Türkiye'nin Libya'ya asker gönderme kararının bölgesel yansımaları

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve UMH Başkanı Fayiz es-Serrac (AFP-Arşiv)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve UMH Başkanı Fayiz es-Serrac (AFP-Arşiv)
TT

Türkiye'nin Libya'ya asker gönderme kararının bölgesel yansımaları

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve UMH Başkanı Fayiz es-Serrac (AFP-Arşiv)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve UMH Başkanı Fayiz es-Serrac (AFP-Arşiv)

Ziyad Akl
Arap Baharı sonrasında suların bir türlü durulmadığı Libya’daki siyasi bölünme, özellikle 2014'ten sonra silahlı çatışmalara dönüştü. 
Libya’daki siyasi değişimi üç başlıkta değerlendirmek mümkün;
Bu başlıklardan ilki; iç politik ki, siyasi elitlerin birbirleriyle olan ilişkisi ile ilgilidir.
İkincisi bölgeseldir; siyasi sahnede bir değişiklik yaratmada bölgesel aktörlerin rolü ile ilgilidir. Bu aktörlerin başında Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Tunus ve Cezayir gelmekte.
Üçüncüsü ise uluslararası düzeydir, Rusya, Türkiye, İtalya, Fransa Libya’daki uluslararası aktörlerin başında geliyor ve son olarak Akdeniz’le ilgili konularla bağlantılı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan Libya siyasetine müdahil olmuştur.
Son dönemlerde Türkiye'nin rolü
Türkiye’nin Libya sorunundaki rolü, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz Serrac ile deniz yetki alanı ve askeri iş birliği alanlarında imzalanan anlaşma sonrası daha da belirginleşti. Bu anlaşmayla Libya siyasi ve askeri sahnesinde yeni boyutlar oluştu. Türkiye’nin Libya’daki gayrı resmi varlığı yeni değildir, doğu-batı bölünmesinin ardından batı bölgelerinde siyasi, istihbarat ve minimal düzeyde askeri varlığı olduğu biliniyordu.
Ancak geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin Libya'da askeri mevcudiyet niyetini resmen açıklamasının ardından durum daha da belirginleşti.  Libya’ya asker gönderme kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden 184 ret 325 kabul ile geçmesi, Başkan Erdoğan’ın dış siyaset bakış açısının karar vericiler tarafından da onaylandığını gösterir nitelikteydi. Türkiye’nin böyle bir karar alması, Libya meselesinde iç, bölgesel ve uluslararası boyutlarının tümünde bir tür tırmanışa işaret etmektedir. Türkiye bu kararıyla kendisini Libya sorunundaki aktif aktörler sınıfına dahil etmiş oldu. Bu da (daha sonra daha ayrıntılı olarak ele alacağımız) Mısır, BAE Emirlikler ve Rusya gibi diğer bölgesel ve uluslararası güçler arasında bir rekabetin başlangıcı anlamına geliyor. Öte yandan, Türkiye'nin Libya'daki askeri varlığı, siyasi uzlaşma dosyasında bir durgunluk yaratmanın yanı sıra, askeri çatışmaların artarak devam etmesine ve daha da şiddetlenmesine neden olacaktır.
Görünen o ki Ankara, bölgedeki, özellikle Akdeniz'in çatışma bölgelerindeki rolü üzerinden yeni bir bahis yapmaya çalışıyor. Bu durum Türkiye'nin bölgeye yönelik politikasında da bir eksen kaymasına işaret ediyor. Türkiye daha önce, 2011'den sonra Arap dünyasında siyasi kargaşa döneminin ortaya çıkardığı partileri ve sınırlı sayıdaki askeri örgütleri desteklemekteydi. Ancak son Libya örneğinde, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi gibi meşru bir kuruluşla yaptığı uluslararası anlaşma yoluyla kurumsal bir çerçeve içinde askeri olarak ilk defa bir ülkede yer aldı. Türkiye’nin bu kararından birkaç sonuç çıkıyor;
Öncelikle;  Türkiye’nin içindeki siyasi elitler Başkan Erdoğan’ın Arap bölgelerinde, Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki müdahalelerini ve yayılmacı eğilimini destekliyor. Ki bu da; bu kararların aceleyle alınmadığını ve ardında bir devlet stratejisi olduğu anlamına geliyor.
İkinci olarak: Fayiz Serrac liderliğindeki Libya Ulusal Mutabakat Hükümetinin, halkın günlük ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı için batı bölgelerindeki popülaritesi ve güvenirliği azalmış durumda. Türkiye’ni resmi olarak Libya’da varlık göstermesi, UMH’nin bölgedeki nüfuzunu arttırması ve hükümete uluslararası desteğin artmasına neden olacaktır.
Üçüncü olarak: Türkiye'nin Libya sahnesindeki askeri varlığı Libya’nın doğusundaki güçlerin tepkisini de belirsizleştirecektir. Libya’nın doğusundaki güçlerin, özellikle Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) tepkisinin ne olacağı belirsizliğini koruyor. Türk ordusunu çatışmaya sürükleyebilecek bu tepkinin mahiyeti Libya’daki dengeleri değiştirecek nitelikte olabilir.  
Libya’da, Mısır-Türkiye çatışması yaşanır mı?
