Suriye Dışişleri Bakanı'ndan güvenli bölge açıklaması

Halep’te yıkılmış binaların molozlarını temizleyen gönüllüleri izleyen Suriyeli bir asker (AP)
Halep’te yıkılmış binaların molozlarını temizleyen gönüllüleri izleyen Suriyeli bir asker (AP)
TT

Suriye Dışişleri Bakanı'ndan güvenli bölge açıklaması

Halep’te yıkılmış binaların molozlarını temizleyen gönüllüleri izleyen Suriyeli bir asker (AP)
Halep’te yıkılmış binaların molozlarını temizleyen gönüllüleri izleyen Suriyeli bir asker (AP)

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Türkiye hükümetine yönelik açıklamalarda bulundu. Muallim, Türkiye’yi ‘Astana Görüşmeleri’ ve ‘Soçi Anlaşması’ kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmemek ve Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib bölgesinde Heyet-i Tahriru'ş Şam’ı (HTŞ)  desteklemeye devam etmekle suçladı.
New York’ta dün, Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantıları sırasında konuşan Muallim, İdlib bölgesinin yabancı uyruklu teröristlerinin bir araya geldiği dünyanın en yoğun toplanma yeri haline geldiğini söyleyerek, “Hangi devlet, böyle bir durum karşısında, halkını koruma ve bölgeyi terörden arındırma hakkı ve görevinden vazgeçer?” dedi.
Suriye'nin resmi haber ajansı SANA’nın haberine göre Muallim, rejim güçlerinin Rusya'nın desteğiyle İdlib'in güney ve Hama’nın kuzey kırsalındaki terör unsurlarının kamplarına yönelik gerçekleştirdiği operasyona dikkati çekerek, Suriye’nin İdlib’deki durumu çözmek için olumlu girişimlerde bulunduğunu ve terörün yok edilmesine katkıda bulunacağını umduğu ilgili taraflara gerekenden daha fazla süre verildiğini kaydetti.
Muallim açıklamalarını şöyle sürdürdü;
“Türk hükümeti, Astana Görüşmeleri ve Soçi Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmedi. Bununla birlikte İdlib’in büyük bir kısmını kontrol altında tutan HTŞ terör örgütünü de desteklemeye devam etti. Batı ülkeleri de İdlib’deki terör örgütlerinin korunmasını destekliyor.”
Muallim, ayrıca ABD ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde askeri varlıklarını sürdürmeleri ve Suriye topraklarında ‘güvenli bölge’ olarak adlandırılan bir anlaşma ilan etmelerinin BM Anlaşması’na aykırı olduğunu söyledi. SANA’nın haberine göre Muallim, “Suriye devletinin rızası olmadan Suriye topraklarına yayılan yabancı kuvvetler, işgal gücüdür. Bu güçlerin varlığını ortadan kaldırmak için uluslararası hukuk çerçevesinde harekete geçme hakkına sahibiz” ifadelerini kullandı. Ayrıca Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı da sert eleştirilerde bulunan Muallim, SDG’yi, ABD desteğiyle Haseki, Rakka, Deyr-i Zor ve Halep’te yaşayanlara karşı cezai ve baskıcı uygulamalarda bulunmakla suçladı.
Suriye Anayasa Komisyonu’nun oluşumuna ilişkin ilkelere de değinen Muallim, sürecin, Suriye yönetimi ve halkı tarafından yönetilmesi ve sahiplenilmesi gerektiği ve Suriye'nin kendi geleceğini dışarıdan müdahale olmadan belirleme hakkına sahip olması konusunda BM Suriye Özel Temsilcisi (Geir Pedersen) ile tamamen aynı fikirde olduğunu belirtti. Muallim, ayrıca komisyon çalışmaları ve önerileri için herhangi bir önkoşul getirilmemesi gerektiğinin altını çizdi.
Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönmeleriyle ilgili olarak ise Muallim şöyle devam etti;
“Tüm Suriyeli mültecilerin gönüllü olarak ve güvenli bir şekilde ülkelerine dönmeleri için kapılar açık. Geri dönmek isteyenlere bir devlet olarak, ihtiyaç duyulan tüm tesisleri temin ediyoruz.  Terörden kurtarılan bölgelerin hizmet tesisleri ve altyapısını yeniden inşa ediyoruz. Ancak Batı ülkeleri ve mülteci barındıran bazı ülkeler, Suriyeli mültecilerin geri dönüşlerine engel oluyor.”
Bununla birlikte Muallim, ABD’nin sorumsuz eylemleri karşısında Suriye'nin İran'la tam bir dayanışma içerisinde olduğunu bir kez daha yineledi.
Mısır Dışişleri Bakanı, BM Suriye Özel Temsilcisi ile görüştü
Öte yandan dün, New York'taki 74. BM Genel Kurul toplantıları oturum aralarında BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen ile bir araya gelen ve burada açıklamalarda bulunan Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri, Suriye'deki terörist ve aşırılık yanlısı örgütlerle mücadele etmenin ve başta İdlib olmak üzere yabancı savaşçıların bulunduğu bölgelerden sızıntılar olma riskini ele almanın önemini vurguladı. Şükri, ayrıca Suriye'deki terörist gruplara finans sağlayan ve destekleyen bazı bölge ülkelerinin hesap vermelerinin sağlanmasının önemine dikkati çekti.
Mısır Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ahmed Hafız görüşmeye ilişkin yaptığı açıklamada, “Şükri görüşmede, Suriye’deki son gelişmeleri gözden geçirerek, Mısır'ın Suriye krizi çözümünün yanı sıra ülkedeki güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarına dair her türlü desteği vermek istediğini iletti” dedi.
