Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
TT

Türkiye'nin Kürt dosyası: Tarihin düğümü ve paranoya

​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)
​Türk güvenlik güçleri, geçen ağustos ayında Diyarbakır'daki Kürt protestoculara karşı tazyikli su kullanırken (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kürtler üzerindeki himayesini kaldırmasının ardından Suriyeli Kürtlerin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dolayısıyla maruz kaldıkları durumlar, Kürtlerin tarihi açısından bakıldığında yeni bir şey değil. Kürtler, kendilerini her yönden etkileyen ihanetler ile dolu bir tarihe sahip. Suriye'de, ‘Arap sloganları’ atan Baas rejiminin kurbanı oldular.
Hafız Esed ise PKK'yı, komşu ülkelere ve uluslararası muhaliflerine şantaj yapmak amacıyla bir fırsat olarak gördü. Türkiye tarafından savaşla tehdit edilmesinin ardından Abdullah Öcalan'ın kaderi, İmralı Adası’nda dışarıdan izole edilmiş bir halde hapsedilmesiyle neticelendi. Irak'taki Kürtlerin durumu ise çocuklarına karşı kimyasal silah kullanmakta utanç duymayan Saddam Hüseyin'in ellerinde daha iyi değildi. 
Kürtler, kendilerini devlet sahibi olmaktan mahrum bırakan tarihi bir adaletsizlikle karşı karşıya kaldılar. Hayallerini gerçekleştirme şansı bulmayı umarak uzun zamandan bu yana anlaşmaya çalıştıkları rejimler tarafından uygulanan zulümlere maruz kaldılar. Ancak sırtlarından bıçaklanmaları gecikmedi. Çoğu zaman yanlış hesapların ve bahislerin kurbanları oldular.
DEAŞ’a karşı yapılan bölgesel savaşta, kuzey Suriye’de nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu şehirlerin kurtarılmasında ön safta yer alan Kürt kuvvetleri, terör örgütünün ana kalelerinden biri olarak kabul edilen Rakka gibi Arap şehirlerinin kurtarılmasına da yardımcı oldular. Irak'ın kuzeyinde, Ninova eyaletindeki Şengal (Sincar) bölgesinde DEAŞ’lıların ellerine düşen Yezidileri kurtardılar. Görevlerini tamamlamaların ardından artık bu çabalarının meyvesini alacakları zaman geldiğinde, daima kaderlerine hâkim olan zayıflar ve güçlüler denklemiyle bir kez daha karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Halihazırda Suriye'nin kuzeyinde meçhul bir geleceğe doğru sürükleniyorlar.
Bu sayfada, Erdoğan’ın terörle mücadele bahanesi altında yürüttüğü kampanya kapsamında Suriye’deki ve Türkiye'deki Kürtlerin durumuna ışık tutmaya çalıştık.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı'nın nihayetlenmesinin ardından yapılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en büyük kaygıları, Osmanlı Devleti’nin devrilmesine yardım eden ulusal devrimlerle yeni doğan devletin daha fazla toprak kaybetmesiydi. Nitekim hilafetin zeminini oluşturan din bağının, dünyadaki Müslümanların devlete karşı ayaklanmalarının ve bağımsızlık talep etmelerinin önüne geçemediğini gördüler. Böylece Atatürk yeni Türkiye'de eski mirasın kökünü kazıyarak katı bir rejim uyguladı. Derhal halifelik kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi, laik bir sistem getirildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek bir potada eritilmesi için tek dil, tek kültür, tek ırk söylemi benimsendi.
Bu milliyetçi tutum, her ne kadar Atatürk’ün arkadaşları için oldukça anlaşılır görümse de hiçbir zaman kendilerinin düşmanı olan İslamcıları veya Kürtleri ikna etmedi. Atatürk çeşitli şehirlere gerçekleştirdiği ziyaretlerde gelecek planlarından hiçbirini onlara açıklamadı ve sürekli olarak savaşa destek vermeleri çağrısında bulundu. Kürtler, hedefi halifeliğin kurtarılması olduğunu zannettikleri bu savaşa katıldılar. Dindar Kürtlerin bir kısmı, hilafet devletinin yeniden kurulacağı umuduyla bir Kürt devleti kurulmasını öngören Sevr Anlaşması’nı desteklemediler ve Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Fakat Kürtler, kendilerini resmi dili Türkçe olan ve Türk bayrağının dalgalandığı bir ulus devlet tarafından yönetilir halde buldular. 1923’te ülkede cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından Türkiye'nin güneydoğusunda bazı Kürt isyanları vuku buldu. Fakat ordu bütün bu isyanları bastırmayı başardı. Kürtçe, yıllarca eğitimde ve hatta günlük hayatta bile yasaklı bir dil olarak kaldı. Kürt gazeteleri, şarkıları ve şiirleri yoktu. Bu, Kürtlerin büyük bir bölümünün Türk toplumu içerisinde erimesine sebep oldu. Öyle ki toplumda ön plana çıkan herhangi bir sanatçı, sporcu veya politikacının kendisinin Kürt asıllı olduğunu açıklamasını insanlar tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyordu. Entegre olanlar, kendi mazilerini terk etkiler ve geleceklerini Türk toplumunda buldular. Özellikle büyük şehirlerde doğan ve yaşayan Kürtlerin çoğu Kürtçe öğrenmedi.
PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürt kimliğinin yeninden inşa edilmesi ve Türk milliyetçiliğinden temyiz edilmesi çağrısında bulunan ilk kişi oldu. 1980 darbesi sonrasında tüm ideolojik yönelimleri bastıran devlet rejimine ve askeri vesayete karşı silahlı solcu bir hareket başlattı. Nitekim siyasi ve ideolojik hareketlerin çoğunun lideri işkence gördü ve hatta darbe sırasında hapishanede öldürüldü. Öcalan, Kürt ulusal hafızasında rejim ve askeri vesayete karşı isyanını alevlendirecek güçlü bir dayanak buldu. Askeri darbe tarafından işlenen zulümler ise hareketinin genişlemesine, fikirlerinin hızla yayılmasına ve destek verenlerin sayısının artmasına katkıda bulundu.
PKK, Suriye, İran, Batı ülkeleri ve Rusya gibi bir dizi bölgesel ve uluslararası devletten destek gördü. Öyle ki o zaman ki Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ülkenin güneydoğusundaki özerklik taleplerini kabul etmeyi ciddi olarak düşündü. Bazıları Özal'ın bu yaklaşımının bedelini hayatıyla ödediğini ifade ediyorlar. Nitekim kendisini Öcalan ile dolaylı olarak temaslarda bulunduktan sonra gizemli bir şekilde öldü. Öte yandan bölgesel müdahaleler, Türkiye'nin Kürdistan ile siyasi çözümlere ulaşmasını engelledi.
Kürt hareketi, ABD’nin Abdullah Öcalan’ı kaçırmasından ve 1999’da Türkiye’ye iade etmesinden sonra önemli ölçüde geri çekildi. Ancak o sırada Türkiye’ye egemen olan milliyetçi hareket, bu ihtilafı sona erdirecek siyasi bir çözüm sağlayabilecek bu büyük askeri zaferin yarattığı fırsatı görmezden geldi. Ülke AK Parti’nin 2013 yılında cezaevinde olan Abdullah Öcalan ile barış görüşmelerine başlamasına kadar bekledi. Ancak bu görüşmeler, o sıra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın iç siyasi çıkarları ve başta İran olmak üzere bölgesel müdahalelerinin yeniden ortaya çıkması dolayısıyla başarısız oldu. Türkiye, her ne kadar son 10 yıl içinde ABD'nin desteğiyle PKK'ya karşı ciddi bir askeri zafer kazanmış olsa da, Suriye'de yaşanan karışıklık, Kürt militanların kuzey Irak'taki Kandil Dağları'ndan veya güneydoğudaki dağlardan daha güvenli bir yer bulmalarını sağladı. 
Türkiye, Kürt meselesini çözmeksizin gerek bölgesel planda gerekse de uluslararası arenada etkili olma hayalini gerçekleştiremeyeceğin farkında. Kürt meselesini çözmeyi başarmış ve Kürtleri yanına almış olsaydı, şu anda Suriye'nin kuzeyini ve kuzey Irak'ı kontrol altına alacak ve İran’a da baskı yapacaktı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı besleyen ve Türklerin duygularına hakim olan milliyetçi hareket bunu engelliyor. Çünkü milliyetçi harekete göre Kürtleri müttefik hale getirmenin bedeli, özerklik taleplerinin ve geleceğin Türkiye Cumhuriyeti'nin üçte birini kapsayacak bağımsız bir devlet talebinin önünü açmak olur.
Bugün Türkiye'deki Kürtler iki ana akıma bölünmüş durumdalar. İlki, Irak’taki Kürtlerin kazandıklarına benzer şekilde PKK’nın özerklik talebini destekliyor. Mevcut durumu kabul eden ikinci akım ise Türk ulus-devleti sınırları dahilinde kültürel reformlar talep eden dini bir harekettir. Özerklik fikri burada anlamsız hale geliyor. Buna karşılık ilk akım, ülke topraklarında Türklerle egemenliğin paylaşılmasında ısrar ediyor, Kürt kimliğinin varlığının anayasada resmi olarak tanınmasını talep ediyor, Kürtçe’nin resmi bir dil olmasını ve ülkenin güneydoğusunda özerk bir yönetimin kurulmasını istiyor.
1999'dan beri Türkiye stratejik bir kavşakta bulunuyor. Batı, Türkiye'nin güçlü bir bölgesel devlet haline gelmesi için Kürtlerle bir anlaşmaya varması ve silahlı örgütleri müttefiki haline getirmesi çağrısında bulunuyor. Ülke içerisindeki milliyetçi güruh, bunu reddediyor ve Türk ulus devletinin devamında ısrar ediyor.
Öte yandan ülke içerisindeki Kürtler ikiye bölünmüş durumdalar. Özerkliğe ve silahlı eyleme sadık olan Kürt partileri, Türkiye'de Kürtlerin oylarının ancak yarısını alabiliyor. Buna karşılık diğerleri, bazı dini endişeler nedeniyle iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi başta olmak üzere Türklere oy vermekte ısrar ediyor. Türkiye içinde yaşana bu bölünme, kaçınılmaz olarak Ankara'nın gerek Suriye’deki ve gerekse de bölgesel Kürt hareketleriyle olan ilişkisine yansıyor.
Türkiye, “ulusal devrimler ve bölünme çağrıları” düğümünü kırabilseydi ve genel olarak Kürtlerle bir ittifak kurmayı başarabilseydi, Suriye'nin kuzeyinde doğal olarak genişleyebilecekti ve Washington'dan daha büyük bir müttefik olacaktı. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkarı, kendisine oy veren milliyetçi harekete bağlı olduğu sürece, Türkiye genelinde ve özellikle Suriye’deki tüm Kürt faaliyetleri, mevcut siyasi rejim için bir tehdit oluşturacak. Suriye Kürtlerine egemen olan siyasi akım, PKK ve Öcalan'ın ideolojisini ve sloganlarını benimsiyor.



Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
TT

Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi. Trump’ın bu açıklaması, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği yönündeki uyarısının ardından geldi.

Hamaney’in uyarılarını küçümseyen Trump, Florida eyaletinde bulunan Mar-a-Lago’daki malikanesinden gazetecilere yaptığı değerlendirmede, “Elbette bunu söyleyecek” dedi. Trump, “Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz. Eğer bu gerçekleşmezse, o zaman haklı olup olmadığını görürüz” ifadelerini kullandı.

Jeopolitik gerilimin arttığı bir dönemde, ABD ile İran arasındaki stratejik çekişme giderek derinleşiyor. Taraflar karşılıklı tehditler ve diplomatik mesajlar verirken, bu durum karmaşık bir ‘psikolojik söz savaşı’ görünümü kazanıyor. Sürecin ya bölgesel bir savaşa ya da tarihi bir müzakere sürecine evrilmesi ihtimali bulunuyor.

Hamaney’in, ABD’nin İran topraklarına yönelik herhangi bir saldırısının bölgesel bir savaşı ateşleyeceği yönündeki uyarısı, Trump’ın Tahran’la ‘ciddi’ bir diyalogdan söz etmeye başlaması ve müzakerelerin İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyecek bir anlaşmayla sonuçlanacağına dair umut dile getirmesiyle aynı döneme denk geldi.

