Örgüt liderleri neden ailelerini yanlarından hiç ayırmıyor?

Ebubekir Bağdadi / Fotoğraf: AP
Ebubekir Bağdadi / Fotoğraf: AP
TT

Örgüt liderleri neden ailelerini yanlarından hiç ayırmıyor?

Ebubekir Bağdadi / Fotoğraf: AP
Ebubekir Bağdadi / Fotoğraf: AP

Terör örgütü DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin öldürüldüğü operasyon sırasında yanında eşi ve üç çocuğunun da bulunduğu, çocuklarının üzerindeki bombayı patlatması sonucu öldüğü iddia edildi.
El Kaide kurucusu Usame Bin Ladin de Pakistan’da 2011’de öldürüldüğü operasyonda bulunduğu evde ailesiyle birlikte yaşıyordu.
Yine Bağdadi’den önce DEAŞ örgütün liderleri olarak bilinen Ebu Ömer Bağdadi ve Ebu Eyyub el-Mısri’nin 2010 yılında öldürüldüğü operasyonda yanlarında aile bireylerinin olduğu öne sürülmüştü.
Ömer Bağdadi’nin oğlunun çatışmada öldürüldüğü öne sürülürken, Mısri’nin eşi Hasna Ali Yahya ve çocukları ise sağ ele geçirilmişti.
Independent Türkçe'nin haberine göre, sonradan örgüte yardımcı olmak suçlamasıyla idama mahkum olan Yahya’nın cezası 20 yıl hapse çevrilmişti.
Hacı Bekir’in ailesi 49 Türk konsolosluk çalışanıyla takas edilmişti
Örgütün asıl beyni ve Ebubekir el-Bağdadi’yi DEAŞ'ın başına geçiren kişi olarak nitelenen Hacı Bekir lakaplı Samir Muhammed el-Hilifavi de bulunduğu Halep’te rakip örgütlerden Tevhid Tugayı tarafından 2014’te öldürüldüğünde yanında ailesi bulunuyordu.
Türkiye’ye yakın olduğu iddia edilen Tevhid Tugayı’na esir düşen ailesi ilginç bir pazarlığa konu olmuştu.
İddialara göre, Hacı Bekir’in ailesini “emanet” olarak gören DEAŞ, konuyu kendisine “namus meselesi” yapmış, Türkiye’nin Musul konsolosluğunda DEAŞ tarafından rehin alınan 49 konsolosluk mensubuna karşılık, takasını istediği 50 kişinin arasında aileyi de şart koşmuştu.
Konu o günlerde medyada “49 kişiye karşılık Hacı Bekir emaneti” diye duyurulmuştu.
Farklı ülkelerden binlerce kişi ailesiyle birlikte savaş alanlarına geldi
Keza farklı ülkelerden gelerek Suriye ve Irak’ta DEAŞ'a katılan kişilerden yüzlercesinin ailesiyle geldiği ve bu ailelerden bir çoğunun da sonradan Irak güvenlik güçlerinin ya da SGD’nin eline düştüğü biliniyor.

Yakalanan DEAŞ militanlarının aileleri kamplarda tutuluyor / Fotoğraf: AFP
300 Türk kadın da eşlerinin peşine Irak’a gitmişti

Hali hazırda Musul ve Telafer’in Irak güvenlik güçlerince geri alınmasının ardından eşleriyle birlikte Irak’a gelerek DEAŞ'a katıldıkları iddia edilen 300 civarı Türk kadının da ele geçirildiği hatta bunlardan dördünün eylemlere katıldığı için idam edilip, 15’inin de idama mahkum edildiği öne sürülmüştü.
Peki neden ailelerini yanlarından ayırmıyorlar?
Silahlı mücadeleyi esas alan radikal sol örgütlerde genellikle militanlar evlilikten, aileden uzak dururken ya da evlense dahi çocuk yapmaktan kaçınırken radikal dinci örgütlerde evlenmeye devam edildiği hatta savaş sahalarında bile aileyle kalındığı görülüyor. Bunun nedenlerini sorduğumuz uzmanların farklı görüşleri var.
Savaş alanında yeni bir Medine kurgusu hayali!
Gazeteci Yazar Bülent Şahin Erdeğer, radikal dinci örgüt liderlerinin ailelerini yanlarından ayırmama ve mensuplarının savaş ortamında bile evlenmeye devam etmesiyle alakalı olarak şu görüşleri dile getirdi:
İslami örgütlenme mantığında bu tip örgütler kendilerini  'İslami Emirlik' 'Hilafet' 'İslam Devleti' gibi toplumsal otorite ve dinsel toplumun ideal nüvesi gördüklerinden savaş merkezlerinde de aileden devlete kadar toplumu bütünsel olarak kurmayı esas alırlar. Bu yüzden kişi savaş, çarpışma alanlarında da yeni bir Medine kurgusunu gerçekleştirmeye çalışır. Aslında El Kaide'nin genel yöntemi böyle değildir  çünkü bireysel ve üzüm salkımı modeli hücre evlerini esas alır ancak El Kaide Afganistan'da bu tarzın dışında yerleşik bir toplum Medine Ütopyasını gerçekleştiriyordu çünkü Afganistan'daki Taliban kendisini İslam Emirliği olarak görüyor.
"Çocukları ve kadınları da militanlaştırıyor"
Benzer bir durumun DEAŞ için Suriye ve Irak'ta da geçerli olduğunu söyleyen Erdeğer sözlerini şöyle devam ettirdi:
Kendisini İslam Hilafeti/Devleti olarak gördüğü için Medine ütopyasını tekrarlıyor. Aileler, esnaf, vb. örgütlenmelerle DEAŞ kendi Medine’sini kendi Bedir ve Uhud’larını üretmeye çalışıyor. Böylece İslamcı camiaya kendisinin tek meşru İslamcı otorite olduğu propagandasını yapabiliyor. Bu sebeple DEAŞ militanları savaşta dahi evlilikten çocuk yapmaktan çekinmiyor hatta çocukları da kadınları da militanlaştırıyor. Bu Nazilerin çocuk askerlerine, Hitler gençliğine ve İdeal Almanya ütopyasının gerçekleştirilmesi hedefine de çok benziyor.  
Bulut: Dini geleneklere göre aileden ayrı kalmak hoş görülmüyor
Radikal dinci örgütler üzerine araştırmaları bulunan gazeteci yazar Faik Bulut, İslam geleneğinde aileden uzun süre ayrı olmanın hoş görülmediğini belirterek, sözlerini şöyle devam ettirdi:
Hz. Ömer’in, sefere giden eşlerinden uzak kalan kadınlardan gelen tepkilerden dolayı askerlerine ailelerinden üç aydan fazla ayrı kalmamalarını emrettiği rivayet edilir. İslam geleneğinde hep liderler aileleriyle hareket etmiştir. Yanlış yere çekilmemesi şartıyla söylüyorum örneğin Hz. Hüseyin bile Medine’den Küfe’ye gelirken onca riske karşın ailesini Medine’deki kardeşinin yanında bırakmak yerine birlikte götürmüş, hep birlikte yaşamlarını yitirmişlerdir. Dini geleneklere göre baba ailenin reisidir ve çocuklar eş ondan uzakta olmamalıdır.

