporda Lübnan'ın başkenti Beyrut'a kadar geniş çapta faaliyet gösteren Yahudi bir kişi de dahil Yafa’da Wipro ile bağlantısı bulunan geniş insan ağı hakkında bilgiler yer alıyor. Wybrew’in geniş bigi ağında ayrıca yıllarca Yafa’da yaşayan ve görevi İngilizler için çalışan "Arapları incelemek" olan Lübnanlı Maronit de vardı.
Wybrew, 1943’te Filistin’de görevinden ayrıldıktan sonra 1946’da Savaş Bakanlığı Ortak İstihbarat Dairesi’nde çalışmaya başladı. Hakkındaki Yahudi istihbarat örgütü ile iş birliği içerisinde olmak ve mali usulsüzlüklere bulaşmak gibi suçlamalar sebebiyle görevinden ayrılmasına rağmen istihbarat servislerindeki görevine nasıl geri döndüğü ise bilinmiyor.
İstihbarat belgelerine göre Wybrew ile ilgili şüpheler, İngiliz istihbarat ajansı MI6’nın gizli raporlarının ortaya çıkmasından sonra oluştu. Ardından söz konusu gizli raporların sızdığı kaynağın araştırılmasına karar verildi. 1 Kasım 1949 tarihli bir belgede söz konusu raporların İsraillilere sızdırılması konusunda soruşturulma yürütüldüğü bilgisi yer aldı. Belgelerin sızdığı kaynağın İngiliz istihbaratının iki bölümünden biri olabileceği düşünülüyor. Bunlardan birincisi MI6, ikincisi ise Ortak İstihbarat Dairesi. İstihbarat belgeleri, Ortak İstihbarat Dairesi’ndeki Kayıt Bürosu'nun A2 Bölümünden sorumlu olan Cyril Hector Abraham Wybrew’den iki sebepten dolayı şüpheleniliyor. Bunardan ilki Samuel Landman’ın kızı Naima (tanınmış bir İsrail istihbarat ajanı) ve Jacques Padua (Yahudi İstihbarat Ajansı yararına Avrupa’daki Yahudi terör örgütlerine sızdığından şüpheleniliyor) ile temas halinde olduğundan şüphelenildi. İkincisi, yabancı bir gücün eline geçtiği bilinen belgelere ulaşma imkanına sahip olması. Yabancı güç ile İsrail İstihbaratına atıfta bulunuluyor. Belgede, istihbarat teşkilatları bu gibi şüphelerden yola çıkarak Wybrew’in konuşmalarını dinlemek, temasa geçtiği kişiler ve faaliyetleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için adli izin istiyorlar.
Wybrew’in dosyasında istihbarat ajanları ve İsraillilerle olan temaslarını izlemekle görevli olan polisin "özel şubesi" tarafından hazırlanan çok sayıda rapor yer alıyor. Raporlarda Wybrew’in telefon görüşmesi tutanakları, mesaj metinleri ve tesadüfen bile olsa yolda karşılaştığı kişilerin bilgileri yer alıyor. Raporlarda aynı şekilde Londra'da bindiği taksilerin şoförlerinin de bilgisi bulunuyor.
26 Mayıs 1950 tarihli bir rapora göre İngiliz istihbarat servisleri Wybrew hakkında soruşturma yapılmasını talep etti. İsrailli üç istihbarat elemanı ile temas halinde olduğu ortaya çıkmasına rağmen Wybrew Savaş Bakanlığı Ortak İstihbarat Dairesi’ndeki görevine devam etti. Wybrew’in istihbarat sevisindeki görevinde bırakılmasına gerekçe olarak Wipron’un insan ağının bu şekilde daha kolay ortaya çıkarılabileceği gösteriliyor. Böylelikle ister ofiste ister evinde olsun her nereye giderse gitsin Wybrew’in insan ağı hakkında bilgi edinilebilecekti. Bu bağlamda Wybrew soruşturması için görevlendirilen istihbarat subaylarının Wipron hakkında bir tür ırkçılığı andıran raporlar hazırlamalarının ilginç bir durum olduğu belirtiliyor. Wybrew’in soruşturmasını yürüten bir istihbarat elemanı 11 Mayıs 1950 tarihli bir raporda şu ifadelere yer verdİ:
 “Cyril 6: 50’de ofisinden ayrıldı ve Great Cumberland Caddesi’ne doğru yürüdü. Bu sırada bir adam onu durdurdu ve biraz konuştular. Daha sonra ellerindeki kartları değiştirdiler ve her ikisi de bu kartlara notlar aldı. Daha sonra ayrıldılar. Söz konusu kişi 50 yaşlarında, yaklaşık 1.70 boylarında, şişman, büyük yuvarlak bir yüze sahip, büyük kulakları ve küçük gözleri olan, gamalı haç takan birisiydi. Görüntüsü bir Yahudiyi andırıyor ve yabancı aksanla konuşuyordu.”
Rapor, emniyette özel ofisi olan Dr. Storer’in imzasını taşıyor. Raporda kullanılan "Gamalı haç" terimi bugün kullanılsaydı Yahudilere karşı ırkçılık suçlamaları ile karşı karşıya kalınmasına sebebiyet verebilirdi.
Şüpheli casusları izlemek üzere görevlendirilen ajanların hazırladığı raporlar, casusun hareketleri, tanıştığı kişiler, geçmişleri, çalıştıkları şirketler, seyahat ettikleri arabalar ve trenler hakkında ayrıntılı bilgi veriyor.  
Wybrew’in soruşturması sırasında ilginç bir olayla karşı karşıya kalındı. Ortak İstihbarat Dairesi’nde görev yapan bir emniyet mensubu, Wybrew’in evinin bulunduğu bölgede bazı şüphelilerin olduğunu haber vermek için Londra Polis Teşkilatı’nı aradı. Ancak daha sonra Wybrew’in evinin etrafındakilerin emniyet mensupları olduğu anlaşıldı.
9 Haziran 1950'deki telefon dinleme tutanaklarında bir kadının Wybrew’i aradığı ve ona arkadaşı Jack Padua'nın bir mektubunu vermek istediğini söylediği bilgisi yer alıyor. Ardından buluşmak için yer belirledikleri belirtiliyor.
Bugün süren casusluk davalarında Wybrew’e ne olacağı ise bilinmezliğini koruyor.



