Çin'de Müslümanların yanı sıra Hristiyanlara da baskı: Ölüler inançlarına göre defnedilemiyor

 Pixabay
Pixabay
TT

Çin'de Müslümanların yanı sıra Hristiyanlara da baskı: Ölüler inançlarına göre defnedilemiyor

 Pixabay
Pixabay

Sincan Özerk Bölgesi’nde Müslüman Uygurlara uygulandığı belirtilen sert önlemler, her adımı takip eden gözetleme sistemleri, dini yasaklar ve 1 milyondan fazla kişinin “toplama kamplarına” kapatıldığı haberleriyle gündeme gelen Çin’de Hristiyan nüfusun da baskılara maruz kaldığı belirtiliyor.
Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetiminin Hıristiyan yurttaşlara yönelik baskısının Devlet Başkanı Şi Cinping’in göreve gelmesinin ardından yoğunlaştığı iddia edilirken, alınan önlemler arasında “ev kiliselerinin” kapatılması, cenaze törenlerinin yasaklanması, pazar okullarının yasa dışı sayılması ve bazı din adamlarının tutuklanması gibi uygulamalar sayılıyor.
Çin’de dini özgürlükler üzerine araştırma yapan Bitter Winter adlı kuruluşun sitesinde yer alan bilgilere Şi’nin 2013’te göreve gelmesinden bu yana kendisine ait portreler ve sözleri ibadethaneleri, hatta Hristiyan cemaatin evlerindeki duvarları süslemeye başladı.
Kuruluş 8 Şubat’ta paylaştığı haberde, Hristiyanların dini sembolleri kaldırıp onların yerine Şi Cinping’in ya da Mao Zedong’un portrelerini koymamaları halinde devlet yardımlarının kesilmesiyle tehdit edildiğini öne sürdü.
Güvenlik güçleri, İsa’yı tasvir eden resimleri indirip Şi’ninkini asıyor
Jiangxi Ciangşi eyaletinin Fenyi bölgesinde yerel yetkililerin dini toplantı yapılmadığı ve İncil okunmadığından emin olmak için 2019’da Hıristiyan bir kadının evini defalarca ziyaret ettiği, bu tür eylemlerin gerçekleşmesi durumunda asgari geçim indirimini geri çekmekle tehdit ettiği ve evdeki dini tasvirleri kaldırıp yerine Şi Cinping’in portresini astırdığı iddia edildi.
Hristiyanların karşılaştığı belirtilen zorluklar arasında cenaze törenlerine getirilen yasakların da olduğu konuşuluyor. Sincan’da Müslümanlara İslami merasim düzenlenmeleri yasaklanırken, ülkedeki Hıristiyanlara da defin töreni sırasında dini usullerden uzak durmalarının emredildiği kaydediliyor.

Bir tabutun üzerinden sökülen haçtan geriye kalan iz (Bitter Winter)​
“Amaç halkı kötü cenaze törenlerinden kurtarmak”
Zhejiang Şeciang eyaletinde yer alan Wenzhou’ya bağlı Pingyang ilçesinde 1 Aralık 2019’da hükümetin kabul ettiği “Merkezi Cenaze Töreni Düzenlemeleri” ile halkın “kötü cenaze töreni geleneklerinden kurtulması ve onun yerine bilimsel, medeni ve tasarruflu törenler yapmasının” amaçlandığı ifade ediliyor.
Bitter Winter’ın 24 Ocak’ta yer verdiği habere göre getirilen düzenlemelerden biri, “din görevlilerinin cenaze törenlerine katılmasını yasaklıyor” ve “sayıları 10’u aşmayacak şekilde, ölen kişinin yakınlarının alçak sesle dini metinleri okumalarına ya da ilahi söylemelerine” müsaade ediyor.
19. yüzyılda misyonerlerin gelişi sonrası Hıristiyan sayısının hızla artarak bugün 1 milyonu aştığı Wenzhou, “Çin’in Kudüs’ü” olarak adlandırılıyor. Bu bölgede yaşayan bazı kişiler, yakın zamana kadar yerel yetkililerle ilişkilerinin iyi olduğunu ancak Şi’nin ÇKP Genel Sekreteri olarak göreve başlamasından hemen sonra 2014’te hükümetin “yasadışı” kiliseleri yıkma ve içindeki haçları kaldırma kampanyasıyla birlikte Hristiyan toplumda hoşnutsuzluğun arttığını ve halkın yetkililere güveninin azaldığını söylüyor.
Seküler merasim yapmadan defnedemiyorlar
Wenzhou’daki cenaze törenlerinde yaşanan kısıtlamaların ülkede farklı yerlerde de halkın önüne konduğu belirtiliyor.
Henan eyaletine bağlı bir köyden Bitter Winter’a konuşan bir kişi, hükümetin geçen yıl nisan ayında tüm dini cenaze törenlerinin yasaklandığını duyurduğunu söyledi.
Köy sakininin anlattıklarına göre o günden kısa süre sonra devreye giren düzenlemeyle, din görevlilerinin “yurttaşların düğün, cenaze ya da diğer merasimlerine müdahale için dini kullanmayı bırakmaları şartı" getirildi.
Son günlerde adı koronavirüs salgınıyla anılan Hubei eyaletinin Vuhan kentinde geçen yıl ekim ayında yaşanan olaydaysa, yaşamını yitiren bir kişinin yakınları ve arkadaşları cenaze törenine hazırlanırken birilerinin aileyi yetkililere ihbar etmesi sonrası polis baskın düzenledi. Ölen annesi için dua eden kadın tutuklanırken, defin işlemininse iki gün sonra, Hristiyan gelenekleri yerine getirilmeden gerçekleştirilebildiği ileri sürüldü.
Henan’ın Yuzghou şehrinden başka bir kişi de “Babam öldüğünde köy yetkilileri seküler tören düzenlemezsek bizi tutuklamakla tehdit etti. Karşı çıkmaya cesaret edemedik. Babam inançlı biriydi. Öldükten sonra bile zulüm gördü” dedi.
Kasım 2018’de yine Henan eyaletinde yaşanan bir diğer olayda, Suiping ilçesinde bir adam için cenaze merasimi yapılırken hükümet yetkilileri baskın düzenledi. İddialara göre “kilise dışında her türlü dini aktivitenin yasak olduğunu” belirten yetkililer, aileye manevi şarkılar söylemek istiyorlarsa “kiliseye gitmelerini ve ulusal marş okumalarını” söyledi.

