DEAŞ, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyine yönelik operasyonundan nasıl faydalanacak?

(AFP)
(AFP)
TT

DEAŞ, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyine yönelik operasyonundan nasıl faydalanacak?

(AFP)
(AFP)

Tarık eş-Şami
ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’nin kuzeyinden geri çekilme kararı sonrasında Kongre’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratların yaşadığı şok, Türkiye’nin Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı operasyonuyla etkisini daha da artırdı. Bunun sebebi ise Trump’ın bu kararının yönetimdeki uzmanlarla istişare yapılmadan alınmış olması.
Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin yaşadığı şokun asıl sebebi ise ABD’nin birçok cephede üstünlüğünü kaybedebilme ihtimali. Zira Suriye’deki nüfuzunun büyük bir kısmını kaybedecek ve bölgedeki durum kötüleşip, DEAŞ’ın geri dönmesine zemin hazırlanacak. Aynı şekilde karar, Ortadoğu’daki müttefiklerini, dünyanın en büyük devletiyle ittifakın güvenilirliğinden şüphe duyar bir hale getirecek.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre Trump, Türkiye’ye yeşil ışık yakmadığını söyleyerek, bu şoku hafifletmeye çalışıyor. Bununla birlikte ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Washington’ın Suriye’nin kuzeyinde herhangi bir askeri operasyona destek vermediğini ve duruma karışmayacağını açıklamasına rağmen ABD’deki herkes bu operasyonların sonuçlarını yakınan takip ediyor. Ayrıca akıllarda da Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki bölgelere ne olacağı sorusu oluştu.
ABD’nin kaybı
ABD’deki birçok analist, araştırmacı ve eski yetkili, Trump ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir anlaşmayla ABD’nin geri çekilmesinin, Washington açısından ciddi sonuçlara yol açacağı konusunda hem fikir. Suriye’nin kuzeyinde bir ABD varlığının olmaması, ABD’nin üzerine yoğunlaştığı üç hedefi kontrol edemeyeceği ve başaramayacağı anlamına geliyor. Söz konusu hedeflerin ise ‘DEAŞ’ın hezimete uğradığından emin olmak, Suriye’deki İran ve müttefik güçleriyle mücadele etmek, Suriye’de siyasi bir çözüm oluşturmak’ olduğu biliniyor.
ABD, yaptırımları artırma kabiliyeti veya Suriye’nin yeniden yapılanmasını finanse etmeyi reddetme hususlarında ekonomik rolü dışında, bölgede etkisini kaybedecek. Geri çekilme kararı, ABD’nin gelecekte savaş taraflarıyla herhangi bir işbirliği ve ortaklık çabasını da engelleyecek. Nitekim SDG, söz konusu geri çekilme kararını ‘ihanet’ olarak nitelendirdi.
ABD’liler Trump’ın bölgeden geri çekilerek seçim vaatlerine uyma arzusunu anlasa da Washington’daki yönetimi ve siyasi elitlerle ile koordinasyon olmadan bunu hızlı şekilde uygulamakta ısrar etmesini şaşkınlıkla karşılıyor. Trump, daha önce de böyle bir karar vermiş ve ardından kararından geri adım atmıştı.
Türkiye’nin gerçekleştirdiği operasyonun sonuçları
Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi tarafından sunulan bir raporda, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyonunun, Türk kuvvetleri ve ABD tarafından eğitilen SDG arasındaki muhtemel çatışmalar sırasında yakın vadede çok sayıda kişinin ölmesine ve yaralanmasına yol açacağı ifade edildi. Raporda, bu durumun uzun vadede önemli istikrarsızlığa neden olacağı belirtildi.
Türkiye’nin gerçekleştirdiği operasyon, büyük bir insani kriz ortaya çıkaracak. Birleşmiş Milletler (BM), Suriye’nin Türkiye sınırında şu an 758 binden fazla kişinin yaşadığını belirtiyor.
New York Times’ın haberine göre Ankara’nın askeri stratejisi, Türkiye topraklarındaki en az 1 milyon Suriyeli mültecinin (demografik yapı bozulup ve Kürtlerin bir devlet kurma planı engellenip) sınırda güvenli bir bölgeye yerleştirilerek, Suriye’ye dönmelerini sağlamak.
ABD’li bir gazeteci, Türkiye’nin planının, operasyonların sona ermesi sonrasında devam eden bir huzursuzluk ortamı oluşturacak tehlikeli bir plandan başka bir şey olmadığını belirtti. Çünkü bu plan, kendi topraklarını Türk manipülasyonlarına alet etmeyi reddeden etnik bir karışımla karşı karşıya kalacak. Zorla yeniden yerleştirme ise nadir şekilde başarıyla sonuçlanır. Zira Türkiye’deki birçok Suriyeli mülteci, Suriye’nin kuzeybatısında yaşamıyordu. Bu durum ise bölgedeki yerel nüfusa entegre olmalarını ve orada yaşamaya devam etmelerini pek olası kılmıyor.
Ankara’nın kazançları ve kayıpları
Ankara, SDG’yi varoluşsal bir tehdit olarak kabul ettiği sürece, ABD’nin tamamen geri çekilmesi hiç şüphesiz ki Suriye topraklarının bir başka bölgesini kontrol etmesi için ona daha fazla özgürlük verecek. Türkiye, Suriye içerisinde daha geniş bölgelerin kontrolünü sağlayarak, Suriye’nin geleceği hususunda daha büyük söz sahibi olacak.