Moskova, Tahran'ın silah talebinde bulunmadı

Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)
Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)
TT

Moskova, Tahran'ın silah talebinde bulunmadı

Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)
Kremlin'in Büyük Çan Kulesi (EPA)

Kremlin bugün İran'ın Moskova'ya silah tedariki talebinde bulunmadığını ve Rusya'nın bu konudaki tutumunun herkesçe bilindiğini vurguladı. Bu arada, Rusya Dışişleri Bakanlığı, ABD ve İsrail'i İran'ı kışkırtarak ve bölgedeki hedeflere yönelik saldırılar başlatmaya zorlayarak Arap ülkelerini Ortadoğu'da daha geniş bir çatışmaya sürüklemeye çalışmakla suçladı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “Onlar (ABD ve İsrail) kasıtlı olarak İran'ı bazı Arap ülkelerindeki hedeflere karşı misilleme saldırıları düzenlemeye kışkırttılar ve bu da insan ve maddi kayıplara yol açtı; Rusya bundan derin üzüntü duyuyor” iadelerini kullandı.

Açıklamada ayrıca, “Böylece (ABD ve İsrail) Arapları başkalarının çıkarlarına hizmet eden bir savaşa sürüklemeye çalışıyorlar” denildi.

Bakanlık, Ortadoğu'da daha fazla istikrarsızlığın önlenmesinin tek yolunun Amerika ve İsrail'in "saldırganlığını" durdurmak olduğunu vurgulayarak, şu ana kadar iki "saldırgan" ülkenin saldırılarını durduracağına dair hiçbir işaret olmadığını ifade etti.

İngiliz gazetesi Financial Times, geçtiğimiz hafta bilgilendirilmiş kaynaklara ve sızdırılmış Rus belgelerine dayanarak, 12 günlük savaşın bitiminden birkaç gün sonra, geçen yılın temmuz ayında İran'ın Rusya'dan 500 milyon euro (545 milyon dolar) değerinde hava savunma sistemi talep ettiğini ayrıntılarıyla anlatan bir İran-Rusya anlaşmasını ortaya koydu.