Bir Hıristiyanın evine asılan Şi fotoğrafı ve ÇKP liderleri tablosu (Bitter Winter)​
Törenlere baskın yapılıyor, haçlar kaldırılıyor
Diğer taraftan 2018’de Henan’da yerel hükümetin kabul ettiği düzenlemeyle, “ziyaret grupları, korolar, orkestralar ve diğer grupların ibadethane dışında özel olarak dini etkinlik düzenlemesinin” yasaklandığı belirtildi. Hükümetinse getirilen bu şartları daha çok Hıristiyan düğünlerine ve cenaze merasimlerine izinsiz girmek ya da bu tür etkinlikleri dağıtmak için bahane olarak kullandığı öne sürüldü.
Henan’ın Shangqiu kentindeki Three-Self Kilisesi’nden yaşlı bir kişi, “Hükümet dini cenaze törenlerini yasaklıyor ve kilise korolarının ya da orkestraların bu törenlere katılmasına izin vermiyor. Papazlar, Hıristiyanların evine ancak aceleyle ve gizlice girebiliyor. Durum çok vahim ve inançlı bazı kişiler, ölenlere mezarlığa kadar eşlik bile edemiyor” diye konuştu.
Bir başka olayda Fangchengşeng ilçesinde hükümet yetkilileri, Nisan 2018’de cenaze töreni sırasında orada bulunan kişilere ve koroya alanı terk etmelerini emrederken, haçları ve diğer dini simgeleri kaldırmamaları halinde tutuklanacaklarını söyledi. Ölen kişinin yakınları dışında herkes töreni terk etti, tüm haçlar kaldırıldı. Geçen yıl haziran ayındaysa Henan’ın Luoyang kentinde yetkililer tabutu saran örtüdeki haç işaretini söktürdü.
“Hıristiyanlığı ‘Çinlileştirme’ kampanyası”
Öte yandan dini sembollerin kaldırılması uygulamasıyla, kiliselerin dışında Hristiyanların ibadet alanlarında da karşılaşıldığı ileri sürülüyor.
Çin’in tanınmış “gizli kiliselerinden” birinin papazı olan Wangyi Yi ile eşi Jiang Rong, Ocak 2019’da tutukladı.
Wang’ın başında olduğu ve ÇKP tarafından kabul edilmeyen Early Rain Covenant Kilisesi, Aralık 2018’de kapatıldı, 100’den fazla kişi de tutuklandı.
Independent Türkçe'de yer alan habere göre, Papaz Wang “hükümeti devirmeye teşvik ve yasa dışı iş yapmak” suçlamasıyla 9 yıl hapis cezasına çarptırılırken, iddialara göre kapatılan kilise de ticari kuruluşlara kiraya verildi.
O dönem Batı medyasında geniş yer bulan Wang’ın tutuklanması Çin’deki Hristiyan nüfusun durumunu bir kez daha gündeme getirdi.

