İsrail neden Ürdün Vadisi’ni ilhak ediyor?

Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)
Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)
TT

İsrail neden Ürdün Vadisi’ni ilhak ediyor?

Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)
Ürdün Vadisi (Şarku'l Avsat)

Batı Şeria’nın doğusunda, Filistin-Ürdün sınırı boyunca ilerlediğimizde, Ürdün Vadisi'ndeki çatışmanın neden farklı boyutlara evirildiğini anlıyoruz. İsrail’in bu bölgeyi ilhak etmesinin ardında, siyasi, güvenlik, ekonomik, coğrafi ve zengin su kaynakları ile ilgili nedenler yatıyor.
İsrail yönetiminin, deniz seviyesinin en aşağı noktasında yer alan Ürdün Vadisi’ni ilhak edeceğini açıklaması Filistinliler arasında öfkeye neden oldu. Şarku’l Avsat ekibi olarak, İsrail’in ‘ilhak tehdidinin’ en üst seviyeye çıktığı bir zaman diliminde bu bölgeyi ziyaret ettik. Bölgede Batı Şeria’da rastlamayacağınız türden bir sessizlik hâkimdi. Bunun sebebi, işgalci güç karşısında çaresiz kalınması mıydı yoksa fırtına öncesi sessizlik miydi bilemiyoruz.
ABD yönetimi İsrail’in ‘Ürdün Vadisi’ni ilhak etmesini, bu ay gerçekleşecek seçimlerden sonra olması şartıyla destekliyor. Dolayısıyla, bölgenin İsrail’in egemenliğine girmesi sadece an meselesi. 
Batı Şeria’nın doğusunda yer alan Eriha’ya, Güney Beytüllahim’den yola çıkıp, ara yollardan ve çok sayıda İsrail kontrol noktasından geçerek, 50 kilometrelik bir yolu kat ettikten sonra ulaşabildik. Yolda çok sayıda ‘yasadışı yerleşim yerleri’ gördük, Kudüs’e yakın tepelerin üstü yerleşim yerleriyle dolmuştu. Eriha’dan Ürdün Vadisi’ne ulaşmak için 90 kilometrelik bir yolculuk daha yapmamız gerekti. Ürdün Krallığı ile Batı Şeria’yı ayıran bölgede İsrail askerleri tarafından saatlerce durdurulduk. Ürdün Vadisi’ne girebilmek için soruşturmadan geçerken, burada epey vakit kaybettik.
Ürdün bir taş atımı mesafede
Ürdün bir taş atımı mesafedeydi, Ürdünlülerin evleri, çiftlikleri ve sokaklarıyla aramızda sadece dikenli teller vardı. Ara bölgede çok sayıda mayın olduğuna yönelik uyarı tabelaları asılmıştı. Bu sınırlar bölge halkı için anlaşılabilir değil çünkü İsrail işgalinden önce Ürdün tarafındaki akrabalarında akşam yemeklerini yiyip sonra evlerine dönüyordular. O zamanlar iki ülke arasında sınır söz konusu değildi.
Husam Daragime adındaki bir Filistinliyi ailesi ile birlikte sınır hattı boyunca yürürken gördük. Husam, buraya gelerek hayatını tehlikeye attığını belirtiyor ve ‘’İsraillilere bu toprakların bizim olduğunu göstermek istiyorum, daha önce bu sınır bölgesinde 37 dönüm toprağımıza güvenlik bahanesiyle el koydular. Burada sürekli askeri tatbikat yapıyorlar ve ateş açıyorlar, buralara gelmememiz için bizi korkutmak istiyorlar ama ben korkmuyorum’’ diyor.
Dedelerinin şimdi Ürdün tarafında yer alan bölgeye günübirlik gittiğini belirten Daragime: ‘’Bizler hep buradaydık, işgalden önce, bu mayınlardan, tel örgüler ve sınırlardan önce buradaydık. Artık bunlarla da yetinmiyorlar. Amerikalılar bölgeyi İsrail’e bedava vermek istiyor’’ diye konuşuyor.
