Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
TT

Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kürtler üzerindeki himayesini kaldırmasının ardından Suriyeli Kürtlerin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dolayısıyla maruz kaldıkları durumlar, Kürtlerin tarihi açısından bakıldığında yeni bir şey değil. Kürtler, kendilerini her yönden etkileyen ihanetler ile dolu bir tarihe sahip. Suriye'de, ‘Arap sloganları’ atan Baas rejiminin kurbanı oldular.
Hafız Esed ise PKK'yı, komşu ülkelere ve uluslararası muhaliflerine şantaj yapmak amacıyla bir fırsat olarak gördü. Türkiye tarafından savaşla tehdit edilmesinin ardından Abdullah Öcalan'ın kaderi, İmralı Adası’nda dışarıdan izole edilmiş bir halde hapsedilmesiyle neticelendi. Irak'taki Kürtlerin durumu ise çocuklarına karşı kimyasal silah kullanmakta utanç duymayan Saddam Hüseyin'in ellerinde daha iyi değildi. 
Kürtler, kendilerini devlet sahibi olmaktan mahrum bırakan tarihi bir adaletsizlikle karşı karşıya kaldılar. Hayallerini gerçekleştirme şansı bulmayı umarak uzun zamandan bu yana anlaşmaya çalıştıkları rejimler tarafından uygulanan zulümlere maruz kaldılar. Ancak sırtlarından bıçaklanmaları gecikmedi. Çoğu zaman yanlış hesapların ve bahislerin kurbanları oldular.
DEAŞ’a karşı yapılan bölgesel savaşta, kuzey Suriye’de nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu şehirlerin kurtarılmasında ön safta yer alan Kürt kuvvetleri, terör örgütünün ana kalelerinden biri olarak kabul edilen Rakka gibi Arap şehirlerinin kurtarılmasına da yardımcı oldular. Irak'ın kuzeyinde, Ninova eyaletindeki Şengal (Sincar) bölgesinde DEAŞ’lıların ellerine düşen Yezidileri kurtardılar. Görevlerini tamamlamaların ardından artık bu çabalarının meyvesini alacakları zaman geldiğinde, daima kaderlerine hâkim olan zayıflar ve güçlüler denklemiyle bir kez daha karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Halihazırda Suriye'nin kuzeyinde meçhul bir geleceğe doğru sürükleniyorlar.
Bu sayfada, Erdoğan’ın terörle mücadele bahanesi altında yürüttüğü kampanya kapsamında Suriye’deki ve Türkiye'deki Kürtlerin durumuna ışık tutmaya çalıştık.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı'nın nihayetlenmesinin ardından yapılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en büyük kaygıları, Osmanlı Devleti’nin devrilmesine yardım eden ulusal devrimlerle yeni doğan devletin daha fazla toprak kaybetmesiydi. Nitekim hilafetin zeminini oluşturan din bağının, dünyadaki Müslümanların devlete karşı ayaklanmalarının ve bağımsızlık talep etmelerinin önüne geçemediğini gördüler. Böylece Atatürk yeni Türkiye'de eski mirasın kökünü kazıyarak katı bir rejim uyguladı. Derhal halifelik kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi, laik bir sistem getirildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek bir potada eritilmesi için tek dil, tek kültür, tek ırk söylemi benimsendi.
Bu milliyetçi tutum, her ne kadar Atatürk’ün arkadaşları için oldukça anlaşılır görümse de hiçbir zaman kendilerinin düşmanı olan İslamcıları veya Kürtleri ikna etmedi. Atatürk çeşitli şehirlere gerçekleştirdiği ziyaretlerde gelecek planlarından hiçbirini onlara açıklamadı ve sürekli olarak savaşa destek vermeleri çağrısında bulundu. Kürtler, hedefi halifeliğin kurtarılması olduğunu zannettikleri bu savaşa katıldılar. Dindar Kürtlerin bir kısmı, hilafet devletinin yeniden kurulacağı umuduyla bir Kürt devleti kurulmasını öngören Sevr Anlaşması’nı desteklemediler ve Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Fakat Kürtler, kendilerini resmi dili Türkçe olan ve Türk bayrağının dalgalandığı bir ulus devlet tarafından yönetilir halde buldular. 1923’te ülkede cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından Türkiye'nin güneydoğusunda bazı Kürt isyanları vuku buldu. Fakat ordu bütün bu isyanları bastırmayı başardı. Kürtçe, yıllarca eğitimde ve hatta günlük hayatta bile yasaklı bir dil olarak kaldı. Kürt gazeteleri, şarkıları ve şiirleri yoktu. Bu, Kürtlerin büyük bir bölümünün Türk toplumu içerisinde erimesine sebep oldu. Öyle ki toplumda ön plana çıkan herhangi bir sanatçı, sporcu veya politikacının kendisinin Kürt asıllı olduğunu açıklamasını insanlar tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyordu. Entegre olanlar, kendi mazilerini terk etkiler ve geleceklerini Türk toplumunda buldular. Özellikle büyük şehirlerde doğan ve yaşayan Kürtlerin çoğu Kürtçe öğrenmedi.
PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürt kimliğinin yeninden inşa edilmesi ve Türk milliyetçiliğinden temyiz edilmesi çağrısında bulunan ilk kişi oldu. 1980 darbesi sonrasında tüm ideolojik yönelimleri bastıran devlet rejimine ve askeri vesayete karşı silahlı solcu bir hareket başlattı. Nitekim siyasi ve ideolojik hareketlerin çoğunun lideri işkence gördü ve hatta darbe sırasında hapishanede öldürüldü. Öcalan, Kürt ulusal hafızasında rejim ve askeri vesayete karşı isyanını alevlendirecek güçlü bir dayanak buldu. Askeri darbe tarafından işlenen zulümler ise hareketinin genişlemesine, fikirlerinin hızla yayılmasına ve destek verenlerin sayısının artmasına katkıda bulundu.
PKK, Suriye, İran, Batı ülkeleri ve Rusya gibi bir dizi bölgesel ve uluslararası devletten destek gördü. Öyle ki o zaman ki Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ülkenin güneydoğusundaki özerklik taleplerini kabul etmeyi ciddi olarak düşündü. Bazıları Özal'ın bu yaklaşımının bedelini hayatıyla ödediğini ifade ediyorlar. Nitekim kendisini Öcalan ile dolaylı olarak temaslarda bulunduktan sonra gizemli bir şekilde öldü. Öte yandan bölgesel müdahaleler, Türkiye'nin Kürdistan ile siyasi çözümlere ulaşmasını engelledi.
Kürt hareketi, ABD’nin Abdullah Öcalan’ı kaçırmasından ve 1999’da Türkiye’ye iade etmesinden sonra önemli ölçüde geri çekildi. Ancak o sırada Türkiye’ye egemen olan milliyetçi hareket, bu ihtilafı sona erdirecek siyasi bir çözüm sağlayabilecek bu büyük askeri zaferin yarattığı fırsatı görmezden geldi. Ülke AK Parti’nin 2013 yılında cezaevinde olan Abdullah Öcalan ile barış görüşmelerine başlamasına kadar bekledi. Ancak bu görüşmeler, o sıra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın iç siyasi çıkarları ve başta İran olmak üzere bölgesel müdahalelerinin yeniden ortaya çıkması dolayısıyla başarısız oldu. Türkiye, her ne kadar son 10 yıl içinde ABD'nin desteğiyle PKK'ya karşı ciddi bir askeri zafer kazanmış olsa da, Suriye'de yaşanan karışıklık, Kürt militanların kuzey Irak'taki Kandil Dağları'ndan veya güneydoğudaki dağlardan daha güvenli bir yer bulmalarını sağladı. 
Türkiye, Kürt meselesini çözmeksizin gerek bölgesel planda gerekse de uluslararası arenada etkili olma hayalini gerçekleştiremeyeceğin farkında. Kürt meselesini çözmeyi başarmış ve Kürtleri yanına almış olsaydı, şu anda Suriye'nin kuzeyini ve kuzey Irak'ı kontrol altına alacak ve İran’a da baskı yapacaktı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı besleyen ve Türklerin duygularına hakim olan milliyetçi hareket bunu engelliyor. Çünkü milliyetçi harekete göre Kürtleri müttefik hale getirmenin bedeli, özerklik taleplerinin ve geleceğin Türkiye Cumhuriyeti'nin üçte birini kapsayacak bağımsız bir devlet talebinin önünü açmak olur.
Bugün Türkiye'deki Kürtler iki ana akıma bölünmüş durumdalar. İlki, Irak’taki Kürtlerin kazandıklarına benzer şekilde PKK’nın özerklik talebini destekliyor. Mevcut durumu kabul eden ikinci akım ise Türk ulus-devleti sınırları dahilinde kültürel reformlar talep eden dini bir harekettir. Özerklik fikri burada anlamsız hale geliyor. Buna karşılık ilk akım, ülke topraklarında Türklerle egemenliğin paylaşılmasında ısrar ediyor, Kürt kimliğinin varlığının anayasada resmi olarak tanınmasını talep ediyor, Kürtçe’nin resmi bir dil olmasını ve ülkenin güneydoğusunda özerk bir yönetimin kurulmasını istiyor.
1999'dan beri Türkiye stratejik bir kavşakta bulunuyor. Batı, Türkiye'nin güçlü bir bölgesel devlet haline gelmesi için Kürtlerle bir anlaşmaya varması ve silahlı örgütleri müttefiki haline getirmesi çağrısında bulunuyor. Ülke içerisindeki milliyetçi güruh, bunu reddediyor ve Türk ulus devletinin devamında ısrar ediyor.
Öte yandan ülke içerisindeki Kürtler ikiye bölünmüş durumdalar. Özerkliğe ve silahlı eyleme sadık olan Kürt partileri, Türkiye'de Kürtlerin oylarının ancak yarısını alabiliyor. Buna karşılık diğerleri, bazı dini endişeler nedeniyle iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi başta olmak üzere Türklere oy vermekte ısrar ediyor. Türkiye içinde yaşana bu bölünme, kaçınılmaz olarak Ankara'nın gerek Suriye’deki ve gerekse de bölgesel Kürt hareketleriyle olan ilişkisine yansıyor.
Türkiye, “ulusal devrimler ve bölünme çağrıları” düğümünü kırabilseydi ve genel olarak Kürtlerle bir ittifak kurmayı başarabilseydi, Suriye'nin kuzeyinde doğal olarak genişleyebilecekti ve Washington'dan daha büyük bir müttefik olacaktı. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkarı, kendisine oy veren milliyetçi harekete bağlı olduğu sürece, Türkiye genelinde ve özellikle Suriye’deki tüm Kürt faaliyetleri, mevcut siyasi rejim için bir tehdit oluşturacak. Suriye Kürtlerine egemen olan siyasi akım, PKK ve Öcalan'ın ideolojisini ve sloganlarını benimsiyor.