Polis tarafından dinamitle havaya uçurulduğu iddia edilen bir kilise (AP)
Bazı uzmanlar Pekin yönetiminin Hıristiyan sayısındaki artış ve onların Batı’yla muhtemel bağlantılarından kaynaklanan rahatsızlığında hedefin “Hıristiyanlığı yok etmek” değil “dize getirmek” olduğunu iddia etti.
Duke Üniversitesi’nden profesör Lian XŞi, meseleyi Guardian gazetesine değerlendirirken, “Hükümet Hristiyanlığı partinin emrinde tamamen yerli bir dine dönüştürmek için Hıristiyanlığı ‘Çinlileştirme’ kampanyası yürütüyor” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan 2018 boyunca yerel hükümetlerin devletin onay verdiği kilise ağı dışında kalan yüzlerce ibadet mekanını ve “ev kiliselerini” kapattığı da ileri sürüldü.
Kasım 2018’de 500 ev kilisesi liderinin ortak açıklamasında, yetkililerin binalardan haçları çıkardığı, kiliselere Çin bayrağı asma ve yurtsever şarkılar söyleme zorunluluğu getirildiği ve 18 yaş altı kişilerin kilise törenlerine girişinin yasaklandığı belirtildi.
2030’da dünyanın en çok Hıristiyan nüfusu bu ülkede olacak
Purdue Üniversitesi’nden sosyolog profesör Fenggang Yang, 2 Ocak’ta Time dergisine yaptığı açıklamada, Çin anakarasında 2020 itibarıyla 116 milyon Protestan Hristiyan olduğunu belirtirken, “2030’a gelindiğinde Çin’de muhtemelen dünyanın diğer ülkelerinden daha çok Hristiyan yaşıyor olacak” tahminini yaptı.
Hong Kong Çin Üniversitesi’nde misafir profesör Willy Lam ise üye sayısı tahminen 90 milyonu bulan Çin Komünist Partisi’nin ve hükümet liderlerinin bu durumdan kaygı duyduğunu kaydetti.
Çin’de gizli kiliselerin “süratle yayıldığını” ifade eden Lam, “Çin hükümeti, aralarında az eğitimli insanların da olduğu daha fazla kişinin resmi milliyetçilik ve yurtseverliğe değil de manevi ihtiyaçları için kiliseye yönelmesinden korkuyor” dedi.
Çin: Batı, Hıristiyanlığı topluma sızmak ve yönetimi devirmek için kullanıyor
Eleştirilerin hedefindeki Çinli yetkililerse “Batı’nın Hristiyanlığı iktidarı devirmek için kullandığını” öne sürüyor.
Çin’deki Protestan Kiliseleri Three-Self Yurtsever Hareketi Ulusal Komitesi Başkanı Xu Xiaohong, Mart 2019’da yaptığı açıklamada, Batılı güçlerin “Hristiyanlığı Çin toplumuna nüfuz etmek” ve hatta hükümeti “devirmek” için kullanmaya çalıştığını iddia etti.
Başında olduğu hareketin adının “Batı” değil “Çin”le bittiğini belirten Xu, “Hristiyanlık bayrağı altında ulusal güvenliğin altını oyma faaliyetlerine iştirak eden yüz kararlarını adalete teslim etmek için ülkemizi destekliyoruz” dedi.
Xu, “Çin Hristiyanlığı, yalnızca mütemadiyen Çin kültürünün iyi geleneklerine yaklaşarak Çin kültürünün verimli toprağında kök salabilir ve bizzat Çinlilerin kabul edeceği bir din olabilir” diye ekledi.

Henan eyaletinde yerle bir edilen ev kilisesinden geriye kalanlar (AP)
Çin’de resmi kayıt altında olmayan gizli kiliseler, Hristiyan ailelerin evlerinde toplanılmasından ötürü genelde “ev kilisesi” olarak adlandırılıyor.
2018’de “resmi izin dışı” din eğitimini yasaklamanın yanı sıra dini grupların online tüm aktivitelerini bildirmesini şart koşan yeni düzenlemelerin devreye girmesinin ardından bu tür yerlerin gittikçe daha çok baskı gördüğü ileri sürülüyor.
New York Post’un (NYP) haberine göre, Çin’de 1 Şubat 2020 itibarıyla tüm biçimlerde dini etkinlikleri yasaklamaya dair yeni kısıtlamaların uygulamaya geçtiği kaydedilirken, 41 maddeli “Dini Grupları Denetim Önlemlerinin”, ayin ve ritüellerin düzenlenmesinden liderlerin seçimine ve yıllık toplantılara, personelin işe alınmasına ve fonların ele alınmasına kadar birçok hususu ele aldığı belirtiliyor.
Resmi olarak “ateist” Çin Halk Cumhuriyeti’nin anayasasında yurttaşlara “uygun tüm dini aktiviteler” için “dini inanç özgürlüğünün” garanti edildiği kaydediliyor.
Çin devleti resmi olarak 5 dini inancı tanıyor: Budizm, Taoizm, İslam, Katoliklik ve Protestanlık. 
Early Rain Covenant Kilisesi ve Falun Gong’un da aralarında bulunduğu birçok grupsa Çin’de “şer tarikatlar” olarak kabul edilip yasağa tabi tutuluyor.
Ülkedeki Hristiyanların çoğunluğunu Protestanlar oluştururken, “gizli” Katolik kilisesi mensubu papazlar ve rahiplerinse ÇKP üyeleri tarafından özenle seçildiği iddia ediliyor.
NYP’nin haberine göre, Çin’in kadim inanışlarından Taoizm mensuplarının da Şi sonrası artan baskı ortamından kaçtığı, bin yılı aşkın süredir ayakta duran tapınakların Çin Din İşleri yetkililerinin talimatları sonucu kapatıldığı ve heykellerin paramparça edildiği belirtiliyor.
Diğer taraftan Çin’in kendi toprak parçası olduğunu iddia etiği Tibet’te dini özgürlüklere müdahale ettiği iddiaları sıkça gündeme geliyor.

