Iraklı kadınlar sosyal kısıtlamalara meydan okuyor

13 Şubat’ta Bağdat’ın Tahrir Meydanı’nda düzenlenen kadın protestoları (AP)
13 Şubat’ta Bağdat’ın Tahrir Meydanı’nda düzenlenen kadın protestoları (AP)
TT

Iraklı kadınlar sosyal kısıtlamalara meydan okuyor

13 Şubat’ta Bağdat’ın Tahrir Meydanı’nda düzenlenen kadın protestoları (AP)
13 Şubat’ta Bağdat’ın Tahrir Meydanı’nda düzenlenen kadın protestoları (AP)

Gufran Yunus
Son yıllarda Iraklı kadınların yaşamları, ülkenin işgalinden sonra daha da kötüleşen ekonomik ve sosyal koşullar ile şiddetin ve dini partilerin hegemonyası altında şekillendi. Muhtemelen büyük bir çoğunluk Iraklı kadınların siyaset ve ülke meselelerinden bihaber olduklarını zannediyordu. Ancak Ekim protestoları seslerini duymamıza imkân tanıdı. Iraklı kadınlar protestolar aracılığıyla ülke geleceğini şekillendirmede rol almaya kararlı olduklarını vurguladı.
Irak’taki Ekim protestolarının ön saflarında erkeklerle eşit bir şekilde yer alan kadınlar, bu uğurda sözlü tacizlere maruz kaldı, kaçırıldı, tutuklandı ve hatta hayatlarını kaybetti.
Halk hareketlerine katılanlar, Ekim protestolarının asıl gücünün kadınlar olduğu noktasında hemfikir. Irak kadını, protestoların sürmesi için, yeri geldi ön saflarda mücadele etti, yeri geldi arka saflarda yemek hazırladı ve Tahrir Meydanı’nda kültürel etkinlikler düzenledi.
Tahrir Meydanı'ndaki protestolara her yaştan ve her kesimden katılan kadınların simaları artık tanıdık geliyor. Nitekim göstericiler, elbiselerini yıkayan Ümmü Selvan’ın ve büyükannesinden miras kalan bir tarifin göz yaşartıcı gazın etkisini hafifletmede etkili olduğunu keşfeden Ümmü Yusuf’un yüzlerine alıştı. Ümmü Yusuf, maya ile suyun birleşiminden oluşan karışımın göz yaşartıcı gazların etkisini hafiflettiğini keşfetti ve bir gün içinde eşinin de yardımıyla bu karışımı uyguladığı bin maske hazırladı.
Protestoları bastırma girişimlerine karşı kararlı bir duruş
Independent Arabia’dan Gufran Yunus’a hikayelerini anlatan gösterici kadınlar, Tahrir Meydanı içinde ve dışında aldığı tehditlere rağmen gösterileri desteklemekten ve protestolara katılmaya devam etmekten geri adım atmayacaklarını vurguluyorlar.
Tahrir Meydanı’ndaki göstericiler arasında yer alan Süheyla Abdulhüseyin, meydandaki rutin işlerini ‘yaralıları tedavi etmek, yemek hazırlamaya yardımcı olmak ve yemekleri Tuk Tuk araçlarıyla Sinek Köprüsü’ndeki göstericilere ulaştırmak’ şeklinde sıralıyor. Süheyla, bir keresinde Sinek Köprüsü’ndeki göstericilere yemek götürdüğü sırada çevik kuvvet ekiplerinin fırlattığı göz yaşartıcı gaz kapsülünün bedenine isabet etmesi sonucu yaralandığını belirtiyor.
Independent Arabia’ya konuşan Süheyla, “Çevik kuvvet ekipleri göstericilere yardım eden kadınları hedef alıyor. Çünkü protestoların devam etmesinde kadının rolünün farkındalar” ifadelerini kullandı.