Savaşın kapsamı, ‘füze avcılığından’ rejimin ardından ne olacağı sorusuna kadar genişliyor

Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)
Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)
TT

Savaşın kapsamı, ‘füze avcılığından’ rejimin ardından ne olacağı sorusuna kadar genişliyor

Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)
Tahran’ın merkezinde, ABD-İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların önünden geçen bir adam, 4 Mart 2026 (AFP)

Trump yönetiminin “bir ay veya daha uzun sürebilir” dediği savaşın beşinci gününde, sahadaki ve siyasi tablo paralel yönde ilerliyor. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, gerçekleştirilen saldırıları ‘başarılar’ olarak nitelendirerek, operasyonun ‘sonsuz bir savaş’ olmayacağını vurguladı ve İran’ın füze kapasitesi ile ilgili altyapılarını hedef almanın öncelikli olduğunu açıkladı.

Buna karşın, İran ile Washington arasında çatışmayı sonlandırma şartlarını keşfetmeye yönelik gizli temaslar olduğu yönünde sinyaller sızıyor. Ancak Tahran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi, resmi bir kanal bulunmadığını belirterek söz konusu iddiayı yalanladı.

Bölgesel boyut da genişliyor. Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) ait hava ve füze savunma sistemlerinin, hava sahasına doğru ilerleyen bir İran füzesini düşürdüğünü duyurdu. Bu gelişme, NATO’yu fiilen -en azından savunma anlamında- çatışma sahnesine dahil ediyor.

xzsvdf
İran’dan Türkiye hava sahasına doğru ateşlenen bir füzenin düşürülmesinin ardından Hatay Dörtyol’da bir mühimmat parçasını çevreleyen Türk askerleri (AFP – AA)

Washington’da ise ‘savaş sonrası’ dilinin yükseldiği görülüyor. Başkan Donald Trump, ileride kurulacak İran hükümeti üzerinde düşündüğünü ima ederek, operasyonun sadece ‘askeri zayıflatma’ ile sınırlı kalmayıp olası siyasi sonuçları şekillendirme boyutunu da kapsadığını gösterdi.

Bu çerçevede, ABD’nin Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Başkan Trump’ın bir ay veya daha uzun sürebileceğini söylediği operasyonun yalnızca birkaç gününde İran savaşını değerlendirmek için çok erken” dedi.

İran’ın ‘açık şekilde önemli liderlik kayıpları yaşadığını, askeri gücünün zayıfladığını ve nükleer programının ciddi şekilde zarar gördüğünü’ ifade eden Schenker, “Buna rağmen rejim şimdiye kadar ayakta kalma kapasitesini gösterdi” dedi. Schenker, İran’ın fırlattığı bazı füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) İsrail’e, çoğunluğunun ise Körfez ülkelerine yöneldiğini aktardı.

Acil hedef: Füze fırlatma rampalarını avlamak

Schenker’e göre Washington ile Tel Aviv’in kısa vadeli en önemli hedefi, İran’ın füze fırlatma kapasitesini zayıflatmak. Bunu ‘zaman alan bir görev’ olarak nitelendiren Schenker, 1991’de Kuveyt’in kurtarılmasının ardından Irak’taki Scud füzelerinin avlanmasını hatırlattı. Sorun yalnızca füze stoklarında değil; ‘stok ve fırlatma platformları’ denkleminde yatıyor. Schenker’e göre İran büyük bir füze stokuna sahip, ancak daha az sayıda fırlatma platformu bulunuyor. Ayrıca, geniş İran coğrafyası ile buna bağlı tüneller ve sığınaklar, platformların bulunmasını ve etkisiz hale getirilmesini zorlaştırıyor.

Schenker, bu durumun Washington ve Tel Aviv’in ‘fırlatma sıklığının azalmasının görevin tamamlandığı anlamına gelmediğini’ vurgulamalarını açıkladığını söyledi. “Platformlar aktif kaldığı sürece, Tahran savaşın canlı kalması için ara saldırılar düzenleyebilir; bu durum savunma sistemlerini zorlar ve bölge ülkelerinin, özellikle Körfez devletlerinin, siyasi hesaplarını karıştırır” diyen Schenker, füze savunma maliyetlerinin yüksek olduğunu ve saldırılar uzun süreli hale gelirse bunun psikolojik ve ekonomik bir yıpranmaya yol açabileceğini ifade etti.

fvrgr
Tahran’da İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) askeri geçit töreninde sergilenen İran füzeleri (Reuters)

Schenker, sosyal ve siyasi bir boyutu da işaret etti: “İsrail toplumu görece olarak sığınak yaşamına alışkın durumda. Oysa Körfez ülkeleri bu tür bir şoku neredeyse ilk kez yaşıyor ve sığınak altyapısına sahip değil. Bu nedenle, bazı Körfez ülkelerindeki iç baskılar, savaş süresinin kısaltılması veya seyrinin kontrol altına alınması yönünde bir faktör haline gelebilir.”