Şükri, ayrıca Mısır'ın BM Özel Temsilcisi’nin bu konudaki sürekli ve takdire şayan çabalarının bir sonucu olarak Anayasa Komisyonu’nun oluşturulduğuna dair yakın zamanda yapılan duyuruyu memnuniyetle karşıladığını da ifade etti. Komisyon’un kısa sürede çalışmaya başlamasının önemini vurgulayan Şükri, bununla birlikte 2254 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı (BMGK) uyarınca Suriye'de siyasi bir çözüme yönelik çabaların da yoğunlaştırılması gerektiğini kaydetti.
Türkiye ve ABD’den 7’inci ortak hava devriyesi
Diğer yandan Türkiye ile ABD, dün, Fırat'ın doğusundaki ‘güvenli bölge’ uygulamaları kapsamında 7'nci kez ortak hava devriyesi gerçekleştirdi.
Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinden kalkan 2’si Türkiye ve 2’si ise ABD’ye ait toplam 4 helikopter, sınır hattında devriye gezdi. Devriye görevinin sona ermesinin ardından helikopterler Müşterek Operasyon Merkezi karargahına geri döndü.
Bununla birlikte Türkiye’den güvenli bölge ve Washington ile anlaşmaya varılan konulara ilişkin farklı açıklamalar geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘Güvenli Bölge Anlaşması’nın programa uygun olduğunu açıklarken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ülkesinin, ABD’liler ile yaşananlardan memnun olmadığını açıkladı.  New York'ta BM Genel Kurul toplantıları oturum aralarında açıklamalarda bulunan Çavuşoğlu, Türkiye'nin güvenli bölgedeki hedefinin terör örgütü olarak nitelendirdiği Kürtlerden oluşan Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) bölgeden çıkarılması olduğunu söyledi. Çavuşoğlu, ayrıca ABD'nin güvenli bölgenin oluşturulmasından sonra Suriye'ye dönmek isteyenlere yardım sağlaması gerektiğini de sözlerine ekledi.
İlgili bağlamda ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından ‘Suriye'de Barışa Açılan Kapı’ başlıklı Uluslararası Suriye Konferansı gerçekleştirildi. Konferansta, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed rejimi ile ilişkilerin yeniden başlatılması çağrısı yapılırken, Suriyeli mülteciler meselesi, Suriye'deki mevcut durum, İdlib'teki gelişmeler, çatışmayı sonlandırmanın siyasi yolları ve Türkiye’nin Suriye dosyasına yönelik politikası ele alındı. Konferansa 22 ülkeden diplomat, akademisyen, gazeteci ve uzman ile 30 Suriyeli ve yabancı sivil toplum kuruluşu temsilcisi katıldı.
CHP, konferansa Suriye rejimi ve bazı destekçilerinin yetkilileri ve temsilcilerinin yanı sıra Türkiye'deki Suriyeli muhalifleri Konferans’a davet etti. Bu arada Baas Partisi Ulusal Yönetim Üyesi Halef el-Miftah’ın da davetliler arasında olduğuna ilişkin haberlere rağmen Miftah Konferans’a katılmadı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise rejime yakın kişi veya temsilcilere Konferans’a katılmak üzere vize vermeyi reddetti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, konferansta yaptığı konuşmada, mevcut rejim yönetimi altında Suriye ile dostluk çağrısında bulundu. Kılıçdaroğlu, “Ben bir siyasi partinin başkanı olarak Suriye ile dostane ilişkilerimiz olsun istiyorum. Suriye ile uzun bir sınırımız var. Türkiye, Suriye’deki yangını söndürme imkanına ve iyi bir üne sahipti. Yanlış Suriye politikası ile komşu ülkelerdeki yangının büyümesine neden oldu. Suriye’de barışa giden en kestirme yol, Ankara ve Şam arasında bir yol kurulmasından geçiyor” şeklinde konuştu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba ise Şam’dan gelmesi beklenen katılımcıların bir kısmının vize sorunları nedeniyle konferansa katılamadığını söyledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) Suriye politikalarını eleştiren Ağbaba, “AK Parti, CHP’nin tavsiyelerini dinlemiş olsaydı, Suriye'deki kurumsal yapılar çökmez ve şu anki mevcut duruma gelmezdik” ifadelerini kullandı. Yanlış politikaların yol açtığı yıkımın Suriye ile barış içinde yaşama olasılığını engellemeyeceğine dikkati çeken Ağbaba, “Suriye'nin geleceğini yalnızca Suriye halkının belirleyebileceğine inanıyoruz” şeklinde konuştu.
İstanbul Büyük Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise konferansın açılışında yaptığı konuşmada, Suriyeli mültecilerin bu savaşa inanmadıklarını belirterek, “Bazı karar vericiler ne yazık ki yangına körükle gitmeyi tercih etmektedir. Yanı başımızdaki bu dost ülkeden göç edenleri ülkemize almakla kalmadık, ne yazık ki birçoğunu kendi haline bıraktık. Suriyeli göçmenlerin çoğunun, ülkelerinde inanmadıkları bir savaşa katılmak yerine kendilerine bir gelecek kurmak için ülkemize sığındıklarının farkındayız. Onları suçlamak doğru olmaz” ifadelerini kullandı. Suriyelilerin dünyanın tüm ülkelerinde, özellikle de Avrupa'da nefretle karşılaştıklarını ve ülkesinin Suriyelileri kabul etmesi ve krizlerini çözmesi gerektiğine dikkati çeken İmamoğlu, Türkiye'deki Suriyelilerin insani durumunun kötü olduğunu ve bu konunun ele alınması gerektiğini vurguladı.



