İsrail’de çeşitli cephelerdeki güvenlik durumuna ilişkin kasvetli bir tablo çiziliyor (AFP)
İstanbul/Şarku’l Avsat
TT
TT
İsrail... Savaş her zamankinden daha yakın
İsrail’de çeşitli cephelerdeki güvenlik durumuna ilişkin kasvetli bir tablo çiziliyor (AFP)
Emel Şehade
İsrail Ordusu Askeri İstihbarat Birimi Araştırma Dairesi Başkanı Dror Shalom, İsrail'in özellikle İran ve Hizbullah ile karşı karşıya kaldığı çeşitli cepheler ve zorluklar üzerinden bölgedeki güvenlik durumuna ilişkin kasvetli bir tablo çizdi.
Shalom, patlak verecek savaşta en büyük zorluğun, Suriye’den Lübnan’daki Hizbullah’a yapılan takviyeleri ve İran’ın Suriye’de yayılmaya devam etmesini önlemek olduğunu söyledi.
Gazze Şeridi’nin ise İsrail’in karşı karşıya olduğu en büyük zorluk olduğuna inanan Shalom, Hamas lideri Yahya Sinvar tarafından geliştirilen strateji nedeniyle Gazze’yi barut fıçısı üzerinde oturan biri gibi görüyor.
Sinvar'ın liderlere layık kıyafetler giyerek toplumun karşısına çıktığını söyleyen Shalom, buna karşın İsrail'in Katar fonlarını Hamas için büyük bir destek olan Gazze'ye devrettiğini belirtti.
Shalom, Yahudilerin yeni yılı ‘Roş Aşana’ kutlamaları vesilesiyle ‘Israel Hayom’ gazetesine verdiği özel röportajda, Tel Aviv'in güvenlik açısından çeşitli cephelerdeki olası gerginlikleri ve mevcut gerginliklerin yaşandığı cephelere sürüklenme ihtimali çerçevesinde İsrailliler arasında endişe ve korkuya neden olan kasvetli bir tablonun çizildiği yeni yıl beklentilerine değindi.
İsrail’in bugün Gazze'yi en fazla endişe verici cephe olarak gördüğünü belirten Shalom, kuzey cephesinde çatışma çıkma olasılığının göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi. İran’a yönelik en tehlikeli senaryolar
İsrail’deki önde gelen diğer askeri, güvenlik ve siyasi isimler gibi Shalom da İran’ı, bölgedeki ‘İsrail düşmanlarının’ merkezi olarak isimlendiriyor. Shalom, “Nükleer programı, Suriye ve Irak’ta var olma çabaları, Lübnan’da Hizbullah’a gelişmiş silahlar ve hassas füzeler gönderme faaliyetleri gibi İran ile ilgili tüm konularda onu durdurmak ve dümeni ele geçirmek zorundayız” şeklinde konuştu.
Independent Arabia’dan Emel Şehade’nin haberine göre Shalom, İsrail’in İran dosyasına yönelik üç olası senaryosunu açıkladı. Buna göre birinci senaryo, Washington ile Tahran'ın bir öncekine benzer veya farklı bir nükleer anlaşmaya varması durumunda İsrail'in tüm isteklerinin karşılanmayabileceği ihtimali.
İkinci senaryoda İran’ın faaliyetlerini yoğunlaştırdığı ve ABD’nin cevap vermeye zorlandığı bir durumun ortaya çıkması çerçevesinde Körfez’deki askeri gerginlik yüzünden Hizbullah’ın, özellikle İsrail’e girmek isteme ihtimali.
Üçüncü senaryo ise henüz İsrail güvenlik hizmetleri tarafından tartışılıyor. Bu senaryoda İran’ın nükleer anlaşmadaki taahhütlerini ihlal ederek anlaşmanın getirdiği sınırları aşması ve nükleer bomba elde etmeye yaklaşması ihtimali ele alınıyor.