Rejim değişikliği: Garantisi olmayan beyan edilmiş bir istek

Siyasi düzlemde, söylem ile kapasite arasındaki fark giderek belirginleşiyor. Schenker’e göre Washington, savaşın hedefini ‘rejim değişikliği’ olarak tanımlamış olsa da, en üst düzey isim (Dini Lider Ali Hamaney) öldürülmesine rağmen sistem hâlâ ayakta. Burada, ‘hava baskısı’ stratejilerinde bilinen bir ikilem ortaya çıkıyor: Lider figürlerin ortadan kaldırılması geçici bir kafa karışıklığı yaratabilir, ancak güvenlik kurumları sağlam kaldığı sürece güç yapılarının dağılmasını garanti etmez; iç çatlaklar veya anlamlı bir ihanet dalgası görülmezse rejim direnç gösterebilir.

İşgal senaryosu için pratik bir kırmızı çizgi çizen Schenker, “Trump yönetiminin İran’a kara birlikleri göndermesi olası değil” dedi. “Sadece hava saldırıları, rejimin temellerini sarsacak yeterli zararı verebilir mi?” sorusuna Schenker, “Belirsiz” cevabını verdi. Şu ana kadar, güvenlik birimleri içinde ‘ihanet veya bölünme’ raporları yok ve mevcut elitlerin ‘dışa açılacak bir çıkış’ ya da anlaşma arayışı içinde olduğuna dair bir işaret de bulunmuyor.

fvf
Geçtiğimiz salı günü Tahran’da ABD-İsrail askeri saldırısının ardından Azadi (Özgürlük) Kulesi’nin arkasından yükselen dumanlar (AP)

Buna karşın İsrail giderek artan bir baskı stratejisine yaslanıyor gibi görünüyor. Tehdit tonları, gelecek İran lideri için benzeri görülmemiş bir seviyeye yükseldi ve aynı politikaları sürdürmesi halinde herhangi bir halefin de hedef alınabileceği ima edildi. Bu tür mesajlar iki şekilde okunabilir: Birincisi, liderliğin ‘yeniden üretilmesini’ caydırma girişimi; ikincisi ise, özellikle hassas bir geçiş döneminde, daha sert ve pazarlık yapmaya daha az yatkın bir liderliğin ortaya çıkmasını teşvik etme amacı.

Savaşın devamı mı yoksa müzakere yoluyla çözüm mü?

Gündemde artık sadece “Savaş devam edecek mi?” sorusu yok; esas soru “Nasıl devam edecek ve hangi sınırlar içinde?” şeklinde. NATO savunma sistemleri tarafından Türkiye’ye yönelen bir İran füzesinin düşürülmesi, kazara tırmanma riskinin somut bir örneğini sunuyor: Füzelerin rota hatası, üçüncü bir tarafın hedef alınması ya da geniş çaplı bir misilleme, ilgili başkentlerin çoğunun istemeyeceği sonuçlara yol açabilir.

ABD ve İran açısından savaşın devam etme olasılığına dair göstergeler, her iki tarafın da motivasyon sahibi olduğunu gösteriyor. Schenker’in değerlendirmesine göre Washington, füze fırlatmalarını azaltma görevini tamamlamayı önceliyor; bu, Körfez’deki sivil ve enerji altyapısı tehditlerini sınırlamanın koşulu olarak görülüyor. Aynı zamanda Washington, operasyonun ABD’yi açık bir batağa sürüklemediğini iç kamuoyuna göstermek istiyor.

İran ise füze ve İHA’larla zarar verebilme kapasitesine sahip görünüyor. Ancak hava üstünlüğünü tersine çevirecek gücü sınırlı; bu nedenle Tahran, resmi temasları reddederken, gizli kanallardan ateşkesi veya gerilimi sınırlayacak şartları test etme yoluna da başvuruyor.

ntht
İran yapımı Şahed İHA (AP)

Bu tablo ışığında, önümüzdeki haftalarda üç olası pratik senaryo öne çıkıyor: Birincisi, ‘kontrollü’ bir tırmanışın sürdürülmesi; öncelik fırlatma platformlarının takip edilmesi ve füze atışlarının azaltılması. Bu yol, zaman ve hassas istihbarat gerektiriyor.