Suudi Arabistan ve 7 ülke, Gazze’de çatışmanın sona erdirilmesi çabalarını baltalamaktan İsrail’i sorumlu tuttu

İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)
TT

Suudi Arabistan ve 7 ülke, Gazze’de çatışmanın sona erdirilmesi çabalarını baltalamaktan İsrail’i sorumlu tuttu

İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)

Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Pakistan, Endonezya, Türkiye, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri dün yaptıkları açıklamada İsrail’in, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik kapsamlı planının uygulanmasını tamamlamak amacıyla hazırlanan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararıyla desteklenen yol haritasını reddetmesini kınadı. Sekiz ülke ayrıca İsrail’in Filistin devletinin kurulmasına yönelik itirazını da eleştirdi.

Sekiz ülke, Filistin devletinin kurulmasını engellemeye veya inkâr etmeye yönelik her türlü girişimi, tek taraflı adımlar da dahil olmak üzere, kesin biçimde reddettiklerini vurguladı.

Sekiz ülkenin dışişleri bakanları ortak açıklamalarında, İsrail’in son tutumlarının kapsamlı plana yönelik açık bir ret anlamına geldiğini, bunun planın uygulanmasını tehdit ettiğini ve adil ve kalıcı bir barış için yürütülen ortak çabaları ciddi biçimde baltaladığını belirtti. Bakanlar, İsrail’in bu tutumunun, Gazze ve işgal altındaki Filistin topraklarının geri kalanında barışın sağlanmasına yönelik çabaları engelleme sorumluluğunun artık İsrail’e ait olduğunu gösterdiğini ifade etti.

Yol haritasının önemi vurgulandı

Ortak açıklamada, Filistinli grupların kabul ettiği yol haritasının Mısır, Katar, Türkiye ve ABD’nin yanı sıra Gazze Yüksek Temsilcisi ve “Barış Konseyi”nin yoğun arabuluculuk çabalarının sonucu olduğu belirtildi.

Yol haritasının, kapsamlı planda öngörüldüğü üzere silahların tek elde toplanması, İsrail güçlerinin çekilmesiyle eş zamanlı olarak uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması, idari yetkinin Gazze’yi yönetmek üzere oluşturulacak ulusal komiteye devredilmesi ve Gazze’nin yeniden imar edilmesi açısından kritik bir aşama olduğu vurgulandı.

Açıklamada, yol haritasının reddedilmesinin “kapsamlı planın uygulanmasına devam edilmesini açıkça reddetmek anlamına geldiği” ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’de savaşı sona erdirmek ve kalıcı barış için gerekli koşulları oluşturmak amacıyla yürüttüğü yoğun çabaların başarısızlığa uğrama riskini doğrudan artırdığı belirtildi.