Shalom, nükleer bombanın yapımı için yeterli radyoaktif maddenin bir-iki yıl içinde elde edilebileceğini tahmin ediyor. İsrailli bir ağ, nükleer dosyayı takip edecek
Öte yandan sadece İran'da değil, bölge genelinde nükleer dosyayı izleyen İsrailli bir ağın varlığına işaret eden Shalom, “Geçmişten bu yana sürdürdüğümüz çalışmalar bize, bilmediğimiz ve çok kolay tespit edilemeyen şeylerin olduğunu gösterdi. Bu da bizi İran ve nükleer dosyasıyla ilgili tüm detayları öğrenmemizi sağlayacak bir ağ kurmaya itti. Böylece beklenmedik sürprizlerle karşı karşıya kalmayacağız” diye konuştu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Türkçe kaynaklı haberine göre, İran’ın Suriye’deki faaliyetlerini yakından takip eden bir yetkili olarak kendini İran konusunda pek rahat hissetmediğini söyleyen Shalom, “Bizim açımızdan da iyi olan yeni bir nükleer anlaşmaya varılmadıkça olumsuz değişikliklerle karşı karşıya kalabileceğimizi düşünüyorum” dedi. Savaşın eşiğinde
Röportajda Putin, Esed ve İran’ı ‘Güçler üçgeni’ olarak nitelendiren Shalom, İsrail'in bu üçgenin içinde manevra kabiliyeti kazandığını iddia etti. Shalom şöyle devam etti;
“Tüm çalışmalarımızı bu üç hedefle paralel olarak sürdürürken yaklaşımımız her an savaşın eşiğine gelebileceğimize yönelik oldu. İran’ın büyük miktarlarda silahlar sevk etmesinin engellenmesi ve Şii milisler için üs kurulmasının önlenmesi gibi pek çok başarılı adım attık. Çabalarımız İran'ın ekonomik yatırımlarının azaltılmasına da sağladı.” Gazze Şeridi’ne karşı savaş
Gazze Şeridi, Shalom’un gazeteye verdiği röportajın önemli bir bölümünü kapsıyordu. Gazze’nin en sorunlu bölge olduğunu düşünen Shalom’a göre Gazze savaşı zamanla ilgili bir mesele olsa da Hamas’ın uzun vadeli ateşkesi kabul etmesi pek olası değil.
İsrailli önde gelen askeri ve siyasi isimlere Gazze'ye karşı dikkatsiz adımlar atmama uyarısında bulunan Shalom, “Gerginlik ve savaştan daha güçlü şekilde çıkacağımızı sanmıyorum. Bununla ilgili iki senaryo var. Birincisinde büyük başarılar elde edilebilir. Ama aynı zamanda çok fazla kaybımızda olacaktır. Daha sonrada en fazla Hamas'ın henüz kabul etmediği çözüme ulaşabiliriz. İkinci senaryo ise, Hamas'ın savaş sırasında çökmesi. Böyle bir durumda ise Gazze Şeridi’ndeki durum Somali’ye benzeyecektir” ifadelerini kullandı.
İran diplomaside ısrarcı, Trump yeni görüşmeleri bekliyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5323220-i%CC%87ran-diplomaside-%C4%B1srarc%C4%B1-trump-yeni-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmeleri-bekliyor
İran diplomaside ısrarcı, Trump yeni görüşmeleri bekliyor
İran, bugün ABD ve İsrail’le savaşı sona erdirmek için diplomatik yolu çözüm seçeneği olarak görmeye devam etti. Bu tutum, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma ve çatışmaları durdurma önerisini reddettiğini açıklamasına rağmen sürdü. Trump ise ABD’li müzakerecilerin önümüzdeki günlerde İran’la yeni görüşmeler gerçekleştirmesini beklediğini söyledi.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın boğazı yeniden açmak için öne sürdüğü şartların “açık” olduğunu belirterek krizi yalnızca “müzakere yoluyla varılacak bir çözümün” sona erdirebileceğini söyledi. Arakçi, arabulucuların şu ana kadar İran’a ABD’nin öneriyi resmen reddettiğine dair herhangi bir bildirimde bulunmadığını ifade etti. Buna karşılık Trump, İran’ın uğradığı kayıplar nedeniyle anlaşma arayışında olduğunu söyledi.
Diplomatik girişimler, İran Genelkurmay Başkanı Emir Hatemi’nin savaşın “kritik ve belirleyici” olarak nitelendirdiği bir aşamaya girdiği sırada devam ediyor. Bu süreçte ABD’nin ekonomik ablukası sürerken Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği aksıyor ve çatışmanın bölgesel etkileri genişliyor.