Ama en büyük avantaj, Türkiye’deki Suriyeli mülteci karşıtı söylemlerin geçtiğimiz aylarda çarpıcı biçimde artması nedeniyle iç meselelerde görülecek. Bir milyon Suriyeli mülteciyi Suriye içerisindeki güvenli bölgeye geri dönmeye zorlamak, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın popülaritesinin artmasına da katkı sağlayacak.
Türkiye’nin askeri operasyonu, hem askeri hem de ekonomik açısından maliyetli olacak. Türkiye’nin bölgede hala var olan DEAŞ hücrelerinin karşısında olduğu gibi bölgeyi Kürt savaşçılarına karşı korumak için mücadele etmesi de bekleniyor. ABD Başkanı’nın birkaç defa belirttiği gibi Türkiye, binlerce DEAŞ’lı tutuklunun da sorumluluğunu üstlendi. Aynı şekilde Batılı ülkelerin DEAŞ’a mensup vatandaşlarını geri alma isteksizliğine paralel olarak, toplama kamplarında kötü yaşam koşulları göz önüne alındığında, uzun vadeli bir mücadele ortaya çıkacak.
Aynı zamanda Türkiye’nin operasyonlarına yönelik uluslararası kınama ve Trump’ın ‘Sınırları aşması halinde Türkiye’yi ekonomik olarak bitirme’ tehdidi, uluslararası camianın bu operasyonlara daha fazla odaklanmasına yol açacak.
Şam, Moskova ve Tahran
Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nin raporuna göre Suriye rejimi, Rusya ve İran, Suriye’nin akıbetini belirleme yetenekleri açısından kazanım elde edecek. Çünkü ABD, Suriye rejimi ve müttefikleri karşısında hiçbir imtiyaz sağlamadan, Suriye’deki güç ve varlığının bir kısmından vazgeçti.
Rusya’nın Suriye rejimiyle bir anlaşma sağlamak için SDG ile olan ilişkisini güçlendirmesi ve Washington’ın geri çekilmesi sonrasında SDG’nin yeni müttefikler bulma arzusundan yararlanması bekleniyor. Türkiye’nin operasyonlarının başlamasından sonra SDG’nin Rusya’ya yönelmesi de bunu gösterdi.
Söz konusu anlaşma ise tamamlandıktan sonra, Suriye rejiminin daha fazla alanı kontrol etmesine olanak tanıyacak. Bu kontrol ise petrol sahaları ve birçok ekonomik kaynağı içerecek şekilde genişleyebilir.
DEAŞ’ın dirilişi
En büyük endişe, Suriye’deki DEAŞ’ın dirilişi, terör ve paniğe yol açması ve şehirleri kontrol etmesi sonucu olarak kaos ve çatışmaların ortasında devletini ilan etmesi hususlarında yaşanıyor. Aynı şekilde SDG, kuzeye odaklanmasının yanı sıra Türkiye’nin operasyonlarına karşı koymak için enerjilerini ve unsurlarını harekete geçirmeye çalışacak, Fırat’ın doğusunda DEAŞ hücrelerinin saldırılarına maruz kalan bazı bölgelere ek güç gönderecek. Söz konusu bu bölgeler, aynı zamanda, son aylarda bazı yerel Arap kabileleri ve SDG arasındaki çatışmalara da tanık oldu.
Bu çerçevede Savaş Araştırmaları Enstitüsü’nde araştırma direktörü Jennifer Cafarella, “SDG, cezaevlerini ve kampları koruyan güvenlik unsurlarını geri çekebilir, onları daha az yetenekli personellerle değiştirebilir. Bu ise ciddi bir tehlike oluşturacaktır” açıklamasında bulundu.
ABD’de askeri alanda uzmanlaşmış gazeteler de Türkiye’nin operasyonlarının, durumu körükleyebileceği ve Suriye’nin kuzeyindeki 30 gözaltı merkezinde bulunan 11 bin DEAŞ militanını serbest bırakılabilme ihtimali sağlayabileceği uyarısında bulundu. Özellikle Suriye’nin kuzeyindeki kırsal alanlarda ve çöl bölgelerinde kaybolan DEAŞ unsurlarına, yaklaşık 70 bin kişiyi barındıran, Hasake bölgesindeki el-Hol Mülteci Kampı’nda olmak üzere binlerce DEAŞ militanını ve 30 bin DEAŞ’lı aileyi kurtarma fırsatı sağlayabilir.
Pentagon Genel Müfettişi de SDG’nin bu devasa kampta yalnızca az bir güvenlik sağlayabileceğini ve bu durumun da DEAŞ’ın ideolojisinin kamp içerisinde daha geniş alanlara yayılmasına neden olabileceğini söyledi. Müfettiş, ayrıca Suriye’deki ABD birliklerinin sayısındaki düşüş, kamptaki durumun takibini engelleyebileceğini belirtti.
DEAŞ militanları, herkes için sorun
DEAŞ militanlarının serbest kalmayacağını varsaysak bile DEAŞ sorunu hala devam ediyor. Beyaz Saray, Türkiye’nin SDG’nin elinde olan DEAŞ militanlarından sorumlu olacağını belirtirken, bunun pratiğe yansımayacağına ilişkin şüpheler mevcut. Zira Türkiye, on binlerce tutukluyu, mülteciyi ve radikalizm yanlısını kontrol etme kapasitesine ve isteğine sahip değil.
ABD'nin DEAŞ'la Mücadele eski Özel Temsilcisi Brett McGurk, DEAŞ militanlarının örgütün yeniden dirilme potansiyelinin çekirdeğini oluşturduğunu vurguladı.
Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Trump yönetiminin Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine, ‘Avrupa vatandaşı olan 2 bin DEAŞ mensubunu ülkelerine geri almak için baskı yaptığı ama ret cevabı aldığı’ belirtildi.
Suriye Çalışma Grubu tarafından yayınlanan bir rapora göre Avrupa ülkeleri, militanları Avrupa mahkemelerinde mahkum edecek yeterli kanıtlara sahip olmamaları dolayısıyla, DEAŞ mensuplarının vatandaşlıklarını iptal etmeyi tercih etti.
SDG’ye ait cezaevlerinde bulunan binlerce DEAŞ’lı tutuklunun durumu, Avrupa, ABD ve küresel ulusal güvenlik açısından büyük bir endişe kaynağı.