Tahrir Meydanı'ndaki göstericiler (AP)
Süheyla, yaralanmasına rağmen bu yolu tamamlamakta kararlı olduğunu belirterek, “Kadının varlığı gençlere manevi güç veriyor çünkü burada annelerini, kız kardeşlerini görmek, onlara güven duygusu aşılıyor” dedi.
Ekim protestolarının başından bu yana meydanları terk etmeyen Nada Ali, kimliği belirsiz kişilerce kaçırılma tehdidi alması nedeniyle protestolardan iki günlüğüne uzak kaldığını ancak meydana yeniden geri döndüğünü belirtiyor. Independent Arabia’ya konuşan Nada, “Duyduğum tehditleri önemsemiyorum ve tüm bu korkuları umursamıyorum. Önemsediğim tek şey buradaki devrimcilere destek olabilmek” dedi.
İntisar Fetlavi isimli kadın gösterici, “Birbirini takip eden hükümetler Irak’a yalan vaatlerden başka bir şey sunmadı. Onların yalanlarına karşı haklarımızı savunmadan duramayız” diye konuştu.
Protestoların başında ayağından yaralandığını ve 5 gün boyunca gözaltında tutulduğunu anlatan Fetlavi, “Bu meydan benim için vatanı temsil ediyor. Haklarını geri almak için canlarını feda eden bu neslin yanında durmalıyız” dedi.
Tahrir Meydanı’nda bulunan Belkıs Nasr, tehditlerin protestolara destek vermeye devam etmesini engelleyemeyeceğini ifade etti. Nasr, “Davamız uğrunda ölümle yüz yüze geldik. Devrimin ilk gününden bu yana ümitliyiz ve bu zorlukların ve tehditlerin üstesinden geleceğiz zira biz, yozlaşmış bir sistemle karşı karşıyayız” ifadelerini kullandı.
Irak’taki protestolar sırasında hayatlarını kaybeden kadın sayısına ilişkin net bir veri yok. Ancak Tahrir Meydanı’nda konuşan aktivist Cebra et-Tai, protestolarda şimdiye kadar 6 kadının yaşamını yitirdiği ve kimliği belirsiz kişilerce kaçırılan onlarca kadının akıbetinin hala bilinmediğini söyledi. Tai, Sağlık Bakanlığı’nın kadın ölümleriyle ilgili gerçekleri gizlemek amacıyla konuya dair sağlıklı veri paylaşmadığını sözlerine ekledi.
“Bu devrim siyasi elitler için sonun başlangıcı”
Basında kadınların sadece protestolarda yemek pişiren ve temizlik yapan bir rol oynadığı algısını reddeden kadın eylemciler, bu devrimin aynı zamanda toplumun kadına bakış açısını değiştirmeyi hedefleyen bir yönünün olduğunu vurguluyor.
Ranya Ali isimli kadın protestocu, “Ekim protestoları fiili olarak erkek ve kadın arasında eşitliği sağladı. Kadın artık gücü temsil ediyor. Kadın sosyal kısıtlamaları kırdı ve toplumun gerçek dönüşümüne katkıda bulundu. Gösterici kadınlar doğru gelenekleri yıkmadı bilakis yeni ve doğru anlayışların inşa edilmesine katkı sağladı” şeklinde konuştu.
Diyana Ferec ise annesiyle birlikte devrime destek vermeye devam ettiklerini söyledi. Ferec, sosyal medya sayesinde göstericilerin ihtiyaç duyduğu gıda ve temizlik malzemelerinde haberdar olduklarını ve bunları sağladıklarını ifade etti.
Hemşirelik mesleğini icra eden Benin Hişam da meydandaki bir sağlık ekibinde görev almasının yanı sıra halktan bağış toplayarak gerekli gıda malzemeleri aldığını söyledi.

Tahrir Meydanı'nda bir gösterici Irak bayrağı sallıyor (AP)
Iraklı yönetmen ve oyuncu Zehra Gandur ise bir Iraklı olarak meydanda olması gerektiğini kaydetti. Gandur, “Vazgeçip geri çekilirsem kendimi görmek istediğim gibi göremeyeceğim. Evde oturup homurdanmak vatan inşa etmek için yetmez bilakis bu meydanlar aracılığıyla taleplerini dile getirmelisin. Bu devrim, siyasi elitler için sonun başlangıcı ve 2003 sonrası siyasi elitlerin eliyle oluşturulan yolsuzluk ve ölüm düzenine meydan okuyan neslin zaferidir” diye konuştu.
Protestolarda kadın ve erkeğin bir arada olma meselesi
Sadr, geçtiğimiz hafta Twitter hesabından göstericilere hitaben açıkladığı 18 maddelik tavsiye listesinde yer verdiği “protesto meydanlarında kadın ve erkeklerin bir arada olmaması” gerektiği ifadesi kadınların itirazlarıyla karşılaştı.
Iraklı kadınlar, Sadr’ın ifadelerine tepki olarak 13 Şubat Perşembe günü Bağdat’ta protesto yürüyüşü düzenledi. Kadın göstericiler, Sadr’ı protestolardaki kadın rolünü değersizleştirmeye çalışmakla suçladı.
Gösterilere katılan İhlas Hamid, bazı siyasi çevrelerin Iraklı kadınların ahlakına dil uzatmasını şaşkınlıkla karşıladığını belirtti.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Hamid, “Dünya ülkeleri kadının rolüne övgüler dizerken, bizde ise kadınların protestolardaki aktif rolünü yok etme veya doğrudan karalama girişimleri düzenleniyor” dedi.
Danya el-Cuburi, “Protesto meydanlarına yöneltilen ahlaksızca suçlamalar, büyük devrimi parçalamak ve yok etmeye çalışan insanların dillendirdiği suçlamalardır. Biz bu suçlamalara fikirle, akılla, mantıkla ve uğrunda sokağa çıktığımız taleplerimize odaklanarak karşılık veriyoruz” ifadelerini kullandı.
Muntaza Selam, Sadr’ın ‘kadın ve erkeklerin bir arada olmaması gerektiği’ çağrısını garipsediğini belirterek, “Bu hükmün uygulanması halinde o zaman üniversiteleri, otobüsleri, dini ziyaret mekânları ve parlamentoyu da kapsaması gerekir. Bunun sadece protesto meydanlarına dayatılması söz konusu değil” dedi.
Iraklı aktivist Ferah, “Iraklı kadınları gözden uzak tutmaya çalışan sesler var. Irak kadını yozlaşmış partiler nedeniyle 16 yıldır marjinalleştirildi. Haklarını talep edince de örf adetlere ve dine karşı gelmekle suçlanıyor” şeklinde konuştu.
Ferah, açıklamasının devamında, “Bu devrim birçok toplumsal anlayışı değiştirdi. Bunun en büyük kanıtı ülkenin güney kentlerinde sosyal kısıtlamaları kıran kadınlardır. Onlar şu an devrimi yönetiyorlar. Bu da kadın rolünden çekinen partilere indirilen en büyük darbe oldu” dedi.
Irak toplumu kadınıyla erkeğiyle, hep birlikte, gerçek anlamda ülkesini yeniden inşa etmek ve halkın hakkını söküp almak ve gerçek sahiplerine geri vermek için çabalıyor.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.