BM dışındaki dünya sahnesinde oynanan büyük oyunhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5323138-bm-d%C4%B1%C5%9F%C4%B1ndaki-d%C3%BCnya-sahnesinde-oynanan-b%C3%BCy%C3%BCk-oyun
Trump yönetimi, Şi’nin alışılagelmiş sakinliğinin aksine oldukça gürültülü görünüyor. (AFP)
Refik Huri
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in ziyareti, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu’nun üzerine çevrilen spot ışıklarını adeta gölgede bıraktı. Esasen New York’taki bu uluslararası sonbahar sezonu geleneksel olarak iki farklı sahneye ev sahipliği yapar: Biri, dünya sorunları üzerinde son derece kısıtlı bir etkiye sahip olan o en yüksek kürsüden nutukların atıldığı sahne; diğeri ise pratik çıkarların belirlendiği, yetkililer arasındaki kapalı kapılar ardındaki diplomasi trafiği. BM’nin efsanevi Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’ün şu sözü, aslında oturumların çoğunu özetler nitelikte: “BM’nin amacı insanlığı cennete götürmek değil, cehennemden kurtarmaktır.”
Ancak BM’nin en çok çuvalladığı alan tam da bu görev oldu. Dünya bugün savaşların, krizlerin ve çatışmaların cehenneminde boğulurken BM Güvenlik Konseyi insanlığı kurtarmakta aciz kalıyor. Peki neden? Çünkü asıl sorun, veto yetkisine sahip büyük güçlerin anlaşmazlığında ve ardından yine onların anlaşmasında yatıyor. Anlaşamadıklarında hiçbir sorunu çözecek karar çıkaramıyorlar; anlaştıklarında ise İkinci Dünya Savaşı’nın galip müttefiklerince kendi hegemonyalarına hizmet etmek üzere kurulan BM Güvenlik Konseyi ve diğer BM organlarının yapısında gerekli reformların yapılmasına geçit vermiyorlar. 1945’ten bu yana dünya o kadar değişti ki... Fakat büyük güçlerin bu uluslararası örgütün yönetimindeki tahakkümünden tek bir harf bile eksilmedi.
Bugün dünyada, Ian Bremmer’ın Foreign Policy’deki ifadesiyle ‘üç ayrı sistem’ hüküm sürüyor: Birincisi, hâlâ ‘ABD hegemonyası’ altındaki küresel güvenlik sistemi. İkincisi, ABD’nin yanı sıra Çin, Rusya, Avrupa Birliği (AB), Japonya ve Hindistan’ın paydaş olduğu çok kutuplu küresel ekonomik sistem. Üçüncüsü ise günlük hayatımızın neredeyse her alanına hükmeden yeni güç: küresel dijital sistem. Artık teknoloji devleri; ekonomi, güvenlik ve kültürel politikaların belirlenmesinde hükümetlerden çok daha etkili, bu şirketlerin yıldızları ise devlet liderlerinden çok daha popüler. Gelgelelim BM’deki oyunun kuralları hâlâ olduğu gibi duruyor.
Hangi kurallar mı? BM Şartı’nda yazılı olanlar değil; tam aksine o şartın dışına çıkılırken yine o şartın bu ihlallere alet edildiği kurallar... Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşta, Husilerin Yemen’deki meşru yönetime karşı yürüttüğü savaşta ve Suudi Arabistan’ı bombalama eylemlerinde hiçbir pratik rolü bulunmuyor. Hizbullah’ın Gazze ve İran’a destek amacıyla İsrail ile girdiği savaşın yönetiminde, bu savaşın yol açtığı İsrail işgalinde ve Lübnan yönetiminin İbrani devletiyle müzakere arayışlarında da yok. İsrail tarafından yerle bir edildikten sonra Gazze’nin geleceğinin düzenlenmesinde veya diğer birçok savaş ve çatışmada da keza öyle...
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ukrayna’da bir çözüme ulaşmak için Rusya ile müzakereleri ABD yürütüyor. Pakistan ve Katar, ABD ile İran arasındaki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde arabuluculuk yapıyor. ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni Lübnan’ın güneyindeki UNIFIL misyonunu sonlandırmaya zorlarken, Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerde hami rolünü üstleniyor. Gazze’deki çözüm süreçlerini yöneten merci BM Güvenlik Konseyi değil, Başkan Donald Trump’ın icat ettiği Barış Kurulu oluyor. Yemen’deki savaşı bitirecek bir anlaşma içinse birden fazla arabulucu mekik diplomasisi dokuyor.