Irak'tan Suriye’nin Haseke şehrindeki bir askeri üsse füzeler fırlatıldı

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında ABD ile Kürtlerin liderliğindeki SDG arasında düzenlenen ortak devriye sırasında nöbet tutan ABD önderliğindeki Uluslararası Koalisyon üyesi bir asker, 8 Şubat 2024 (Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında ABD ile Kürtlerin liderliğindeki SDG arasında düzenlenen ortak devriye sırasında nöbet tutan ABD önderliğindeki Uluslararası Koalisyon üyesi bir asker, 8 Şubat 2024 (Reuters)
TT

Irak'tan Suriye’nin Haseke şehrindeki bir askeri üsse füzeler fırlatıldı

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında ABD ile Kürtlerin liderliğindeki SDG arasında düzenlenen ortak devriye sırasında nöbet tutan ABD önderliğindeki Uluslararası Koalisyon üyesi bir asker, 8 Şubat 2024 (Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kamışlı kırsalında ABD ile Kürtlerin liderliğindeki SDG arasında düzenlenen ortak devriye sırasında nöbet tutan ABD önderliğindeki Uluslararası Koalisyon üyesi bir asker, 8 Şubat 2024 (Reuters)

ABD ve İsrail'in İran'a karşı 28 Şubat'ta savaş açmalarından bu yana bir ilk olarak dün Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD güçlerinin kullandığı bir üs, Irak'tan fırlatılan füzelerle vuruldu. Suriye ordusu, Haseke'deki üslerinden birinin roket saldırısına uğradığını kabul ederken, Fransız Haber Ajansı AFP, İran'a yakın Iraklı silahlı bir grubun dün akşam Suriye sınırındaki Rabia bölgesinden, ABD güçlerinin kısa süre önce çekildiği Haseke'deki üsse İran yapımı ‘Araş 4’ tipi yedi roket attığını bildirdi.

Öte yandan Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanmasını takip eden Cumhurbaşkanlığı Ekibi Sözcüsü Ahmed el-Hilali, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, SDG Genel üyesi Çiya Kobane, Suriye Ordusu’nun Halep ve Haseke’de konuşlu 60'ıncı Tümeni’nin Komutan Yardımcılığı görevine getirildiğini duyurdu. Açıklamasında “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’ne bağlı Kadın Koruma Birlikleri’nin (YPJ) Suriye ordusuna entegre edilmediği iddialarını yalanlayan Halili, bunun Suriye ordusunun yapısı içinde kadınlara özel birimlerin bulunmamasından kaynaklandığını belirtti. Cumhurbaşkanlığı Ekibi Sözcüsü ayrıca, mevcut aşamada Şam’ın önceliğinin istikrar ve yeniden inşa olduğunu vurguladı.


İran'ın savaş sebebiyle bölgesel ve uluslararası düzeyde uğradığı 7 kayıp

İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
TT

İran'ın savaş sebebiyle bölgesel ve uluslararası düzeyde uğradığı 7 kayıp

İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)

Eymen Hüseyin

ABD ve İsrail’in 28 Şubat'tan bu yana İran'a karşı yürüttükleri savaş, dünya ekonomisinin üzerine gölge düşürürken, siyasi ve güvenlik açısından bölge ülkeleri üzerinde fırtınalar estirdi. Özellikle de Tahran'ın komşu ülkelere saldırması, İsrail'i, ABD'nin çıkarlarını ve Körfez ülkelerini hedef alması, sanki bölgeyi, arkasında devletlerin, hükümetlerin, grupların, milislerin ve halkların sıralandığı çok taraflı çatışmalara ve ihtilaflara sürüklemek istiyor gibi bir algı oluşturdu.

Uluslararası siyasi bakış açısı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nda belirtilen ‘uluslararası barış ve güvenliği tehdit etme’ ilkesinden ayrı düşünülemez ve özellikle de komşu ülkelere saldırı ve egemenlik ihlali söz konusu olduğunda bu görüş ve analiz, birbirinden uzaklaşmış ve savaş halindeki iki taraf arasında gerçekte olup bitenler bağlamından koparılamaz. ‘Komşularını vurmak için birer platform’ olmayı reddeden ve savaşın nedeni olan stratejik çıkar çatışmasının bataklığına saplanmayı istemeyen ülkeler, bir yanda İran diğer yanda İsrail ve ABD arasında kalırken, herhangi bir saldırganlık gösterisi sergilemeden, kendilerine ve çıkarlarına yönelik saldırılara karşı koymakla yetiniyor.

Savaşın devam etmesiyle birlikte, İran’ın nihayetinde barış ya da teslimiyetle sonuçlansın ya da sonuçlanmasın, bölgesel ve uluslararası düzeyde karşı karşıya kaldığı mevcut kayıplar ve gelecekteki tehditler gün yüzüne çıkıyor. Tahran’ın uluslararası ve bölgesel kayıpları, ülkenin 47 yılı aşkın süredir tanık olduğu en yüksek seviyelere ulaştı. Bunların başında, aşağıdaki satırlarda özetlemeye çalışacağımız yedi kayıp geliyor.