Öte yandan, tansiyonun düşürülmesi amacıyla Türkiye’nin olası arabuluculuğu da gündeme geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde Ankara, İran’la ekonomik ilişkileri ve ABD ile stratejik bağlarını kullanarak kendisini potansiyel bir arabulucu olarak konumlandırıyor.

Axios internet sitesi dün yayımladığı haberinde, Trump yönetiminin İran’a farklı kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakere etmek üzere görüşmeye açık olduğu mesajını ilettiğini aktardı. Aynı zamanda ABD’nin bölgede askeri yığınaklarını sürdürmesi, olası bir askeri saldırı ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşın önlenip önlenemeyeceğine dair beklentileri artırıyor.

Konuya yakın kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar’ın, gerilimin tırmanmasını önlemeye yönelik diplomatik çabalar kapsamında, önümüzdeki günlerde Ankara’da Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında olası bir toplantı düzenlenmesi için temaslarını sürdürdüğünü bildirdi.

Beyaz Saray yetkilileri ise Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar almadığını ve diplomatik seçeneğe açık olmaya devam ettiğini vurguladı. Yetkililer, Trump’ın müzakere söyleminin ‘bir manevra olmadığının’ altını çizdi.

Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, olası bir ABD saldırısının bölgesel istikrar üzerindeki risklerine dikkat çekmeye çalışırken, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in Washington’da ABD Savunma Bakanlığı yetkilileriyle gerçekleştirdiği temaslar öne çıkıyor. Bu görüşmelerde, İran içindeki muhtemel hedeflere ilişkin hassas istihbarat bilgileri paylaşılırken, operasyonel senaryolar ve ortak savunma mekanizmaları ele alındı. Söz konusu temaslar, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Oramiral Brad Cooper’ın geçen hafta Tel Aviv’de yaptığı görüşmelerin devamı niteliğinde olup, İsrail’in İran’a karşı belirleyici bir ABD saldırısı yönünde güçlü bir baskı yürüttüğüne işaret ediyor.

Bu gelişmeler, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin İsrail’in Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamalarla eş zamanlı olarak yaşandı. Huckabee, Trump’ın ‘vaatlerini yerine getiren ve boş tehditlerde bulunmayan bir başkan’ olduğunu söyledi. Olası bir saldırı kararının henüz netleşmediğini belirten Huckabee, ABD Başkanı’nın ‘her zaman en iyi sonucu umduğunu’ vurguladı. Huckabee, Trump’ın The Art of the Deal (Anlaşma Sanatı) kitabının yazarı olduğuna dikkat çekerek, bir anlaşmaya varılması durumunda bunun ‘ideal bir sonuç’ olacağını ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)

Amerikan basınında yer alan haberlere göre Trump yönetimi, yürütülen görüşmelerin ve arabuluculuk girişimlerinin başarısız olması ihtimaline karşı, Ortadoğu genelinde hava savunma kapasitesini artırmaya yönelik adımlarını hızlandırdı. Bu hazırlıklar, olası bir ABD saldırısının İran’dan geniş çaplı bir misilleme ve daha büyük bir bölgesel çatışmayı tetikleyebileceği endişesine dayanıyor. Bu kapsamda Pentagon, CENTCOM sorumluluk sahasında ilave Patriot ve THAAD füze savunma sistemleri konuşlandırarak savunma ağını güçlendirmeyi hedefliyor. Ayrıca bölgede, füze ve insansız hava araçlarını (İHA) engelleme kapasitesine sahip 8 ABD donanma muhribinin görev yaptığı bildiriliyor. Uzmanlara göre bu yoğun askeri konuşlanma, doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden caydırıcılık sağlamayı amaçlayan, hesaplı bir stratejiyi yansıtıyor.

ABD'nin ikili yaklaşımı

Askerî baskının sürdürülmesi ve savunma sistemlerinin güçlendirilmesiyle birlikte diplomasi ve müzakere kapısının eş zamanlı olarak açık tutulduğu bu iki yönlü yaklaşım çerçevesinde, ABD’deki siyasi ve diplomatik çevrelerde Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir askerî saldırıdan, en azından kısa vadede, vazgeçebileceği ihtimali dile getirilmeye başlandı.

Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan aktardığı bir rapora göre, ABD’nin hava savunma sistemlerini kapsamlı biçimde güçlendirmesini tamamlamadan herhangi bir askerî saldırı başlatması beklenmiyor. Bu durum, Başkan Donald Trump’ın İran’a tanımak istediği süreyi ve bir anlaşmaya varmayı hedefleyen arabuluculuk çabalarını yeniden gündeme taşıyor.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu hafta içinde Türkiye’de nükleer müzakerelere ev sahipliği yapılmasını önererek, krizlerin aşamalı yaklaşımlarla ele alınmasına vurgu yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da İran’ın ‘nükleer dosya konusunda müzakereye hazır olduğunu’ belirtti; ancak olası bir ABD saldırısının ‘yanlış olacağını ve kaçınılması gerektiğini’ ifade etti.

Buna karşın Washington’un gündeme getirdiği ABD şartları önemli zorluklar barındırıyor. Bu talepler arasında İran’ın hassas nükleer materyalleri teslim etmesi, ülke içinde uranyum zenginleştirmeyi sona erdirmesi, balistik füze programına katı kısıtlamalar getirilmesi ve bölgedeki vekil unsurlara verilen desteğin durdurulması yer alıyor.

Tahran cephesinde ise bu talepler, savunma doktrininin ve bölgesel nüfuzun özüne yönelik bir müdahale olarak değerlendiriliyor. Bazı raporlar, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in herhangi bir tavize karşı çıktığını, buna karşılık İran yönetimindeki bazı üst düzey isimlerin daha esnek bir müzakere yaklaşımını savunduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin arabuluculuk girişiminin başarı şansına ilişkin değerlendirmeler ise farklılık gösteriyor. Bazı analizler, özellikle diğer bölgesel arabuluculuk çabalarıyla birlikte, krize yönelik aşamalı çözümlerin şekillenebileceğine işaret ediyor. Buna karşılık, İran’ın Trump’ın süresini henüz netleştirmediği bu dönemde temel tavizler vermeyi reddetmesi nedeniyle girişimlerin başarısız olacağını öngören görüşler de bulunuyor. ABD’li yetkililer ise diplomatik çözüm ihtimalini düşük görerek, İran’ın şu ana kadar sunulan şartları kabul etmeye yönelik gerçek bir irade ortaya koymadığını savunuyor.

Trump geri adım atabilir mi?

Başkan Donald Trump’ın açıklamaları, bir anlaşmaya varmayı tercih ettiğine işaret ederken, diplomatik çabaların başarıya ulaşması halinde askerî saldırıdan vazgeçme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Özellikle olası bir savaşın küresel petrol fiyatları üzerindeki ağır maliyeti, bu ihtimali güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor. Trump’ın askerî seçeneği geri plana itmesi durumunda ise bunun, aynı anda hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurabilecek çeşitli yansımaları olabileceği değerlendiriliyor.

8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)

Olumlu açıdan bakıldığında, bu seçenek doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden ‘maksimum baskı’ politikasının sürdürülmesine imkân tanıyor. Atlantic dergisinin bir raporuna göre, mevcut ABD deniz varlığı Hürmüz Boğazı üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlanmasına, petrol tankerlerine el konulmasına ve özellikle protestoların yeniden alevlenmesi ihtimaliyle İran üzerinde iç baskının artırılmasına olanak verebilir. Ayrıca hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi, müttefiklerin korunmasına ve İran’ın doğrudan askerî tırmanışa başvurmadan caydırılmasına katkı sağlıyor.

