Çin'de Müslümanların yanı sıra Hristiyanlara da baskı: Ölüler inançlarına göre defnedilemiyor

 Pixabay
Pixabay
TT

Çin'de Müslümanların yanı sıra Hristiyanlara da baskı: Ölüler inançlarına göre defnedilemiyor

 Pixabay
Pixabay

Sincan Özerk Bölgesi’nde Müslüman Uygurlara uygulandığı belirtilen sert önlemler, her adımı takip eden gözetleme sistemleri, dini yasaklar ve 1 milyondan fazla kişinin “toplama kamplarına” kapatıldığı haberleriyle gündeme gelen Çin’de Hristiyan nüfusun da baskılara maruz kaldığı belirtiliyor.
Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetiminin Hıristiyan yurttaşlara yönelik baskısının Devlet Başkanı Şi Cinping’in göreve gelmesinin ardından yoğunlaştığı iddia edilirken, alınan önlemler arasında “ev kiliselerinin” kapatılması, cenaze törenlerinin yasaklanması, pazar okullarının yasa dışı sayılması ve bazı din adamlarının tutuklanması gibi uygulamalar sayılıyor.
Çin’de dini özgürlükler üzerine araştırma yapan Bitter Winter adlı kuruluşun sitesinde yer alan bilgilere Şi’nin 2013’te göreve gelmesinden bu yana kendisine ait portreler ve sözleri ibadethaneleri, hatta Hristiyan cemaatin evlerindeki duvarları süslemeye başladı.
Kuruluş 8 Şubat’ta paylaştığı haberde, Hristiyanların dini sembolleri kaldırıp onların yerine Şi Cinping’in ya da Mao Zedong’un portrelerini koymamaları halinde devlet yardımlarının kesilmesiyle tehdit edildiğini öne sürdü.
Güvenlik güçleri, İsa’yı tasvir eden resimleri indirip Şi’ninkini asıyor
Jiangxi Ciangşi eyaletinin Fenyi bölgesinde yerel yetkililerin dini toplantı yapılmadığı ve İncil okunmadığından emin olmak için 2019’da Hıristiyan bir kadının evini defalarca ziyaret ettiği, bu tür eylemlerin gerçekleşmesi durumunda asgari geçim indirimini geri çekmekle tehdit ettiği ve evdeki dini tasvirleri kaldırıp yerine Şi Cinping’in portresini astırdığı iddia edildi.
Hristiyanların karşılaştığı belirtilen zorluklar arasında cenaze törenlerine getirilen yasakların da olduğu konuşuluyor. Sincan’da Müslümanlara İslami merasim düzenlenmeleri yasaklanırken, ülkedeki Hıristiyanlara da defin töreni sırasında dini usullerden uzak durmalarının emredildiği kaydediliyor.