‘Dava’ anlatısının çöküşü

Birinci kayıp, Filistin davasıyla bağlantılı ideolojik anlatının çöküşü; İran'ın uğradığı en önemli kayıplardan biri, bölgesel meşruiyetinin temeli olarak Filistin davasını benimsemesi konusundaki güvenilirliğinin sarsılması oldu. Çünkü Tahran, 1979 yılından bu yana kendisini ‘Kudüs'ün bayraktarı’ olarak sunsa da son savaş sırasındaki davranışları, askeri araçlarının esasen stratejik çıkarlarına hizmet etmek için kullanıldığını, Filistinlileri desteklemeye yönelik sabit bir vizyon kapsamında kullanılmadığını gösterdi.

Batı araştırma merkezlerinin tahminlerine göre İran, 2023–2025 Gazze Savaşı'nın doruk noktasında, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini tamamen durdurmak gibi büyük baskı araçlarını kullanmadı.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Ortadoğu araştırmacısı olan Nathan Brown yaptığı değerlendirmede, “İran, Filistin meselesini bir seferberlik aracı olarak kullanıyor, ancak bu mesele uğruna çatışmanın bedelini ödemeye hazır bir aktör gibi davranmıyor” dedi. Brown’a göre bu durum, söylem ile eylem arasındaki uçurumun, geniş Arap kesimlerinde İran modelinin çekiciliğini zayıflattığını teyit ediyor.

tgbtgb
İran rejimi, Gazze'deki katliam karşısında hiçbir adım atmadı (AFP)

İran, 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü soykırımı izlerken, kendisine yakınlığıyla bilinen Hamas’a destek ve yardım sağlamak amacıyla bile olsa, iki yılı aşkın bir süre ne Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ne de İsrail'e saldırma seçeneğine başvurdu. Daha da kötüsü molla rejimi, Gazze’deki savaşı durdurmak için baskı yapmak amacıyla bile olsa, İsrailli isimlere veya askeri ya da siyasi hedeflere tek bir kurşun bile sıkmadı. Bu son tutumu, iddialarının sahte olduğunu, sloganlarının gerçeği yansıtmadığını ve çıkarlarının gerçek yüzünü ortaya koydu. Yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve sadece kendi projesini desteklediğini gösterdi.

Yorgunluk ve tükenme

İkinci kayıp, askeri kapasite ve savunma altyapısının tükenmesi. Zira savaş, İran’a doğrudan askeri bir maliyet de getiriyor. Çünkü askeri tesisler ve hassas altyapı, tekrar tekrar saldırıya uğradı. Gayri resmi tahminlere göre İran, son yıllarda füze programlarını ve bölgesel ağlarını geliştirmek için yıllık 15 ila 20 milyar dolar harcadı. Ancak bu kapasitelerin önemli bir kısmı, mevcut savaşın birkaç haftası içinde aşındı.

Yıpratma savaşı, sınırların ötesine de sıçradı. Komuta ve kontrol merkezlerini hedef alan saldırılar, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bölgede bulunan vekilleri arasındaki koordinasyonda karışıklığa yol açtı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün bir raporu ‘herhangi uzun süreli doğrudan çatışma, İran’ın yeteneklerinde hızlı bir şekilde telafi edilmesi zor olan kademeli erimeye yol açacağını’ öngörüyor.

Mevcut savaşın, İran'ın bölgesel nüfuzunu güç kullanarak dayatma yeteneğini zayıflatacağına şüphe yok. ABD Başkanı Trump'ın savaşın ilk gününde ‘devireceğini’ vaat ettiği rejim ayakta kalsa bile, bu durum Tahran'ın askeri yapısını tüketecek, komuta ve kontrol ağlarını altüst edecek ve DMO ile vekillerinin elindeki kaynakları azaltacak.

Vekil ağı

Üçüncü kayıp, bölgesel nüfuzun ve İran'ın vekillerinin gerilemesi. En belirgin kayıplardan biri, İran'ın bölgedeki kolları olan milislerin etkinliğinin azalması oldu. ‘İleri savunma hattı’ olarak sunulan Tahran'a bağlı milisler, manevra kabiliyetlerinin azalmasının yanı sıra artan güvenlik ve siyasi baskılarla karşı karşıya kalıyor.

Çeşitli medya raporlarında yer alan verilere göre İran 2011'den bu yana Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki müttefiklerini desteklemek için 30 milyar dolardan fazla harcama yaptı. Ancak bu ağlar artık daha gözle görülür hale geldi ve caydırıcılık dengesi kurma kapasiteleri azaldı.

Batı'daki güvenlik gözlemcileri, İran'ın vekil ağının artık net bir varlık olmadığını, aksine pahalı bir stratejik yüke dönüştüğünü değerlendiriyor. Ancak savaşın devam etmesi, İran'ın kolları olan grupların dini ve milliyetçi sloganlarla örtülü iddialarını ortaya çıkarmaya katkıda bulunuyor. Bu durum, Irak'taki Hizbullah tugaylarının askeri faaliyetlere dahil olmasıyla da ortaya çıktı.