Bakanlar, bu kapsamda, İsrail’in kapsamlı plan ve buna bağlı yol haritasında öngörülen yükümlülük ve düzenlemelere eksiksiz biçimde uymasını sağlamak ve uygulamanın önündeki yeni engelleri önlemek için ABD’nin aktif müdahalesini sürdürmesinin önemine dikkat çekti.

Bakanlar ayrıca İsrail’in yol haritasını reddetmesinin, uygulamayı engellemesinin, geciktirmesinin veya yükümlülüklerine uymamasının doğuracağı sonuçlardan doğrudan ve tamamen İsrail’in sorumlu olacağını belirtti. Buna, sahadaki koşulların daha da kötüleşmesi ve Gazze’de savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaların sekteye uğraması da dahil edildi.

Barış ancak iki devletli çözümle sağlanabilir

Bakanlar ortak açıklamada, kapsamlı planın Gazze’deki ağır insani koşulların ele alınması, herkes için güvenlik ve istikrarın sağlanması, yeniden imar ve toparlanma sürecinin önünün açılması ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve uluslararası hukuk temelinde devlet kurma hakkına dayalı adil ve kalıcı bir barışın tesis edilmesi için derhal ve eksiksiz uygulanması gerektiğini yineledi.

Bakanlar, adil, kalıcı ve kapsamlı bir barışın ancak iki devletli çözümün hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını vurguladı. Bu kapsamda, uluslararası hukuk ve ilgili Birleşmiş Milletler kararları doğrultusunda, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulması gerektiğini belirtti.

Filistin devletinin kurulmasını inkâr etmeye veya hayata geçirilmesini engellemeye yönelik herhangi bir girişimin, bölgenin tamamında barış, güvenlik ve istikrar ihtimalini doğrudan baltalayacağı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca “Barış Konseyi”nin rolünü sürdürmesinin önemine işaret ederek, bütün taraflara, yol haritasının uygulanması ve Trump’ın kapsamlı planının ikinci aşamasına geçilmesi yönündeki çabaları destekleme çağrısında bulundu.

Bakanlar, “Barış Konseyi”ni, ABD’nin etkin desteği ve katılımıyla, yetkileri çerçevesinde derhal ve somut adımlar atmaya çağırdı. Bu adımların, kapsamlı planın bütünlüğünün korunmasını ve herhangi bir tarafın planın uygulanmasını engellemesinin önüne geçmesini sağlaması gerektiği ifade edildi.


Şam ve Kabil: Süper güçler nasıl yenilir?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Şam ve Kabil: Süper güçler nasıl yenilir?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Afganistan'da zafer, süper gücün kovulması anlamına geliyordu. Suriye'de ise zafer tamamlanmadan önce süper güçle müzakereler başladı

Şam'ın Suriye'deki Rus askeri varlığını düzenlemek konusunda Moskova ile anlaştığını deklare etmesi ile Kabil'in ABD'nin Afganistan'dan çekilmesinin yıldönümünü kutlaması arasında nasıl bir bağlantı var?

25 yıl önce 11 Eylül saldırılarından birkaç hafta sonra, Amerika Birleşik Devletleri Afganistan'ı işgal etti, Taliban rejimini devirdi, el-Kaide'nin peşine düştü ve ardından 20 yıl boyunca hareketin iktidara geri dönmesini engelleyebilecek bir devlet, bir sistem ve bir ordu kurmaya çalıştı. 15 Ağustos 2021'de Taliban Kabil'e geri döndü, Washington tarafından desteklenen rejim çöktü, Cumhurbaşkanı Eşref Gani kaçtı ve Amerikalılar, ABD'nin yenilgisinin sembolü olarak kalan sahneler ile ülkeyi terk etti.

Ancak Afganistan'ın “imparatorluklar mezarlığı” olarak tarihi daha da geriye uzanıyor. 18. ve 19. yüzyıllarda İngilizleri, 1970'lerin sonlarında ise Sovyetleri yenmişti. 1979'da Kızıl Ordu Afganistan’a girdi ve ABD ile müttefikleri Afgan mücahitlerini destekledi. Yaklaşık on yıl sonra Sovyetler geri çekildi ve bu ezici yenilgi, Rusya'nın kızıl pelerinden çıkışının nedenlerinden biri oldu.

Büyük güçler değişti, ancak Afganistan aynı kaldı. Taliban beş yıl önce Kabil'e girdiğinde, zafer kutlamaları sınırlarıyla sınırlı kalmadı. Rusya ve Esed güçlerinin bombardımanı altında acı çeken Suriye'nin İdlib kentinde tatlılar dağıtıldı. Savaşçıları, Afganistan deneyimini zamanın bir silah olabileceğinin ve ne kadar uçağa, üsse ve müttefike sahip olursa olsun hiçbir süper gücün sonsuza dek kalamayacağının kanıtı olarak gördüler.

