Bağdadi, Bağdat'ın yakın tarihinin en kanlı figürü haline nasıl geldi?

DEAŞ lideri Ebubekir Bağdadi, son olarak örgütün nisan ayında yayınladığı bir propaganda videosunda görülmüştü (AFP)
DEAŞ lideri Ebubekir Bağdadi, son olarak örgütün nisan ayında yayınladığı bir propaganda videosunda görülmüştü (AFP)
TT

Bağdadi, Bağdat'ın yakın tarihinin en kanlı figürü haline nasıl geldi?

DEAŞ lideri Ebubekir Bağdadi, son olarak örgütün nisan ayında yayınladığı bir propaganda videosunda görülmüştü (AFP)
DEAŞ lideri Ebubekir Bağdadi, son olarak örgütün nisan ayında yayınladığı bir propaganda videosunda görülmüştü (AFP)

Tarık eş-Şami
DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi, ABD'nin düzenlediği operasyon ile öldürüldü. Böylece 21'inci yüzyılın en aşırılık yanlısı isimlerinden biri daha tarihe karıştı.
Birçok kimse Bağdadi’nin hayat hikayesini merak ediyor. Bağdadi sakin bir köyde sürdürdüğü dindar yaşantısından aşırılık yanlısı bir hayata nasıl savruldu? İşte Ebubekir el-Bağdadi’nin 48 yıllık hayatının ayrıntıları....
Erken yaşlarda radikalleşti
Asıl adı İbrahim Avad İbrahim el-Bedri olan Ebubekir el-Bağdadi 1971'de Samarra'da, orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi dindar olmasıyla tanınan Bağdadi’nin bağlı olduğu aşiretin Hazreti Muhammed'in soyundan geldiği iddia ediliyordu. Bağdadi gençliğinin ilk yıllarında özellikle Kur'an-ı Kerim ve İslam hukuku alanlarında okumalar yaptı. Çocukluğundan beri aşırılık yanlısı olarak öne çıkan Bağdadi'nin dini vecibelerini yerine getirmeyen akranlarını cezalandırdığı biliniyor.
Bağdadi üniversitede de dini alana olan ilgisini sürdürdü ve ilahiyat alanını seçti. Bağdat Üniversitesi’nin İslami Çalışmalar bölümüne giren Bağdadi  1996 yılında buradan mezun oldu. Ardından Saddam İslami Çalışmalar Üniversitesi’nde Kur'an-ı Kerim alanında çalışmalar yürüttü. 1999’da yüksek lisans, ardında da 2007’de doktorasını tamamladı.
Bağdadi 2004 yılına kadar Bağdat’ın bir mahallesinde, iki eşi ve altı çocuğuyla birlikte yaşadı. Bu süreçte evi civarındaki camilerden birinde çocuklara Kur'an-ı Kerim eğitimi verdi.
Bağadi, söz konusu dönemde amcası tarafından Müslüman Kardeşler hareketine katılmaya ikna edildi. Kısa süre içinde hareketteki az sayıdaki şiddet yanlısı radikallerin cazibesine kapıldı. 2000 yılına gelindiğinde artık Selefi cihat yolunu benimsemişti.
Aktivistlikten isyana uzanan yol
ABD'nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden birkaç ay sonra Ceyş Ehl es-Sünni ve el-Cemah adlı isyancı örgütün kurulmasına yardım eden Bağdadi, ABD güçleri tarafından 2004’ün şubat ayında Felluce'de tutukladı. Bağdadi, 10 tutuklu ay kaldığı kampta kendini dini konulara adayarak bu alanda çalışmalar yürüttü. Mahkumlara namaz kıldıran ve din dersleri veren Bağdadi, Cuma hutbesi de vermeye başladı.
Söz konusu dönemde kampta bulunan mahkumlardan biri Bağdadi'yi içine kapanık ve pek konuşmayan biri olarak niteledi. Ancak Saddam’a bağlı isimlerle cihat yanlıularının birlikte bulunduğu kampta rakip gruplar arasında yürüttüğü faaliyetlerde ön plana çıktı. Bağdadi buradaki birçok grup arasında ittifaklar kurmasının ardından 2004’ün kasım ayında serbest bırakıldı. Ancak yine de bu gruplarla iletişimde kalmaya devam etti. Bağdadi daha sonra Ürdünlü Ebu Musab ez-Zerkavi liderliğindeki El Kaide'nin Irak kolunun sözcüsü ile temas kurdu.
Sözcü, Bağdadi’nin dini bilgisinden etkilendi ve radikal İslam  ilkelerine bağlı kalacak bir biçimde Irak El Kaidesi’nin propagandasını yapması için onun Şam’a gitmesini talep etti.
Haziran 2006’da bir ABD hava saldırısında öldürülen Zerkavi'nin yerine Mısırlı Ebu Eyyüp El-Masri geçti. Masri, aynı yılın ekim ayında Irak El Kaidesi’ni dağıtarak yerine Irak İslam Devleti adını verdiği örgütü kurdu. Grup, El Kaide’ye olan bağlılığını ise sürdürdü.
Yeni Emir