Bir tabutun üzerinden sökülen haçtan geriye kalan iz (Bitter Winter)​
“Amaç halkı kötü cenaze törenlerinden kurtarmak”
Zhejiang Şeciang eyaletinde yer alan Wenzhou’ya bağlı Pingyang ilçesinde 1 Aralık 2019’da hükümetin kabul ettiği “Merkezi Cenaze Töreni Düzenlemeleri” ile halkın “kötü cenaze töreni geleneklerinden kurtulması ve onun yerine bilimsel, medeni ve tasarruflu törenler yapmasının” amaçlandığı ifade ediliyor.
Bitter Winter’ın 24 Ocak’ta yer verdiği habere göre getirilen düzenlemelerden biri, “din görevlilerinin cenaze törenlerine katılmasını yasaklıyor” ve “sayıları 10’u aşmayacak şekilde, ölen kişinin yakınlarının alçak sesle dini metinleri okumalarına ya da ilahi söylemelerine” müsaade ediyor.
19. yüzyılda misyonerlerin gelişi sonrası Hıristiyan sayısının hızla artarak bugün 1 milyonu aştığı Wenzhou, “Çin’in Kudüs’ü” olarak adlandırılıyor. Bu bölgede yaşayan bazı kişiler, yakın zamana kadar yerel yetkililerle ilişkilerinin iyi olduğunu ancak Şi’nin ÇKP Genel Sekreteri olarak göreve başlamasından hemen sonra 2014’te hükümetin “yasadışı” kiliseleri yıkma ve içindeki haçları kaldırma kampanyasıyla birlikte Hristiyan toplumda hoşnutsuzluğun arttığını ve halkın yetkililere güveninin azaldığını söylüyor.
Seküler merasim yapmadan defnedemiyorlar
Wenzhou’daki cenaze törenlerinde yaşanan kısıtlamaların ülkede farklı yerlerde de halkın önüne konduğu belirtiliyor.
Henan eyaletine bağlı bir köyden Bitter Winter’a konuşan bir kişi, hükümetin geçen yıl nisan ayında tüm dini cenaze törenlerinin yasaklandığını duyurduğunu söyledi.
Köy sakininin anlattıklarına göre o günden kısa süre sonra devreye giren düzenlemeyle, din görevlilerinin “yurttaşların düğün, cenaze ya da diğer merasimlerine müdahale için dini kullanmayı bırakmaları şartı" getirildi.
Son günlerde adı koronavirüs salgınıyla anılan Hubei eyaletinin Vuhan kentinde geçen yıl ekim ayında yaşanan olaydaysa, yaşamını yitiren bir kişinin yakınları ve arkadaşları cenaze törenine hazırlanırken birilerinin aileyi yetkililere ihbar etmesi sonrası polis baskın düzenledi. Ölen annesi için dua eden kadın tutuklanırken, defin işlemininse iki gün sonra, Hristiyan gelenekleri yerine getirilmeden gerçekleştirilebildiği ileri sürüldü.
Henan’ın Yuzghou şehrinden başka bir kişi de “Babam öldüğünde köy yetkilileri seküler tören düzenlemezsek bizi tutuklamakla tehdit etti. Karşı çıkmaya cesaret edemedik. Babam inançlı biriydi. Öldükten sonra bile zulüm gördü” dedi.
Kasım 2018’de yine Henan eyaletinde yaşanan bir diğer olayda, Suiping ilçesinde bir adam için cenaze merasimi yapılırken hükümet yetkilileri baskın düzenledi. İddialara göre “kilise dışında her türlü dini aktivitenin yasak olduğunu” belirten yetkililer, aileye manevi şarkılar söylemek istiyorlarsa “kiliseye gitmelerini ve ulusal marş okumalarını” söyledi.