Yaklaşık üç yıl sonra, Aralık 2024'te Ahmed eş-Şara'nın güçleri Şam'a girdi, rejim devrildi ve Esed Moskova'ya kaçtı. 2015'te onu kurtarmak için Suriye'ye askeri müdahalede bulunan Rusya ise Afganistan deneyiminin acı hatıralarıyla karşı karşıya kaldı. Dokuz yıl boyunca uçak, üs, askeri ve siyasi destek sağladıktan sonra, Rusya'nın korumaya geldiği müttefik devrilmişti.

Şam, Vladimir Putin için Washington veya Sovyet Moskova için Kabil'in olduğu gibi, bir süper gücün büyük bir yenilgisinin sembolü haline gelebilirdi. Ancak olanlar farklıydı ve bu fark Şam'ın düşüşünden önce başladı. Şara'nın güçleri Halep'e girip ülkenin merkezinden başkentine doğru ilerlemeye başladığında, bir “Rus düğümü” ile karşılaştılar. Hmeymim üssünde, Ukrayna'daki savaş nedeniyle azalmış olsa da, tam gücünü kullanırsa saldırının seyrini değiştirebilecek bir hava kuvveti kalmıştı.

Şara, sadece Şam'a ulaşmak için askeri bir plan değil, aynı zamanda onu tarafsız hale getirmek amacıyla Moskova'ya ulaşmak için de siyasi bir plan tasarladı. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, daha önce Mecelle'ye verdiği bir röportajda, Şara'nın talimatıyla, sanki Putin'in kendisiyle konuşuyormuş gibi, üst düzey bir Rus yetkiliyle bir kanal açtığını belirtmişti. Başkente doğru askeri olarak ilerleyen bir liderlik, Ruslar ile galip ve mağlup diliyle konuşabilirdi. Sonuçta, bu ülke 2015'te Esed'i kurtarmış, muhalif bölgeleri ve Şara güçlerini bombalamış ve 2016'nın sonunda Halep'in geri alınmasına katkıda bulunmuştu. Ancak bunun yerine, “Şami sözlüğüne” başvuruldu. Mesaj, Rusya'nın çıkarlarını Esed'e bağlamakta hata yaptığı ve çıkarlarını “yeni bir Suriye”ye bağlayarak koruyabileceğiydi. Ardından Şeybani'nin dile getirdiği kilit ifade geldi: “Beşşar rejiminin devrilişi, Rusya'nın Suriye'den çekilmesi anlamına gelmez.”

Taliban, ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi için Washington ile müzakere etti. Şara ise, Şam'a giderken Suriye'den yenilgiyle geri çekilmek zorunda kalmasın diye Rusya ile müzakerelerde bulundu

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şam'a girmeden önce Şara, Esed'in yenilgisi ile Putin'in yenilgisi arasında, ilkinin Suriye'den kaçması ile ikincisinin çekilmesi arasında, zafer ile düşmanı aşağılama arasında, Esed'e kesin bir darbe indirmek ve Putin ile uçurumun kenarında bir oyun oynamak arasında ayrım yaptı. Sadece güçlerinin muhalefeti bombaladığı bir devletle değil, nükleer cephaneliğe, Güvenlik Konseyi'nde daimi bir koltuğa ve dünyanın birçok yerinde nüfuza sahip bir süper güçle uğraştığının farkındaydı. Bu nedenle amaç, Rusya'yı Esed döneminden çıkarmaktı, Suriye’den tamamen çıkmasa da olurdu. Ve varılan anlaşmalar pragmatikti; Rusya'nın şehirlere yönelik bombardımanlarının durması, Moskova’nın değişime karşı siyasi ve medya etkisini kullanmaktan kaçınması, gelecekteki ilişkiler için kanalların açılması ve Rus güçlerinin belirli yerlerden çekilmek istemeleri durumunda bunun kolaylaştırılması. Karşılığında, Rus üsleri hedef alınmadı ve Esed'in devrilmesi Rusya'yı aşağılamaya yönelik bir savaşa dönüşmedi.

Şara Şam'a girdi, ancak yol boyunca Rusya ile irtibatını koparmadı. Başkan olduktan sonra Putin'i iki kez ziyaret etti. Müzakereler Ağustos 2026'ya kadar devam etti ve askeri varlığı yeniden düzenleyen yeni bir anlaşmayla sonuçlandı. “Yeni Suriye”deki Rusya artık “Esed'in Rusyası” değil. Varlığı azaldı ve birçok ayrıcalığını kaybetti. Müzakereler, Kremlin'in “itibarını korumasına” olanak tanıyan bir anlaşmayla sonuçlandı.