Öte yandan, bu yaklaşımın olası olumsuz yönleri de bulunuyor. Bunların başında, Tahran’ın müzakere pozisyonunun güçlenmesi geliyor; zira İran tarafı zamanın kendi lehine işlediği kanaatine varabilir. ABD’nin askerî saldırıdan kaçınması, İran’ın dolaylı yollarla gerilimi artırmasına da yol açabilir. Bu kapsamda Irak veya Suriye’deki müttefik gruplar üzerinden saldırılar düzenlenmesi ya da Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin tehdit edilmesi, petrol fiyatlarını yükselterek küresel ekonomiyi olumsuz etkileyebilir. Wall Street Journal’ın da uyardığı üzere, bu sürecin ABD kaynaklarını yıpratma riski bulunuyor. Özellikle sınırlı sayıda bulunan THAAD hava savunma sistemleri (yalnızca 7 batarya) ve önceki çatışmalarda tüketilen mühimmat stokları, bu riskleri artırıyor. İsrail ise ABD’nin olası bir geri adımının zayıflık olarak algılanabileceği ve bunun İran’ı daha sert bir tutum benimsemeye, müzakere şartlarında ısrarcı olmaya teşvik edebileceği uyarısında bulunuyor.


İngiliz Dışişleri Bakanı: Etiyopya ziyareti göç konusuna odaklanacak

İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)
İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)
TT

İngiliz Dışişleri Bakanı: Etiyopya ziyareti göç konusuna odaklanacak

İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)
İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)

İngiliz Dışişleri Bakanı, bugün Etiyopya'ya yapacağı ziyarette, Afrika Boynuzu'ndan İngiltere'ye ulaşmaya çalışan göçmen sayısındaki artışı durdurmayı amaçlayan önlemlere odaklanacağını söyledi.

Yvette Cooper, iş yaratacak ortaklıkların insanların Etiyopya'dan ayrılma girişimlerini caydıracağını, ayrıca kolluk kuvvetleri arasındaki iş birliğinin artırılmasının kaçakçılık çeteleriyle mücadele ve İngiltere'de kalma hakkı olmayan göçmenlerin geri dönüşünü hızlandırmak için şart olduğunu söyledi.

Cooper açıklamasında, “Yasadışı göçün ekonomik nedenlerini ve küresel çapta faaliyet gösteren ve insan kaçakçılığından kar elde eden suç çetelerinin varlığını ele almak için birlikte çalışıyoruz” dedi. Sözlerine şöyle devam etti: “Bu, ticareti geliştirmek ve Etiyopya'da binlerce insana yakışır iş yaratmak için yeni ortaklıkları içeriyor; böylece insanlar tehlikeli yolculuklar yapmak yerine anavatanlarında daha iyi bir yaşam bulabilirler.”

Birleşik Krallık'ta ardı ardına gelen hükümetler, yasadışı göç krizini ele almaya çalıştı ve bu da Nigel Farage'ın Reform UK partisini kamuoyu anketlerinde ön sıralara taşıdı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, son iki yılda küçük teknelerle Manş Denizi'ni geçenlerin yaklaşık yüzde 30'unun Etiyopya, Eritre, Somali ve Sudan'dan olduğunu belirtti.

Cooper, Etiyopya'da istihdam yaratımını artırmak amacıyla İngiliz yatırım şirketi Gridorex liderliğindeki iki elektrik iletim projesine devam etmek için ülke ile bir anlaşma imzalamaya hazırlanıyor. Ayrıca, kadın ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele, yetersiz beslenen 68 bin çocuğa yardım ve iç göçmenlerle ilgili projeleri desteklemek için 17 milyon sterlinlik bir fon açıklaması da bekleniyor.


ABD ve İsrail genelkurmay başkanları cuma günü Pentagon'da bir araya geldi

ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)
ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)
TT

ABD ve İsrail genelkurmay başkanları cuma günü Pentagon'da bir araya geldi

ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)
ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)

İki ABD'li yetkili, Reuters'e verdiği demeçte, İran'la artan gerilimler arasında ABD ve İsrail'in üst düzey generallerinin cuma günü Pentagon'da görüşmeler yaptığını söyledi.

İsimlerinin açıklanmasını istemeyen yetkililer, ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Keane ile İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin ayrıntılarını vermedi. Görüşme daha önce duyurulmamıştı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'ı müzakere masasına oturmaya zorlamak amacıyla defalarca tehdit etmesinin ardından, ABD Ortadoğu'daki deniz gücünü ve hava savunmasını güçlendirdi.

İran yönetimi dün, ABD'nin bir saldırı başlatması durumunda bölgesel bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda uyardı.