Kaostan kontrole... Trump, 2025 yılında Beyaz Saray'ı nasıl yeniden şekillendirdi?

Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)
Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)
TT

Kaostan kontrole... Trump, 2025 yılında Beyaz Saray'ı nasıl yeniden şekillendirdi?

Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)
Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)

Beyaz Saray, artık yalnızca yürütme kararlarının alındığı bir merkez olmaktan çıktı; Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılı boyunca sert milliyetçi politikaların kalesine dönüştü. Bu süreçte Trump, ABD’nin iç ve dış politikasını yeniden şekillendirmeye yöneldi. Yürütme erkini yasama ve yargı organları pahasına güçlendirmekle yetinmeyen Trump, Beyaz Saray’ın kurumsal yapısında ve kullandığı araçlarda köklü değişiklikler yaptı; ilk döneminden çıkardığı derslerden yararlanarak daha düzenli, zaman zaman ise daha saldırgan bir gündem dayattı.

‘Önce Amerika’ sloganı altında 2025 yılı, başkanlık kararnamelerinin kullanımında dikkat çekici bir artışa, sert gümrük tarifelerinin uygulanmasına ve göçle mücadele ile sınır güvenliği konularında derin kutuplaşmalara sahne oldu. Buna ek olarak, tehdit ve askeri müdahale düzeyine varan uluslararası gerilimler yaşandı; bu gelişmeler Washington’un hem müttefikleriyle hem de rakipleriyle olan ilişkilerini yeniden biçimlendirdi.