 


İsrail hava saldırıları Beyrut banliyölerini ve Güney Lübnan’ı hedef aldı

İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)
İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)
TT

İsrail hava saldırıları Beyrut banliyölerini ve Güney Lübnan’ı hedef aldı

İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)
İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısı sonucu çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri (AFP)

İsrail’in saldırıları hız kesmeden devam ediyor; Güney Lübnan, Bekaa Vadisi ve Beyrut’un güney banliyösündeki farklı bölgeler hedef alınıyor.

Bugün sabaha karşı İsrail, güneydeki üç bölge ile Aramun’a hava saldırısı düzenledi. Resmî kaynaklara göre bu saldırılardan biri bir apartmanı hedef aldı.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), İsrail savaş uçaklarının el-Kafaat ve Haret Hreik bölgelerine iki ayrı saldırı gerçekleştirdiğini bildirirken, Aramun’daki saldırının ise bir binanın üst katlarındaki bir daireyi vurduğunu aktardı.

csde
İsrail’in Beyrut’un güneyindeki el-Kafaat mahallesine düzenlediği hava saldırısının ardından yol üzerinde görülen enkaz ve moloz yığınları (AFP)

NNA, şafak vakti gerçekleştirilen bir dizi hava saldırısı ve topçu atışının güneydeki bazı beldelere yöneldiğini de belirtti.

Güneyde şiddetli hava saldırıları

Güneyde ise İsrail savaş uçakları bu sabah, Sayda ilçesine bağlı Vadi Arab el-Cel köyüne yoğun hava saldırısı düzenledi. Saldırının etkisi Sayda ve doğusunda da duyuldu. Olay öncesinde İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, özellikle Vadi Arab el-Cel köyü sakinlerini acil uyarı yaparak bilgilendirdi.

Adraee, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Yakın zamanda İsrail ordusu, Hizbullah’a ait askerî altyapıyı hedef alacak. Haritada kırmızı ile işaretlenmiş binadaki ve çevresindeki yapıların sakinlerini derhal tahliye etmeye ve binadan en az 300 metre uzaklaşmaya çağırıyoruz. Bu bölgede kalmanız tehlikeye yol açar” ifadelerini kullandı.

Gece yarısından itibaren İsrail savaş uçakları, Taybe, Debal, Deyr Kifa, Kana, Zebkin, Kafr Cuz, Habuş, el-Beyad, Secd, Bint Cubeyl, Arid, Debbin, el-Hıyam ve el-Kufur gibi güneydeki birçok beldeyi hedef alan bir dizi hava saldırısı gerçekleştirdi.

Deyr Kifa’daki saldırıda üç kişi enkaz altında kalarak yaşamını yitirdi, Kana beldesinin el-Huşne bölgesine düşen bir füze ise patlamadı.

fsvfd
İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (Reuters)

Hava saldırılarına paralel olarak, bazı beldelerin çevresi de İsrail topçu birliklerinin bombardımanına maruz kaldı. Bu kapsamda, Cibal el-Batm, Yatar, Zebkin, Taybe, el-Hıyam ve Kafr Şuba çevresindeki bölgeler hedef alındı.

Bir vatandaşın kaçırılıp ardından serbest bırakılması

Şarku’l Avsat’ın NNA’dan aktardığına göre İsrail birlikleri şafak vakti sınır kasabası Kafr Şuba’ya girerek beldenin çevresindeki bazı evleri bastı. Kasım el-Kadiri’yi alıkoyan birlikler, ardından beldenin yüksek kesimlerindeki mevzilerine geri çekildi.

Daha sonra NNA, İsrail güçlerinin el-Kadiri’yi serbest bıraktığını bildirdi; detay verilmedi.

Avichay Adraee, 36. Tümen’in Güney Lübnan’da yürütülen kara operasyonunu genişletmek için harekâta katıldığını ve bunun ‘ileri savunma hattını’ güçlendirme çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti.

