Erdoğan'ın 'Libya’daki Türkler' açıklaması anlama geliyor?

​Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan (AFP)
​Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan (AFP)
TT

Erdoğan'ın 'Libya’daki Türkler' açıklaması anlama geliyor?

​Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan (AFP)
​Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan (AFP)

Zayed Hediyye
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada Libya’nın demografik yapısının 1 milyon Türk’ü içerdiğini söyledi. Söz konusu açıklama, Libya’nın yerel ve resmi düzeyindeki birçok kesim tarafından eleştirilere neden oldu. Öfkeyle verilen yanıtlar ise çoğunlukla bu tezi çürüten iddialar içerdi.
Erdoğan’ın kullandığı ifadelerin ayrıca, Türkiye hükümetinin Fayiz es-Serrac başkanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) askeri destek amacıyla asker gönderme düşüncesini yansıttığı da belirtildi.
Söz konusu ifade hususunda ortaya koyulan tezlere rağmen büyük abartılarla dolu bu durumun gerçekliğine dair de soru işaretleri gündeme geldi. Zira gerçekten de Türk asıllı Libyalı kabileler mevcut. Peki sayıları, coğrafi dağılımları, krize karşı tavırları nedir ve yıllardır devam eden çatışmada kimin tarafından yer alıyorlar?
Doğru bir istatistik yok
Yetkili makamların, 2006 yılındaki son nüfus sayımı sırasında etnik standartlara ilişkin analizleri ortaya koymaması dolayısıyla Türk asıllı Libyalı nüfusunun tam olarak doğrulanması mümkün değil.
Etnik kökenleri ortaya koyan tek istatistik 1936 yılında İtalya işgal makamları tarafından hazırlandı. Bu istatistiğe göre, 30 bini Libya’nın batı kıyısında, diğer 5 bini de ülkenin doğusundaki Bingazi ve Derne şehirlerinde yaşayan toplam 35 bin Türk kökenli Libyalının bulunduğu tahmin ediliyor.
Bu istatistiğe dayanarak, basit bir hesaplamayla Libya asıllı Tük kabilelerin sayısının şu an birkaç yüz bini geçmediği söylenebilir. Bunların çoğu ise Misrata ve Trablus’ta yaşıyor. O dönemlerde Libya nüfusunun yaklaşık 750 bin olduğu düşünüldüğünde, söz konusu sayımda belirtilen 35 bin kişi ise bu nüfusun yüzde 8’ini oluşturuyor ve şu an 6 milyona ulaşan nüfusun altıda birine denk düşmüyor. Yani oran, Erdoğan’ın konuşmasında dikkat çektiği 1 milyondan daha az.
Türk asıllı nüfus, 1551 yılının ilk zamanlarında Osmanlı Devleti’yle birlikte Libya’ya geldi. O dönemde Türkler, bölgeye göç etmeye başladı. Osmanlı Devleti’nin askerlerinin çoğunluğu yerel Libyalı kadınlarla evlendi. Çocukları, o dönemde Kuloğlu/Köleoğlu olarak biliniyordu, ama zamanla bu soyadı Libya’da tanınmış Türk kökenli bir kabile olan Karağla’ya dönüştü.
Asimile oldular
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığına göre Libyalı gazeteci Murad er-Rayani, Erdoğan’ın açıklamasını, “Libya halkı arasında kargaşa çıkarma, toplumsal dokuya zarar verme, Libya’ya asker gönderdiğinde askerlerinin üzerinde durabileceği sağlam bir zemin ve askerlerine yandaş sağlama girişimi” olarak yorumladı. Rayani, “Bu, basit nedenlerle işe yaramayacak bir girişimdir. Zira Türk kökenli Libyalılar, akrabalık bağları, töre ve uzun asırlar dolayısıyla topluma entegre oldu. Hayatlarını, ülkelerinde Libyalı olarak yaşadılar ve Libya’da hiç Türk bulunmuyor” değerlendirmesinde bulundu.
Murad er-Rayani, “Türk ırkının Libya’da asimile olduğunun en büyük kanıtı, bu kesimin hiçbiri kıyafet, yemek, müzik ve diğer kültürler de dahil Türk kültürünün herhangi bir yönünü ortaya koymadı” dedi.
Misratalı Türkler
Türk unsurlar, Trablus’un doğusundaki ‘Libya ordusunun en azılı düşmanlara ve şu an Trablus’taki en hırçın savaşçılara sahip’ Misrata şehrinin demografik yapısının önemli bir bölümünü oluşturuyor. O halde, şehirdeki bazı insanların kökenlerinin, bu düşmanlıkla bir ilgisi var mı?