Bu tabloya paralel olarak, yönetim kadroları içinde de bir rekabetin öne çıktığı görülmekte. Özellikle Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasındaki çekişme, 2028 başkanlık seçimlerinde Trump’ın olası halefliği etrafında yaşanabilecek güç mücadelelerinin erken bir işareti olarak değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat, görüşlerine başvurduğu uzmanlar ve eski ABD’li yetkililerin, Trump’ın ikinci döneminin ilk yılının ABD’yi ekonomik ve siyasi açıdan daha içe kapanık bir çizgiye oturttuğu uyarısında bulunduğunu aktardı. Uzmanlar, uluslararası gerilimlerin ve iç bölünmelerin arttığı bir dönemde izlenen bu yaklaşımın, başkanlık makamının kişisel bir güç aracına dönüşmesi riskini beraberinde getirdiğini; demokrasinin aşınması ve ABD siyasetinde ‘güç doktrini’ olarak anılan anlayışın kalıcı hale gelmesi yönündeki endişeleri artırdığını ifade etti.

Kaostan düzene

Trump’ın ilk başkanlık dönemi (2017-2021), hızlı atamalar ve ani görevden almalarla yansıyan belirgin bir idari düzensizlikle karakterize edilmişti. Buna karşılık ikinci dönemi, daha hazırlıklı ve daha organize bir görünüm sergilemekte. Bu süreçte, başta Heritage Vakfı (The Heritage Foundation) tarafından hazırlanan ve muhafazakâr sağ politikaların güçlendirilmesini ve yürütme yetkilerinin genişletilmesini hedefleyen ‘Proje 2025’ olmak üzere, net bir ajandadan yararlanıldığı görülüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde Beyaz Saray’da yeni gümrük vergisi listesini açıkladı. (AP)ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde Beyaz Saray’da yeni gümrük vergisi listesini açıkladı. (AP)

2025 yılının aralık ayı ortasına kadar Trump, 220’nin üzerinde başkanlık kararnamesi imzaladı. Bu sayı, ilk döneminin tamamında çıkardığı başkanlık kararnamelerinin toplamını aşarak, Franklin D. Roosevelt döneminden bu yana bu yetkinin en yoğun kullanıldığı dönemlerden birine işaret etti. Söz konusu kararnameler, Kongre’yi devre dışı bırakmak, çeşitlilik ve eşitlik politikaları gibi programları yürürlükten kaldırmak, güney sınırında güvenliği sıkılaştırmak ve göçe sert kısıtlamalar getirmek amacıyla kullanıldı. İlk dönemde daha çok doğaçlama nitelikte olan kararların aksine, ikinci dönemde ekonomi ve güvenlik ön plana çıktı; federal bürokrasinin küçültülmesi, ekonomik önceliklerin yeniden düzenlenmesi ve iş insanları ile teknoloji sektöründeki büyük aktörlerin yönetim içindeki rolünün artırılması hedeflendi.

Nisan 2025’te Trump, genel olarak yüzde 10 oranında gümrük tarifeleri uygulamaya koydu; bu oran Çin ve bazı diğer ülkeler için yüzde 50 ile 145 arasında değişen seviyelere yükseltildi. Amaç, dış ticaret açığını azaltmak olarak açıklandı. Ancak uzmanlara göre bu politikalar, sanayi sektöründe kısmi bir durgunluğa yol açtı ve Trump’ın seçim kampanyasında vadettiği ‘ekonomik refahın’ aksine, ABD orta sınıfını zayıflattı.

Uzmanlar, Trump’ın ikinci döneminin ilk yılında Beyaz Saray’ın iç çekişmelerin yaşandığı bir alandan, daha çok kontrol ve yönlendirme aracına dönüştüğünü belirtiyor. Gözlemcilere göre, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, başkanın karar alma süreçlerinde ve siyasi intikam eğilimlerini yönetmede önemli bir etkiye sahip. Aynı şekilde, 28 yaşındaki Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in de medya mesajlarının oluşturulması ve eleştirilere karşı duruşta artan bir rol üstlendiği ifade ediliyor. Her iki isim de Trump yönetimi içinde kadınların güçlü temsiline örnek olarak gösteriliyor.

