Lübnanlı muhalif lider Cemayel: Hükümeti Hizbullah yönetiyor

Sami el-Cemayel
Sami el-Cemayel
TT

Lübnanlı muhalif lider Cemayel: Hükümeti Hizbullah yönetiyor

Sami el-Cemayel
Sami el-Cemayel

Maruni Hristiyan tabanlı Lübnan Ketaib Partisi Genel Başkanı Sami el-Cemayel Şarku'l Avsat'a konuştu. Lübnan yönetiminin faaliyetleri konusunda uyarıda bulundu. Durumun devam etmesi halinde çöküş yaşanacağını söyleyen Cemayel, mevcut durumdaki en tehlikeli şeyin yetkililerin değişim amacıyla hiçbir şey yapmamaları olduğunu ve ülkenin, bir uzman hükümet tarafından kurtarılması gerektiğini ifade etti.
Ketaib lideri, eski müttefikleri (Sünni) Müstakbel lideri Başbakan Saad Hariri, (Dürzi) İlerici Sosyalist Partisi Genel Başkanı Velid Canbolad ve (Maruni) Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Samir Caca’yı da ülkeyi, Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı liderliğe getiren ve Lübnan adına kararları (Şii) Hizbullah’a bırakan “felaket çözüme” dahil etmekle suçladı.
Şarku’l Avsat’a konuşan Cemayel, Hükümetin Hizbullah’ın etkisi altında olduğunu ve onun politikasını uyguladığını vurgulayarak, uluslararası platformlarda da Hizbullah'ın politikalarını savunduğunu ifade etti. “Bize göre şekline açıkça Hizbullah’ın karar verdiği ve Hizbullah’ın stratejik kararlarının döndüğü bir hükümete herhangi bir meşruiyet vermemeliyiz” ifadelerini kullandı.
“Ulusal birlik hükümeti olarak alınan hükümet kararlarını umursamadığımız için bu tür bir hükümetin altında olamayız” diyen Sami Cemayel, mevcut hükümetin kötü faaliyetlerde bulunduğuna dikkati çekti.
Cemayel, “2015-2016 yılları arasında oluşturulan siyasi çözüm nedeniyle Hizbullah'ın nüfuzu artmış, Lübnan "Direniş Ekseni"ne yönlendirilmiştir. Ülke böylece bölgesel bir çatışmaya sokuldu, istemedikleri bir sistemin parçası yapıldı. Gerçekleri bilmek isteyen kişiler var ama gerçek zaten açık. Lübnan Cumhurbaşkanı, ülke tarihinde ilk kez ABD’yi veya Arap ülkeleri temsilcilerini kabul etmedi. Bu tehlikeli bir durum. Yani bir biz eksene bağlandık” şeklinde konuştu.
Ketaib Partisi Genel Başkanı Cemayel sözlerinin devamında ise şunları söyledi:
“Lübnan topraklarından Arap ülkelerine, dünyaya ve Lübnan’ın tarihi açıdan tüm dostlarına yöneltilen tüm zorluklar karşısında hükümetin sessiz kalması, bu durumda hükümetin suçlu olduğu anlamına geliyor. O halde sahte bir tanık ve Lübnan’ı bu konuma sürükleyen hükümetin bir parçası olmamalıyız. Bu durum, bir şekilde ekonomik ve mali düzeyde başarısızlığa yol açar. Geçmişte yardımlara ve bize açık pazarlara güveniyorduk, ancak şu an yaptırımlar, kısıtlamalar, anormal finansal hareketler ve anormal nakit hareketleri mevcut. Lübnan, Suriye’ye doğru bir yakıt koridoru olarak kullanılıyor. Lübnan’ın bugünkü pozisyonu geçmişe nazaran farklıdır. Bu nedenle bu sorumluluk, bugün var olan herkesindir.”
Ulusal Birlik Hükümeti’nin bu hükümetten çekilmesi gerektiğini söyleyen Cemayel, ülke politikalarından memnun olmayan tüm taraflara da bu hususta çağrı yaparak, “Hükümet içerisinde yer almaları, ülkenin ve halkının haklarına karşı bir hata işledikleri anlamına gelir” dedi.