Fransız Liberation gazetesinin, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Genel Kurul’daki konuşmasını ‘orman kanunları karşısında BM’nin varlığına yönelik bir savunma’ olarak nitelendirmesi son derece manidar. Keza Trump’ın, devlet başkanlarını karşılama konusundaki tüm Amerikan protokol teamüllerini çiğneyip, Beyaz Saray’daki o ihtişamlı ikinci karşılamadan önce Şi’yi bizzat havaalanında karşılamaya gitmesi de öyle... Nitekim bugün dünyadaki büyük oyun, en güçlü iki güç ve en büyük iki ekonomi arasında oynanmakta: ABD ve Çin.
İngiliz tarihçi Niall Ferguson, Grek şair Eshilos’un “Tilki çok şey bilir, fakat kirpi tek ama hayati bir şey bilir” dizesine atıfta bulunarak şöyle der: “Bugünün dünyasında iki süper güç var: ABD ve Çin. ABD tilkidir, Çin ise kirpi.” Amerikan politikası dağınık ve pek çok farklı düzlemde hareket ederken, Çin politikası her şeyi hiç değişmeyen, bütüncül ve tek bir iç vizyona bağlar.
Gerçekte ABD ile Çin arasındaki oyun oldukça karmaşıktır: Rekabetten bir parça, çatışmadan bir parça ve Trump doktrininde Stanley Hoffmann’ın deyimiyle ‘büyük güçler arasındaki o örtülü suç ortaklığından’ bir parça... Şi Cinping, iki süper güç arasında bir savaşın patlak verme ihtimalini göz ardı ediyor ve Tukidides Tuzağı’nın aşılmasından bahsediyor. Evrensel bir çatışmanın ortasındaymış gibi davranan Trump’ı ise Jessica Chen Weiss, ABD’nin düştüğü ‘Çin Tuzağı’ konusunda uyarıyor: “İçeride bir konsensüs sağlamadan, yerel hükümetlerin ve toplumların ne istediğini takdir etmeden, sırf Çin’in dünyadaki nüfuzunu kırma dürtüsüyle hareket etme tuzağı...”
Bir yanda ülkesini nereye götürdüğünü çok iyi bilen, akıl hocası Deng Şiaoping’in “Taşları hissederek nehri geç” tavsiyesini uygulayan ve artık onun ikinci öğüdü olan “Gücünü gizle, vaktini bekle” ilkesine bağlı kalmak zorunda olmadığını düşünen dingin, Makyavelist bir Çin Devlet Başkanı... Diğer yanda ise gürültücü, geveze, narsist, savaşla barışı birbirine karıştıran ve Beyaz Saray’a gelip gitmiş tüm başkanlar arasında eşi benzeri olmayan bir ABD Başkanı... İkisinin arasında ise Şi ile müttefik, Trump’a açık, Ukrayna’da uzun soluklu bir savaş yürüten ve Avrupa’daki NATO’yu tehdit eden kurnaz bir Rus: Vladimir Putin. Dünya da BM’nin sorunları ve çaresizliği de işte bu üçünün ellerine kalmış durumda.
Seçimlerden sonra İsrail ve yakın komşu ülkelerhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5323118-se%C3%A7imlerden-sonra-i%CC%87srail-ve-yak%C4%B1n-kom%C5%9Fu-%C3%BClkeler
Yaklaşan İsrail seçimleri, Gazze ve Lübnan'dan Suriye, Türkiye ve İran'a kadar bölgesel çatışmalar ve gerilimlerle başa çıkmak için farklı siyasi yaklaşımların önünde yeni ufuklar açabilir. Birçok şey, bir sonraki İsrail hükümetinin bileşimine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'i çevreleyen mevcut çatışma bölgelerini kontrol altına almada ne kadar başarılı olacağına bağlı olacak. Ne var ki, 7 Ekim olayları İsrail'in güvenlik yaklaşımını derinden etkiledi. İsrail'in, koşullar ne olursa olsun ve siyasi liderliğindeki herhangi bir değişiklikten bağımsız olarak, kendini korumak için daha kararlı ve hızlı hareket etmesi bekleniyor.
