Akdeniz'de doğalgaz savaşları

İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)
İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)
TT

Akdeniz'de doğalgaz savaşları

İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)
İsrail’e ait Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmaları (Getty)

İmil Emin-
Fas asıllı Fransız coğrafyacı ve jeopolitik uzmanı bir yazar, kaleme aldığı bir dizi kitapta, dünyanın jeopolitik değişimini ele aldı. Fransız yazar kitaplarında özellikle Akdeniz’in jeopolitiği üzerinde durdu.
O zamanlar dünya gündemini, Mart 2003'te Amerika Birleşik Devletleri tarafından Irak’ın işgal edilmesi meşgul ediyordu. Ondan önce de Afganistan’ın işgali dış habercilerin gündemindeydi. Dolayısıyla az sayıda insan Akdeniz’de çok yakında yaşanacak gelişmelere odaklanmış durumdaydı.
On yıl içinde jeopolitik ve coğrafi verilerin netleşmesiyle, Akdeniz bölgesel ve uluslararası düzeyde ilginin merkezi haline geldi.
Akdeniz havzasındaki sahnenin gelişmelerini okumak için coğrafi sahneyi tarihi sahneyle ilişkilendirmeliyiz. Zira eğer coğrafya Tanrının yeryüzündeki ‘gölgesi’ ise, tarih de insan iradesinin bu geniş gezegende savaş ve barışla bıraktığı izlerdir. Siyasi güçler arasındaki çatışmaları devletlerin sınırları açısından analiz etmenin yetersiz olduğunu da belirtmekte fayda var. En uzak ülkeler müttefikleri aracılığıyla coğrafi olarak sınırlarının bulunmadığı bölgelere müdahale edebilmektedir. Özellikle zengin doğalgaz yataklarının bulunmasıyla, Akdeniz havzasında yaşananları,  bu bağlamda değerlendirmek kaçınılmazdır.
Akdeniz gazı ve yeniçağın enerjisi
Şüphesiz Akdeniz’deki doğalgaz yatakları bir gecede keşfedilmedi. Büyük devletler, özellikle ABD Akdeniz’deki sismik araştırmaların haritasını elinde bulunduruyordu. Dolayısıyla bu havzadaki doğalgaz keşiflerinin ilan edilmeyen ‘uluslararası çıkar haritalarına’ göre gerçekleştirildiği kesindir. Yakın gelecekte bu anlaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özetle ifade etmek gerekirse, Akdeniz havzasındaki doğalgaz rezervleri muazzam seviyelerdedir. Uzmanlara göre: Doğu Akdeniz’de 300 trilyon metreküp doğalgaz rezervi mevcuttur. Bu durum bölge ülkelerinin keşif ve sondaj faaliyetleri için aceleci davranmalarına neden olmuştur. Önemi itibariyle petrolden geri kalır tarafı olmayan doğalgaz serveti için çatışmaların yaşanması da olağandır. Bazıları doğalgazın çıkarılmasının ve kullanımının petrole oranla daha kolay ve daha temiz olduğunu savunmaktadır.
Şunu da belirtmekte fayda var, bahsettiğimiz jeopolitik mücadele devletlerle sınırlı değildir, piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda çokuluslu şirketler de bu amansız mücadelede yerini almıştır. Enerji şirketleri yüksek sermayeleri ve sahip oldukları gelişmiş teknolojilerle devletlere rakip olmaktadır. Her ne kadar bu şirketlerin arkasında, kendi çıkarlarını korumak ve nüfuzlarını arttırmak için görünürde devletler olsa da, petrol sektöründe olduğu gibi durum son derece karmaşıktır.
Doğalgaz çatışması ve tarihi petrol deneyimi