ABD müdahaleleri devam ediyor

ABD’nin eski Suriye özel temsilcisi emekli büyükelçi James Jeffrey, Ortadoğu’da uluslararası müdahaleyi destekleyen bir çizginin etkili olduğuna işaret etti. Bu çizginin Steve Witkoff, Jared Kushner, Tom Barrack ve Morgan Ortagus’tan oluşan bir ekipten meydana geldiğini belirten Jeffrey, bu grubun Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ittifak halinde olduğunu söyledi. Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamalarda Jeffrey, yönetim ile doğrudan Başkan Donald Trump’la bağlantılı güçlü ticari çıkarların bulunduğuna dikkat çekerek, bunun Ortadoğu’da askeri, ticari ve diplomatik angajmanın yoğun biçimde sürmesine yol açtığını ifade etti.

Beyaz Saray tarafından yayınlanan bir fotoğrafta, ABD Başkanı ve yönetim kadrosunun 3 Ocak'ta Venezuela'daki askeri operasyonu izlediği görülüyor.Beyaz Saray tarafından yayınlanan bir fotoğrafta, ABD Başkanı ve yönetim kadrosunun 3 Ocak'ta Venezuela'daki askeri operasyonu izlediği görülüyor.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda kıdemli araştırmacı olan ve Demokrat ve Cumhuriyetçi birçok ABD yönetiminde görev yapmış bulunan Aaron David Miller ise Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılının pragmatizm ve hızlı anlaşmalar yapmaya odaklanma ile karakterize edildiğini savundu. Şarku’l Avsat’a konuşan Miller, Trump’ın sekiz çatışmayı sona erdirdiğini iddia etmesine rağmen, krizlerin derin nedenlerini ele almakla ilgilenmediğini; çatışmaları yalnızca yüzeysel biçimde sonlandırmakla yetindiğini söyledi.

Miller, değerlendirmesinde Gazze’ye özel bir parantez açarak, ateşkes sağlanmasına ve rehinelerin serbest bırakılmasına rağmen bölgenin ‘işlevsel bir istikrara’ yaklaşmadığını belirtti. İran konusunda ise ABD saldırılarının nükleer programı geciktirdiğini, ancak tamamen ortadan kaldırmadığını ifade etti. Venezuela’yı da ‘hızlı zafer’ anlayışının bir yansıması olarak tanımlayan Miller, Trump’ın demokratik bir geçiş için koşullar yaratmayı değil, Nicolas Maduro ve eşinin ‘kaçırılması’ yoluyla askeri güç gösterisi yapmayı hedeflediğini, buna karşın mevcut rejimin ayakta bırakıldığını ileri sürdü.

Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, 23 Eylül'de New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei arasında yapılan toplantıya katıldı. (Reuters)Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, 23 Eylül'de New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei arasında yapılan toplantıya katıldı. (Reuters)

Miller, Trump’ın Amerikan kararlılığını ve gücünü yeniden tesis etme fikrini öne çıkardığını; bunun da dünya liderlerini hızla kendisiyle temas kurmaya yönelttiğini belirtti. Buna göre bazı liderler, Kolombiya Devlet Başkanı örneğinde olduğu gibi korku nedeniyle; bazıları, Maria Machado liderliğindeki Venezuela muhalefetinde görüldüğü üzere dışlanmışlık hissiyle; bazıları ise Avrupa Birliği (AB) örneğinde olduğu gibi iç bölünmeler sebebiyle Trump’la iletişime geçme arayışına girdi. Miller, Trump’ın dış politikasına yönelik yaygın bir öfke ve hayal kırıklığı bulunduğunu, buna karşılık dünya liderlerinin onu yatıştırmaya ve yakınlaşmaya yönelik çabalarının da eş zamanlı olarak arttığını gözlemlediğini ifade etti.

En büyük kaygısının ise ‘Amerikan siyasi sisteminin işlemez hale gelmesi’ olduğunu vurgulayan Miller, bu yapının onarılmasının ‘uzun zaman alacağını’ söyledi.