İsrailli Haaretz gazetesinin 14 Eylül'de yaptığı bir anket, İsraillilerin yüzde 68'inin, 7 Ekim 2023'te Hamas tarafından gerçekleştirilen terör saldırısıyla ilgili meselelerin, 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimlerinde merkezi bir rol oynayacağına inandığını ortaya koydu. Bu bağlamda, İsrail'in seçimlerden önce ve sonra, Gazze, Lübnan ve Suriye gibi yakın çevresi ile özellikle de Türkiye ve İran'ı kapsayan daha geniş bölgesel çevresine yönelik güvenlik politikasının iki ana faktör tarafından şekillendirilmesi bekleniyor. Bunlar, İsrail kamuoyunun 7 Ekim olaylarından çıkardığı dersler ve seçimlerden sonra iktidara gelecek olan koalisyonun niteliğidir.
Bu görüşe göre, 7 Ekim olayları, İsrail bilincinde Pearl Harbor saldırısından ve hatta 11 Eylül saldırılarından bile daha büyük bir etki bıraktı. Zira bir yandan, olaylar, bu Amerikan trajedilerindeki insani kayıpları çok aşan sayıda İsraillinin ölümüne ve rehin alınmasına neden oldu. Öte yandan, Pearl Harbor ve 11 Eylül'den farklı olarak, bizzat İsrail'in varlığı veya İran ve vekilleri çatışmaya baştan dahil olmuş olsaydı, en azından 7 Ekim’den önceki biçimiyle tehdit altında görünüyordu. Bu gerçeklik, İsrail'in çevresindeki tehditlere bakış açısını ve güvenlik politikasının formülasyonunu belirleyici bir şekilde etkiledi. Bugünkü İsrail güvenlik doktrini, askeri uzmanlar ve toplumun büyük bir kesimi arasında geniş bir mutabakatla, hiçbir koşulda risk almamak ilkesine dayanıyor. Bu görüşe göre, tehditler İsrail topraklarına ulaşmadan önce ele alınmalı ve potansiyel rakipler, İsrail'in niyetlerine ilişkin değerlendirmelerine göre değil, İsrail'e karşı beyan ettikleri pozisyonlarına ve gerçek güçlerine göre değerlendirilmelidir; zira İsrail'in onların niyetlerine ilişkin değerlendirmelerinin yanlış ve nesnel olmadığı kanıtlanmış bulunuyor. 7 Ekim olayları, bu konuda tamamen başarısız olduğunu gösterdi.
Bu durum, Gazze'de saldırgan bir nitelik kazanan ve Trump'ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes sonrasında bile devam eden bir İsrail askeri tırmandırmasına neden oldu. Bu tırmandırma Lübnan'a, Suriye'nin çeşitli bölgelerine de uzandı ve İran ile doğrudan bir çatışmayı da içerdi. Buna paralel olarak, İsrail, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs ile diplomatik çabalar yürütürken, Suriye'de Türkiye'yi hedef alan askeri operasyonlar da gerçekleştirdi. Bu tür operasyonlar sağlayabilecekleri anlık askeri kazanımlar bir yana, kendisine yönelik diplomatik desteğin ciddi şekilde zedelenmesinden sonra, İsrail'in uzun vadeli güvenlik çıkarlarına önemli tehditler de oluşturuyorlar. Hiçbir ülke bu desteği süresiz olarak kaybetmeyi göze alamaz.
İsrail, 1948'den beri bölgede bu kadar izole olmamıştı; ABD'nin iki ana bölgesel ortağı olan Türkiye ve Suudi Arabistan, İsrail ile daha önce daha açık olan ilişkilerinden uzaklaşıyorlar.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026'daki görüşmeleri öncesinde Washington’daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisinde (AFP)
ABD içinde de, her iki siyasi partiden de figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır. Trump yönetimi çeşitli alanlarda İsrail'e destek vermeye devam etse de, başkan ve yönetimindeki üst düzey yetkililer aynı zamanda İsrail'in Türkiye'ye karşı davranışları ve Gazze, Lübnan ve Suriye'deki politikaları konusunda endişelerini dile getiriyorlar. İsrail, yakın komşularıyla ve Ankara ile olan anlaşmazlığıyla (nispeten kolayca çözülebilecek bir anlaşmazlık) meşgulken, İsrail'in varlığına yönelik tek gerçek tehdidi oluşturan İran, önceliklerini yavaş yavaş yeniden düzenliyor ve bölgedeki konumunu yeniden kazanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri içinde de, her iki siyasi partiden figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır
Bir kez daha, İsrail'in davranışlarının büyük bir kısmı 7 Ekim'in yankılarıyla açıklanabilir. Fakat, İsrail'in yeni güvenlik vizyonunun dayattığı sorunları gözden geçirme veya çözme konusunda tereddütlü görünen mevcut İsrail hükümetinin yapısı ve seçimler öncesinde zayıf görünmekten kaçınma isteği, birçok gözlemciye göre, bu politikaların şu anda yeniden değerlendirilmesini zorlaştırıyor. Ancak seçimlerden sonra durum değişebilir. Seçim hesaplarının yaptığı baskıların sona ermesiyle birlikte farklı bir hükümetin kurulması olasılığı, yeni yaklaşımların ve İsrail'in güvenlik pozisyonlarının tüm yönleriyle yeniden değerlendirilmesinin yolunu açabilir.