Yemen'deki Husilerin Tahran'dan emir bekleyerek çatışmalardan uzak durması ve Lübnan'daki Hizbullah’ın fiilen ’İsrail ile kader belirleyici bir çatışmaya’ girmesi de bunun bir göstergesi.

dfv
İran Dini Lideri’nin ideolojisi Arap ülkelerine yayıldı (AFP)

Tahran'ın sahte slogan perdesi düştükten sonra, bölgedeki vekillerin çirkin yüzleri de ortaya çıktı. Milislerin aşırı söylemlerinde İran'ın ‘yüksek sesli’ anlatısından başka bir şey bulamak mümkün değil. İran destekli Husiler, 22 Mart'ta yayınladıkları açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı ile ilgili her türlü uluslararası harekete karşı olduklarını’ ifade ettiler. Her türlü gerginliğe karşı uyaran Husiler, İran'ın vekillerine karşı sadece çatışma ekseninde hareket edilmesini ve siyasi yolun tamamen dışlanmasını teşvik ettiler.

Devletin kırılganlığı

Dördüncü kayıp, İran’ın iç kırılganlığının ortaya çıkması. Savaş artık sadece dışarısı ile sınırlı kalmayıp, ekonomik ve güvenlik açısından İran’ın iç durumuna da yansıdı. Savaşın maliyeti ile birlikte artan yaptırımlar, İran ekonomisini daha da gerilemeye itti. Savaşın başlamasından önce Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) tahminlerine göre enflasyon yüzde 40'ı aşarken, yerel para birimi arka arkaya değer kaybetti. İranlı ekonomi uzmanlarının İran medyasına yaptıkları açıklamalara göre savaşın patlak vermesinden sonra gıda fiyatları artışı yüzde 105'i aştı.

ABD ve İsrail'in İran'daki bazı tesislere yönelik saldırıları, ülkenin coğrafi derinliğinin artık sanıldığı kadar güvenli olmadığını ortaya koydu. Chatham House'un bir analizine göre İran'ın iç dayanıklılığı ekonomik istikrarla bağlantılıdır ve savaşın devam etmesiyle bu istikrar benzeri görülmemiş bir baskı altında. İster 2025 haziranındaki 12 günlük savaşta ister geçtiğimiz şubat ayında başlayan savaşta olsun, üst düzey, birinci ve ikinci kademe İranlı yetkililerin kolayca hedef alınabilmesi, rejim içindeki insan yapısının ‘kırılganlığını’ gözler önüne serdi. Reuters, eski Dini Lider Ali Hameney ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani gibi üst düzey liderlerin yanı sıra tekrarlanan saldırılarda ‘daha alt kademedeki yetkililerin de öldürüldüğünü’ doğrulayan raporlar olduğunu bildirdi.

Ekonomi kan kaybediyor

Beşinci kayıp, doğrudan ve dolaylı ekonomik kayıplar. İran, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz pazar günü iki İran petrol tankerini yaptırımlardan muaf tutma kararı almasına rağmen, petrol ihracatındaki düşüş ve tedarik zincirindeki aksaklıklar nedeniyle büyük kayıplar yaşadı.

Yaptırımları aşma girişimlerine rağmen, tahminlere göre İran'ın petrol ihracatı, 3 milyon varili aşan üretim kapasitesine kıyasla, gerginliğin tırmandığı dönemlerde günlük 1 milyon varilin altına düştü. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaş ve ek yaptırımlar, ülkenin altyapısını yeniden inşa etmek için devasa yatırımlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde milyarlarca dolarlık kayıplara yol açtı.

Savaşın ikinci haftasında bazı yerel medya kuruluşlarında, “İran ekonomisi uzun süreli bir savaşı kaldıramaz, çünkü her gün tırmanan gerginlik, döviz rezervlerinde ek bir erime anlamına gelir” şeklinde bir vurgu yapılmıştı. DMO Komutan Yardımcısı Ali Fadavi, İran devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, ABD'nin uzun süreli bir yıpratma savaşına girme olasılığını göz önünde bulundurmaları gerektiğini, çünkü bunun ABD ekonomisini ve dünya ekonomisini tamamen mahvedeceğini söyledi. Fadavi'nin sözleri petrol fiyatlarındaki artış ve fiyatların varil başına 200 dolara ulaşacağı yönündeki beklentilerle ilgili gibi görünüyor.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, bazı petrol ve doğalgaz üreticilerini alternatif yollar ve rotalar aramaya iterken, bu durum, petrol fiyatlarının 120 dolara yaklaşmasıyla kazanca dönüştü. Körfez'deki enerji tesislerine yönelik saldırıların artmasıyla kısa vadeli kazançların hızla kayıplara dönüşebileceği endişesi bile gerçeği yansıtmıyor. Küresel çapta istikrarlı bir duruma ulaşma, petrol ve gaz üretim tesislerini koruma ve nakil yollarını güvence altına alma konusundaki ilgi, bu endişeleri ortadan kaldırıyor.

Uluslararası rolün zayıflaması

Altıncı kayıp, siyasi ve diplomatik konumun zayıflaması. Uluslararası düzeyde savaş, İran’ın siyasi manevra alanını daraltmıştır. Artık göz ardı edilmesi zor bir taraf olmak yerine, özellikle deniz taşımacılığı ve enerji sektörlerini hedef almasıyla, bölgesel ve uluslararası güvenliğe yönelik bir tehdit unsuru olarak giderek daha fazla gösterilmeye başlandı. Bu durum ister deniz ittifakları ister ortak güvenlik önlemleri yoluyla olsun, İran'a karşı uluslararası koordinasyonu güçlendirdi ve bu da ülkenin izolasyonunu derinleştirdi.