‘Önce Amerika’ hareketine duyulan hayal kırıklığı

ABD Başkanı’nın Venezuela’daki kısa süreli operasyonlardan Nijerya’da terörle mücadele kapsamında düzenlenen hava saldırılarına, oradan da Grönland üzerinde kontrol sağlama girişimlerine kadar uzanan dış müdahaleleri, Trump yönetimi içindeki izolasyoncu kanatta hayal kırıklığına yol açtı. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde araştırmacı olan Scott Abramson, Trump’ın seçim tabanının ve yönetiminin, başkanın mayıs ayında Riyad’da yaptığı ve ‘anlamadıkları karmaşık toplumlara müdahale edenleri’ eleştirdiği konuşmayı memnuniyetle karşıladığını hatırlattı.

ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 9 Ocak'ta Beyaz Saray'da (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 9 Ocak'ta Beyaz Saray'da (Reuters)

Ancak Abramson, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, söz konusu konuşmadan bu yana ABD’nin dış angajmanının genişlediğine dikkat çekti. Abramson’a göre bu süreç, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki barış anlaşmasına arabuluculuktan Gazze’de ateşkes anlaşmasına, İsrail ile Suriye arasında bir uzlaşı sağlama girişimlerine kadar uzandı.

Abramson, ABD’nin İran’ın nükleer programını hedef almada elde ettiği başarıların ve Tahran’ın Batı yarımküredeki en yakın müttefiki olan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun devrilmesinin, Trump’ın uluslararası alanda Amerikan gücünü kullanma eğilimini güçlendirdiğini savundu. Buna karşılık, Trump’ın seçim tabanındaki izolasyoncu kesimlerin bu yönelimden rahatsız olduğunu ve bunun ‘Önce Amerika’ sloganıyla çeliştiğini düşündüklerini belirtti.

Aaron David Miller ise bu sloganı farklı yorumladı. Miller’a göre ‘Önce Amerika’, bir izolasyon politikasından ziyade Trump’ın güç ve kontrol duygusunu, ABD’nin her yerde nüfuz sahibi olduğunu kanıtlama arzusunu yansıtıyor. Miller, başkanlık yetkilerinde ‘emsalsiz bir şişme’ yaşandığını, Amerikan norm ve kurumlarının zayıflatıldığını, yolsuzluk ve kayırmacılığın arttığını ve bunun ABD yönetiminin temel dokusuna zarar verdiğini ifade etti.

‘Güç, hak oluşturur’

Washington’daki Arap-Amerikan Enstitüsü Başkanı James Zogby, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılını ‘korkutucu’ olarak nitelendirerek, Amerikan demokrasisi ile iç ve dış politikaya verilen zararlar konusundaki endişesini dile getirdi. Şarku’l Avsat’a konuşan Zogby, Trump’ın ‘anayasal korumaları parçaladığını, emirlerini yerine getiren güçleri serbest bıraktığını, protestoları bastırdığını ve binlerce federal çalışanın işten çıkarılmasına yol açan bir ekonomik program uyguladığını’ söyledi.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 15 Ocak'ta Minneapolis'te tahrip edilen bir ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu aracının fotoğrafını gösteriyor. (Reuters)Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 15 Ocak'ta Minneapolis'te tahrip edilen bir ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu aracının fotoğrafını gösteriyor. (Reuters)

Zogby’ye göre Trump’ın ilk dönemi farklıydı; çünkü generaller, kararlarını sınırlayacak mekanizmalar oluşturmuştu. İkinci döneminde ise Trump, ‘Proje 2025’ vizyonuna ve isteklerini yerine getirmeye hazır bir sadık kadroya güvenerek hareket etti; bu kadro siyasi hırs veya pozisyonlarını kaybetme korkusuyla Başkan’ın taleplerini uyguluyordu.

Zogby, Trump’ın uluslararası hukuktan uzaklaşması ve ‘kendi ahlak anlayışına’ dayanması durumunun, gücün hak oluşturduğu bir anlayışı pekiştirdiğini ifade etti. Zogby, Trump’ın Amerikalılara Venezuela petrolünden faydalanacakları yönündeki vaatlerinin gerçeğe dayalı olmadığını; ağır petrol altyapısının onarımının yıllar alacağını belirtti.