Usame Bin Ladin /İHA​
“Ladin, en çok aranan adamken 2. eşini Yemen’den getirip evlendi”

Cihatçı hareketler üzerine yayınlar çıkaran Küresel Kitap Genel Yayın Yönetmeni Osman Akyıldız, bu tip örgütlerin liderlerinin sol gruplarda olduğu gibi hayattan kopuk bir mücadeleyi benimsemediğini iddia ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
Zaman zaman güvenlik gereği eşlerinden ayrı yerlerde kalsalar bile genel olarak evlenirler, çoluk çocuk sahibi olurlar. Çünkü kendileri öldüklerinde veya esir düştüklerinde çocuklarının mücadeleyi sürdüreceklerine inanırlar.  Nitekim’in Ladin’in oğlu Hamza babasından devraldığı mücadeleyi sürdürdü. Başka çocukları da öldüler. Yine Usame bin Ladin bütün dünyanın en çok aradığı adam olmasına rağmen, yanında bir eşi varken bile ikinci bir eşi Yemen'den getirerek evlenmiştir. Amerika tarafından öldürüldüğü evde iki eşi de yanındaydı. Keza Ebu Musab Zerkavi (Irak El Kaidesi’nin kurucusu) öldüğünde eşi ve çocukları yakınlardaki bir başka evdeydi.
“Evlenin çoğalın” emrinin yer aldığı hadisten yola çıkıyorlar
Akyıldız, savaş ortamına karşın  örgüt liderlerinin ve üyelerinin neden evlenmeye ve çocuk yapmaya devam ettiklerinin gerekçesini de şöyle açıklıyor:
Hz. Muhammed’in ‘Evlenin coğalın, ben kıyamet günü ümmetimin çokluğuyla iftihar edeceğim" hadisiyle amel ederler. Bu örgütlerde evlenmemek, sol gruplar gibi kadından yüz çevirmek gibi bir şey yoktur
Kılıç: Mahremi saydıkları ailelerini kimseye emanet etmiyor olabilirler
İlahiyatçı Cemil Kılıç, örgüt liderlerinin ailelerini yanlarından ayırmamasının dini bir temeli olmamakla birlikte davranışlarını şu nedenlere bağlıyor:
İslam’da kişinin ailesi haremi yani mahremidir. Kişi ailesini yani mahremini  ancak baba kardeş gibi birinci dereceden kişilere emanet edebilir. Şayet böyle bir kişi yoksa ailelerini yanlarından ayırmıyor olabilirler.
“Savaş halinde bile aile kurma anlayışı sürüyor”
Kılıç, DEAŞ militanlarının savaş ortamında bile evlenmeye devam etmeleriyle ilgili olarak da sözlerini şöyle devam ettirdi:
Bu kişiler kendi faaliyetlerini cihad olarak adlandırıyorlar. Cihad halinde bile namaz, oruç gibi ibadetler aksatılmaz. Evlenmek aile kurmak da bunlardan biri olarak görüldüğünden evlenmeye, çocuk yapmaya devam ediyorlardır.
Kırbaşoğlu: Dini nedeni yok. Hizmet ettirmek için taşıyorlardır
İlahiyatçı Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ise örgüt liderlerinin ailelerini yanında bulundurmasının hiçbir dini dayanağı bulunmadığını belirterek şu iddiada bulundu:
Bu kişilerin ailelerini yanında bulundurması daha çok güvenlik kaygısı ya da feodalite alışkanlıklarıdır Ailesi yanında olan insan daha az dikkat çekebilir diye düşünmüşlerdir. Yine ailesini yanında bulundurarak kendi ihtiyaçları için hizmetini de yaptırıyordur.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.