Avrupa gazeteleri, diplomatik kaynaklara dayandırarak, “İran'ın son krizdeki tutumu, ülkenin çözümün değil sorunun bir parçası olduğu yönündeki kanaati pekiştirdi” şeklinde açıklamalar aktardı. İran diplomasi dünyasının en üst düzey temsilcisi olan Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin açıklamaları, hem ‘savaşın devamı’ hem de ‘tazminat talepleri’ konusunda eski Dini Lider Ali Hamaney ile yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in yanı sıra DMO’nun açıklamalarındaki ifadelerle doluydu ve bu ifadeleri birçok kez tekrarladı.

Belki de bu siyasi ve diplomatik gerileme, Trump’ın defalarca kez ‘İran’da konuşacak kimseyi bulamadığını’ belirtmesinin sebebini yansıtıyor. Bunun yanı sıra Tahran ile başta hedef alınan ülkeler olmak üzere, bölgedeki Arap başkentleri arasındaki güvenin sarsılması ve Arakçi’nin ABD’nin Özel Temsilci Steve Witkoff ile görüşmesi hakkındaki açıklamaları, ‘onunla son görüşmem, çalıştığı kurumun müzakereleri sonlandırmaya karar verdiği zamandı’ dediğinde diplomatik bir düzeye ulaşamadı.

İran, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın komşu ülkelerden özür dileyerek ülkesinin ‘onları bir daha hedef almayacağını’ vurguladığı açıklamasının ve verdiği sözün ardından hemen ertesi gün Arap ülkelerine balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırması ve bu saldırıların devam ediyor olmasından dolayı da uluslararası güveni yitirdi.

Bölgesel nüfuz alanının kaybı

Yedinci kayıp ise Tahran'ın aleyhine bölgesel düzenin yeniden şekillenmesinin hızlanması. Belki de en büyük kayıp, bölgesel düzenin yapısındaki dönüşümlerin hızlanmasıydı. Savaş, bölge ülkeleri ile uluslararası ortakları arasındaki güvenlik iş birliğini güçlendirmeye ve İran'ın dayandığı ‘eksenler’ modelinden uzaklaşarak bölgesel güvenlik kavramını yeniden tanımlamaya itti. Deniz koridorlarının korunması ve enerji güvenliğine yönelik uluslararası odaklanma, Tahran'ın bu konuları stratejik bir baskı aracı olarak kullanma yeteneğini azalttı.

Tahminlere göre küresel enerji arzının yüzde 60'ından fazlası kriz sırasında sıkı uluslararası koruma düzenlemeleri kapsamına alındı ve bu da İran'ın tehditlerinin etkinliğini azaltıyor.

dvd
İsrail ve ABD, İran'daki hedefleri bombalamaya devam ediyor (AFP)

Son savaş, özellikle Hürmüz Boğazı'nın abluka altına alınması ve komşu ülkelere yönelik saldırılar, Körfez ülkelerinin güvenliğin tüketicisi değil, ihracatçısı ve bu ülkelerin küresel güvenliğin sürdürülebilirliği için temel bir dayanak olduğunu ortaya koydu. Bu ülkelerin güvenliğine yönelik herhangi bir saldırı, küresel ekonomi üzerinde ve büyük uluslararası güçlerin güvenlik ve politika yönelimleri üzerinde etkilerini gösteriyor.

İran'ın farkında olmadığı gerçek ise bölgesel güvenlik dengesinde kalmak amacıyla bölgesel enerji tesislerini ve altyapısını hedef almaya ve deniz geçiş noktalarına yönelik tehditlerini artırmaya devam ettikçe, bu tehditlerin etkisini ortadan kaldırmak, Tahran'ı küresel güvenlik sisteminden çıkarmak ve onu ‘tehlikeli ülkeler’ kategorisine sokmak için daha büyük bir tırmanışla karşı karşıya kalacak olmasıdır.

Biriken kayıplar

Sonuç olarak, göstergeler devam eden savaşın sadece askeri bir çatışma olmadığını, İran’ın bölgesel konumunda bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor. Tahran askeri, ekonomik ve siyasi gerilemeyle birlikte, her zamankinden daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya. Güven kaybı, mevcut rejim iktidarda kalsın ya da değişsin, uluslararası izolasyona yol açabilir. Çünkü uluslararası ilişkilerin yeniden kurulması yıllar alacaktır.

İran projesinde yapısal kayıpların birikmesi, askeri baskılarla ekonomik açığa çıkma ve siyasi gerilemeyi kesiştiriyor. ‘Measuredworld’ adlı veri ölçüm sitesi, savaş öncesi ekonominin 2026'da sadece yüzde 1,1 civarında büyüdüğünü, buna karşın enflasyonun yüzde 14 ile 48 arasında seyrettiğini belirtti. Elbette bu rakamlar savaş sırasında ve sonrasında daha da kötüleşecek.

En önemli zorluklardan biri, altyapının tahrip edilmesinin göz ardı edilemeyecek sosyal etkiler doğuracak olması. Zira tahminlere göre savaşın hemen öncesinde yoksulluk oranlarının zaten yüzde 22 ile 50 arasında seyrettiği bu ülkede, önümüzdeki dönemde yaklaşık iki milyon kişinin daha yoksulluğa sürüklenme ihtimali var. Savaş sonrası iç öncelikler ülkeyi yıpratacak ve Tahran'a karşı sert uluslararası ortamda ülkeyi bölgesel sistemin dışına itecek.