Burada Kabil'e geri dönüyoruz. Taliban, Afganistan'dan aşağılanmış bir şekilde çekilmesi için ABD ile müzakere etti. Şam'a giderken Şara, yenilgiyle geri çekilmek zorunda kalmasın diye Rusya ile müzakerelerde bulundu. Afganistan'da, süper gücün Bagram Hava Üssü'nden çekilmesi zaferin tanımının bir parçasıydı. Ancak Suriye'de rejim, zaferinin tamamlanmasını Hmeymim'den son Rus askerinin ayrılmasına bağlı görmedi. Amaç Esed'i devirmekti, Rusya'yı düşman listesine eklemek değil.

Şara, Esed'i yendi, ancak zaferinin Putin için bir yenilgiye dönüşmesini engellemeye çalıştı. Kabil'de zafer, süper gücün kovulması anlamına geliyordu. Şam'da ise zafer tamamlanmadan önce bile süper güçle müzakereler başladı

Bir başka paradoks daha var: Beş yıl önce İdlib, Kabil'e bakıyordu. Bugün ise Kabil, Şam'a bakıyor. 2021'de İdlib'in savaşçıları, İslamcı bir hareketin zafere kadar nasıl direnebileceğini Taliban'dan öğrenmek istiyordu. 2026'da bazı Taliban liderleri, askeri bir zafer elde eden İslamcı bir hareketin, izolasyondan kurtulup dünyayla etkileşime giren bir devlete nasıl dönüşebileceğini öğrenmek için Şara'ya bakıyor.

Beş yıl sonra, Taliban halen izolasyondan muzdaripken, Şam farklı bir yol izledi. Şara, İdlib'den başkente, bir fraksiyonu yönetmekten bir devleti yönetmeye, bir mağaradan bir saraya geçti. İdlib'de mümkün olan ile Şam'ın ihtiyaç duydukları, Esed ile düşmanlıkla Çar ile ilişkiyi, zafer ile intikamı ayırmaya çalıştı. İdlib mağaralarından Birleşmiş Milletler platformlarına ve başkanlık saraylarına geçti.

Her iki öykü de büyük güçler için bir ders niteliğinde. Sovyetler Birliği Afganistan'dan çekildi, ardından ABD de çekildi. Rusya, müttefikini ve birincil pozisyonunu kaybetti, ama Suriye'yi ve stratejik coğrafi konumunu kaybetmemeye çalıştı.

Kabil'de zafer, süper gücün kovulması anlamına geliyordu. Şam'da ise zafer tamamlanmadan önce bile süper güçle müzakereler başladı. ABD'nin Asya'daki platformu Bagram'dan, Rusya'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya köprüsü Hmeymim'e, büyük güçlerin yenilgiye uğramasının öyküsü işte budur.


Rima Rahbani: Ziyad, ‘ciddi bir tıbbi hata ya da ihmal’ sonucu hayatını kaybetti

(foto altı) Feyruz, Rima Rahbani ve Feyruz’un kız kardeşi Huda Haddad, Ziyad Rahbani’nin cenaze töreni sırasında (Şarku’l Avsat)
(foto altı) Feyruz, Rima Rahbani ve Feyruz’un kız kardeşi Huda Haddad, Ziyad Rahbani’nin cenaze töreni sırasında (Şarku’l Avsat)
TT

Rima Rahbani: Ziyad, ‘ciddi bir tıbbi hata ya da ihmal’ sonucu hayatını kaybetti

(foto altı) Feyruz, Rima Rahbani ve Feyruz’un kız kardeşi Huda Haddad, Ziyad Rahbani’nin cenaze töreni sırasında (Şarku’l Avsat)
(foto altı) Feyruz, Rima Rahbani ve Feyruz’un kız kardeşi Huda Haddad, Ziyad Rahbani’nin cenaze töreni sırasında (Şarku’l Avsat)

Lübnanlı müzisyen Ziyad Rahbani’nin hayatını kaybetmesinin üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesinin ardından, kız kardeşi Rima Rahbani yeniden gündeme geldi. Rahbani, bugün Facebook sayfasından yaptığı uzun paylaşımda, kardeşinin yaşamının son günlerine ilişkin kendi anlatımını ilk kez kamuoyuyla paylaştı. Rima Rahbani ayrıca, Ziyad’ın güvendiğini söylediği doktorları doğrudan suçlayarak, ‘büyük bir tıbbi hata veya ihmal’ olarak nitelendirdiği durumdan onları sorumlu tuttu.