Adraee, tümen birliklerinin son günlerde, Güney Lübnan’daki ek hedeflere yönelik yoğun kara faaliyetleri yürüttüğünü ve bu sayede askerî varlığın artırıldığını ve savunma hattının güçlendirildiğini açıkladı.

Ayrıca, 36. Tümen’in, 91. Tümen ile birlikte daha önce başlatılan görevleri tamamlayarak ileri savunma hattını pekiştirdiğini ve hedefin İsrail’in kuzeyinde yaşayanlar için ek güvenlik katmanı oluşturmak ve tehditleri ortadan kaldırmak olduğunu vurguladı.

Adraee, kara birliklerinin girişinden önce bölgedeki bir dizi hedefin hem topçu hem de hava saldırılarıyla vurulduğunu da belirtti.

Lübnan ordusu Sadikin’deki Lübnanlıları tahliye etti

Buna paralel olarak, Lübnan ordusu gece yarısına doğru, Sadikin beldesinde kalan vatandaşların güvenli bir şekilde tahliye edilmesine eşlik etti ve yardımcı oldu. Bu adım, İsrail ordusunun, Sur’daki halka yaptığı uyarının ardından gerçekleşti.

Daha önce benzer bir uyarı Cibal el-Batm sakinlerine de iletilmişti.

Savaşın başlamasından bu yana 886 kişi hayatını kaybetti

Ortadoğu’daki savaş, Lübnan’ı 2 Mart’ta etkisi altına aldı. Hizbullah, ABD-İsrail saldırısının ilk gününde İran Dini Lideri Ali Hamaney’nin suikastına yanıt olarak İsrail’e roket attı. İsrail ise geniş çaplı hava saldırıları düzenleyerek, Güney Lübnan’a birliklerini soktu.

grfe
Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail hava saldırısı sonucu hasar gören bir bina (AP)

Lübnan Sağlık Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, İsrail saldırıları sonucu 886 kişinin hayatını kaybettiğini, bunların arasında 67 kadın ve 111 çocuğun bulunduğunu; ayrıca 2 bin 141 kişinin yaralandığını duyurdu.

Yetkililer, 2 Mart’tan bu yana bir milyondan fazla kişinin göçmen kaydı yaptırdığını ve 130 binden fazla kişinin 600’ü aşkın toplu barınma merkezinde ikamet ettiğini bildirdi.

Öte yandan İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz dün yaptığı açıklamada, Lübnan’daki göçmenlerin Litani Nehri güneyindeki evlerine, İsrail’in kuzeyindeki halkın güvenliği sağlanmadan dönmeyeceklerini vurguladı.


Dünya daha geniş kapsamlı bir savaşa mı sürükleniyor?

Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
TT

Dünya daha geniş kapsamlı bir savaşa mı sürükleniyor?

Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)
Tahran petrol rafinerisini hedef alan hava saldırılarının ardından meydana gelen patlamalar, 7 Mart 2026 (AFP)

Christopher Phillips

Dünya bugün topyekun bir savaşın eşiğinde mi? İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıları bazı çevrelerde bu konuyla ilgili endişe yarattı. İngiliz The Telegraph gazetesi 7 Mart’ta, ‘İngiltere’nin Üçüncü Dünya Savaşı'na sürüklenme olasılığına’ dair uyaran bir manşet yayınladı. Öte yandan NATO'nun eski üst düzey komutan yardımcısı Richard Shirreff, bu çatışmanın ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın son kıvılcımı olabileceği’ uyarısında bulundu. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy de bir ay kadar önce, BBC'ye verdiği röportajda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i ‘Üçüncü Dünya Savaşı'nın fitilini ateşlemekle’ suçladı.

1945 yılındaki son dünya savaşının sona ermesinden bu yana, analistlerin ‘dünya savaşından’ söz etmeleri alışılmış bir klişe haline geldi, fakat bu kez durum farklı mı? Ukrayna ve İran'daki savaşlar mağdurlar için trajik olmasına rağmen, önceki dünya savaşlarına kıyasla bu çatışmalara yönelik küresel müdahalenin kapsamı hala sınırlı kalmaya devam ediyor. Ancak, Richard Shirreff’in dünyanın bugün tanık olduğu olayların daha geniş çaplı bir savaşın kıvılcımını ateşleyebileceği yönündeki görüşü doğru olabilir mi? Peki, son dönemdeki küresel jeopolitik değişiklikler, bu çatışmaların ‘dünya savaşlarına’ dönüşme olasılığını artırmada bir rol oynadı mı?

Bir dünya savaşına doğru sürükleniş

İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde, iletişim ve sanayi kapasitelerinin yetersizliği nedeniyle dünya savaşları imkansızdı. Çin’deki Üç Krallık Savaşı, Asya’daki Moğol istilaları ya da Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları gibi belli bir bölgede yaşanan çatışmalar her ne kadar korkunç olursa olsun, ‘dünya çapında’ değildi.