Sami el-Cemayel, ülkenin mevcut krizden çıkması için Ketaib tarafından hazırlanan “yol haritasına” da değinirken, reformlar yaparak bu haritayı uygulamaları gerektiğine dikkati çekti. Ancak mevcut hükümetin bunu başaramayacağına inandığını söyleyen Cemayel, “Hükümet, öncelikle acizliğini itiraf etmeli, ardından istifa sorumluluğunu üstlenmelidir. Mevcut hükümetin yerine getiremeyeceği bu reformları gerçekleştirebilecek bir uzman hükümet oluşturulmalıdır. Değişim vaktinin geldiğine inanıyoruz. Çünkü ekonomik durumu değiştirebilecek, iyileştirebilecek ve geliştirebilecek, aynı zamanda Lübnan’ı ileriye ve güvenli bir hale getirebilecek bazı reformlar bulunuyor. Adımlar Lübnan’ın kara, deniz ve hava sınırlarını kontrol etmekle başlar. Ama mevcut hükümet bu kararı alamıyor. Bu adımlar, kaçakçılığı önlemek, meşru ve resmi bir pazara paralel bir pazar kurulmasını engellemek için meşru geçişler üzerindeki kontrolünü artırarak gerçekleşir” değerlendirmesinde bulundu.
Cemayel, Ketaib Partisi’nin ikinci önlem olarak, “Lübnan yönetiminin ekonomi ve kamu maliyesi üzerindeki en büyük ağırlığı oluşturan tüm sahte faaliyetlerden temizlenmesi gerektiğini söyleyerek, “20 yıldır çözülmeye çalışılan elektrik meselesinin yanı sıra maaş alan, ama işe gelmeyen kayıtlı on binlerce hayali personel mevcut” dedi.
Lübnan Ketaib Partisi lideri Sami Cemayel, “Bugün sorun, neyin gerekli olduğunun bilinip, ama bunu yapma iradesine sahip olamamaktan kaynaklanıyor. Talep edilen hususlarda bir fikir birliği bile var. Bize sunulan hiçbir şey uygulanmadı. Bunların yanı sıra Lübnan’ın yanında olan ve bunu dillendirmeyen dostlarımızın desteğini kaybettik. Lübnan, her gün onlara hakaret etmeye ve onları tehdit etmeye devam ediyor. İronik olarak bir yandan tüm dünyayı birleştirmek istiyor, bir yandan da onları tehdit ediyor ve ardından, bu dünyadan kendisine para vermesini istiyor” şeklinde konuştu.
Cemayel ayrıca, “Uçurumun kenarına ulaştığımıza ve henüz frene basma kararı almadığımıza inanıyorum. Henüz bir reform adımı da yok. Hatta bana göre, reform yapılamayacağını vurgulayan tehlikeli bir durum başladı. Bu durum, hükümet ekiplerinin çalışmaya odaklanmadığını, aksine öteki tarafa sorumluluk atmaya odaklandığını gösteriyor” dedi.
Seçeneklerin reform, yönetimi terk etme ve işleri başkasına devretme olarak sınırlı olduğunu söyleyen Sami Cemayel, “Gerekli olan şey, bunu yapamadıklarını ve kendilerinden başkalarının bunu yapabileceklerini söylemeleridir. Kimseyle bağlantısı olmayan bir gruba ülkeyi kurtarma fırsatı verelim. Kimse kazanmasın ve kimse başarısız olmasın” dedi. Yetkili, bir uzmanlar hükümetinin yardım sürecini hızlandırmak için Lübnan’ı bölgedeki çatışmalardan uzaklaştırabileceğini, Arap dünyası ve uluslararası toplumla ilişki kurabileceğini belirterek, “İlk seçeneği (reform) uygulamak isteseler uygularlardı. Bu yüzden bugün ikinci seçeneğe odaklanıyoruz” ifadelerini kullandı.
Ketaib lideri, hükümeti devirme seçeneğinin şu an masada olmadığını, ancak zamanla durumun daha da kötüleşmesi ve insanların daha fazla acı çekmesi halinde devrim yapılabileceğini söyleyerek, “Ancak bu, hemen gerçekleşecek bir süreç değil. Krizin başındayız, ortasında veya sonunda değil. İşler, gelecekte daha fazla acı verecek. İnsanları korkutmak istemem ama bu rakamlar net. Bugün devlet, Ekim ayı istihkaklarını ödeyebilirse bu mucize olacak. Ödenecek maaşlar, işletme giderleri, devlet aidatları, borç ve faizler var. Peki hepsini nasıl ödeyebilecekler?” dedi.
Lübnan’ın büyük bir sorun yaşayacağını söyleyen Sami Cemayel, sözlerinin devamında ise şunları söyledi:
“Çöküş süreci düzeltilmeye çalışılmıyor. 6 milyar dolarlık bir bütçe açığı var, ekonomi kalıcı olarak donmuş halde. Bu yüzden devletin gelirleri azalacak. Devlet gelirlerindeki azalmayla açık büyüyecek. Bu durum da devletin finansman ihtiyacının artacağı ve daha büyük bir borçlanmaya gireceği anlamına geliyor”.