Rima Rahbani’nin paylaşımı, uzun süren sessizliğinin ardından ve Ziyad Rahbani’nin sağlık durumu ile ölüm koşullarına ilişkin çok sayıda bilgi ve spekülasyonun gündeme geldiği bir dönemde geldi. Rahbani, uzun bir aranın ardından geçtiğimiz haziran ayında Facebook üzerinden yeniden paylaşım yapmaya başlamış, sonrasında ise kardeşi ve ailenin mirasına ilişkin paylaşımlarını sürdürmüştü.

fgthy
Rima Rahbani’nin kardeşi Ziyad ile birlikte çekilmiş fotoğrafı (Rima Rahbani’nin Facebook sayfası)

Rima Rahbani son paylaşımında, konunun başlangıçta aileye ait özel bir mesele olduğunu ve ayrıntılarını kamuoyuna açıklamak istemediğini belirtti. Ancak Rahbani, kendi ifadesiyle, çeşitli bilgi ve spekülasyonların geniş çapta dolaşıma sokularak medya ve sosyal medya platformlarında ‘gerçek’ gibi sunulması üzerine konuşmak zorunda kaldığını söyledi.

Ziyad karaciğer hastalığından ölmedi

Rima, kardeşinin ölümünün ardından yayıldığını söylediği bir dizi iddiayı çürüterek paylaşımına başladı. Ziyad’ın karaciğer ya da pankreas rahatsızlığı nedeniyle hayatını kaybetmediğini, karaciğer nakli aşamasına da gelmediğini vurguladı.

Rima ayrıca Ziyad’ın gerek devletten gerekse başka herhangi bir kurum veya kişiden maddi desteğe ihtiyaç duyduğu yönündeki iddiaları reddederek, kardeşinin mali durumuna ilişkin söylentilere sert tepki gösterdi.

Hayatı boyunca, özellikle de son döneminde, onun yanında olduğunu vurgulayan Rima, aralarındaki ilişkinin hiçbir zaman kesilmediğini ve kendisinin son ana kadar kardeşinin yanında bulunduğunu belirtti.

dvfghyju
2003 yılında Dubai’deki konserin hazırlıkları sırasında Feyruz ve Ziyad Rahbani (AFP)

Paylaşımın en hassas bölümlerinden birinde Rima, Ziyad’ın hastalığına yenik düştüğü veya yaşama isteğini kaybettiği yönündeki anlatıları reddetti.

Kardeşinin ‘teslim olmadığını, hayattan bıkmadığını ve gitmeye karar vermediğini’ vurgulayan Rima, Ziyad’ın hayata sıkı sıkıya bağlı olduğunu, hayatı sevdiğini ve ölümden korktuğunu, hatta ölümün kendisi için gerçekleşmesinden endişe duyduğunu belirtti.

Ziyad’ın devrimci ve isyankâr kişiliğine rağmen kendine özgü bir inanç dünyasına sahip olduğunu ifade eden Rima, kardeşinin yaklaşık 15 yıldır ailesinin yanında Hristiyanların ‘Selam sana Meryem’ duasını sürekli tekrarladığını söyledi.

Son konserinden sonra aile evine döndü

Rima, Ziyad’ın Lübnan’ın kuzeyindeki Rahba’da verdiği son konserin ardından annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşamaya başladığını açıkladı. Bu dönemin, kardeşinin hayatının son evresine denk geldiğine işaret etti.

Kardeşinin hayatının ilk dönemlerinde aile evinden ayrıldığını ve bir daha geri dönmediğini belirten Rima, Ziyad’ın hastalığı ve yorgunluğunun arttığı dönemde ailesinin yanında kalmayı tercih ettiğini söyledi. Rima, bunun nedeninin kardeşinin yalnız kalmaktan korkması olduğunu ifade etti.

cdfgthy
Temmuz 2025’te Ziyad Rahbani’nin cenaze töreninde onun fotoğrafını taşıyan bir kadın (AFP)

Aralarındaki ilişkiyi oldukça duygusal ifadelerle anlatan Rima, Ziyad’ın annesi ve kız kardeşinin yanında olmasına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Annesinin onu koşulsuz bir sevgiyle sevdiğini belirten Rima, kendisinin ise kardeşini fazla konuşmaya gerek duymadan anladığını ifade etti. Rima, bu tür bir iletişimin Ziyad’ın hayatının o döneminde özellikle ihtiyaç duyduğu şey olduğunu kaydetti.

Tıbbi hata veya ihmal

Rima ardından paylaşımının en dikkat çekici bölümüne geçerek, Ziyad’ın “güvendiği doktorların yaptığı bir hata veya tıbbi ihmal sonucunda hayatını kaybettiğini” söyledi. Rima, kardeşinin başka doktorlara danışmayı kesin bir şekilde reddettiğini de belirtti.