Ancak lojistik ve endüstriyel kapasitelerin bu genişlemeyi mümkün kılmasıyla durum değişti. 1914-1918 yılları arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı, ‘dünya savaşı’ olarak adlandırılan ilk savaş olsa da 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Avrupa kıtasında yaşanan örneğin, Yedi Yıl Savaşları ve Napolyon Savaşları gibi çatışmalar, Kuzey ve Güney Amerika, Hindistan ve Karayipler'i de kapsayacak şekilde genişledi ve küresel bir boyut kazandı. Bu çatışmalar, 70'ten fazla ülkenin savaşa katıldığı ve çoğu sivil olmak üzere 75 milyondan fazla kişinin hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı'nda kanlı zirveye ulaştı.

Gelişmiş teknolojinin yardımıyla savaşlar küresel bir boyut kazandı; ancak bu savaşların kapsamını genişleten temel etken, iki savaşan taraf arasındaki çatışmanın daha fazla tarafı içine çekmesine olanak tanıyan ittifaklardı.

Bu savaşların, gemilerin ve daha sonra uçakların dünyanın en ücra köşelerine ulaşmasını sağlayan gelişmiş teknolojinin yardımıyla küresel bir nitelik kazandığına şüphe yok. Ancak aynı zamanda söz konusu savaşların kapsamını genişleten temel etken, iki savaşan taraf arasındaki çatışmanın daha fazla tarafı içine çekmesine olanak tanıyan ittifaklardı. Örneğin, bu tür ittifaklar, 1756'da Fransa ile İngiltere arasındaki rekabetin Kuzey Amerika'daki kolonileriyle sınırlı kalmayıp, Londra'nın müttefiki Prusya’nın (bugünkü Almanya'nın doğu kesiminde kurulmuş Berlin merkezli Alman krallığı), Avrupa'da Paris'in müttefikleri olan Rusya ve Avusturya’ya karşı savaşlar yürüttüğünü gördük. Öte yandan, İngiliz komutasındaki Hint askerler, Hindistan'da Fransız komutasındaki Hint askerlerle savaştı. Ayrıca Avrupa’daki karmaşık ittifaklar ağının, 1914 yılında Bosna'da bir Avusturya düküne yapılan suikastın kıtada bir çatışmanın fitilini ateşlemesi ve 1939 yılında Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesi, tarihin en yıkıcı savaşının başlamasına neden oldu.

fvgf
İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet roket fırlatma rampaları 1941 (AFP)

Ancak 1945'te bu savaşın sona ermesinden bu yana, dünya liderleri bu tür yıkıcı küresel çatışmaları önlemek için bilinçli çabalar sarf ettiler. Nükleer silahlar yoluyla kesinleşecek karşılıklı yıkım korkusu, ABD ve Sovyetler Birliği'nin hâkim olduğu iki kutuplu bir siyasi sistemin ortaya çıkması ve Birleşmiş Milletlerin (BM) kurulması, bu çabaları güçlendirmede önemli rol oynayan temel faktörlerdi. Savaşlar tamamen ortadan kalkmadı ve çoğu korkunçtu, ancak çoğu belirli bölgelerle sınırlı kaldı. Yayıldıklarında da bu ilgili bölge içindeydi, küresel düzeyde değildi. Örneğin, 1962 yılında Washington ve Moskova, büyük zorluklarla Küba konusunda doğrudan bir çatışmayı önleyebildi. Bunun yerine süper güçler, Vietnam, Afganistan ve Angola gibi yerlerde, dünya çapındaki iç savaşlarda rakip tarafları destekleyerek vekalet savaşları yürütmeyi tercih etti.

Ukrayna'daki savaşın aksine İran ile olan çatışma, hedef alınan ülkenin sınırlarının ötesine çoktan yayıldı. Tahran'ın misillemesi, insansız hava araçları (İHA) ve füzeler kullanılarak Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer yerlere ulaştı.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dünya savaşları bir daha ortaya çıkmadı. ABD’nin ‘tek kutuplu’ hakimiyetiyle karakterize edilen 1991 sonrası dönemde, çoğu Washington'ın küresel egemenliğini dayatma arayışıyla kışkırttığı bir dizi savaş yaşandı. Ancak ABD’nin küresel hakem rolünü üstlenmesi, ona fiilen meydan okuyabilecek rakip bir ittifakın ortaya çıkmasını imkansızlaştırdı ve çatışmalar, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi yerel düzeyle sınırlı kaldı.

Çok kutuplu bir dünyada riskler artıyor mu?