Seçimlerin etkileri nelerdir?
İsrail'den daha karmaşık bir seçim ve parti yapısına sahip çok az demokratik ülke vardır. Bu nedenle, dış gözlemcilerin ve hatta bilgili İsraillilerin bile herhangi bir seçimin sonucunu veya yeni bir hükümet koalisyonunun oluşumunu tahmin etmesi zordur. Bununla birlikte, olası birkaç senaryo ve bunların güvenliğe olası yansımaları ve etkileri şu şekilde tartışılabilir.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Tel Aviv'de Likud Partisi üyeleriyle birlikte katıldığı Roş Haşana kutlama etkinliğinde konuşuyor, 17 Eylül 2026 (AFP)
Seçim sonuçları, 2022 öncesinde hakim olan kırılgan koalisyonlara geri dönüşten, Başbakan Netanyahu'suz daha ılımlı bir koalisyonun kurulmasına veya Netanyahu'nun başkanlık ettiği ancak aşırı sağcı bakanların daha az temsil edildiği bir hükümete ve hatta mevcut koalisyona benzeyen bir hükümete kadar değişkenlik gösterebilir. Herhangi bir yeni hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır, ancak kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası değil. Öte yandan, yeni bir hükümet daha ılımlı bir yaklaşım seçebilir, ancak hükümetin bileşimini veya ülkeyi bahsettiğimiz yönlerden herhangi birine doğru itebilecek liderliğin doğasını önceden tahmin etmek zor. Mevcut koalisyonu altında bile Başbakan Netanyahu, Başkan Trump'ın 2025'te deklare ettiği Gazze'deki ateşkesi ve Başkan Biden'ın 2024'te deklare ettiği Lübnan'daki ateşkesi kabul etti. Bir sonraki herhangi bir İsrail hükümeti, daha ılımlı bir yönelime sahip bir hükümet olsa bile, daha önce de belirtildiği gibi, 7 Ekim olaylarından bu yana İsrail'de kök salmış olan yeni güvenlik perspektifi tarafından kendisini büyük ölçüde sınırlandırılmış bulacaktır.
Komşu ülkelerde seçim sonrası olası senaryolar
Birkaç nedenden dolayı, İsrail, Gazze ve Lübnan'daki ateşkesleri güçlendirebilecek veya zayıflatabilecek büyük güvenlik adımları atmayı planlamıyor gibi görünüyor; ayrıca Suriye ve Türkiye ile gerilimleri azaltmaya veya tırmandırmaya da hazır görünmüyor. Bu temkinli yaklaşım, yeni hükümetin bileşiminden bağımsız olarak, ilk aşamada muhtemelen devam edecektir. Burada en önemli soru şu: İsrail, seçimlerden sonra temel güvenlik bileşenlerini tehlikeye atmadan komşu ülkelerle olan gerilimi azaltmak için hangi adımları atabilir? Aşağıda her arena için birkaç olası senaryo bulunmaktadır.