El-Beyda Üniversitesi Tarih Fakültesi’nden Prof. Dr. Ahmed el-Barasi söz konusu soruyu cevapladı. Barasi, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Hayır, bu tam bir saçmalık. Bu düşmanlık, bölgesel nedenlerden kaynaklanmaktadır. Belki de Misrata halkı, Türkiye değil, Misrata taassupçuluğu nedeniyle savaşıyor. Bunun doğruluğunun kanıtı da, Libya’nın doğusundaki eski Türk kökenine sahip Misratalıların, doğudaki varlıklarından dolayı ordu ile savaşmasıdır. Coğrafyaları ve ideolojileri, Libya çatışmasında önemli bir role sahiptir. Ancak çatışma etnik değil. Erdoğan ve diğerleri de bunu çok iyi anlamak zorundadır” ifadelerini kullandı.
Türk kökenli Serrac ve Baş Agha!
Kökleri hala Türk Karağla kabilesine dayanan mevcut Libya arenasındaki tanınmış yüzler arasında, Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayiz es-Serrac ve İçişleri Bakanı Fethi Baş Agha da bulunuyor. Durum itibariyle görevlerine geldiklerinden bu yana Ankara’ya yakınlaşmaları da Libya’daki muhaliflerinin eleştirilerine neden oldu.
Serrac ve Baş Agha ikilisi, onlarca yıldır ticaret yapan Türk ailelere mensup. Bu ailelerin ilk sırasında en az bir asırdır Trablus’ta yaşayan Serrac ailesi geliyor. Aynı şekilde Baş Agha ailesi de Osmanlılarla şehre gelmeleri sonrasında Misrata’da tanınan Karağla ailesine bağlı.
Libya ve Erdoğan Türkiyesi
Gözlemciler, ‘Libya ve son on yılda yaşanan krizle mücadelede takip ettiği politika’ hususunda Erdoğan’ın ortaya koyduğu ifadelerin, iki ülke arasında ekonomik faktörün de büyük etkisiyle 2011 yılına kadar gelişen ilişkileri yıllarca olumsuz etkileyebileceğini ifade etti. Kaddafi’nin oğlu Seyfulislam’ın ortaya koyduğu “Yarının Libya’sı” projesinin alt yapı girişimlerinde Türk şirketler, o dönemde önemli bir pay almıştı. Aynı şekilde raporlar da iki ülke arasındaki ticaret seviyesinin, 2010 yılında yaklaşık 10 milyar dolara ulaştığını göstermişti.
2011 yılı öncesinde Türkiye, Libya’ya 100 milyar dolarlık yatırımda bulundu. Türkiye’nin sadece inşaat sektöründeki yatırımları yaklaşık 15 milyar dolar civarındaydı. 120’ye yakın şirket, 160’tan fazla yatırım projesi ortaya koydu. Türkiye’den yayınlanan resmi rakamlara göre Libya, 25 binden fazla Türk işçi barındırıyordu. Libya, Türkiye turizm ürünlerinin tanıtımı ve turizm sektörü gelir kaynağı açısından önemli bir pazarı temsil ediyordu. Öyle ki Türkiye’ye her yıl 50 binden fazla Libyalı ziyarette bulunuyordu.
17 Şubat 2011 Devrimi’nden başlamasından sonra Türkiye’nin tavrı başlangıçta temkinliydi. Ancak daha sonra hızlıca belirginlik kazandı. Türkiye, o sıralarda Ulusal Geçiş Konseyi’ni tanıyan ilk 10 ülke arasında yer aldı. Konsey’e siyasi ve maddi destek sağladı. Libya Dostları Konferansı’na ve çeşitli toplantılara ev sahipliği yaptı.
Ordu düşmanlarının paktı
2014 yılında Libya arenasının kötüleşmesiyle, ayrıca ordu, siyasi İslami akımlar ve Libya’daki askeri kolları arasındaki askeri çatışmaların başlamasıyla Erdoğan önderliğindeki Türkiye hükümeti, Mayıs 2015’te Bingazi savaşının ve Nisan 2019’ta Trablus’ta kararlı bir savaşın patlak vermesinin ardından son çizgisine ulaştı.
Türkiye’nin Libya’nın içişlerine müdahalesi, benzeri görüşmemiş bir düzeye ulaştı. Siyasi düzeyde verilen destek, UMH’ye ekipman, uzman ve insansız hava aracı sağlanarak askeri düzeye geçiş yaptı. Bu durum ise, ülkenin doğusundaki ordu ve parlamento içerisinde geniş protestolara neden oldu.
Gözlemciler, Erdoğan’ın ‘ordunun Libya’nın başkenti Trablus’a girişini engelleme’ arzusunun, sadece kendisi ve hükümeti tarafından kabul edilen ideolojik yönelimlerin bir parçası olmadığını söylüyor. Gözlemcilere göre bu arzu, yukarıda bahsedilen ekonomik çıkarların ve göz ardı edilemeyecek milyarlarca dolarlık yatırımların bir savunmasını da üstleniyor.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.