Günümüzde çok kutuplu bir dünyaya geçiş tehlike çanlarını çaldırmalı. Çok kutupluluk, 1945'ten önce dünya savaşlarının patlak verdiği dönemde hâkim modeldi. Uluslararası ilişkiler uzmanları, çok kutupluluğun, çatışmayı tetikleyebilecek güç blokları arasında çok sayıda rekabetin varlığı nedeniyle, bu tür çatışmaların daha az olduğu ikili veya tek kutuplu sistemlere kıyasla, geniş çaplı çatışmaların çıkma olasılığını artırdığı görüşünde. Tüm bu endişelere rağmen, çok kutuplu dönemin henüz uluslararası ilişkiler uzmanlarının uyardığı ‘süper güçler’ çatışmasına tanık olmadığını belirtmekte fayda var.

dfv
İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Dragon destroyer gemisi, bölgedeki İngiliz savunmasına takviye sağlamak üzere Portsmouth Kraliyet Donanma Üssü'nden ayrılıp Doğu Akdeniz'e doğru yola çıktı, 10 Mart 2026 (AFP)

Ukrayna’daki Savaş, süresinin uzunluğuna ve şiddetine rağmen, şu ana kadar Soğuk Savaş döneminde görülen vekalet savaşlarına benziyor. Ukrayna’nın destekçileri olan ABD ve Avrupa güçleri, savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçındılar. Kiev'e para ve silah sağlamakla yetindiler. Bu tıpkı Washington’ın 1980’li yıllarda Afgan mücahitleri silahlandırmasına ya da Çin ve Sovyetler Birliği'nin Vietkong'u (Ulusal Kurtuluş Cephesi- NLF) silahlandırıp eğitmesine benziyor. Benzer şekilde, İran'a karşı savaş da şu ana kadar ABD'nin tek kutuplu hakimiyeti dönemindeki çatışmaları da andırıyor. ABD’nin 2000’li yıllarda Irak ve Afganistan'ı işgal ettiği, 1999 yılında Sırbistan'ı bombaladığı gibi, İran'a karşı başlattığı savaş da eşitliğin olmadığı bir çatışma oldu. ABD ve müttefiki İsrail, ezici bir askeri üstünlüğe sahipler ve süper güçlerden bir rakibe karşı değil, kendilerinden çok daha zayıf bir bölgesel güce hakimiyetini dayatmaya çalışıyorlar.

Ancak İran ile savaş, Ukrayna'daki savaşın aksine, hedef alınan ülkenin sınırlarının ötesine çoktan yayıldı. Tahran'ın misillemesi, İHA’lı ve füzeli saldırılarla Körfez ülkeleri ve diğer bölgesel hedeflere kadar uzandı. Hizbullah'a yönelik destek saldırıları ise İsrail'i Lübnan'ı çatışmanın merkezine yerleştiren geniş çaplı bir harekât başlatmaya itti. İran'ın müttefikleri olan Husiler, Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ve Hamas, bulundukları Yemen, Irak ve Filistin'i çatışmayı genişletmek için birer arena olarak görebilirler, ancak Ortadoğu ve dünya ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkilerine rağmen, bu durum bir küresel çatışmaya dönüşmeyecektir. Çatışmanın bu düzeye ulaşması için küresel güçlerin müdahalesi gerekli olsa da böyle bir şey şu anda olası görünmüyor.

Eğer Trump İran'da ya da Putin Ukrayna'da başarılı olursa, onların ya da onlardan sonra geleceklerin başka yerlerde de aynı yönteme başvurma olasılığı artar mı?

İran hem Rusya hem de Çin ile yakın ilişkilere sahip olsa da 1756'da İngiltere ile Fransa'yı ya da 1914'te Avrupa güçlerini bir araya getiren ittifaklara benzer bir askeri ittifaka sahip değil. Rusya, Tahran ile İHA’ların kullanımı konusunda deneyimlerini paylaştı ama bu durum Ukrayna ve İran savaşlarını, örneğin, 1941'den sonra İkinci Dünya Savaşı'nın bir parçası haline gelen Çin-Japonya Savaşı'nda olduğu gibi, tek bir bağlantılı çatışmanın parçası haline getirmez. Hatta Başkan Donald Trump, Rus petrolünün pazara girişini kolaylaştırmak için Moskova'ya yönelik yaptırımları geçici olarak hafifletti; bu da İran ve Rusya'yı tek düşman olarak gören bir hükümetin davranışını yansıtmıyor.