Bir Hıristiyanın evine asılan Şi fotoğrafı ve ÇKP liderleri tablosu (Bitter Winter)​
Törenlere baskın yapılıyor, haçlar kaldırılıyor
Diğer taraftan 2018’de Henan’da yerel hükümetin kabul ettiği düzenlemeyle, “ziyaret grupları, korolar, orkestralar ve diğer grupların ibadethane dışında özel olarak dini etkinlik düzenlemesinin” yasaklandığı belirtildi. Hükümetinse getirilen bu şartları daha çok Hıristiyan düğünlerine ve cenaze merasimlerine izinsiz girmek ya da bu tür etkinlikleri dağıtmak için bahane olarak kullandığı öne sürüldü.
Henan’ın Shangqiu kentindeki Three-Self Kilisesi’nden yaşlı bir kişi, “Hükümet dini cenaze törenlerini yasaklıyor ve kilise korolarının ya da orkestraların bu törenlere katılmasına izin vermiyor. Papazlar, Hıristiyanların evine ancak aceleyle ve gizlice girebiliyor. Durum çok vahim ve inançlı bazı kişiler, ölenlere mezarlığa kadar eşlik bile edemiyor” diye konuştu.
Bir başka olayda Fangchengşeng ilçesinde hükümet yetkilileri, Nisan 2018’de cenaze töreni sırasında orada bulunan kişilere ve koroya alanı terk etmelerini emrederken, haçları ve diğer dini simgeleri kaldırmamaları halinde tutuklanacaklarını söyledi. Ölen kişinin yakınları dışında herkes töreni terk etti, tüm haçlar kaldırıldı. Geçen yıl haziran ayındaysa Henan’ın Luoyang kentinde yetkililer tabutu saran örtüdeki haç işaretini söktürdü.
“Hıristiyanlığı ‘Çinlileştirme’ kampanyası”
Öte yandan dini sembollerin kaldırılması uygulamasıyla, kiliselerin dışında Hristiyanların ibadet alanlarında da karşılaşıldığı ileri sürülüyor.
Çin’in tanınmış “gizli kiliselerinden” birinin papazı olan Wangyi Yi ile eşi Jiang Rong, Ocak 2019’da tutukladı.
Wang’ın başında olduğu ve ÇKP tarafından kabul edilmeyen Early Rain Covenant Kilisesi, Aralık 2018’de kapatıldı, 100’den fazla kişi de tutuklandı.
Independent Türkçe'de yer alan habere göre, Papaz Wang “hükümeti devirmeye teşvik ve yasa dışı iş yapmak” suçlamasıyla 9 yıl hapis cezasına çarptırılırken, iddialara göre kapatılan kilise de ticari kuruluşlara kiraya verildi.
O dönem Batı medyasında geniş yer bulan Wang’ın tutuklanması Çin’deki Hristiyan nüfusun durumunu bir kez daha gündeme getirdi.

Polis tarafından dinamitle havaya uçurulduğu iddia edilen bir kilise (AP)
Bazı uzmanlar Pekin yönetiminin Hıristiyan sayısındaki artış ve onların Batı’yla muhtemel bağlantılarından kaynaklanan rahatsızlığında hedefin “Hıristiyanlığı yok etmek” değil “dize getirmek” olduğunu iddia etti.
Duke Üniversitesi’nden profesör Lian XŞi, meseleyi Guardian gazetesine değerlendirirken, “Hükümet Hristiyanlığı partinin emrinde tamamen yerli bir dine dönüştürmek için Hıristiyanlığı ‘Çinlileştirme’ kampanyası yürütüyor” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan 2018 boyunca yerel hükümetlerin devletin onay verdiği kilise ağı dışında kalan yüzlerce ibadet mekanını ve “ev kiliselerini” kapattığı da ileri sürüldü.
Kasım 2018’de 500 ev kilisesi liderinin ortak açıklamasında, yetkililerin binalardan haçları çıkardığı, kiliselere Çin bayrağı asma ve yurtsever şarkılar söyleme zorunluluğu getirildiği ve 18 yaş altı kişilerin kilise törenlerine girişinin yasaklandığı belirtildi.
2030’da dünyanın en çok Hıristiyan nüfusu bu ülkede olacak
Purdue Üniversitesi’nden sosyolog profesör Fenggang Yang, 2 Ocak’ta Time dergisine yaptığı açıklamada, Çin anakarasında 2020 itibarıyla 116 milyon Protestan Hristiyan olduğunu belirtirken, “2030’a gelindiğinde Çin’de muhtemelen dünyanın diğer ülkelerinden daha çok Hristiyan yaşıyor olacak” tahminini yaptı.
Hong Kong Çin Üniversitesi’nde misafir profesör Willy Lam ise üye sayısı tahminen 90 milyonu bulan Çin Komünist Partisi’nin ve hükümet liderlerinin bu durumdan kaygı duyduğunu kaydetti.
Çin’de gizli kiliselerin “süratle yayıldığını” ifade eden Lam, “Çin hükümeti, aralarında az eğitimli insanların da olduğu daha fazla kişinin resmi milliyetçilik ve yurtseverliğe değil de manevi ihtiyaçları için kiliseye yönelmesinden korkuyor” dedi.
Çin: Batı, Hıristiyanlığı topluma sızmak ve yönetimi devirmek için kullanıyor
Eleştirilerin hedefindeki Çinli yetkililerse “Batı’nın Hristiyanlığı iktidarı devirmek için kullandığını” öne sürüyor.
Çin’deki Protestan Kiliseleri Three-Self Yurtsever Hareketi Ulusal Komitesi Başkanı Xu Xiaohong, Mart 2019’da yaptığı açıklamada, Batılı güçlerin “Hristiyanlığı Çin toplumuna nüfuz etmek” ve hatta hükümeti “devirmek” için kullanmaya çalıştığını iddia etti.
Başında olduğu hareketin adının “Batı” değil “Çin”le bittiğini belirten Xu, “Hristiyanlık bayrağı altında ulusal güvenliğin altını oyma faaliyetlerine iştirak eden yüz kararlarını adalete teslim etmek için ülkemizi destekliyoruz” dedi.
Xu, “Çin Hristiyanlığı, yalnızca mütemadiyen Çin kültürünün iyi geleneklerine yaklaşarak Çin kültürünün verimli toprağında kök salabilir ve bizzat Çinlilerin kabul edeceği bir din olabilir” diye ekledi.