İngiltere’nin günlük gazetelerinden The Guardian’a göre küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerjinin güvenliği ve deniz koridorlarında yaşanan dönüşümler, artık Tahran için garantili bir baskı aracı olmaktan çıktı. Hatta bu kartı stratejik olarak kullanma yeteneğini sınırlayan, toplu uluslararası tepkiyi gerektiren bir faktöre dönüştü.


İsrail ya hızlı bir anlaşma ya da uzun bir savaş bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
TT

İsrail ya hızlı bir anlaşma ya da uzun bir savaş bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran ile bu hafta içinde olası bir anlaşmaya varılabileceğini duyurduğu açıklamasından dakikalar sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’a ilişkin “Onlar aşağıda… biz ise yukarıdayız” ifadesini kullandı. Netanyahu, Trump’ın açıklamasına doğrudan değinmezken, bu yanıt İsrail’in söz konusu açıklamaya şaşırmadığını, ancak bundan memnun da olmadığını ortaya koydu. İsrail’in her zamanki gibi Washington’a açık bir şekilde karşı çıkamadığı, buna karşın mevcut planın başarısız olmasını umarak savaşın sürmesini tercih ettiği değerlendirildi.

Trump dün sabah yaptığı açıklamayla dünyayı şaşırtarak, İran ile bir anlaşma için görüşmeler yürüttüğünü ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde tamamen açmaması halinde tehdit ettiği enerji tesislerine yönelik saldırıları, verimli görüşmelerin ardından durdurma talimatı verdiğini söyledi.

Trump’ın açıklamasından kısa süre sonra, Netanyahu’nun İsrail parlamentosu Knesset’te istihbarat alt komitesine verdiği brifing öncesinde, Komite Başkanı Boaz Bismuth, Netanyahu’ya “Geçmişte kötü bir anlaşmayı engellemiştiniz, bu kez de aynısını yapın” diye seslendi. Netanyahu ise “İsrail’i daha önce ulaşmadığı seviyelere çıkarıyor, İran’ı ise daha önce görmediği düşük seviyelere indiriyoruz… Biz yukarıdayız, onlar aşağıda” yanıtını verdi.

Netanyahu’nun bu açıklaması sırasında İsrail Başbakanlık Ofisi, Trump’ın sözlerine ilişkin yorum yapmayı reddetti ve İsrail medyasının yönelttiği sorulara yanıt vermedi.

Netanyahu’nun, yanlış anlaşılabilecek ya da Trump’ı rahatsız edebilecek bir değerlendirmeden kaçınmak istediği, Tahran ile yapılması beklenen görüşmelerin sonucunu beklediği belirtildi. Açıklamalardan, Tel Aviv yönetiminin söz konusu müzakerelerden önceden haberdar olduğu anlaşılıyor.

Washington, Kalibaf ile görüşüyor

Bu bağlamda İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, Donald Trump’ın açıklamasının İsrail açısından sürpriz olmadığını yazdı. Gazete, Tel Aviv yönetiminin söz konusu görüşmelerden haberdar olduğunu ve Washington’ın İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile temas halinde bulunduğunu bildirdi.

Yedioth Ahronoth’a bağlı Ynet internet sitesine konuşan İsrailli bir kaynak, Trump’ın açıklamalarının ardından İsrail’in ültimatomun ertelenmesi kararından haberdar edildiğini belirtti. Kaynak, “ABD ayrıca İsrail’den enerji istasyonları ve altyapı tesislerine yönelik saldırıları durdurmasını istedi. Süreç henüz tamamen sona ermiş değil ancak ültimatom fikri geçici olarak rafa kaldırıldı. Trump’ın geri adım attığı açık; çünkü ültimatomunun durumu daha da karmaşık hale getirdiğini fark etti” ifadelerini kullandı.

vffdevf
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf (Arşiv – İran parlamentosu internet sitesi)

Aynı kaynak, bunun savaşın sona ermesinin yakın olduğu anlamına gelmediğini vurgulayarak, “Trump, her ne kadar kayıplarını sınırlamaya başladığı izlenimi verse de, tamamen geri çekilmiş değil. Arabulucular İran ile Hürmüz Boğazı’nın açılmasına yönelik bir ön anlaşmaya varabilirse, bu durum savaşı sona erdirebilir. Ancak bunun başarılıp başarılamayacağı kesin değil” değerlendirmesinde bulundu.

Arabuluculuk çabaları

Yedioth Ahronoth, Donald Trump’ın açıklamasından saatler önce gazeteye konuşan bir İsrailli yetkilinin sözlerini yeniden yayımladı. Yetkili, Türkiye, Mısır ve Katar’ın perde arkasında, Trump ile İran arasında savaşı sona erdirmeye yönelik bir anlaşma sağlanması için yoğun çaba yürüttüğünü ifade etti.

Yetkili, İsrail’in bir anlaşmaya varılması halinde Trump’ın kararına uymak zorunda kalacağını ve başka bir seçeneğinin bulunmadığını belirtirken, bunun mevcut durumda İsrail’in tercih ettiği bir seçenek olmadığını vurguladı. İsrail’in saldırı odaklı yaklaşımını sürdürmek istediğini kaydeden yetkili, “Ancak nihayetinde Trump’ın vereceği kararı uygulayacağız” dedi.

fvfr
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile Cenevre’de yaptığı önceki görüşmeler sırasında (Reuters)

Haberde, İsrail’in İran’daki enerji tesisleri ve altyapıya yönelik geniş çaplı bir saldırıyı desteklediği ve bunun karşılığında İran’ın da İsrail altyapısını hedef almasını göze aldığı belirtildi. Bu planın, Trump’ın Hürmüz Boğazı konusunda ilerleme sağlamak amacıyla İran’a ültimatom vermesi ve böylece savaşı sona erdirmeyi hedeflemesiyle bağlantılı olduğu ifade edildi.