TBMM’nin Libya’ya asker gönderilmesini onaylayan tezkere kararının ardından Mısır’ın tepkisi gecikmedi. Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Türkiye ile Libya arasında yapılan anlaşmaların reddedildiği, son gelişmelerden rahatsız olunduğu vurgulandı. Libya dosyasında Mısır’ın rolünü küçümsemek mümkün değildir. Nitekim Mısır, Libya’daki gelişmeleri, batı sınırları dolayısıyla kendi iç güvenliğinin bir parçası olarak değerlendiriyor. Bölgedeki güvenlik boşlukları düşünülürse Mısır’ın kaygılarının da meşru ve anlaşılabilir olduğu görülecektir. Libya tezkeresi TBMM’den geçtikten sonra Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi Güvenlik Konseyi’ni Libya başlığıyla topladı. Mısır anayasasına göre ulusal güvenliğin gerektirmesi durumunda cumhurbaşkanının dış ülkelere askeri müdahale kararı alması mümkün, bu toplantı Mısır’ın Türkiye’nin askeri müdahalesine sessiz kalmayacağını anlamına geliyor.
Bilindiği üzere, Mısır ulusal güvenlik dosyalarından biri olduğu için Libya meselesiyle uzun yıllardır yakından ilgileniyor. 2013 yılından beri Türkiye ile Mısır arasında düşmanlık derecesinde bir gerginlik söz konusu. Libya’daki olayların yıllarca süren karşılıklı siyasi gerginliği daha da arttırması muhtemel. Diplomatik ilişkilerin kopma noktasına gelmesi, iki ülkenin Libya’da askeri olarak karşı karşıya gelme ihtimalini güçlendiriyor. Bu durumun tüm bölgeye olumsuz yansımaları olacağı kesin. Ancak iki ülkenin de silahlı çatışmaya girmemeye özen göstereceği de biliniyor. Bununla birlikte Mısır’ın bölgesel ve uluslararası düzeyde Türkiye karşıtı girişimlerinin olacağı da açıktır.
Birkaç gün önce Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile telefon görüşmesinde bulundu, görüşmede özellikle Libya dosyası üzerinde durulduğu açıklandı. Mısır’ın Türkiye’nin hamlesine karşılık ‘komşu ülkeler’ mekanizmasını da çalıştırması bekleniyor. Cezayir ve Tunus’la temasa geçmeyi planlayan Mısır, bu ülkeler aracılığıyla Libya içindeki tüm taraflara ulaşmayı hedefliyor.  Yakın dönemde Kıbrıs ve Yunanistan ile gerçekleşen yakınlaşma da, Akdeniz güvenliği temelinde siyasi ve diplomatik olarak hareket etmesini sağlayacaktır. Bu gerçeklere rağmen, Mısır'ın yakın zamanda Libya'ya doğrudan asker gönderme ihtimali zayıf. Eğer asker gönderecek olursa bu, bölgesel bir şemsiye altında gerçekleşebilir, Arap Birliği’nin kararıyla bu mümkün olabilir.
Libya dosyasındaki uluslararası aktörler
Independent Arabia'nın haberine göre Libya’da UMH ile Türkiye arasında yapılan anlaşmalar sonrasında meydana gelen gelişmeler, Libya’yla ilgilenen birçok ülke için yeni sorunlar anlamına geliyor. Libya dosyasının bir dizi bölgesel dosyayla kesişmesi nedeniyle, bu ülkede çıkarları olan ülkeler teyakkuz haline geçmiş durumda. Donald Trump’un başkan seçilmesinin ardından ABD’nin Libya meselesindeki rolünün gerilemesi, bazı ülkelere alan açtı. Bu ülkelerin başında Rusya, Fransa ve Almanya geliyor. İtalya’nın Libya meselesiyle uzun süredir yakından ilgili olduğu ise herkesin malumu. Bu ülkelerin çıkarlarının birbiri ile çeliştiğini de söylemek lazım, örneğin İtalya; Libya’da çatışma ortamının devam etmesini istiyor, böylelikle özellikle batı bölgelerindeki enerji yatırımlarını korumayı ve yasadışı göçleri önlemeyi hedefliyor.
Öte yandan Fransa, çatışma bölgelerine müdahale ederek Kuzey Afrika'daki siyasi etkisini yeniden canlandırmaya çalışıyor. Almanya ise demokratik kazanımların kaybedilmemesi yönünde hamleler yapıyor, bu yüzden Libya’daki çatışan tarafları uzlaştırma çabaları sergiliyor, Berlin Konferansı da bunun bir göstergesi. Rusya ise Libya’nın doğusunun meşruiyet kazanması yönünde çaba sarfediyor, dolayısıyla Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu'na çeşitli destekler sunuyor.
Kuşkusuz Rusya’nın bu desteğinin amacı, çatışma sonrasındaki aşamada, özellikle yeniden imar ve Libya ordusunun yeniden silahlandırılması ile ilgili olarak, maddi kazanç beklentisi içinde olması.
Sonuç olarak;
Türkiye'nin Libya sorununa yönelik son hamlesi, bölgede birçok sorun yaratacak gibi görünüyor. Aynı zamanda şu soruyu sormamızı gerektiriyor; Mısır ve Türkiye’nin Libya’da çatışma ihtimali var mı?
Bu sorunun cevabı son yıllarda bölgede askeri müdahaleye yönelik Mısır dış politikasının eğilimiyle doğrudan ilişkilidir, Yemen dosyasına müdahalesi de bu sorunun yanıtı için bazı işaretler barındırıyor.
Mısır devletinin, bölgedeki savaşlara doğrudan müdahil olma noktasında çekinceleri var, özellikle Sina Yarımadası’ndaki terör örgütleriyle mücadele ettiği bu dönemde böylesi bir hamle yapmayacağı öngörülebilir. Yine de son gelişmelerin nelere gebe olduğu belirsizliğini koruyor.
İtalya'nın konumu da belirsizliğini sürdürüyor. İtalya, 2014'teki bölünmenin ardından Libya’ın Batısı’ndaki baş aktör konumundaydı ancak zaman içinde koşullar ve denklemler değişti. Bölgedeki siyasi etkisi ve askeri gücü göz önüne alındığında, Mısır'ın konumunun güçlendiği, ancak askeri müdahale kararı alması durumunda tüm denklemin değişeceği ifade ediliyor.
Libya krizinin yakın zamanda siyasi bir çözüm ya da iç müzakere ile sonlanması beklenmiyor. Ülkedeki çatışma ortamı ve siyasi kargaşa, bölgesel ve uluslararası aktörlerin yapıcı müdahalesini engelliyor. İç siyasette ise Libya halkın çoğulcu desteğini alacak siyasi elit ve askeri lider çıkarmakta başarısız olundu. Tüm göstergeler, 2020’de Libya’daki ihtilafın devam edeceğini ve siyasi çözümün uzak olduğuna işaret ediyor.



Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.


ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, dün (cumartesi) yaptığı açıklamada, İran’ı ekonomik olarak izole etmeye yönelik adımlar atılması için dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderdiğini belirterek İran bankaları ve havayolu şirketlerini hedef alan bir dizi kararı memnuniyetle karşıladı.

Bessent, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Benim talimatımla dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderildi. Bu ekipler ülkelerle temas kurarak İran rejimine karşı adımlar atılmasını talep etti” ifadelerini kullandı.

Bessent, “Bu çabalar sonuç veriyor” dedi.

Bessent, Türkiye ve Umman’ın İran özel havayolu şirketi Mahan Air’in seferlerini durdurduğuna, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise İranlı havayolu şirketlerinin tüm seferlerini yasakladığına dikkat çekti.

BAE Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü perşembe günü yaptığı açıklamada, “İranlı havayolu şirketlerinin ülkeye ve ülkeden gerçekleştirdiği uçuşların bugünden itibaren ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını” bildirmişti.

Bessent ayrıca İran bankalarına yönelik alınan önlemlere de dikkat çekti.

BAE Merkez Bankası çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın Melli Bankasının şubelerine karşı, “kara para aklama, terörizmin finansmanı ve silahların yayılmasının finansmanıyla mücadele kapsamında ihlaller” nedeniyle tedbirler alındığını duyurmuştu.

Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da geçen hafta, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet iznini iptal etmişti.

Bessent, “İran yönetimi bile savaşın ekonomik sonuçlarını kabul etti. Riyalin değeri rekor düşük seviyelere geriledi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı habere göre ABD Hazine Bakan Yardımcısı ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele Birimi Başkanı Jonathan Burke, bu ay Ortadoğu ve Avrupa’da iki hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD Hazine Bakanlığının ayrıca 50’den fazla ülkenin temsilcileriyle görüşmeler yapıldı.

Bessent pazartesi günü CNBC’ye verdiği röportajda, “İran’ın tüm havayolu şirketleri 23 Eylül’den itibaren faaliyetlerini durduracak” demişti.

Bessent, “Bu uçaklar iniş yaparsa kimse onlara yakıt sağlayamayacak, iniş hizmetleri sunamayacak veya biletlerini satamayacak. Aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılacaklar” ifadelerini kullanmıştı.

Bununla birlikte İran’daki küçük havayolu şirketleri, özellikle de ABD’nin baskısına uymayı reddeden Çin’e olmak üzere yurt dışı seferlerini sürdürmeye devam ediyor.