Henan eyaletinde yerle bir edilen ev kilisesinden geriye kalanlar (AP)
Çin’de resmi kayıt altında olmayan gizli kiliseler, Hristiyan ailelerin evlerinde toplanılmasından ötürü genelde “ev kilisesi” olarak adlandırılıyor.
2018’de “resmi izin dışı” din eğitimini yasaklamanın yanı sıra dini grupların online tüm aktivitelerini bildirmesini şart koşan yeni düzenlemelerin devreye girmesinin ardından bu tür yerlerin gittikçe daha çok baskı gördüğü ileri sürülüyor.
New York Post’un (NYP) haberine göre, Çin’de 1 Şubat 2020 itibarıyla tüm biçimlerde dini etkinlikleri yasaklamaya dair yeni kısıtlamaların uygulamaya geçtiği kaydedilirken, 41 maddeli “Dini Grupları Denetim Önlemlerinin”, ayin ve ritüellerin düzenlenmesinden liderlerin seçimine ve yıllık toplantılara, personelin işe alınmasına ve fonların ele alınmasına kadar birçok hususu ele aldığı belirtiliyor.
Resmi olarak “ateist” Çin Halk Cumhuriyeti’nin anayasasında yurttaşlara “uygun tüm dini aktiviteler” için “dini inanç özgürlüğünün” garanti edildiği kaydediliyor.
Çin devleti resmi olarak 5 dini inancı tanıyor: Budizm, Taoizm, İslam, Katoliklik ve Protestanlık. 
Early Rain Covenant Kilisesi ve Falun Gong’un da aralarında bulunduğu birçok grupsa Çin’de “şer tarikatlar” olarak kabul edilip yasağa tabi tutuluyor.
Ülkedeki Hristiyanların çoğunluğunu Protestanlar oluştururken, “gizli” Katolik kilisesi mensubu papazlar ve rahiplerinse ÇKP üyeleri tarafından özenle seçildiği iddia ediliyor.
NYP’nin haberine göre, Çin’in kadim inanışlarından Taoizm mensuplarının da Şi sonrası artan baskı ortamından kaçtığı, bin yılı aşkın süredir ayakta duran tapınakların Çin Din İşleri yetkililerinin talimatları sonucu kapatıldığı ve heykellerin paramparça edildiği belirtiliyor.
Diğer taraftan Çin’in kendi toprak parçası olduğunu iddia etiği Tibet’te dini özgürlüklere müdahale ettiği iddiaları sıkça gündeme geliyor.

 


Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.