Ülkelerin ve çokuluslu enerji şirketlerinin Akdeniz’de keşfedilen ve henüz keşfedilmeyen doğalgaz yatakları üzerindeki rekabeti, 20. Yüzyıldaki özellikle Arap Körfezi ve Ortadoğu’daki petrol rezervleri üzerindeki tarihi çatışmaları hatırlamamızı gerekli kılıyor.
Tarihsel olarak, söz konusu dönemin asıl belirleyicisinin silahlı kuvvetler olduğu açıktır. Dolayısıyla sömürgecilik, petrol üzerinde de kendini göstermiştir. Ancak günümüz şartlarında bu modelin uygulanabilirliği söz konusu değildir. Uluslararası hukuk açısından, silahlı kuvvetler aracılığıyla doğalgaz alanlarının kontrol edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Çağımızda büyük sermayeleri ve gelişmiş keşif araçlarına sahip olan büyük enerji şirketleriyle devletlerin ortak hareket etmesi yaygındır. Böylelikle bu şirketler keşif ve sondaj faaliyetlerini gerçekleştirerek ‘pastanın’ ciddi bir kısmına sahip olabilmektedir. Bunun da ötesinde, bu şirketler, bazen aleni bazen de perde arkasından olmak üzere, devletlerarası deniz sınırlarının belirlenmesinde etkin rol almaktadır. Her şirket pragmatist yaklaşımlarıyla daha fazla pay kapmaya ve küresel borsadaki değerlerini en üst seviyeye çıkarmaya çalışmaktadır.
Uluslararası hukuk ve ekonomik bölgeler
Doğalgaz sondaj çalışmaları nasıl yapılır, kıyıdaş ülkelerin Akdeniz’den gaz çıkarma hususunu düzenleyen kurallar nelerdi?
Özet geçmek gerekirse, Uluslararası Deniz Hukuku, deniz alanları tanımlarını, kıyıdan başlayarak; iç sular, karasuları, bitişik bölge, açık deniz, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge şeklinde sınıflandırmaktadır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 1982’de Jamaika’da imzalanmış ve 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Kıyıdaş ülkeler bu sözleşmenin şartları uyarınca, bahsi geçen bölgelerde faaliyetlerde bulunabilir. Örnek vermek gerekirse, iç sular;  karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Karasuları 12 mili geçmeyecek şekilde sahildar ülkelerinin belirlediği alanlardır. Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ise 200 deniz miline kadar uzanabilir. Sahildar ülkeler bu sular üzerinde, yapay adalar ve tesisler kurmanın yanı sıra, tüm kaynaklardan yararlanabilir. Ancak projelerini diğer ülkelere duyurmak ve diğer ülkelerin bilimsel araştırma ve avlanma haklarını korumak şartıyla faaliyet gösterebilirler.
Kıta sahanlığı ise, herhangi bir kıyı devletinin, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtasal çizgiye kadardır. Bu uzantı 200 mili geçiyorsa, sözleşmeye göre bu mesafe 350 mil ile sınırlandırılır. Kıta sahanlığı, kara platformu olarak da bilinir, bir kıtayı ya da kara parçasını çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanına verilen addır. Belki de şöyle bir soru sorulacaktır: bu uluslararası sözleşmeden bahsedilmesinin anlamı nedir?
Türkiye'nin coğrafi arzuları ve tarihsel yaklaşımı