Beyaz Saray'daki rekabetçi atmosfer

Seçim kampanyaları yaklaşırken, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında belirgin bir rekabet göze çarpıyor. MAGA tabanına yakınlığıyla bilinen Vance, etkisini iç politikadaki hamlelerle güçlendirirken, Rubio ise açık bir rekabet olmadığını belirtip ülkesinin uluslararası alandaki varlığını artırmaya odaklanıyor.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında (EPA)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında (EPA)

Vance, 2028 başkanlık seçimleri için güçlü bir aday olarak görülürken, bu rekabet Cumhuriyetçi Parti içindeki milliyetçi ve geleneksel kanatlar arasındaki daha derin bir mücadelenin yansıması olarak değerlendiriliyor.

Zogby’ye göre bu çatışma esasen politika farklılıklarından ziyade nüfuz ve mevki mücadelesi etrafında şekilleniyor. Zogby, Trump’ın sadakat temelli atamaları ve ismini ulusal kurumların önüne koyma eğiliminin, ‘hırslı bir otoriter sistem’ inşasına işaret ettiğini ve bunun önümüzdeki yıllarda Amerikan demokrasisi üzerinde derin etkiler yaratabileceğini vurguladı.


Trump: Britanya, Chagos Adaları'nı Mauritius'a devrederek aptalca bir hata yaptı

ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump: Britanya, Chagos Adaları'nı Mauritius'a devrederek aptalca bir hata yaptı

ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, bugün yaptığı açıklamada, kendisinin Danimarka'ya ait Grönland adasının kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı bir dönemde, İngiltere'nin Hint Okyanusu'ndaki Chagos Adaları'nı Mauritius'a devretmeyi öngören 2024 tarihli anlaşmayı imzalamasının "büyük bir aptallık" olduğunu söyledi.

Trump, Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, "İngiltere'nin bu kadar hayati bir bölgeyi vermesi çok aptalca bir hareket ve Grönland'ı ele geçirmemiz için ulusal güvenlik nedenlerinin çok uzun listesindeki bir diğer madde" ifadelerini kullandı.

Bu, Trump'ın daha önce anlaşmayı desteklediği göz önüne alındığında, pozisyonunda önemli bir değişikliğe işaret ediyor.

2024 yılında Britanya, eski sömürgesi Mauritius'un Chagos Adaları üzerindeki egemenliğini tanıyan ve takımadaların en büyük adası olan Diego Garcia'da kira sözleşmesiyle ortak bir İngiliz-Amerikan askeri üssünü elinde tutan "tarihi bir anlaşmaya" imza attı.

Britanya, eski sömürgesinin 1960'larda bağımsızlığını kazanmasının ardından Chagos Adaları üzerindeki kontrolünü elinde tutmuştu.

Trump şunları yazdı: “Şaşırtıcı bir hamleyle, büyük NATO müttefikimiz Birleşik Krallık, hayati önem taşıyan bir ABD askeri üssüne ev sahipliği yapan Diego Garcia'yı hiçbir sebep yokken Mauritius'a devretmeyi planlıyor.”

Şöyle devam etti: “Çin ve Rusya'nın bu tam bir zayıflık gösterisine karşı tetikte olduklarından şüphe yok” diyerek “Bunlar sadece gücü anlayan uluslararası güçlerdir; bu yüzden, benim liderliğim altında, sadece bir yıl içinde, Amerika Birleşik Devletleri daha önce hiç olmadığı kadar saygı görüyor.”

Trump, Chagos'u Grönland'a benzeterek, "Danimarka ve Avrupalı ​​müttefikleri doğru olanı yapmalı" diye yazdı.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Chagos anlaşması geçen mayıs ayında Londra'da imzalandı ve o dönemde Washington tarafından onaylandı.

 ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, anlaşmayı Twitter üzerinden övdü ve Diego Garcia üssünün "uzun vadeli, istikrarlı ve etkili kullanımını sağladığını" ve bunun "bölgesel ve küresel güvenliğin temel taşı" olduğunu belirtti.