Daragime, Ürdün Vadisi, Kudüs ve ‘yerleşim yerleri’ konularında İsrail lehine karar veren Yüzyılın Anlaşması’na tepki gösteren milyonlarca Filistinliden sadece biri. ABD, bu ‘anlaşma’ doğrultusunda İsrail’in Ürdün Vadisi ve Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini ilhak etmesini destekliyor. Seçimlerden sonra İsrail, resmi olarak Ürdün Vadisi’ni kendi sınırları içine aldığını ilan etmeye hazırlanıyor. 
Bilindiği üzere İsrail’e giriş yapmak isteyen Filistinliler özel bir izne gereksinim duyuyor. İsrail’in Ürdün Vadisi’ni ilhak etmesi durumunda, bu bölgede yaşayan Filistinliler de aynı izinlere ihtiyaç duyacak. Ürdün Vadisi, Batı Şeria’nın % 28’ini oluşturuyor (2070 km kare) Batı Şeria’nın doğusundaki Ayn Cedi bölgesinden güneydeki Ölü Deniz’e, kuzeyde Yeşil Hat dâhilinde Tel Makhuz olarak bilinen Bisan’a, doğuda Ürdün Nehri’nden Batı Şeria’nın uç noktalarına kadar uzanıyor.
Bu bölge Afro-Asyatik çöller kuşağının bir parçası olarak addediliyor. Dünyanın deniz seviyesinin en altındaki kara parçalarını barındırıyor. Deniz yüzeyinden yaklaşık 380 metre aşağıda yer alıyor. Batı Şeria’nın diğer bölümleri gibi Ürdün Vadisi de, Oslo Anlaşması uyarınca: ‘a’,’b’ ve ‘c’ noktalarına bölünmüş durumda. Ürdün Vadisi’ndeki çoğu bölgeler ‘c’ kısmında yer alıyor ve İsrail tarafından askeri alan olarak görülüyor. 
Netenyahu: Bu konunun Filistinlilerin kararıyla ilgisi yok
İsrail yönetimi, Ürdün Vadisi’nin tümünü ilhak etmek istemiyor. Eriha ve Tubas şehirleri ile bazı bölgelerin ilhak edilmeyeceği kaydediliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 800 kilometrelik bir araziyi ilhak edeceklerini açıkladı. Bu açıklamayı yaparken Filistinlilerin sanki konuyla hiç ilgileri yokmuş ya da onayları anlamsızmış gibi bir tavır takındı. Netanyahu ilhakın, Beyaz Saray’daki ABD yönetimiyle koordinasyon içinde yapılacağını, bu kararın Filistinlilerle ilgisinin olmadığını vurguladı. Ürdün Vadisi ziyaretinde ağaç dikerken konuşan Netanyahu, ‘’Trump’tan onay geldi, Ölü Deniz’in kuzeyi ve Ürdün Vadisi’ne, Yahuda ve Samire’deki (Batı Şeria) tüm yerleşim yerlerindeki egemenliğimizi destekliyorlar. Bu konunun Filistinlilerin kararıyla bir ilgisi yok, bunu Amerikalılarla anlaşarak yapacağız’’ diye konuştu.
Netanyahu, Ürdün Vadisi'yle ilgili harita çalışmalarının yapıldığını gizlemezken, İçişleri Bakanı Aryeh Deri de: ‘’Ürdün Vadisi’ndeki egemenlik kararından sonra, belediyecilik ve imarla ilgili yasal süreçleri başlatacağız’’ dedi.
Bizi dışarı mı çıkaracaklar? 