Bu sorunun cevabı, bizi jeopolitik çatışmalara, dolayısıyla Kuzey Akdeniz bölgelerindeki Osmanlı sömürge mirasına götürüyor. Türkler Avrupalı muadillerine nazaran nispeten ‘gerici’ uygulama gerçekleştirmişlerdi. Avrupalı sömürgecilerin aksine, sömürdüğü bölgelerde teknik ve kültürel ilerlemeyi sağlamakta başarısız olmuştular. Tarihin hiçbir evresinde Avrupalıların sömürdükleri halklarla kurdukları ilişkilere benzer ilişkiler kuramadılar. Bir anlamda, 19. Yüzyıl boyunca sömürge ilişkisi kurdukları ülkelerde, kapitalist ya da sanayi devrimini gerçekleştirmekte başarısız oldular. Osmanlı Devleti’nin kendi içinde de bu dönüşümü gerçekleştirememiş olması, Avrupalı devletlerin de kışkırtmasıyla egemen olduğu halkların başkaldırmasına neden oldu. Önce Balkanlar ardından Ortadoğu’daki halklar başkaldırdı. Avrupa’da yaygın olan ulusçuluk akımları uyarınca bu bölgelerdeki düşünür ve aydınlar, bağımsızlık mücadelesini başlattı. Arap milliyetçiliği, yirminci yüzyılın başlarında Şam’da doğduğunda, Araplar Osmanlı’dan bağımsızlık uğruna kan akıttılar. Osmanlı tarihi, bölge haklarının bu başkaldırıların ana müsebbiplerinden biriydi.  Dolayısıyla Osmanlı’nın yeniden canlandırılması projesi hala bölge halklarında endişeye neden olmaktadır. Akdeniz’deki doğalgaz mücadelesi jeopolitikle sınırlı değildir.
Erdoğan-Serrac anlaşması
Libya-Türkiye ilişkileri oldukça eskiye dayanmaktadır. Osmanlı Devleti uzun süre Libya’da egemenlik kurmuştur. Osmanlılar bugün başkent olan Trablus’u, Trablusgarp vilayeti diye adlandırmaktaydı. Libya’dan bağımsız olarak değerlendirirsek, Türkiye yanlış ekonomi politikaları dolayısıyla şu anda ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Dış borcu 250 milyar doların üzerindedir, enflasyon yükselmiş, işsizlik artmış ve alım gücü düşmüştür. Derin devlet dahi bu durumdan rahatsız olmuştur. Bu nedenlerden ötürü Türkiye’nin acil bir şekilde Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile anlaşma yapması gerekiyordu. Zira Akdeniz’de kendi kıta sahanlığında olan bölgelerde doğalgaz rezervleri olmadığından, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerine ihtiyaç duyuyordu.
Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım'da imzalanan deniz yetki alanları sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırasına göre Türkiye, büyük alanlar elde etti. Avrupa Birliği ve Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki payını 41 bin km ile sınırlandırmak isterken, bu alan 189 bin km olarak bariz bir artış gösterdi. Libya da nüfuz alanını 16 bin km arttırmış oldu. Sözleşme bununla da yetinmedi, Nordic Monitor sitesinin sızdırdığı belgelere göre; iki ülke ayrıca Münhasır Ekonomik Bölge ve kıta sahanlıklarını da yeniden tanımladı.
Türkiye için mesele, sadece ekonomik koşulların düzeltilmesiyle ilgili değildir. Erdoğan İkinci Abdülhamit’in son evrelerinde olduğu gibi, ülkesini içinde bulunduğu çıkmazlardan kurtarmaya çalışmaktadır.
Vehimler ve gerçekler