"Amerika'nın gitmesini sağlayın"... Trump'ın şapkası, Grönland'a yönelik tehditlerine karşı bir alay konusu haline geldi

Şapkalarda "Amerika'yı Harekete Geçir" sloganı yer alıyordu (AFP)
Şapkalarda "Amerika'yı Harekete Geçir" sloganı yer alıyordu (AFP)
TT

"Amerika'nın gitmesini sağlayın"... Trump'ın şapkası, Grönland'a yönelik tehditlerine karşı bir alay konusu haline geldi

Şapkalarda "Amerika'yı Harekete Geçir" sloganı yer alıyordu (AFP)
Şapkalarda "Amerika'yı Harekete Geçir" sloganı yer alıyordu (AFP)

Danimarka'daki protestocular, ABD Başkanı Donald Trump'ın Grönland'ı ele geçirme tehditleriyle alay etmek amacıyla, onun ünlü "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" şapkasına benzer kırmızı beyzbol şapkaları taktılar, ancak sloganı "Amerika'yı Harekete Geçir" (Make America Go) ile değiştirdiler.

İngiliz gazetesi The Independent'a göre bu hicivli şapkalar Kopenhag'da vintage giyim mağazası sahibi Jesper Rabe Tønnesen tarafından tasarlandı.

Geçen yılki ilk üretim denemesi başarısız oldu, ancak Trump yönetiminin Grönland ile ilgili söylemlerini sertleştirmesinin ardından şapkalar sosyal medyada ve kamuoyu protestolarında geniş bir popülerlik kazandı.

Bu hicivli şapkalar Jesper Rabe Tonesen tarafından tasarlandı (AFP)Bu hicivli şapkalar Jesper Rabe Tonesen tarafından tasarlandı (AFP)

Tonisen şunları söyledi: "Talep o kadar ani arttı ki, tüm stok tek bir hafta sonu içinde tükendi ve şimdi binlerce daha üretmek için çalışıyorum."

Cumartesi günkü gösteride kırmızı şapkalardan birini takan, Danimarka'nın Kopenhag kentinde yaşayan 76 yaşındaki Lars Hermansen, "Grönland'a desteğimi ve aynı zamanda ABD başkanını sevmediğimi de göstermek istiyorum" dedi.

 Hiciv şapkalarından takan bir diğer protestocu 49 yaşındaki Christian Boye ise Kopenhag Belediye Binası önündeki gösterinin "hicivsel bir tonda olduğunu, ancak ciddi mesaj taşıdığını" söyledi.

Şapka takan bir protestocu (AFP)Şapka takan bir protestocu (AFP)

Şöyle devam etti: “Şu anda son derece zor zamanlardan geçen Grönland halkını desteklemek için buradayım. Ülkelerinin işgali tehdidi altındalar. Bence bu hiçbir şekilde kabul edilemez.”

Cumartesi günkü yürüyüşte protestocular Danimarka ve Grönland bayraklarını salladılar ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bölge üzerindeki egemenlik iddialarıyla alay eden el yapımı pankartlar taşıdılar.

Bir pankartta “Hayır, hayır demektir”, diğerinde ise “Amerika'yı Yeniden Akıllı Hale Getirelim” yazıyordu.

Avrupa hükümetleri, Grönland'a yönelik tehditlerin Batı güvenliğini zayıflattığı konusunda uyararak Danimarka ile dayanışma içinde olduklarını belirtiyor.

Trump, Grönland'ın ABD kontrolüne karşı çıkan sekiz ülkeye ilave gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu.

Avrupa Birliği ise ABD başkanının ticaret tehditlerini hayata geçirmesi halinde "araçlara" sahip olduğunu ve "harekete geçmeye hazır" olduğunu vurgulayarak, gerginliğin tırmanması yerine "diyalog" çağrısını sürdürüyor.

Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, bu tehditlerin adanın egemenliğini ve kendi kaderini tayin hakkını savunma duruşunu etkilemediğini açıkladı.

Avrupa liderleri, Trump'ın Grönland'a ilişkin tekrarlanan tehditlerini ve önerilen gümrük vergilerini görüşmek üzere perşembe akşamı Brüksel'de acil  zirvede bir araya geliyor.