İkincisi, bir kaza veya misilleme kararı nedeniyle bölgesel çatışmanın genişlemesi; özellikle füzelerin Türkiye gibi ülkelere yakın geçişlerinin tekrarlanması veya Körfez’deki hassas altyapıların büyük saldırılara maruz kalması durumunda bu risk artıyor.

Üçüncü yol ise ‘ateş altında’ müzakere ile bir çıkış arayışı; bu kapsamlı bir barış anlamına gelmiyor. Daha çok, Washington’da ‘zafer’ ve Tahran’da ‘direnç’ olarak sunulabilecek geçici bir ateşkes sağlanması hedefleniyor.


Suriye ve İran'daki savaş: Arap dünyasının açıkça dayanışması ve sınırları korumak için acil önlemler

Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
TT

Suriye ve İran'daki savaş: Arap dünyasının açıkça dayanışması ve sınırları korumak için acil önlemler

Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)

Subhi Franjieh

Suriye hükümeti, ABD ve İsrail'in 28 Şubat Cumartesi günü İran'a karşı başlattığı savaşı son derece ihtiyatlı bir şekilde ele alıyor. Irak ve Lübnan sınır bölgelerinde yoğun güvenlik önlemleri alınması ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin Arap ve komşu ülkelerin liderleriyle yoğun iletişim halinde olmaları, bu ihtiyatlılığın birer göstergesi.

Suriye hükümeti, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper'dan bölgede büyük bir tırmanış olacağına dair mesajları daha önce birkaç kez duymuştu. Bu mesajlar, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile bir anlaşmaya varılması ve Fırat'ın doğusundaki coğrafi parçalanmanın sona erdirilmesi gerektiği bağlamında verildi. ABD tarafı, Suriye hükümetine ve SDG lideri Mazlum Abdi'ye, bölgenin büyük bir savaşın eşiğinde olduğunu ve Washington'ın Suriye'nin bu savaşı karmaşıklaştıracak veya Washington'ın hedeflerine ulaşma hızını etkileyecek bir kaos kaynağı olmasını istemediğini defalarca kez garanti etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye hükümeti yetkilileri, ABD güçlerinin Suriye'den Irak'a çekilmesi ve tutuklu DEAŞ’lıların Suriye hapishanelerinden Irak hapishanelerine nakledilmesi ile bahsi geçen savaşın yaklaştığını hissettiler. ABD'nin aldığı hızlı önlemler, Washington’ın Suriye'deki üslerinin saldırıya uğrayarak kuvvetlerinde kayıplara yol açacağı ve İran destekli milislerin ya da DEAŞ’ın bölgede daha da genişlemesine olanak sağlayacak bir güvenlik boşluğu yaratacağı endişesini yansıtıyor. Bu durum, Beşşar Esed rejiminin düşüşünün ilk günlerinde İsrail'in Suriye'deki askeri üslere düzenlediği yüzlerce saldırı sonucunda askeri kapasitesinin büyük çoğunluğunu kaybeden Suriye hükümetinin askeri hava gücü (önleme kabiliyeti) zayıflığı çerçevesinde değerlendirilmeli.

Bunun yanında Suriye İran'ın füzelerini ve saldırılarını önleyebilecek gelişmiş yeteneklere sahip değil. İran yanlısı hücrelerin Suriye topraklarında faaliyet gösterme olasılığı, Washington'ın Amerikan askerlerinin Suriye topraklarından ve yakın mesafeden saldırılara maruz kalacağına dair endişelerini artırdı.

İran, Irak'taki milislerini Irak ve Erbil'deki ABD üslerine saldırılara katılmaya zorlayarak savaş alanını genişletirken, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ve Ürdün'ü hedef almaya başladı. Suriye hükümeti, Arap ülkelerine desteğini açıklayıp İran'ın bu ülkelere yönelik saldırılarını kınamanın yanı sıra, sınır bölgelerinde derhal önlemler aldı. Bu durum, Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın 28 Şubat Cumartesi günü yayınladığı açıklamada açıkça belirtildi. Açıklamada, ‘İran’ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün’ün egemenliğini ve güvenliğini hedef alan saldırıları’ şiddetle kınandı. Suriye, ‘bu saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu’ da ekledi.