Cemayel, Hizbullah’ın devleti kontrol ettiğini yineleyerek, çöküşü önlemeye çalışmadığını, çünkü önceliğinin Lübnan olmadığını vurguladı. Lübnan meselesinin, Hizbullah’ın önem verdiği meselelerinin çok küçük bir parçası olduğunu belirten Sami Cemayel, “Suriye, Irak, ABD’nin İran yaptırımları ve Yemen meseleleri onun için daha öncelikli” dedi.
Cemayel ayrıca, “Hizbullah’ın, stratejik çıkarının İran olduğu açık. Ama camiamız buna inanmak istemiyor. Birçok kesim, kendilerine ve başkalarına yalan söyleyerek yaşıyor. Ancak Hizbullah’a uluslararası kararları teslim ettiklerini inkar etmiyorlar” ifadelerini kullandı.
Ketaib Partisi Genel Sekreteri, “Cumhurbaşkanı'nı Hükümeti dengelemesi için seçtik. Cumhurbaşkanı, 8 Mart İttifakı'ndan oldu. Bu yüzden çoğunluk da 8 Mart’tan oluştu ve 30 kişiden 18’i bu bloktan geldi. Bu durum, seçim yasasına yansıdı. Mişel Avn ile istedikleri yasayı yürürlüğe koydular. Yasa, Müstakbel, İSP ve Lübnan Kuvvetleri tarafından reddedildi. Bu seçim yasası, Hizbullah’ın büyük çoğunluğuna sahip olduğu Temsilciler Meclisi’yle ortaya koyuldu. Hizbullah’ın 128 müttefiki arasından 72 milletvekili mecliste. Ayrıca 18 veya 19 müttefik bakan var ve Cumhurbaşkanı da Hizbullah’ın müttefiki. Buna rağmen bize yönetimin Hizbullah ile bir ilgisi olmadığını söylüyorlar” değerlendirmesinde bulundu.
Ketaib’in 14 Mart Bloğu’ndaki eski ortak 3 partiyle (Müstakbel, Lübnan Kuvvetleri ve İSP) sorununun, sorumlu oldukları “çözüm” ile başladığını ifade eden Cemayel, “Stratejik seçenekler hususunda onlarla temel anlaşmazlıklarımız var. Çünkü ülkeyi tehlikeli bir yere getirdiler” dedi. Sami Cemayel, eski Hariri hükümetindeki Ketaib bakanlarının istifa kararının ve mevcut hükümete katılmamalarının isabetli bir karar olduğunu söyleyerek, “Yönetim dışındaki varlığımız, daha yararlı” şeklinde konuştu.
Cemayel, “Yönetim sizi yansıtmadığında iki seçeneğiniz vardır; ayrılırsınız ya da kalırsınız ve yanlışa ortak olursunuz. Bu, bizim kabul etmediğimiz bir durumdu. Hükümetten ayrıldığımızda, görüşümüzü ifade etme hususunda daha fazla rahatlık hissettik. Artık bakanlık dayanışmasına sahip değiliz ve taleplerimizi kısıtlama olmadan dile getiriyoruz” açıklamasında bulundu.
Hizbullah etkin Ketaib muhalefette
Mecliste 3 sandalyesi bulunan Lübnan Ketaib Partisi ise muhalefette kalmayı tercih ederken, 14 Mart Bloku'na yakınlığıyla bilinen Dürzi İlerlemeci Sosyalist Partisi de yeni kabinede 2 bakanlık aldı. İran ve Suriye destekli 8 Mart Bloku'nu oluşturan Hizbullah ve müttefikleri ise 18 bakanlıkla yeni hükümette temsil hakkı elde etti.
Lübnan Bakanlar Kurulundan geçen kararların artık Hizbullah ve müttefiklerinin onayından da geçmesi gerekiyor. Çünkü Bakanlar Kuruluna sunulan herhangi bir taslağın karara bağlanmasının önüne geçilmesi için üçte birden fazla çoğunluğun buna karşı çıkması gerekiyor.
Bu bağlamda Hizbullah ve müttefikleri Bakanlar Kurulunda elde ettikleri 18 bakanlıkla istedikleri karara onay verme veya reddetme sayısına kavuşurken, Başbakan Hariri ve müttefikleri ise buna karşı koyacak 11 bakanlık sayısına sahip olamadı.
Parlamento ve Bakanlar Kurulunda çoğunluğa sahip olmadan önce Lübnan'da istediğini dayatabilen Hizbullah, bundan sonra farklı bir güce kavuşmuş oldu. Bu da Lübnan halkının endişelenmesine neden oluyor.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.