Süleymani'nin ölümünün ardından rüzgar mı esecek fırtına mı kopacak?

Irak'ta göstericiler, ABD’nin hava saldırısında ölen General Kasım Süleymani’nin posterlerini taşıyor (AFP)
Irak'ta göstericiler, ABD’nin hava saldırısında ölen General Kasım Süleymani’nin posterlerini taşıyor (AFP)
TT

Süleymani'nin ölümünün ardından rüzgar mı esecek fırtına mı kopacak?

Irak'ta göstericiler, ABD’nin hava saldırısında ölen General Kasım Süleymani’nin posterlerini taşıyor (AFP)
Irak'ta göstericiler, ABD’nin hava saldırısında ölen General Kasım Süleymani’nin posterlerini taşıyor (AFP)

Sabah Nahi
General Kasım Süleymani defteri, ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatı doğrultusunda 3 Ocak 2020 tarihinde kapandı. Trump, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ne yönelik Haşdi Şabi yöneticilerinin öncülüğünde düzenlenen baskın sonrasında elçiliğe askeri takviye sevk etti.
Saldırı SİHA’lar ile düzenlendi
ABD’ye ait silahlı insansız hava araçları (SİHA) saldırı tarihinde sabaha karşı Bağdat semalarında Beyrut’tan gelen Süleymani’yi beklemekteydi. Süleymani ve beraberindekilerin bulunduğu konvoy Bağdat Havalimanı’nın çıkışına yöneldiğinde SİHA’lar harekete geçti. Hava saldırısında Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Şii Haşdi Şabi Güçleri Heyeti Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi Muhendis öldürüldü. Muhendis, Irak’ta birçok milis grubunu yönlendirme rolünü üstleniyordu.
Göstericiler sevinç gösterileri düzenledi
Irak’ın başkenti Bağdat, güne, Süleymani’nin ölüm haberiyle uyandı.
İran, 16 yıldır Irak ve diğer Arap ülkelerindeki politikalarını hayata geçiren Süleymani’yi ‘4 Arap ülkesinin başkentini kontrol altına almakla’ gurur duyuyor ve onun için ‘İran halkının kahramanı’ nitelemesini kullanıyordu. Hatta Süleymani’ye İran’ın en yüksek askeri nişanı takdim edilmişti.
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Süleymani’nin ölüm haberinin ardından yüzlerce genç, protestoların başından bu yana kanın durmadığı Bağdat’taki Tahrir Meydanı’na akın ederek, aldıkları bu haber için sevinç gösterileri düzenledi. Göstericiler, ıslıklar eşliğinde ‘Süleymani bugünden sonra yok’ sloganları attı.
İran’da hüzün ve intikam havası hâkim
Şüphesiz Süleymani’nin ölüm haberi sonrasında İran genelinde hüzün ve intikam havası hâkim oldu. İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in Süleymani henüz hayattayken onun için kullandığı ‘yaşayan şehit’ nitelemesi, ölüm haberinin Hamaney üzerindeki etkisini göstermesi açısından önemlidir. İranlı yetkililer, ölüm haberinin hemen sonrasında birbiri ardına öfke dolu açıklamalarda bulundu.
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Twitter hesabından paylaştığı mesajda, “ABD’nin DEAŞ, Nusra, El Kaide ve diğerleriyle savaşan en etkili güç olan General Süleymani’yi hedef alan ve suikastla öldüren uluslararası terörizm eylemi, son derece tehlikeli ve aptalca bir gerginliktir” diye yazdı.
Bakan Zarif, ‘ABD’nin bu külhani maceracılığının tüm sonuçlarının sorumluluğunu taşıdığını’ da sözlerine ekledi.
Tüm ihtimaller masada
Süleymani’nin ölümüyle Tahran-Washington hattındaki kırmızı çizginin aşıldığı görüşünde olan gözlemci ve analistler, bundan sonraki süreçte iki ülke arasındaki gerginlikle ilgili tüm ihtimallerin masada olduğunu belirtiyor.
ABD Başkanı Donald Trump da Bağdat Büyükelçiliği’nin korunması amacıyla bölgeye askeri sevkiyat talimatı verdi. Bu kapsamda Kuveyt’ten onlarca Amerikan deniz piyadesi Bağdat’a ulaştı. FOX News’in haberine göre Lübnan-İsrail sınırına ve Körfez’de birkaç bölgeye patriot bataryaları konuşlandırıldı.
İran’ın tepkileri
Süleymani’nin ölüm haberine tepkisini ilk dile getiren Devrim Muhafızları Ordusu komutanları, Süleymani’nin intikamı için ABD’yi bazı kilit noktaları vurmakla tehdit etti.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de intikam açıklamasında bulundu. Ancak Hamaney, verdiği emirleri yerine getirme hususunda kendisine en çok bağlı olan ‘yaşayan şehit’ dediği Süleymani’nin yokluğundan en çok etkilenen isim oldu.
Gelecekte gerçekleşmesi olası senaryolar
Süleymani sonrasında Irak’ta gerçekleşmesi muhtemel senaryoların en başında ABD-İran bloğu arasındaki gerilimin giderek tırmanması bulunuyor. Bu noktada İran yanlısı silahlı grupların, yabancı misyonların ve büyükelçiliklerin bulunduğu Yeşil Bölge’deki ABD Büyükelçiliği’ne saldırması ve İran yanlısı siyasi partilerin ABD askerlerini Irak’tan çıkarılmasını öngören yasa tasarısının kabulü için daha fazla baskı uygulaması yine masadaki ihtimaller arasında yer alıyor.
Gözlemciler Süleymani’nin yasa tasarısının akıbetini Iraklı taraflarla ele almak için Bağdat’a döndüğünü belirtiyor. Nitekim ABD Savunma Bakanlığı’nın açıklamasındaki, “Bu saldırı, İran'ın gelecek saldırı planlarını caydırmayı amaçladı. ABD, dünyanın neresinde olursa olsun insanlarımızı ve menfaatlerimizi korumak için gerekli tüm adımları atmaya devam edecektir” ifadeleri, bunun önüne geçmek amacıyla saldırının düzenlendiği yorumuna imkân tanıyor.
Asıl şaşırtıcı açıklama Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr’dan geldi. Sadr, olayın ardından, 2004-2008 sürecine ABD işgali ile mücadele amacıyla kurulan ve 2011’de Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesi sonrasında feshedilen Mehdi Ordusu’nu yeniden kurma çağrısında bulundu.
Değişim ümidi yeniden yeşeriyor
Iraklı gözlemciler, bugün yaşanan olayların, beklenen değişimin gerçekleşmesine yönelik ümitlerin yeniden yeşermesi anlamına geldiğini belirtiyor. Protesto meydanlarındaki göstericiler, 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin yıkılması sonrasında ülkeye giren ve 2011’de ABD güçlerinin çekilmesiyle nüfuz alanlarını genişleten ‘Süleymani ve avanelerine’ tepkilerini yüksek sesle dile getirdi ve söz konu kişilerin eliyle belirlenen ülke siyasetinin baştan aşağı değişmesi çağrısında bulundu.
ABD’nin yeni politikası
Birçok gözlemci ABD’nin, siyasi iklimin değişmesi ve İran tarafından dayatılan modelin halk tarafından kabul görmemesi nedeniyle Irak ve bölge politikasını yeniden gözden geçirdiği görüşünde.
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in son Irak ziyareti sırasında, Başbakan Adil Abdulmehdi’ye verdiği mesajda, hükümet yerine sadece ‘halk ile dayanışma’ ifadesini kullanması manidardır. Bu ifadeyi ABD’nin Şii yönetime olan güveninin kaybettiği ve yeni bir politika geliştirdiğinin alt metni şeklinde okumak mümkün.



Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.


ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, dün (cumartesi) yaptığı açıklamada, İran’ı ekonomik olarak izole etmeye yönelik adımlar atılması için dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderdiğini belirterek İran bankaları ve havayolu şirketlerini hedef alan bir dizi kararı memnuniyetle karşıladı.

Bessent, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Benim talimatımla dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderildi. Bu ekipler ülkelerle temas kurarak İran rejimine karşı adımlar atılmasını talep etti” ifadelerini kullandı.

Bessent, “Bu çabalar sonuç veriyor” dedi.

Bessent, Türkiye ve Umman’ın İran özel havayolu şirketi Mahan Air’in seferlerini durdurduğuna, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise İranlı havayolu şirketlerinin tüm seferlerini yasakladığına dikkat çekti.

BAE Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü perşembe günü yaptığı açıklamada, “İranlı havayolu şirketlerinin ülkeye ve ülkeden gerçekleştirdiği uçuşların bugünden itibaren ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını” bildirmişti.

Bessent ayrıca İran bankalarına yönelik alınan önlemlere de dikkat çekti.

BAE Merkez Bankası çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın Melli Bankasının şubelerine karşı, “kara para aklama, terörizmin finansmanı ve silahların yayılmasının finansmanıyla mücadele kapsamında ihlaller” nedeniyle tedbirler alındığını duyurmuştu.

Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da geçen hafta, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet iznini iptal etmişti.

Bessent, “İran yönetimi bile savaşın ekonomik sonuçlarını kabul etti. Riyalin değeri rekor düşük seviyelere geriledi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı habere göre ABD Hazine Bakan Yardımcısı ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele Birimi Başkanı Jonathan Burke, bu ay Ortadoğu ve Avrupa’da iki hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD Hazine Bakanlığının ayrıca 50’den fazla ülkenin temsilcileriyle görüşmeler yapıldı.

Bessent pazartesi günü CNBC’ye verdiği röportajda, “İran’ın tüm havayolu şirketleri 23 Eylül’den itibaren faaliyetlerini durduracak” demişti.

Bessent, “Bu uçaklar iniş yaparsa kimse onlara yakıt sağlayamayacak, iniş hizmetleri sunamayacak veya biletlerini satamayacak. Aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılacaklar” ifadelerini kullanmıştı.

Bununla birlikte İran’daki küçük havayolu şirketleri, özellikle de ABD’nin baskısına uymayı reddeden Çin’e olmak üzere yurt dışı seferlerini sürdürmeye devam ediyor.