Mısırlılar 30 Haziran 2013'te Müslüman Kardeşler yönetimine isyan ettiğinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bel bağladığı domino taşları birbiri peşi sıra devrilmeye başladı. Türkiye dış politikada, Mısır’ın yanı sıra Sudan, Fas ve Nijer’de Müslüman Kardeşler’in egemen olmasını umuyordu. Libya Türkiye için Aşil’in topuğunu temsil etmektedir. Türkiye’nin Libya’ya yönelmesinin birkaç sebebi vardır: Öncelikle Libya’da ideolojik bir vilayet kurgulanmak istenmektedir. Suriye savaşında kullanıldıktan sonra, milislerin buraya gönderilmiş olması da bunu kanıtlar niteliktedir. İkinci olarak: Akdeniz’deki servetlerden birden fazla pay edinilmesi hedefi söz konusudur. Üçüncü sebep ise, kendisini kabul etmeyen Avrupa Birliği’nden intikam alınması isteğidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Avrupa Birliği arasındaki tartışma zımnen şunu içermektedir: Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ın karasularında doğalgaz aramalarına engel olmayın, yoksa Avrupa’yı aralarında teröristlerin de olduğu göçmenlerle doldururum. Libya’yla yapılan anlaşmaların iptal edilmesinden söz etmeyin yoksa Libya’daki Suriyeli savaşçıların Avrupa’ya geçişini gerçekleştiririm. Nitekim Türkiye’nin Libya’ya götürdüğü bu Suriyeli militanların bir kısmı İtalya’ya geçmiştir.
Uluslararası toplum ve Akdeniz jeopolitiği
Akdeniz'deki gerginlikleri takip eden okuyucu şunu sormaktadır: Uluslararası toplumun Akdeniz havzasında yaşananlara dair vizyonu nedir?
Şüphesiz, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda bazı olumlu gelişmeler olmuştur, bu hususa daha sonra değineceğiz. Türkiye’nin Libya’ya müdahalesi şu an gündemdeki öncelikli meselelerdendir. Özellikle de Türkiye’nin bu ülkeye Suriyeli milisleri göndermesi ve askeri destek sağlaması tepki çekmektedir.  Bu husustaki tartışma iki yönlüdür: Türkiye’nin engellenememesi ki bu makul değildir. 16. Yüzyıldaki Lepanto (İnebahtı) Savaşı’nda Osmanlı donanması neredeyse tamamen imha olmuştu. Avrupa elbette gelişmiş silah teknolojisiyle Türkiye’ye bu savaşı hatırlatıp caydırıcı güç kullanabilir. Diğer ihtimal ise, şu ana kadar içeriği belli olmayan bir plan uyarınca Erdoğan’ın yönlendirilmiş olmasıdır. Belki de bazıları Erdoğan’ı özellikle Libya bataklığına çekmek istemektedir.
Doğu Akdeniz Gaz Forumu
Bu değişken jeopolitik mücadelenin aydınlık tarafları da yok değildir. Bunlardan biri de Kahire’nin ev sahipliğinde gerçekleşen Doğu Akdeniz Gaz Forumu’dur.  Ortadoğu ve Kuzey Afrika Doğal Kaynak Yönetimi Enstitüsü Direktörü Lori Haitian forumun amacının, üye ülkelerin çıkarılacak doğalgaz için ihracat pazarı bulmak üzere yardımlaşması olduğunu söylüyor. Aynı zamanda doğalgaz sondaj çalışmaları için müşterek bir altyapı kurulmasının hedeflendiğini belirtiyor. Foruma katılan ülkeler, Mısır başta olmak üzere, Yunanistan, Güney Kıbrıs,  Filistin ve Ürdün’dür. Fransa da ilk toplantısını Ocak ayında Kahire’de gerçekleştiren foruma katılım için resmi olarak başvurmuş durumdadır. ABD Enerji Bakanı Yardımcısı da ülkesinin gözlemci olarak foruma iştirak etme arzusunu dile getirmiştir. Dolayısıyla Akdeniz havzası için vizyon sahibi bir jeopolitik ortaklığın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin oluşturmak istediği sisli ortamın aksine, taraflar kararlı bir şekilde çıkarlarını savunmaktadır. Sonuç olarak; Akdeniz havzası yeni bir evreye girmiş bulunmaktadır.
*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan tercüme edilmiştir