Gazze ve Lübnan'da İsrail, askeri kazanımlarının ardından (Gazze'de neredeyse tamamlanmış, Lübnan'da sınırlı) oldukça karmaşık bir sonraki aşamayla karşı karşıya bulunuyor. Her iki durumda da, Amerika Birleşik Devletleri, yeni İsrail hükümetini, kapsamlı Amerikan katılımıyla müzakere edilen ateşkes anlaşmalarını uygulamaya koymaya zorlayacaktır. Gazze'de Hamas, en azından teorik olarak, Trump’ın barış planının ikinci aşamasını kabul etti. Plan kapsamında kurulan ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2803 sayılı kararıyla yetkilendirilen Barış Konseyi, İsrail ve Hamas'ın planı uygulamaya koymaları şartıyla, kademeli olarak polis gücünün eğitimi ve konuşlandırılması, uluslararası bir güvenlik gücü oluşturulması ve yerel bir Filistin yönetiminin kurulması üzerinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Ancak İsrailliler, Hamas'ın gerçekten silahsızlanmaya ve iktidarı bırakmaya istekli olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler taşıyor. Hamas'ın el konulacak silahlarının akıbeti ve planda belirtilen çeşitli uluslararası kuruluşların gücü etrafındaki soru işaretleri, İsrail'in herhangi bir geri çekilmenin 7 Ekim olaylarının tekrarına yol açmaması gerektiği konusundaki haklı ısrarını güçlendiriyor.
Yeni herhangi bir hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskı ile karşı karşıya kalacaktır, ama kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası görünmüyor
Lübnan'da durum daha karmaşık görünüyor. Ateşkes anlaşması, İsrail ile Lübnan hükümeti arasında yapıldı, Hizbullah ile değil; Hizbullah anlaşmayı reddediyor, kendisini ondan uzak tutuyor ve silahsızlanmayı da reddediyor. İsrail, Lübnan Silahlı Kuvvetleri ile hükümetinin, İsrail güçlerinin geri çekileceği bölgelerde güvenliği sağlama gücü ve hatta niyetleri konusunda derin şüpheler besliyor; bu da tüm anlaşmanın temelini oluşturuyor.
Esed sonrası dönemde yeni Suriye hükümetine gelince, öncelikle, Türkiye'nin orada bir üs kurma planlarına ilişkin bilgilere dayanarak İsrail'in Türkiye sınırına yakın bir Suriye askeri üssünü hedef alan gerilimi tırmandırıcı saldırısından, ikinci olarak da Ürdün'ün ev sahipliğinde ve ABD'nin arabuluculuğunda Suriye ile İsrail arasında gerilimi azaltmayı amaçlayan görüşmelerden sonra, yeni hükümetle durum daha istikrarlı hale geldi. İki taraf arasındaki güvensizlik devam etse de, İsrail ile gerilimi azaltmak, birçok cephede önemli zorluklarla karşı karşıya olan Suriyelilerin çıkarınadır. Ayrıca, teorik olarak iki ülkenin diğerininkiyle çatışan temel güvenlik çıkarları yok. Bu, seçimlerden sonra 1974’te imzalanan anlaşmaya geri dönülmesini ve İsrail güçlerinin Esed'in devrilmesinden sonra ele geçirdikleri bölgelerden çekilmesini teorik olarak mümkün kılıyor.
Gazze Şeridi sınırında konuşlandırılmış İsrail tankları ve birlikleri, 10 Haziran 2026 (AFP)
Bununla birlikte, İsrail'in ele almayı gerekli gördüğü ciddi güvenlik endişeleri var. Bunlar arasında, İsrail'deki birçok Dürzi ile aile bağları bulunan Suriye’deki Dürzilerin geleceği, İran ile bağlantılı herhangi bir acil gelişmeye karşı Suriye hava sahasında operasyonel hareket özgürlüğünün korunması ve daha geniş güvenlik hedeflerinin yerine getirilmesi yer alıyor. Genel olarak, İsrail, köklü bir İslamcı arka plana bağlılıkları göz önüne alındığında, Şara ve Nusra Cephesi'ndeki eski müttefikleriyle ilişkilerinin şeklini belirlemekte hâlâ zorlanıyor. Daha sonra ele alacağımız gibi, Türkiye ile olan daha geniş çaplı gerilimler, Şam ve Ankara arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında, İsrail'in kendini güvende hissetmesini zorlaştırdığı için endişelerini daha da artırıyor. Buna mukabil, bir zamanlar bölgede İran'ın en güçlü müttefiki olan Esed'in devrilmesi, İsrail’in güvenlik perspektifine göre olumlu bir gelişmedir.