Trump’ın açıklamalarından önce İsrail’de hastanelerin, İran’ın elektrik şebekesini hedef alabileceği ihtimaline karşı hazırlık yaptığı bildirildi.

İsrail’in söz konusu girişimin başarı şansını nasıl değerlendireceğinin belirsiz olduğu, buna karşın olası bir başarısızlığa karşı hazırlık yaptığı aktarıldı. İsrailli bir yetkili, Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamada, “Eğer İran, Trump’ın girişimini bir zayıflık olarak görürse bu kötü olur” değerlendirmesinde bulundu.

Ya anlaşma... ya da aylarca sürecek bir savaş

İsrail, mevcut durumda iki seçenekle karşı karşıya olduğunu ve bunlar arasında bir ara yol bulunmadığını değerlendiriyor: Ya bu hafta içinde, Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla başlayacak kademeli bir anlaşmaya varılacak ve ardından nihai çözüme gidilecek ya da aylarca sürecek uzun bir savaş yaşanacak.

Yedioth Ahronoth’a konuşan bir yetkili, Donald Trump’ın savaşı bu şekilde sona erdirmek istemediğini belirterek, “Dünya, İran’ın Trump’ı geri adım attırdığı yönünde bir algıya kapılabilir. Trump, Hürmüz Boğazı meselesinde İran’ın kendisini geri adım attırdığı izleniminden kaçınmak istiyor. Farklı bir anlatı oluşturmak istiyor, ancak İran bu noktada sorun teşkil ediyor” dedi. Yetkili, kademeli bir uzlaşı ihtimaline de işaret ederek, “İran’ın boğazı açmasına karşılık Trump’ın saldırıları azaltması ve geri çekilmeye başlaması mümkün. Ancak İran’ın böyle bir adım atıp atmayacağı belirsiz” değerlendirmesinde bulundu.

devfe
Tahran’daki İran Savunma Bakanlığı’na bağlı elektronik sanayi merkezine düzenlenen hava saldırılarının ardından ortaya çıkan yıkım (Sosyal medya)

Aynı yetkili, bir uzlaşı sağlanamaması halinde uzun süreli bir tırmanış yaşanacağı uyarısında bulunarak, “Eğer anlaşma olmazsa aylar sürecek bir gerilime gidiyoruz. Trump, sahada bir başarı elde etmeye ve Harg Adası’nı kontrol altına almaya çalışacaktır” ifadelerini kullandı.

Öte yandan, olası bir anlaşmanın başarısız olması halinde uzun sürecek bir savaşa işaret eden bu değerlendirmeler, Kanal 12 televizyonu tarafından pazar günü yayımlanan bir haberle de örtüşüyor. Söz konusu haberde, ABD’nin İran’ı Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya zorlamak amacıyla haftalar sürebilecek bir operasyon planladığı belirtildi.

Witkoff ve Arakçi

Şarku’l Avsat’ın Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre, Beyaz Saray’daki yetkililer İsrailli muhataplarına, savaşı uzatarak ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı hedefleyen planlı operasyonu için zaman tanınacağını iletti. Operasyonun birkaç hafta süreceği öngörülüyor.

Amerikalı yetkililer, İsrail’e stratejisini değiştirmesi gerektiğini ileterek Washington’ın İran’ın Hürmüz Boğazı’nı rehin almasına izin vermeyeceğini vurguladı. Yetkililer, “Bu baskıyı onları içten çökertmek için kullanacağız” ifadesini kullandı. Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği kritik bir geçiş noktası olarak öne çıkıyor.

fvvb
ABD Başkanı Donald Trump ve ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, 7 Mart 2026’da Air Force One uçağında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AFP)

Yedioth Ahronoth, görüşmelerin ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında, üç arabulucu üzerinden yapıldığını doğrularken, Kanal 12 televizyonu, son iki gün içinde ABD ile İran arasındaki mesajların Türkiye, Mısır ve Pakistan tarafından iletildiğini bildirdi.

Kanalın aktardığına göre, bu üç ülkenin dışişleri bakanları Witkoff ve Arakçi ile görüşmeler yaptı.

Öte yandan, ABD ile İran arasında önde gelen arabuluculardan biri olan Umman’ın bu görüşmelere katılıp katılmadığı henüz netleşmedi.

Trump’ın açıklamasından dakikalar sonra Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bir açıklama yaparak, “İran hakkında ne düşünülürse düşünülsün, bu savaş onların eseri değil… Ancak savaş geniş çaplı ekonomik sorunlara yol açıyor ve devam ederse daha da kötüleşmesinden endişe ediyorum. Umman, Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişi sağlamak için yoğun çaba harcıyor” dedi.

Kanal 12 televizyonuna konuşan yetkililer, sürecin devam ettiğini ve savaşın sona erdirilmesi ile tüm çözülmemiş sorunların ele alınması üzerine görüşmelerin sürdüğünü belirtti.

Ayrıca üst düzey bir İsrailli yetkili, bu hafta ilerleyen günlerde İran ve ABD üst düzey yetkililerinin İslamabad’da bir toplantı yapmak üzere görüşmeler yürüttüğünü açıkladı. Bu gelişme üzerine Netanyahu, dün yapılması planlanan siyasi ve güvenlik konularından sorumlu kabine toplantısını çarşamba gününe erteledi.