İsrail’den yeni hamle... Smotrich, ‘Filistinlilerin göçünü teşvik etme’ sözü verdi

Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)
Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)
TT

İsrail’den yeni hamle... Smotrich, ‘Filistinlilerin göçünü teşvik etme’ sözü verdi

Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)
Ağır iş makineleri, Batı Şeria’daki El Halil yakınlarında Filistinlilere ait bir binayı yıkıyor. (Reuters)

İsrail medyasında bugün yer alan habere göre, İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden ‘Filistinlilerin göçünü teşvik etmeyi’ planladığını açıkladı.

Smotrich, dün akşam kendi partisi olan Dini Siyonizm Partisi tarafından düzenlenen etkinlikte, “Bir Arap terör devleti kurma fikrini ortadan kaldıracağız” ifadesini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Smotrich, “Nihayet Oslo anlaşmalarını hem resmi hem de fiilen iptal edeceğiz. Egemenliğe doğru ilerlerken Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan göçü teşvik edeceğiz” dedi.

Smotrich ayrıca, “Başka uzun vadeli bir çözüm yok” vurgusunda da bulundu.

İsrail güvenlik kabinesi, geçen haftadan itibaren Batı Şeria üzerindeki kontrolü sıkılaştırmayı hedefleyen bir dizi önlemi onayladı. Bu önlemler, aşırı sağcı bakanlar tarafından destekleniyor ve Oslo anlaşmaları çerçevesinde Filistin Yönetimi’nin yetki sahibi olduğu bölgeleri de kapsıyor.

85 ülkenin Birleşmiş Milletler (BM) nezdindeki misyonları dün bu adımları kınadı. Eleştirmenler, alınan önlemleri Filistin topraklarının fiili ilhakı olarak nitelendiriyor.


İranlılar, protesto kurbanları için düzenlenen 40. gün anma töreninde liderlik karşıtı sloganlar attı

İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)
İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)
TT

İranlılar, protesto kurbanları için düzenlenen 40. gün anma töreninde liderlik karşıtı sloganlar attı

İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)
İran karşıtı protestocular, 17 Şubat 2026'da Cenevre'de ABD ve İran arasında başlayacak dolaylı nükleer görüşmeler öncesinde Birleşmiş Milletler ofisi önünde pankartlar ve resimler taşıdı (AFP)

AFP’nin doğruladığı videolara göre İranlılar dün, binlerce kişinin ölümüne yol açan protestoların başlamasının 40. gününde hükümet karşıtı sloganlar attılar.

Tahran'daki yetkililer ayrıca, 8 ve 9 Ocak'taki protestoların zirve noktasında hayatını kaybeden "şehitler" için anma töreni düzenledi.

İranlı yetkililer, aralık ayı sonlarında başlayan karışıklıklar sırasında 3 binden fazla kişinin öldüğünü açıkladı. Ölenlerin çoğunun güvenlik güçleri mensupları ve yoldan geçenler olduğu, ayrıca ABD ve İsrail'den destek aldıkları iddia edilen "terörist eylemlerin" faillerinin de bulunduğu belirtildi.

Başlangıçta artan hayat pahalılığına karşı ortaya çıkan protestolar, rejimi, özellikle de Yüksek Lider Ali Hamaney'i hedef alan sloganlara dönüşüp büyümeden önce bir süre hafiflemişti. Ancak son günlerde, İranlıların geceleri evlerinden ve çatılarından sloganlar attığını gösteren videolar ortaya çıktı.

Bazı videolarda ise birkaç kurbanın ölümünün 40. gününü anmak için düzenlenen anma töreninde toplanan kalabalıkların hükümet karşıtı sloganlar atıldığı görülüyor.

vffdv
Tahran'da bir kadın, İran'daki önceki hükümet karşıtı protestolarda hayatını kaybedenlerin 40. yıldönümünde öldürülen bir kişinin fotoğrafını gösteriyor (AFP)

Görüntülerde, Abadan'da (güneybatı) insanların ellerinde çiçekler ve bir gencin resmini taşıyarak, "Hamaney'e ölüm" ve "Şah çok yaşasın" diye slogan attıkları görülüyor.

Aynı şehirden bir başka videoda ise silah seslerine benzeyen sesler duyduktan sonra panik içinde koşuşturan insanlar görülüyor; ancak seslerin gerçek mermi olup olmadığı net değil.

İnsan hakları örgütleri tarafından yayınlanan videolarda ayrıca, kuzeydoğudaki Meşhed ve merkezdeki Necefebad şehirlerinde düzenlenen anma törenlerinde, kalabalıkların yönetim karşıtı sloganlar attığı da görüldü.

Tahran'daki Büyük Camii'de yetkililer tarafından düzenlenen 40. gün anma töreninde, kalabalıklar İran bayrakları ve "şehitlerin" resimlerini taşıdı; büyük kompleksin her yerinde millî marşlar ile "Amerika'ya ölüm" ve "İsrail'e ölüm" sloganları yankılandı.

Yetkililer, protestoların barışçıl bir şekilde başladığını, ancak daha sonra cinayet ve vandalizm içeren "ayaklanmalara" dönüştüğünü söylüyor ve şiddetten ABD ile İsrail'i sorumlu tuttuyor.

Törene, aralarında Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Arif ve Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani'nin de bulunduğu üst düzey yetkililer katıldı.