Bağdadi, dini konulardaki yeterliliği ve Irak İslam Devleti’ni kuran yabancılarla, örgüte daha sonra katılan yerel Iraklılar arasında iletişimi sağlamadaki yeteneğiyle ön plana çıktı. Örgütün Şeriat Komitesi’nde yönetici oldu. Ardından da örgütün emirinin Ebu Ömer El-Bağdadi olması kararını alan 11 üyeli Şura Konseyi’ni oluşturdu.
Şura Konseyi, örgütün kurucusunun ve emirinin 2010’un nisan ayında ölmesinin ardından Bağdadi’yi yeni emir ilan etti. ABD ordusu tarafından büyük ölçüde yok edilen örgüt Bağdadi tarafından yeniden inşa edilmeye başlandı.
Esed yönetimine karşı 2011’başlayan gösterilerin neden olduğu kaostan faydalanmak isteyen Bağdadi, Suriye’deki örgüt üyelerinden birinden gizlice Irak İslam Devleti’nin bir kolunu kurmasını istedi. Bu, daha sonra kamuoyu tarafından Nusra Cephesi adıyla tanınan örgüttü.
DEAŞ’ın ortaya çıkışı
Bağdadi bir süre sonra Nusra'nın lideri Ebu Muhammed el-Colani ile anlaşmazlık yaşadı. Zira El-Colani, Esed’e karşı savaşan Sünni muhaliflerle iş birliği yapmak istiyordu. Bağdadi ise ayrı bir devlet kurmak taraftarıydı. Bağdadi 2013 baharında yaptığı açıklamayla Nusra Cephesi’ni Irak İslam Devleti’nin bir parçası olduğunu bildirdi. Yeni örgütün adının DEAŞ olduğunu duyurdu.
Zevahiri, Bağdadi’den Nusra Cephesi’nin bağımsız olmasını talep etti. Bağdadi ise bu isteği yerine getirmedi. Bunun üzerine Zevahiri, Şubat 2014’te DEAŞ’ı El Kaide’den ayırdı. DEAŞ'ın bu hamleye cevabı Nusra Cephesi’yle çatışmak ve Suriye’nin doğusunda, Nusra’nın elindeki yerleri ele geçirmek oldu. Örgüt, ele geçirdiği bölgelerde sert dini kurallar koydu ve halkı bunlara uymaya zorladı. Bağdadi bölgede hakimiyeti sağlamasının ardından adamlarına Irak’ın batısına doğru genişlemeleri emrini verdi.
Hilafetin ilanı
DEAŞ, 2014'ün temmuz ayında Irak’ın ikinci büyük kenti olan Musul’un kontrolünü ele geçirdi. Bağdadi “halifelik” ilan ederek örgütün adını değiştirdi. Örgütün yeni adı “İslam Devleti” oldu.
Her ne kadar basın organları bugüne kadar birçok kez Bağdadi’nin öldüğü ile ilgili haberler yayınlasa da bunların çoğu asılsız çıktı. Ancak yapılan değerlendirmeler Bağdadi’nin son ölüm haberinin doğru olması halinde örgütün becerikli bir arabulucuyu ve acımasız bir siyasetçiyi kaybettmiş olacağı yönünde.
İnternet üzerinden yürütülen yoğun propagandalar sayesinde DEAŞ'a binlerce yabancı katıldı. ABD'den verilen bilgiler söz konusu yabancıların sayısının yaklaşık 40 bin olduğu yönünde. Petrol kuyularının ve kaçakçılık operasyonlarının yönetimini ele geçiren örgüt bölge halkına da vergiler dayattı. DEAŞ böylece tarihin en zengin terör örgütü haline geldi.
Karşı saldırı
Ancak DEAŞ vahşeti, yani rehinelerin kafalarını uçururken görüntülemesi ve bunu sosyal medyada yayınlanması Batı ve İslam alemini Bağdadi'nin karşısında, aynı safta yer almasını sağladı.
Ardından ABD’nin öncülük ettiği Uluslararası Koalisyon kuruldu.  Buna Irak kuvvetleri ile Suriye’deki bazı Arap gruplar ve Kürt birliklerinden oluşan Suriye Demokratik Güçleri de destek verdi. DEAŞ bölgedeki egemenliğini kademe kademe kaybetti.
Örgütün kontrolü tamamen kaybetmesi ise Suriye-Irak sınırında, Baguz'daki savaşla oldu. Ardından da Trump DEAŞ’ın bozguna uğradığını duyurdu. Açıklamada ayrıca binlerce DEAŞ’lının da tutuklandığı bilgisi verildi.
Kaçınılmaz son
Bağdadi, DEAŞ’ın bozguna uğramasının ardından kaçtı. Ancak güçleri onun izini sürmeyi bırakmadı. DEAŞ'ın temaslarında elektronik araçları kullanmaması ve saklanmadaki mahareti sayesinde Bağdadi uzun süre yakalanamadı.
Washington'dan yapılan son açıklamada Bağdadi'nin Suriye'nin kuzey sınırında, Türkiye sınırına yakın İdlib şehrinde ABD özel kuvvetlerinin yürüttüğü operasyonla öldürüldüğü bildirildi. Daha sonra yapılan açıklamalarda ise Bağdadi’nin ABD kuvvetlerinin yaklaşması üzerine kendisini patlattığı belirtildi. DEAŞ lideri böylece katliamlar, cinayetler ve aşırılıklarladolu hayatını kendi eliyle sonlandırmış oldu. Adı, yakın tarihteki en ünlü katillerin yanındaki yerini aldı.
*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevirilmiştir



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.