Rima’nın anlatımına göre söz konusu doktorlar, Ziyad’ın kendilerine duyduğu güvenin aksine, ona inanmadılar. Yaşananları ‘çok büyük bir hata’ olarak nitelendiren Rima, bundan sorumlu kişiye duyduğu öfkeyi dile getirdi.

Hristiyan olması ve bunun beraberinde getirdiği bağışlama çağrısına rağmen, hayatında ilk kez affedemediği bir durumla karşı karşıya olduğunu söyleyen Rima, kardeşini tarif ederken Ziyad’ın hasta, inatçı ve yorgun olsa bile ‘hata yapılabilecek biri olmadığını’ ifade etti. Bu sözleriyle, kardeşinin sağlık durumunun farklı bir tıbbi yaklaşım gerektirdiğine inandığını ima etti.

dfrgthy
2003 yılında Dubai’deki konserin hazırlıkları sırasında Feyruz ve Ziyad Rahbani (AFP)

Rima, konuya ilişkin daha fazla ayrıntı vermedi.

Rima, uzun bir sessizliğin ardından yeniden gündeme geldi

Rima Rahbani’nin kardeşi hakkında yeniden konuşmaya başlaması, uzun bir aranın ardından sosyal medyaya kademeli olarak dönmesi açısından da ayrı bir önem taşıyor.

Rima, geçtiğimiz haziran ayında babası Assi Rahbani’nin ölüm yıl dönümü dolayısıyla annesi Feyruz’un ‘Rahu’ adlı şarkısından bir bölüm paylaşmıştı. Bu paylaşım, kardeşleri Ziyad ve Hali Rahbani’nin hayatını kaybetmesinin ardından Rima’nın sosyal medyadaki dikkat çeken ilk görünümü olmuş ve geniş yankı uyandırmıştı.

Haziran ayının sonunda ise Ziyad ile ilişkisi hakkında doğrudan konuşan Rima, aralarında kalıcı bir kopukluk bulunduğuna ilişkin ‘söylentilere’ son verdi. Farklı dönemlerde yaşadıkları anlaşmazlıklara rağmen aralarındaki ilişkinin derinliğini vurguladı.

Rima’nın medya gündemindeki görünürlüğü temmuz ayında da arttı. Ziyad’ın ölümünün birinci yıl dönümünde onun anısına düzenlenmesi planlanan etkinlik ve girişimlere karşı çıkan Rima, bu tutumunun kardeşinin iradesine ve sanatsal mirasına saygıdan kaynaklandığını belirtti.

Rima Rahbani... Aile mirasının savunucusu

Rima’nın son tutumu, Rahbani ailesinin mirasını, özellikle de babası Assi Rahbani, annesi Feyruz ve kardeşi Ziyad’ın bıraktığı sanatsal mirası savunma konusunda yıllardır sürdürdüğü yaklaşımından bağımsız değerlendirilemez.

Rima, uzun süredir ailenin sanatsal eserleri ve bu mirasa ilişkin haklarla ilgili her konuda son derece hassas bir tutum sergiliyor. Son yıllarda Rahbani ailesinin eserlerinin sunulma ve yeniden kullanılma biçimi ile sanatçıların anılmasına yönelik girişimler konusunda kamuoyuna açık tartışmalara da girdi.

Son dönemdeki açıklamalarında bu hassasiyetinin daha belirgin hale geldiği görüldü. Rima, Ziyad’ın adının istismar edilmesi veya eserlerinin onun sanatsal yaklaşımı ve iradesinden uzak bir biçimde yeniden sunulması olarak değerlendirdiği girişimlere karşı çıktı. Ölümünün birinci yıl dönümü öncesinde yaptığı açıklamalar, özellikle kardeşinin isteğiyle örtüşmeyen anma girişimlerini reddettiğini duyurmasının ardından geniş tartışmalara yol açtı.

Hak sahibi olarak düzeltme

Rima, paylaşımının sonunda bu ayrıntıları kamuoyuna açıklamak istemediğini belirterek, yaşananların kimseyi ilgilendirmeyen özel bir mesele olduğunu söyledi. Ancak çok sayıda iddia, haber ve spekülasyonun gündeme gelmesi ve bunların, kendi ifadesiyle, bazı kişiler tarafından gerçekmiş gibi kabul edilen bilgilere dönüşmesi üzerine müdahale etmek zorunda kaldığını ifade etti.

Rima, şimdilik ‘başlıklarla’ yetineceğini belirterek, gelecekte daha fazla ayrıntı içeren ‘tam bülteni’ yayımlamak zorunda kalmamasını umduğunu dile getirdi.