Al Majalla, Suriye hükümetinin Irak, Lübnan ve Irak Kürdistanı'na, güvenliği sağlamak için Irak ve Lübnan sınır bölgelerine takviye kuvvetler gönderdiğini ve Suriye'nin kendi topraklarından silah veya savaşçıların geçişini engellemek için her türlü çabayı göstereceğini garanti ettiğini bildiriyor. Suriye hükümeti, Suriye'nin topraklarının herhangi bir saldırı için kullanılmasını istemediğini vurguladı.

İran yanlısı hücrelerin Suriye topraklarında faaliyet gösterme olasılığı, Washington'ın Amerikan askerlerinin Suriye topraklarından ve yakın mesafeden saldırılara maruz kalacağına dair endişelerini artırdı.

Sınırların destek koridoru haline gelmesini önlemeyi amaçlayan seferberlik

28 Şubat Cumartesi günü, Suriye hükümeti Suriye-Lübnan ve Suriye-Irak sınırlarına takviye kuvvetler göndermeye başladı. Takviye kuvvetler, Savunma ve İçişleri Bakanlıklarından Lübnan sınırına gruplar gönderilmesiyle başladı. Sınırı kontrol etmek ve Suriye'den Lübnan'a yahut tersi yönde silah veya insan kaçakçılığını önlemek şeklindeki talimatlar açıktı.

Suriye'nin endişeleri, Suriye'de saklanan silahların sınırdan Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşması ya da Hizbullah'ın silahlarının Suriye'de onunla birlikte hareket eden gruplara ulaşarak Suriye topraklarından İsrail veya ABD üslerine saldırılar düzenlenmesi olasılığından kaynaklanıyor. Suriye, Hizbullah ile İsrail arasında Lübnan topraklarında savaşın tırmanması durumunda, Hizbullah ile bağlantılı Suriyelilerin Lübnan'a kaçak olarak sokulup Hizbullah'a katılarak olası askeri operasyonlara katılmaları konusunda da endişelerini dile getirdi.

Görsel kaldırıldı.
Lübnan'da ikamet eden Suriyeliler, Hizbullah ile İsrail arasında savaşın patlak vermesinin ardından Suriye'ye dönmek üzere Suriye-Lübnan sınırındaki İçişleri Bakanlığı Göçmenlik ve Pasaport Dairesi önünde beklerken, 3 Mart 2026 (Reuters)

Al Majalla’ya konuşan güvenlik kaynakları, sınırların kontrol edilmesinin zorluğuna rağmen, Suriye hükümetinin ilk üç gün içinde sınır bölgelerine binlerce personel ve savunma silahları gönderdiğini, bunun amacının Hizbullah'ın sınırları kullanarak güvenliği bozma ve Suriye'yi devam eden savaşa sürükleme girişimlerini önlemek olduğunu vurguladılar. Savunma ve İçişleri bakanlıkları da İsrail yakınlarındaki bölgenin Suriye'yi savaş ve kaos durumuna sürükleyecek saldırılar düzenlemek için kullanılmasını önlemek amacıyla, Suriye'nin güneyinde güvenlik ve istihbarat varlıklarını güçlendirerek azami hazırlık durumuna geçtiler. Zira bu tür saldırılar, Suriye hükümetinin güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarını baltalar.

Suriye'nin endişeleri, Suriye'de saklanan silahların sınırdan Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşması ya da Hizbullah'ın silahlarının Suriye'de onunla birlikte hareket eden gruplara ulaşarak Suriye topraklarından İsrail veya ABD üslerine saldırılar düzenlenmesi olasılığından kaynaklanıyor.

Irak sınırında, güvenlik ve DEAŞ hücreleriyle mücadele için bölgeye getirilen iç güvenlik güçleri ve Savunma Bakanlığı’na bağlı birimlerle zaten kalabalık olan bölgede, son günlerde takviye güçlerinin gelme hızı yavaşladı. Bu güçler bugün DEAŞ hücrelerini takip edip bunlarla çatışmak ve yeteneklerini ortadan kaldırmak, İran bağlantılı Iraklı milislerin sızmasını veya Suriye'deki hücrelere silah getirme ya da bunları Hizbullah'a aktarma girişimlerini önlemek için Suriye-Irak sınırını korumak gibi karmaşık bir görev üstleniyor. Al Majalla’nın edindiği bilgilere göre Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri arasında güvenlik koordinasyonu yoğunlaştırıldı. Özellikle İran, uluslararası toplumu kendisine yönelik ABD-İsrail saldırılarını sona erdirmek için baskı yapmak amacıyla kaosa güveniyor olması nedeniyle, bölgede daha fazla tırmanışın önlenmesi amacıyla taraflar arasında istihbarat alışverişi de son günlerde artırdı.