Normların yıkılması

Şu anda Ukrayna’daki savaşın ya da İran’a karşı savaşın, genişleyip küresel çatışmalara dönüşebileceğini hayal etmek zor. En büyük tehlike, bu savaşların daha da tırmanabilecek yeni bir çatışma dönemine zemin hazırlaması olacaktır. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Putin ve Trump, savaşlarını başlatırken uluslararası teamülleri hiçe saydılar. İkisi de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki çoğu çatışmada olduğu gibi, BM’de haklarını savunmaya ya da uluslararası destek toplamaya çalışmadı. Her ikisi de eylemlerini meşrulaştırmak için gerekçeler bulsa da bu gerekçelere ikna olan çok az kişi var ve çoğu insan bunu süper güçlerin bir güç gösterisi olarak görüyor. Bu da diğer küresel güçlerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için onların izinden gitme olasılığını artırıyor.

cd
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Umman Körfezi'nde, ABD'nin USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde bulunan F-18 tipi uçaklar, 15 Temmuz 2019 (Reuters)

Çin’in Tayvan’ı bir şekilde hedef almasını, Etiyopya'nın Eritre'ye baskı uygulamasını ya da Hindistan'ın Keşmir'de daha derin bir ilerleme kaydetmesini görebilir miyiz? Trump İran'da, Putin ise Ukrayna'da başarılı olursa, onların ya da onlardan sonra geleceklerin başka yerlerde de aynı yönteme başvurma olasılığı artar mı? Uluslararası ilişkiler araştırmacıları, çok kutuplu bir dünya sisteminde, hedeflerine ulaşmak için güç kullanmaya hazır aktörlerin sayısı arttıkça, çatışma çıkma olasılığının da arttığına işaret ediyor. Böyle bir ortamda, ülkeler gelecekte kendilerini savunmak için 1914 yılında görüldüğü gibi askeri ittifaklar kurmaya çalışacaklardır ki, İran şu anda böyle bir ittifaka sahip değil. Tüm bunlar, şu anda uzak görünse de gelecekte bir dünya savaşının patlak verme olasılığını artırıyor.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


ABD’deki bir jüri heyeti, Esed döneminden bir Suriyeli yetkiliyi işkence suçundan mahkûm etti

Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
TT

ABD’deki bir jüri heyeti, Esed döneminden bir Suriyeli yetkiliyi işkence suçundan mahkûm etti

Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)
Eski cezaevi yetkilisi, astlarına siyasi mahkûmlara ağır fiziksel ve psikolojik işkence çektirmeleri emrini verdi. (Arşiv – Reuters)

ABD Adalet Bakanlığı, Los Angeles’ta bir federal jüri heyetinin, eski Suriye hükümet yetkilisi ve Beşşar Esed döneminde Şam Merkez Hapishanesi’nin müdürü olan Semir Osman eş-Şeyh’i işkence suçlamasıyla mahkûm ettiğini açıkladı.

Bakanlık dün yayımladığı açıklamada, 73 yaşındaki eş-Şeyh’in bir işkenceyi planlama suçlaması ve Adra Hapishanesi’ndeki tutuklulara uygulanan işkenceye ilişkin üç ayrı suçtan mahkûm edildiğini duyurdu.

Resmî belgelerde eş-Şeyh’in 2005-2008 yılları arasında hapishanenin müdürü olduğu ve suçlamalar karşısında suçsuz olduğunu savunduğu belirtiliyor. Avukatları, karar karşısında ‘hayal kırıklığı’ yaşadıklarını belirterek, eş-Şeyh’in tüm itiraz ve temyiz yollarını kullanacağını açıkladı.

Adalet Bakanlığı, jüri heyetinin ayrıca eş-Şeyh’i Amerikan göçmenlik makamlarını yanıltmak, yeşil kart almak ve sahtecilik yoluyla Amerikan vatandaşlığı başvurusunda bulunmakla da suçladığını bildirdi.

Eş-Şeyh’e yönelik suçlamalar 2024 sonlarında yöneltilmişti. Savcılar, eş-Şeyh’in astlarına siyasi ve diğer tutuklulara ciddi fiziksel ve psikolojik acı çektirmeleri talimatını verdiğini, bazen kendisinin de bu eylemlere katıldığını ifade etti.

Bakanlık, işkencenin amacının halkı Esed rejimine karşı çıkmaktan caydırmak olduğunu belirtti.

Savcılar, güvenlik birimlerinde görev yapan eş-Şeyh’in, Esed’in üyesi olduğu Suriye Baas Partisi ile bağlantılı olduğunu ve 2011 yılında eski Devlet Başkanı tarafından Deyrizor Valisi olarak atandığını söyledi.

Adalet Bakanlığı, eş-Şeyh’in üç işkence suçundan ve bir işkenceyi planlama suçundan her biri için azami 20 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya olduğunu belirtti.

Ayrıca göçmenlik ve vatandaşlık sahtekârlığı suçları için her bir suçtan azami 10 yıl hapis cezası öngörülüyor. Eş-Şeyh, ABD’de tutuklu bulunuyor.

Suriye muhalefeti, 50 yılı aşkın süren Esed rejimini 2024 sonunda sonlandırmıştı. On yıldan uzun süren iç savaş, yüzbinlerce kişinin ölümüne ve mülteci krizine yol açarken şehirleri harabeye çevirmişti. Ardından Ahmed eş-Şera Cumhurbaşkanı olarak göreve gelmiş ve Batı ile ilişkileri geliştirmeye çalışmıştı.