Kısacası, herhangi bir İsrail hükümeti, Suriye sahnesinde öngörülemeyen gelişmeler olmadığı sürece, mevcut sakinliği korumaya çalışacaktır. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri, komşu ülkelerle olan sorunlarını ele almaya daha istekli bir İsrail hükümeti üzerinde güçlü bir baskı uygulamak zorunda kalacak ve bu da potansiyel olarak 1974 Anlaşması'na benzer bir anlaşmaya dönüşün yolunu açacaktır. İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi, iki ülke arasında tam bir uzlaşmanın sağlanmasının önündeki en önemli engellerden biri olmaya devam edecektir.
İran ve Türkiye
İran şüphesiz en büyük tehdidi oluştursa da, en azından yakın gelecekte, İsrail'in bölgede karşı karşıya kaldığı iki yakından ilişkili zorluğa kıyasla yönetilmesi en kolay zorluk olabilir. 2026 başlarında İran'ı hedef alan ortak İsrail-Amerikan saldırılarının ardından, Amerika Birleşik Devletleri artık İran ile olan çatışmada birincil aktör haline geldi. Washington İran'ı çevreleme çabalarına devam ettiği sürece, İsrail'in Amerikan pozisyonuyla çelişen bir politika benimsemesi olası değil. İsrailliler bazı Amerikan kararlarını ne kadar sorgulasalar da, ABD desteği olmadan İran ile kolayca başa çıkılamayacağının farkındalar.
Öte yandan Türkiye, İsrail'in yakın çevresindeki en karmaşık zorluk olabilir. Olumlu yönden bakıldığında, şu anda iki ülke arasında gerilimi azaltmak için acil müdahale gerektirecek doğrudan bir askeri çatışma bulunmuyor. Ancak, böyle bir çatışmanın olmaması, daha büyük sorunların ele alınmasını zorlaştırabilir; zira her iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden çatışmasızlık ve ateşkes mekanizmalarının uygulanmasında ortak deneyim kazanmak, güven inşa etmeye ve iletişim kanallarını güçlendirmeye katkıda bulunabilir; bu iki unsur da her iki ülkenin şu anda eksikliğini çok hissettiği unsurlardır.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025, Ankara (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın aksine, Türkiye ve İsrail temelde statüko güçleridir; her ikisi de mevcut bölgesel düzeni yeniden şekillendirmeye çalışmaz, ancak her ikisi de nüfuz alanlarını ve doğrudan çıkarlarını şiddetle savunur. Her ikisi de mevcut bölgesel düzenle etkileşim halindedir ve Washington ile olan yakın ilişkilerine öncelik verir. Bununla birlikte, aralarındaki gerilim farklı bir gerçeklikten kaynaklanıyor: İran, geçici de olsa, zayıflamış ve baskı altında bir güç haline gelirken, Türkiye ve İsrail bölgedeki en etkili ve askeri açıdan en başarılı iki güç olarak öne çıkmıştır. Bu gerçeklik, güvenlik çıkarlarında temel bir çatışma olmamasına rağmen, aralarında yapısal bir gerilim yaratıyor. Yıllardır, mevcut iki lider arasındaki kişisel düşmanlık da bu gerilimleri körükledi. Erdoğan'ın, Türk halkının büyük bir kesimiyle birlikte Filistinlilere verdiği destek ve Gazze'deki İsrail operasyonlarına yönelik eleştirileri, bu gerilimleri daha da büyüttü.
Esed rejimi bir zamanlar iki ülke arasında askeri ve coğrafi bir bariyer görevi görmüştü, ancak bu bariyer artık ortadan kalktı ve hem Türkiye hem de İsrail, farklı yollarla Şam'daki nüfuzlarını ve etkilerini genişletmeye çalışıyor. Bölgesel istikrarın temel taşları olan bu iki güç arasında açık bir çatışmanın neden olabileceği sonuçların büyüklüğü göz önüne alındığında, aralarındaki ilişkilerde gerilimi azaltmak Washington'un önemli ölçüde çıkarınadır. İki ülkeden birinde iktidar yapısında yaşanacak bir değişiklik, mevcut anlaşmazlıkların şiddetini hafifletmeye yardımcı olabilir; ancak her iki tarafta da, tüm taraflarca akıllıca yönetilmediği takdirde çatışmaya yol açabilecek derin köklü kanaatler bulunmaktadır.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة