Sudan İhvanı: Ömer el-Beşir yönetimi İslami değildi

Halk Kongresi partisi rejimi içeriden devirmeyi hedefliyordu

Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)
Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)
TT

Sudan İhvanı: Ömer el-Beşir yönetimi İslami değildi

Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)
Ömer el-Beşir ve Hasan Turabi, arkalarında ise Selahaddin el-Atabani - 2014 (Getty İmages)

Sudan’da yaklaşık 30 yıl hüküm süren Müslüman Kardeşler (İhvan) yönetiminin çökmesinin üstünden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, halen birçok Sudanlı ‘İhvan rejiminin’ tamamıyla sona ermediğini düşünüyor.
İhvan örgütünün, kadroları aracılığıyla, devletin önemli ve stratejik kuruluşlarındaki yerlerini koruduğu ve kurumların çalışmasını engellediği iddia ediliyor.
Eski rejimin çözülmesi kararlarına ve Sudan halkı aleyhinde suça bulaşmış rejim yetkilileri hakkında çıkarılan yakalama kararlarına rağmen, hala birçok bürokrat dışarıda serbest dolaşıyor. Bazılarına göre eski rejim yetkilileri; yakıt, ekmek, trafik ve ülkenin stratejik ürünlerinin yurt dışına kaçırılması gibi birçok krizin sorumlusu.
Siyasi aktivist ve iş insanı Süleyman Bedevi, "Sudan’ın ürünlerinin komşu ülkelere kaçırıldığını" iddia ediyor.
"Koyun sürülerinin Mısır’a kaçırıldığını, buğday, şeker ve petrol ürünlerinin Çad, Orta Afrika ve Kamerun pazarlarında açıktan satıldığını" öne süren Bedevi, Sudan menşeli ürünlerin, eski rejim yetkilileri aracılığıyla, doğudaki Eritre ve Etiyopya’da toptan satışlarının gerçekleştiği iddia ediliyor.
Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Özgürlük ve Değişim Partisi lideri Salah Menna: "Siyasal İslamcılar ülkede hala çok etkin konumdalar, yönetimin kritik noktalarında güçlerini koruyorlar, hatta tekrar başa geçmek için hazırlıklar yapıyorlar" dedi.
İslamcıların Geçiş Konseyi’nin planlarını bozmak için girişimlerde bulunduğunu savunan Menna, şunları söyledi: "Siyasal İslamcılar geçiş döneminin başarısız olması için ellerinden geleni yapıyor, gün geçmiyor ki yeni bir komplonun içinde yer almasınlar. Ancak şunu da belirtmeliyim; Geçiş Konseyi bu kumpasları boşa çıkaracak güçtedir, güç odakları dağıtılmaya ve Sudan devleti, bu çıkarcı çevrelerin elinden kurtarılmaya çalışılmaktadır. Otuz yıl boyunca işledikleri suçlar, ülkedeki siyasi geleceklerinin sonsuza dek bitmesine neden olmuştur, devlet artık asla dine sayalı partilerin kurulmasına izin vermeyecektir."
Bağımsızlıktan bu yana süregelen krizler
İslamcı düşünür ve teorisyen Dr. Hasan Turabi tarafından kurulan Sudan Halk Kongre Partisi'nin liderleri kendilerini savunuyor ve ülkedeki krizin arkasında oldukları yönündeki suçlamaları reddediyorlar. Yaşananların, Baas zihniyetli Sosyalistler tarafından yürütülen ‘sol hükümetin’ başarısızlığı olduğunu ve İslamcı akımlarla bir ilgisinin olmadığını belirtiyorlar.
Sudan Halk Kongre Partisi sözcüsü Adem Rahme, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: "Olanlarla bizim bir ilgimiz yok, sol tandanslı hükümetlerin politikaları bu krizlerin yaşanmasına neden oldu. Dış desteklerin kesilmesi onlar yüzündendir, eğer mutedil bir diyalog yolunu benimsemiş olsalardı, ülke bu kadar dışarıya kapanmazdı. Ülkeler yardım kuruluşları değildirler, mali desteklerinin yolsuzluğa gittiğini gördüklerinde elbette destek vermeyi keseceklerdir. İslamcıların yurt dışına mal kaçırdığı söyleniyor, öncelikle kaçakçılığın tarihi çok eskidir ve kronik sorunlardan kaynaklanmaktadır, çözümü de kolay değildir. Sudan’ın altın üretimi yıllık 10 milyar dolar civarındadır, ancak yine de bütçe açığı 6 milyar doları geçmektedir. Bağımsızlıktan bu yana bütün hükümetler, kaynakları doğru yönetmekte başarısız olmuştur."
Adem Rahme, partisinin eski rejimin içinde yer almasını da şöyle savundu: "Partimiz ‘ulusal diyalog’ çerçevesinde yönetimde kısmen yer aldı. O süreçte yozlaşmış yönetime karşı içeriden bir mücadele verdik. Başbakanlık ve mecliste yapılan yolsuzlukların açığa çıkmasını sağladık, bu hamlelerimiz, rejimin güvenirliğini sarstı ve Sudanlıların sokaklara dökülmesini teşvik etti. Sudan Halk Kongresi partisi, Ömer el-Beşir rejimini içeriden devirmeyi hedefliyordu ve bu uğurda çalıştık, ancak Beşir yönetiminden kurtulmak isteyen dış güçler, yönetimde yer almamızı fırsat bilerek, Beşir rejimiyle birlikte bizi de suçlayarak devirmek istedi. Böylelikle bir taşla iki kuş vurarak, Müslümanların siyaset dışına itilmesini hedeflediler."
Kurtuluş Cephesi yozlaşmıştı
Adem Rahme, partisinin 1989’da Kurtuluş Cephesi içinde yer almasının bir hata olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: "1989 darbesine katıldığımız için defalarca özür diledik. Ömer el-Beşir rejimi İslami bir yönetim değildi, bu rejimin en büyük suçları, Darfur’da haksız yere insanların öldürülmesi ve yolsuzluğun benimsenmesidir. Bu eylemleri hiçbir zaman tasvip etmedik ve sürekli karşı çıktık."
Rahme, yönetimin toplumun bazı kesimlerini dışlamasının mazur görülebileceğini savunarak şunları söyledi: "Hangi parti iktidara gelirse, ilk başlarda yönetimini pekiştirmek isteyecektir. Kurtuluş Cephesi, ordu, polis ve güvenlik güçleri tarafından yönlendiriliyordu, demokratik bir sisteme geçişin mümkün olmadığını anladığımızda, desteğimizi tamamen çekerek, yönetimden ayrıldık. 1989’da Müslümanların demokratik yöntemlerle seçilen hükümete karşı yapılan darbeye iştirak etmesinin sorumluluğu yönetimindir. İslami akımların liderleri Sadık el-Mehdi’den Müslümanları dışlamamasını defalarca talep etti. Ancak o zamanki genelkurmay başkanının Mehdi’den İslamcı akımlara baskı uygulaması talebinin karşılık bulması üzerine, zorunlu olarak muhalefet saflarında yer aldık."
Sudan Halk Kongresi Partisi'nin ilkesel olarak askeri darbelerin karşısında olduğunu vurgulayan Rahme, "Bizler kısa bir süreliğine Kurtuluş Cephesi’ni desteklediğimiz için Sudan halkından onlarca kez özür diledik, eğer darbeciler yargılanacaksa, Sudan’daki tüm askeri darbelerden sorumlu olan kişilerin yargılanması gerekir. Parti olarak, halkın aleyhine faaliyette bulunanların yargılanmasına karşı değiliz. Denetimsiz otorite yozlaşmaya mahkûmdur, Kurtuluş Cephesi özgürlükleri kısıtladı, ötekileri dışladı, sivilleri öldürdü ve zorunlu göç politikaları uyguladı, bizim ilkelerimiz var ve bunları kabul etmemiz mümkün değildir. Zaten parti olarak biz de tüm bunlara fazlasıyla maruz kaldık" diye konuştu.
Halk Kongresi Partisinin Genel Sekreteri Ali Hac Muhammed'in Kurtuluş Cephesi’nin 1989’daki darbesine destek verdiği suçlamasıyla tutuklanmasını eleştiren Rahme: "Ali Hac Muhammed’in tutuklanması kararı tamamen siyasidir, kendisi darbe olduğu dönemde yurt dışında ikamet ediyordu. Özgürlükler dinin temelini oluşturur, özgürlükleri kısıtlayan hiçbir rejimi İslami olarak adlandıramayız. Dolayısıyla Kurtuluş Cephesi rejimi de İslami bir yönetim değildi. İçinde bulunduğumuz süre zarfında da iktidar olabilmiş değildik, yönetim biçimi tamamıyla militaristti" ifadelerini kullandı.
Parti sözcüsü Rahme, Ömer el-Beşir’in Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) teslim edilmesi hakkında ise şunları söyledi: "Partimizin liderleri geçmişte bunu talep ettiği için hapislerde yatmıştır. Sudan’da adil bir yargılama söz konusu değildi, Ömer el-Beşir döneminde, hiçbir yetkilinin Sudan mahkemelerinde yargılanmasına imkân yoktu. Dolayısıyla kerhen de olsa Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmalarını talep ediyorduk. Şimdi de bu yargımız geçerlidir. Son dönemlerdeki hükümetleri oluşturan koalisyonları incelerseniz, Komünistlerden, Baasçılara, Nasırcılardan Sosyalistlere, genel olarak sol iktidarın söz konusu olduğunu görürsünüz. Hali hazırda da Sudan yargısı güven telkin etmemektedir. Ancak eski rejimin Lahey’e teslim edilmesinde sorunlar çıkabilir. Feshedilen Ulusal Kongre’nin (Beşir’in partisi) destekçileri tepki gösterecektir, eski rejimde yer alan askerler, yeni bir darbe girişiminde bulunabilir, ya da ülkede bir kaos çıkarmak isteyebilir."
Şeytanlaştırmama uyarısı
Öte yandan İslamcı çizgideki Islah Hareketi lideri Gazi Selahaddin Atabani, eskiden danışmanlığını yaptığı Beşir’in Lahey’e teslim edilmesi hakkında çekimser bir tutum takındı. Atabani şunları söyledi:
"Doha müzakerelerindeyken, adaletin sağlanması ve bunun ulusal bir çerçevede gerçekleşmesi gerektiğini savunmuştum. Uluslararası kurumlar da bu formülü kabul edilebilir olarak değerlendirmişti. Tezim şu yöndeydi: Zarar gören herkes, başkan da dâhil olmak üzere, sorumlular hakkında şikâyette bulunabilir. Uluslararası gözetimde ulusal bir yargılama olur. Böylelikle hem adaletin tecellisi mümkün olur, hem de dış müdahale endişesi ortadan kalkmış olur. Kurtuluş Cephesi’nin hatalarını elbette görmezden gelemeyiz, ancak bu işi abartamadan, gelecek için yanlış eylemlerinden dersler çıkarma yoluna gitmeliyiz. Güney Afrika’daki ‘barış ve adalet’ deneyiminin bir benzerini Sudan’da uygulamamız mümkündür. Belirli şahısların yargılanması yeterli değildir, önemli olan demokratik deneyimdir."
Gazi Selahaddin Atabani’nin Başbakan Abdullah Hamduk’la gerçekleştirdiği görüşme tepkilere neden olmuştu. Atabani görüşme hakkında şunları söyledi: "Bu görüşmeye verilen tepkileri anlamakta zorluk çekiyorum, gayet başarılı bir görüşme gerçekleştirdik. Hamduk beni ulusal bazı konuları danışmak için davet etti, yaklaşık bir saat görüş alışverişinde bulunduk. Ülkenin sorunlarının çözümünde ‘diyalogun önemi’ üzerinde durduk. Bu görüşmeyi eleştirenler, demokrasi karşıtlarıdır. Kanunlara göre kimsenin kimseyle görüşmesi engellenemez, bu gerici yaklaşımların son bulması gerekir."
Siyasal İslamcı akımlara yönelik ‘nefret söylemlerini’ eleştiren Atabani, şu ifadeleri kullandı: "Evet İslamcıların da yönetimde yer aldıkları süreçte hataları oldu, bu hatalar fikri temelli değil daha çok siyasetten kaynaklanmaktadır. Bu bahane edilerek bazı grupların ‘şeytanlaştırılması’ kabul edilemez. Sudan tarihinde hiçbir grubun üzerine bu kadar gidilmemiştir. Ötekileri ‘şeytanlaştırmak’ doğru bir tutum değildir, bu tutumu benimsersek, yarın hepimiz bunun kurbanı oluruz. Bu söylemlerin önüne geçerek engel olmalıyız. Ruanda’daki nefret söylemleri iç savaşa ve katliamlara neden oldu. İslamcıların ‘şeytanlaştırılması’ sorumluluktan kaçmak için kullanılıyor. Sudanlılar da aslında bunun gayet iyi farkındadır. İnsanlar birbirinin kuyusunu kazmak için bahane arıyor, nefret söylemleri, özgür düşüncenin önünde de bir engel teşkil etmektedir. Bazıları konuşmamıza bile tahammül göstermiyor. Bu zihniyetle ilerlememiz ve büyü hedeflere ulaşmamız mümkün değildir. Geçiş dönemindeyiz ve öncelikli meselelerimizi henüz çözüme ulaştırmış değiliz"
Siyasal İslamcıların seçimlerden beklentileri
Atabani, bağımsız seçimler olması durumunda Siyasal İslamcı partilerin yüzde yirmilerde bir oy oranını yakalayacağını öngördü. İslamcıların yüzde 20-25 civarında ‘kemikleşmiş oyu’ olduğunu söyleyen Atabani, "Hem yönetimdeki hem de muhalefetteki İslamcılar yorumlarımdan rahatsız oluyor. Ben gerçekçi yaklaşıyorum, seçimlerde Siyasal İslamcılar başarılı da olabilir. Benim söylediğim şey şu: kimse askeri bir darbeye tevessül etmesin. Askeri darbe olursa, yönetimi askerler alır. Darbeciler ideolojiler arasında ayrım gözetmezler, yönetime geçmek için herkesi kullanabilirler. Ancak Sudan halkı askeri yönetimlerden bıkmış durumdadır, eğer darbe olursa halk buna karşı direnecektir. Çözüm: demokratik dönüşümün tamamlanmasıyla mümkündür. Hala darbe ihtimali kaimdir, dış güçlerin müdahalesiyle şiddet olaylarının yaşanması tehlikesi de bulunmaktadır" diye konuştu.
Eski siyasi ve İslamcı analist Ebu Zer Ali el-Emin, Siyasal İslam’ın yeniden iktidar olamayacağını savunarak şunları söyledi: "Otuz yıllık yönetim sürecinde İslamcılar kendi aralarında ayrıştı. Artık tek bir ideolojiden söz etmek mümkün değildir. İslamcıların ayrıca lider sorunu vardır, kısa ve uzun vadede ciddi sorunlar yaşamaktalar. Eskiden güçlü bir halk desteğine sahiptiler, ancak Ömer el-Beşir yönetiminde ayrıştılar. Halk aynı karakterleri görmekten bıktı, İslami Hareketlerin yeni söylemlere ihtiyacı var, yeni dönemde bu eski söylemlerin başarılı olma şansı bulunmuyor. Eğer kendilerini dönüştüremezlerse, yeni dönemde onlar için yer olmayacaktır." 



Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
TT

“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)

Yirmi sekiz yaşındaki genç kadın, siyah peçesinin ardından ‘Sıra sana geldi doktor’ diye şarkı söylerken neredeyse dans edecekti. Bu sözler, eski Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necip'in yargılandığı ilk duruşmanın yapıldığı mahkeme salonunun kapısı önünde toplanan kalabalığın arasında yükselen bir sevinç çığlığıydı.

2011 yılında Dera'daki protestolar patlak verdiğinde henüz 15 yaşında olan genç kadın, duygularını ifade etmekte güçlük çekti. Şarku’l Avsat’a konuşan genç kadın “Ben Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesindenim. Tüm kuzenlerim ve tüm Dera halkı tutuklandı, takibe alındı, öldürüldü. Katilin yargılanması büyük bir sevinç kaynağı. Bugün zafer kazandık. Suriye'de insan haklarını çiğneyen herkesin hesap vermesini diliyorum” ifadelerini kullandı.

vfrbf
Şam'daki ceza mahkemesi salonu, Dera'daki Siyasi Güvenlik Şubesi'nin eski başkanı Atef Necib'in yargılanmasına ilişkin ilk duruşma sırasında, çevik kuvvet polisi tarafından halka kapatıldı (AP)

Nusur Caddesi üzerinde bulunan Adalet Sarayı’ndaki mahkeme salonunun kapısı önünde ve koridorlarında güvenlik güçleri yoğun güvenlik önlemleri alırken basın mensuplarının salon alanının büyük bölümünü kaplaması, sabahın erken saatlerinde Dera’dan gelen davacıların tepkisine yol açtı. Bu kişiler, isimleri çağrılana kadar salon dışında beklemek zorunda kaldı.

İçlerinden biri "Medya mensupları davacılar önce mi geliyor?" diye bağırdı. Ancak Adalet Sarayı’nın gürültüsü içinde ona kimse yanıt vermedi. Bölümler ve mahkemeler olağan işleyişini sürdürürken güvenlik güçleri, sanığın mağdurlarıyla adaletin gölgesinde bir araya geldiği bu tarihi anı izlemek isteyenlerin giriş-çıkışlarını düzenlemek amacıyla koridorlarda ve salon kapısı önünde yoğun biçimde konuşlandırıldı.

cdscv
Ala Eba Zeyd, 2011 yılında Dera’da ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davada tutuklu çocuklar arasındaydı (Şarku’l Avsat)

Dava için Dera'dan 50'den fazla kişi geldi. Aralarında 2011 yılının şubat ayında Atıf Necip tarafından tutuklanarak o dönemde ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davanın failleri haline getirilen 6 genç de bulunuyordu. Bu gençler, bir okulun duvarına ‘Sıra sana geldi doktor’ yazmakla suçlanıyordu.

O dönemde 20'den fazla çocuk duvar yazısı yazdıkları gerekçesiyle tutuklandı. Ala Eba Zeyd, Şarku’l Avsat'a ‘Her türlü yazı, hatta kişisel bir isim ya da masum bir çocukluk anısının bile’ bu kapsamda değerlendirildiğini söyledi. Eba Zeyd, kardeşi Abdurrahman ile birlikte şikâyetçi taraf sıfatıyla duruşmaya katılmak için gelmişti. Kardeşi, Ahmed ve İbrahim Reşidat, Samir es-Sayasne ve İyad Halil dahil olmak üzere 5 diğer kişiyle birlikte sanık Atıf Necip'e karşı ilkokul çağındayken yaşadıkları tutukluluk ve işkenceye ilişkin delillerle yüzleşecek.

sdvfd
Dera'dan Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesine mensup genç bir kadın; kendisi ve küçük yaştaki akranları tutuklanma ve ölümle yüzleşmek zorunda kaldı (Şarku’l Avsat)

Ala, Necip'in çocukların tutuklanmasını ve işkenceye maruz kalmasını inkâr ettiğini belirtti. Oysa istisnasız Esed hapishanelerine giren herkesin türlü korkunç işkence biçimlerine maruz kaldığı biliniyor. Aralarında en büyüğü on dört yaşında olanların da bulunduğu bu çocukların bir kısmı sonradan şehit düştü, bir kısmı göç etti, bir kısmı ise kaldı ve tanıklık etmek için mahkemeye geldi.

Suriye makamlarından davacıların mahkeme salonuna erişimini kolaylaştırmaya daha fazla özen göstermelerini isteyen Ala, Necip'in ve çökmüş rejimin Suriyelilere karşı ihlaller işleyen tüm sembol isimlerinin adil bir cezaya çarptırılmasını ve ‘tutukluların, şehitlerin ve kayıpların ailelerinin yudumlamak zorunda kaldığı acıyı tatmalarını’ diledi.

dfsvdf
İyad Halil, 2011 yılında Dera'da Özgürlüğün Çocukları Davası’nda tutuklanan ilk kişiydi (Şarku’l Avsat)

Salona alınmak ve ifadesini vermek için çağrılmayı bekleyen İyad Halil şunları söyledi:

“Ben 8 Şubat 2011'de Suriye devriminin ilk tutuklusuyum; o zaman on dört yaşındaydım."

Halil, bacağındaki fiziksel engele işaret ederek “Bu işkence yüzünden oldu. Bize okulun duvarına yazı yazmak için dış güçler tarafından yönlendirildiğimi itiraf ettirmek amacıyla her türlü işkenceyi yaptılar. Ama ben o yazıyı gördüğümüz zulüm yüzünden yazdım” ifadelerini kullandı.

dsvfe
Suriye savaşının başlarında Dera'daki protestoculara yönelik şiddetli baskı kampanyasıyla suçlanan Tuğgeneral Atıf Necip'in duruşmalarını takip etmek için gelen izleyiciler (EPA)

Adalet Sarayı’na gelen avukatlardan biri, ceza mahkemesi salonu önündeki kalabalığa katılarak duruşmadan yapılan canlı yayını cep telefonu ekranından takip etti. Atıf Necip'in Adalet Sarayı’na gelişi sırasında ağladığı sahneyi şaşkınlıkla yorumlayan avukat, yanındaki meslektaşına dönerek "Saygıyla mahkemeye sevk edildiği için sevinçten ağlaması gerekir” dedi. Orada bulunanlardan biri, "İdamdan daha ağır bir ceza olsaydı onu talep ederdik” diye karşılık verdi.

sd
Eski Suriye rejimi yetkililerinden Tuğgeneral Atıf Necip dün, Şam'daki duruşma salonuna girerken (EPA)

Ömeriye Camii’ne 2011 yılında düzenlenen baskınla ilgili davadaki davacılardan biri olan Abdulhakim es-Serhan, tüm mahalle sakinlerinin zarar gördüğü bu olaydan hareketle Atıf Necip'in kaderine Ömeriye Camii'nin önündeki meydanda karar verilmesini istedi. Serhan, “Necip, Dera Siyasi Güvenlik Şubesi'nin başkanıydı, yani Dera’daki en önde gelen devlet adamıydı. O dönemde Dera'da işlenen tüm ihlaller onun emirleriyle gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

Orada bulunanlardan biri ise Necip'in 2011 yılında Siyasi Güvenlik Şubesi'nin kapısı önünde 12 kişinin hayatını kaybettiği ve 32 kişinin yaralandığı bir katliamı gerçekleştirdiğini belirterek Necip'in ve Dera'daki tüm Güvenlik Şubesi yetkilileri ile şebbiha (Esed ailesine sadık olan devlet destekli paralı askerler) liderlerinin bunun hesabını vermesi gerektiğini söyledi.

fdvfd
İşgal altındaki Golan Tepeleri’nden Yasir Ata Abdulgani, Dera’da iki kardeşini kaybetti (Şarku’l Avsat)

2013 yılındaki Tünel Katliamı'nda yaralanan Basil Muric, kendisinin Esed rejiminin sembol isimlerine karşı açılan davada davacılardan biri olduğunu söyledi. Dera'dan 46'dan fazla kişiden oluşan bu ekip, duruşmayı izlemek için hep birlikte geldi. Basel, saldırı sonucu parmakları kesilmiş elini kaldırarak “Ailem, eşim ve iki çocuğum, Dera’daki Tünel Katliamı'nda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24'ten fazla sivilin yanı sıra hayatını kaybetti” dedi. Basel, bombalama, tahrip ve öldürme emirlerini verenlerin tamamının yargılanması gerektiğini de ısrarla vurguladı.

İşgal altındaki Golan Tepeleri’nin Kurdem eş-Şerbeti mahallesinde ikamet eden Yasir Ata Abdulgani ise Dayanışma Mahallesi Katliamı’nın baş sanığı Emced Yusuf'un tutuklanmasının ve düşen eski rejimin sembol isimlerinin yargılanma sürecinin başlamasının ‘şehitlerin, kayıpların ve yerinden edilen kişilerin aileleri için büyük bir sevinç kaynağı’ olduğunu söyledi. Abdulgani, Suriye'nin tahrip edilmesine neden olan herkesten hesap sorulması temennisinde bulundu.

2012 yılından bu yana iki kardeşinden haber alamayan ve onlar hakkında ölüm belgesi mi çıkarsın yoksa beklesin mi bilemediğini belirten Abdulgani, adalet sürecinin başlamasının ‘yaslı kalpleri yatıştırdığını’ vurgulayarak Suriye makamlarından kurban yakınlarına duyulan şefkatle geçiş dönemi adaleti sürecini hızlandırmalarını istedi.


Libya’da ‘geçiş dönemi adaletine’ ilişkin uzlaşmacı yasanın gözden geçirilmesi çağrıları

25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
TT

Libya’da ‘geçiş dönemi adaletine’ ilişkin uzlaşmacı yasanın gözden geçirilmesi çağrıları

25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)

Libya’da Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları süreci üyeleri, başkent Trablus’ta gerçekleştirdikleri üçüncü doğrudan görüşme turunu, mevcut geçiş dönemi adaleti yasa tasarısında ‘kapsamlı’ bir revizyon yapılması ve insan hakları ihlallerine karışan kişilerin siyasi sahneden uzak tutulması çağrısıyla tamamladı.

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL) cumartesi akşamı yayımladığı açıklamada, geçen perşembe günü sona eren görüşmelerin, Birleşmiş Milletler (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti. Açıklamada, bu sürecin, ‘geçmişteki ihlaller için hesap verebilirliğin sağlanması ve barışçıl ulusal seçimlere ulaşmanın temel dayanağı olarak devlet kurumlarına güvenin güçlendirilmesi amacıyla bir yol haritası oluşturmayı’ hedeflediği ifade edildi.

Katılımcılar, nihai tavsiyelerinde 2025 yılı için önerilen geçiş dönemi adaleti yasa tasarısının, siyasi bölünmeler ve mağdurlara yönelik eşitsiz muamelenin beslediği ‘geçmişteki başarısızlıkların’ tekrarını önlemek amacıyla ‘kökten reformlara ihtiyaç duyduğunu’ vurguladı.

Hakikat ve adalet

UNSMIL Başkanı Hanna Tetteh, ülkede herhangi bir güvenilir dönüşümün ‘hakikat, adalet ve mağdurlar ile ailelerinin onuruna dayanması gerektiğini’ belirterek, ‘ulusal uzlaşının, Libya öncülüğünde ve sahipliğinde yürütülen, hak temelli bir yaklaşım olmadan sürdürülebilir olamayacağını’ ifade etti.

Toplantıdan çıkan başlıca tavsiyeler arasında, kurulması planlanan Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşı Komisyonu’nun bağımsızlığının güvence altına alınması, zararların tazmini için şeffaf bir çerçevenin benimsenmesi ve yerinden edilenlerin dönüşüne öncelik verilmesi yer aldı. Ayrıca keyfi gözaltı uygulamalarına son verilmesi, sivil alan ile gazetecilerin korunması ve karar alma süreçlerinde kadınların ve kültürel bileşenlerin temsilinin güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.

Öte yandan katılımcılar, yaklaşık 6 bin Libyalıyı kapsayan kamuoyu yoklamasının sonuçlarını da değerlendirdi. Sonuçlar, halk arasında memnuniyetsizlik ve güvenlik endişelerinin yaygın olduğunu ortaya koyarken, katılımcıların yüzde 82’sinin, ihlallere karışan ve bölünmeye yol açan kişilerin iktidar pozisyonlarından dışlanmasını desteklediğini gösterdi.

dedrvfre
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, 26 Nisan’da düzenlenen Libyalı Kadınlar Ulusal Günü etkinlikleri sırasında Libyalı kadınların arasında yer aldı. (Dibeybe’nin ofisi)

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 67’sinin hâlâ tutuklanma veya misilleme korkusu taşıdığını ortaya koydu. Bu durumun, uzun süredir istikrarsızlık yaşayan ülkede siyasi katılım ve ifade özgürlüğü önünde başlıca engellerden biri olduğu belirtildi.

Ayrıca Berlin Süreci kapsamında oluşturulan Uluslararası İnsancıl Hukuk Çalışma Grubu’na bağlı büyükelçi ve temsilciler, Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları sürecinin kapanış oturumuna katılarak, cezasızlık döneminin sona erdirilmesinin tek güvencesinin Libya yargısının bağımsızlığı olduğunu vurguladı.

Libyalı Kadınlar Ulusal Günü

Öte yandan Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe dün başkent Trablus’ta bu yıl kamu sektöründe çalışan kadınlara ithaf edilen Libyalı Kadınlar Ulusal Günü etkinliklerine katıldı.

Dibeybe konuşmasında, ‘hükümetin kadınların güçlendirilmesine yönelik programlara desteğini sürdürdüğünü ve karar alma mekanizmalarına katılımlarını artırmayı hedeflediğini, bunun da devlet kurumlarında daha etkin bir temsil sağlayacağını’ vurguladı.

Çeşitli sektörlerde görev yapan kadınların rolüne de dikkat çeken Dibeybe, kadınların kurumların istikrarı ve işleyişinin devamlılığı açısından temel bir unsur olduğunu belirterek, ‘elde ettikleri başarıların sorumluluk üstlenme ve kalkınma sürecine katkı sağlama kapasitelerini yansıttığını’ ifade etti.

Tetteh ise bu vesileyle bazı Libyalı kadınlarla bir araya gelerek, “Zorluklara ve engellere rağmen Libya’daki kadınların barış ve refahın hâkim olduğu bir ülkenin inşasına katkı sunmaya devam ettiğini” söyledi. Tetteh, kadınların ‘Libya toplumunun birliğini ve istikrarını güçlendirmede ve daha adil bir yapı kurulmasında temel bir unsur’ olduğunu vurguladı.