Tesnim haber ajansına göre Kaani, “Göstericileri ve teröristleri destekleyenler suçludur ve sonuçlarına katlanacaklardır” dedi.

Dünkü tören, İran ve ABD arasında Cenevre'de yapılan ikinci tur müzakerelerle eş zamanlı gerçekleşti. Bu müzakereler, Washington'un ölümcül protestoların ardından Ortadoğu'ya bir uçak gemisi ve saldırı gurubu konuşlandırması ve Başkan Donald Trump'ın Tahran'a karşı askeri harekât tehdidinde bulunmasının ardından artan gerilimler arasında gerçekleşti.


Hamas’ın silahsızlanması için son tarih... Baskı taktiği Gazze anlaşmasını zorlaştırıyor

Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)
Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)
TT

Hamas’ın silahsızlanması için son tarih... Baskı taktiği Gazze anlaşmasını zorlaştırıyor

Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)
Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları arasında oyun oynayan çocuklar (AFP)

İsrail basınına yansıyan sızıntılar, yarın (19 Şubat Perşembe) Washington’da Gazze Şeridi’ne ilişkin başlıkları ele almak üzere yapılması planlanan Barış Konseyi toplantısı öncesinde gündeme geldi. Söz konusu sızıntılarda, Hamas’ın silahsızlanması için 60 günlük süre tanınacağı, aksi halde ABD’nin ‘yeşil ışığıyla’ savaşın yeniden başlayabileceği ifade edildi.

Sızıntıların, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hamas’ın derhal ve tamamen silahsızlanması yönündeki açıklamalarıyla büyük ölçüde örtüştüğü belirtiliyor. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu adımı ABD ile İsrail’in, söz konusu dosyayı toplantı gündemine dayatmak amacıyla kullandığı ortak bir baskı aracı olarak değerlendirdi. Uzmanlar, bu baskının ‘Gazze anlaşmasının seyrini sekteye uğratabileceği’ uyarısında bulundu.

Gazze’de 10 Ekim’den bu yana, Trump’ın sunduğu öneriye dayanan bir ateşkes anlaşması yürürlükte bulunuyor. Hamas’ın silahsızlandırılması, ABD’nin ocak ayı ortasında ikinci aşamasına geçildiğini duyurduğu planın temel unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu aşamanın, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nden kademeli çekilmesi ve bölgede istikrarın sağlanması için uluslararası bir gücün konuşlandırılmasıyla eş zamanlı ilerlemesi öngörülüyordu.

İsrail tarafı ise Trump yönetiminin talebi doğrultusunda Hamas’a silah bırakması için 60 günlük süre tanınacağını, sürenin yarınki Barış Konseyi toplantısının ardından başlayabileceğini belirtiyor. İsrail hükümet sekreteri Yossi Fuchs’un pazartesi akşamı yaptığı açıklamaya dayandırılan ve The Times of Israel tarafından aktarılan haberde, Hamas’ın talebe yanıt vermemesi halinde savaşın yeniden başlatılacağı tehdidinde bulunulduğu kaydedildi.

Bu gelişme, Trump’ın pazar günü sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımdan sonra geldi. Trump mesajında, “Hamas silahsızlanma taahhüdüne tamamen ve derhal uymalıdır” ifadesini kullandı.

Son sızıntı, aralık ayında gündeme gelen benzer bir iddiayı da hatırlattı. Israel Hayom gazetesi, ABD ile İsrail’in, Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında Florida’da gerçekleşen görüşmenin ardından Hamas’ın silahsızlandırılması için iki aylık bir takvim üzerinde uzlaştığını öne sürmüştü.

Trump söz konusu dönemde Netanyahu ile düzenlediği ortak basın toplantısında, “Hamas ve silahsızlanma konusunu ele aldık. Silah bırakmaları için çok kısa bir süre verilecek, sürecin nasıl ilerleyeceğini göreceğiz” demişti. Netanyahu ise o tarihte Fox News kanalına verdiği mülakatta, Hamas’ın yaklaşık 20 bin silahlı unsurunun bulunduğunu ve bunların yaklaşık 60 bin Kalaşnikof tüfeği bulundurduğunu savunmuş, savaşın hedeflerinin -başta Hamas’ın tamamen ortadan kaldırılması olmak üzere- henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğini belirtmişti.

frrftgtr
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında, yerinden edilmiş insanların çadırlarının yanından geçen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Muhammed el-Umde, söz konusu sızıntının ‘İsrail’in anlaşma sürecini yalnızca sekteye uğratmayı değil, tamamen başarısızlığa sürüklemeyi amaçlayan doktriniyle örtüştüğünü’ belirtti. El-Umde, özellikle bu yıl yapılacak seçimlerle bağlantılı çıkarlarının, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu müzakereleri uzatmaya, süreci yavaşlatacak engeller ve savaşa dönüşü meşrulaştıracak gerekçeler üretmeye ittiğini savundu.

Filistinli siyasi analist Nizar Nazzal ise sızıntının birden fazla hedef taşıdığını ifade etti. Nazzal’a göre bunlar arasında beklenti çıtasını yükseltmek, ikinci aşama resmen sabitlenmeden önce ‘oyunun kurallarının’ değişebileceği mesajını vermek ve daha önce gündeme gelen kademeli silahsızlanma önerisinden farklı fikirler ortaya atarak Hamas üzerinde baskı kurmak yer alıyor.

Nazzal, bu gelişmeyi Washington yönetiminin Gazze anlaşmasını ilerletme konusundaki ciddiyetini test eden bir adım olarak nitelendirdi. Netanyahu hükümetinin ise süreci karmaşıklaştırmak ve Barış Konseyi’nde ortaya çıkabilecek muhtemel uzlaşıların önünü kesmek istediğini dile getirdi.

Son sızıntılar, bir hafta önce gündeme gelen farklı bir iddiayla çelişiyor. New York Times gazetesi, kaynaklara dayandırdığı haberinde Washington’un Hamas’a yönelik yeni bir teklif hazırladığını yazmıştı. Haberde, İsrail’i vurma kapasitesine sahip ağır silahların teslim edilmesini öngören teklifin, ilk aşamada Hamas’ın bazı hafif silahları elinde tutmasına izin verebileceği ve önerinin önümüzdeki haftalarda sunulmasının planlandığı belirtilmişti.

fygfy
Geçtiğimiz pazar günü Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta yıkılmış binaların enkazı üzerine Ramazan süsleri asan Filistinliler (EPA)

Hamas ise silah konusunda tutumunu koruyor. Hareketin önde gelen isimlerinden Halid Meşal, bir hafta önce Doha’da düzenlenen bir forumda silahların tamamen bırakılması çağrılarını reddetti. “Halkımız hâlâ işgal altında. Bu nedenle silahsızlanma çağrısı, halkımızı kolayca ortadan kaldırılabilecek bir kurban haline getirme girişimidir. İsrail ise uluslararası düzeyde her türlü silahla donatılmış durumda” diyen Meşal, Barış Konseyi’ne ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu.

Askeri uzman Muhammed el-Umde, tartışmaların kademeli silahsızlanma önerisi etrafında şekillenebileceğini ancak iki aylık sürenin Hamas ya da başka bir yapının silah bırakması için yeterli olmayacağını savundu. El-Umde, “Hareket zaten böyle bir adım atmayacak ve bu yolu kabul etmeyecektir” dedi.

El-Umde’ye göre Hamas gibi bir yapının silahsızlandırılması, taraflar arasında bir mutabakat sağlansa dahi en az bir yıl sürecek bir süreç gerektirir.

Nizar Nazzal da çelişkili sızıntıların ‘müzakere sürecinde kullanılan bir baskı kartı’ olabileceğini ifade etti. Nazzal’a göre 60 günlük süre iki olası senaryoya işaret ediyor: Hamas’ı kısmi tavizlere zorlayarak Gazze anlaşmasının yavaş da olsa sürmesini sağlamak ya da anlaşmayı uzun süreli olarak dondurmanın ve İsrail’e daha geniş çaplı ihlaller için alan açmanın zeminini hazırlamak.