Görsel kaldırıldı.
Golan Tepeleri yakınlarındaki Suriye'nin güneyindeki Kuneytra kırsalında İsrail savunma sistemleri tarafından önlenen İran füzesinin enkazını inceleyen BM barış gücü askerleri, 28 Şubat 2026 (AFP)

Suriye’de faaliyet gösteren ‘Suriye İslamî Direnişi – Uli’l-Ba’s’ adlı grup, 28 Şubat Cumartesi günü, bu duruma seyirci kalmayacağını açıkladı. Grup, ‘herkesin kendi konumuna ve yeteneklerine göre kişisel gayret ve farkındalıkla ve mümkün olduğunda üst makamlar ve referanslarla koordineli olarak direniş savaşçılarını ve onurlu insanları, tarihsel sorumluluklarını üstlenmeye’ çağırdı. Bu açıklama ve çağrı, İran'a bağlı grupların, meseleyi ve eylemin niteliğini bireylere ve gruplara bırakarak yaygın bir kaos yaratma arzusunu gösteriyor. Aynı grup, 2 Mart Pazartesi günü, ABD güçlerinin haftalar önce tahliye ettiği Şeddadi Üssü’ne düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. Saldırı, ABD'nin çıkarlarını doğrudan hedef almamasına rağmen, grubun Suriye'de İran'ın çıkarları için çalışan ve hizmet eden herhangi bir kişi veya grubu harekete geçmeye teşvik etme girişiminin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

İran bağlantılı milislerin bölgeyi kaosa sürüklemek istediğini gösteren bir başka faktör ise, bir yılı aşkın bir sürenin ardından ‘Irak İslam Direnişi’ adının yeniden gündeme gelmesiydi.

İran bağlantılı milislerin bölgeyi kaosa sürüklemek istediğini gösteren bir başka faktör ise, bir yılı aşkın bir sürenin ardından ‘Irak İslam Direnişi’ adının yeniden gündeme gelmesiydi. Bu grubun, Irak'ta organize ve organize olmayan gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırıların sorumluluğunu üstlenmek amacıyla kurulmuş sahte bir çatı örgütü veya sahte operasyon odası olduğu düşünülüyor. Böylelikle, bu gruplar saldırıların sorumluluğunu gerçek isimleriyle üstlenerek kendilerini tehlikeye uzak tutuyor. Suriye'de son birkaç yıldır, uluslararası koalisyon ve SDG üslerine saldırı planlayan iki grup bulunuyor. Bunlardan biri Halk Direnişi, diğeri ise İslam Direnişi. Bu iki grup, SDG'nin 2023 yılının ağustos ayında Deyrezor Askeri Meclis Başkanı Ahmed el-Habil'i (Ebu Havle) tutuklamasının ardından Arap aşiretleri ile SDG arasında gerginlik ve çatışmaların yaşandığı dönemde aktifti. Suriye İslam Direnişi – Uli’l-Ba’s grubu, Irak ve Lübnan’daki İran yanlısı milislerle halen temas halinde olan kişiler tarafından gerçekleştirilen saldırıların yanı sıra, grubun kendisi tarafından gerçekleştirilebilecek saldırılar için yeni bir çatı örgütü olabilir. 

Suriye hükümeti, bölgenin içinde bulunduğu zorlu dönemin farkında ve sahada bu durumu ihtiyatlı bir şekilde ele alıyor. İran'ın Arap ülkeleri üzerindeki saldırganlığına karşı siyasi olarak Arap ülkeleriyle birlikte hareket ediyor. Ancak aynı zamanda, savaşın daha da karmaşık hale gelmesi ihtimaline karşı tüm askeri ve güvenlik seçeneklerini değerlendiriyor. İran'ın vekilleri, Suriye'yi devam eden savaşa sürüklemek amacıyla Suriye'ye ve güvenliğine doğrudan tehdit oluşturmaya başladı. Önümüzdeki dönemde cevap bekleyen en önemli soru şu: Suriye'nin Irak ve Lübnan sınırlarındaki seferberliği sınır güvenliğiyle sınırlı kalacak mı, yoksa bir noktada bölgedeki İran'ın vekilleriyle doğrudan çatışarak Suriye'nin güvenliğini savunma görevine dönüşecek mi?