İsrail planı, içinde 9 bin kişinin yaşadığı bölgedeki 36 ‘yerleşim yerinin’ ilhak edilmesini içeriyor. Bu yerleşim yerlerinin en eskileri olan ‘Gafout’ ve ‘Bennett’, 1972'de yasadışı olarak kurulmuş. Ayrıca bölgede, ‘Rotem’, ‘Manjoun’, ‘Tironot’, ‘Rawai’, ‘Şadman’ ve ‘Mongolo’ adındaki Yahudi yerleşim yerlerine ek olarak, yaklaşık 5 bin Filistinlinin yaşadığı, Malih, Hırbet Humsa, Kerdele, Berdele, Hırbet R’as Ahmer, Ayn el-Beyda, Hadidiye, Farisiye, Humme, Akabe ve Merc Nace adındaki yerleşim yerleri bulunuyor.
Yahudi yerleşim yerlerine kıyasla son derece mütevazı ve bakımsız görünen Merc Nace’de yaşayan Ahmed Ayidi, İsrail kurulmadan önce bu topraklarda yaşadıklarını ve şimdi gelecekleri hakkında kaygılı olduklarını söyledi. 
‘’Bizi buradan çıkaracaklar mı bilmiyoruz’’ diyen Ayidi, ekibimize: ‘’siz konu hakkında ne biliyorsunuz? diye sordu. Biz de Trump’ın söylediğine göre kimse evini terk etmek zorunda kalmayacak diye yanıtladık. Bunun üzerine: ‘ne yani bize İsrail vatandaşlığı mı verecekler? Öyle bir şey yapmalarına imkân yok’’ dedi. Sebze satmasına yardımcı olan kuzeni müdahil olarak, ‘’herhalde bize özel izinler vereceklerdir’’ yorumunda bulundu.
Ayidi’nin ailesi gibi birçok Arap, Filistin’in ‘gıda sepeti’ addedilen bölgede ektikleri ürünleri satarak hayatlarını idame ettiriyor. Eriha’nın aksine burada, gözün görebildiği yere kadar uzanan yeşil alanlara şahit oluyorsunuz. Ürdün nehrinde çok sayıda çiftlik ve binlerce dönümde dikili hurma ağaçları dikkati çekiyor. Ürdün’e yakın olan Ayn Beyda’daki çiftliklerden birinde çalışan Ali adında bir Filistinli, tarlada ekim yaparken: ‘’Hiçbir şey bilmiyoruz, bize ne olacağını bilmiyoruz. Ama burada durmaya devam edeceğiz, burası bizim toprağımız ve terk etmeye niyetimiz yok. Oturup bekliyoruz ama hiçbir yere gidecek değiliz’’ diyor.
Ekibimizin karşılaştığı herkeste bir şaşkınlık ve umutsuzluğun hâkim olduğunu da söylemeliyiz. Umutsuzlukları, Filistin Otoritesi’nin, İsrail’e karşı durma gücünün olmadığına inanmalarından kaynaklanıyor.  Filistin yönetiminden beklentilerinin ne olduğunu sorduğumuzda, acı bir tebessümle karşılık vermekle yetiniyorlar.
Filistin ekonomisinin can damarıFilistin Otoritesi, İsrail’in Ürdün Vadisi’nin ilhakına şiddetle karşı çıkıyor. Batı Şeria'nın üçte birini oluşturan Ürdün Vadisi, Filistin’in tatlı su kaynaklarının da % 47’sini barındırıyor. Filistin Otoritesi, başkenti Doğu Kudüs olması planlanan bağımsız devlet sürecinde, Filistin ekonomisinin bu bölgede yapılacak tarımın üzerine inşa edilmesini hedefliyordu. Ayrıca Filistin Devleti’ndeki yerleşim yerlerinin bu bölgeye doğru genişlemesi söz konusuydu. Dolayısıyla Ürdün Vadisi Filistin ekonomisinin en önemli ‘can damarlarından’ birini teşkil ediyor.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) İcra Komitesi Sekreteri Saib Ureykat, ‘’Ölü Deniz’e 37 kilometre ve Ürdün Nehri’ne 97 kilometrelik bölgeler bizimdir. Ürdün Nehri’nde su haklarımız bulunmaktadır. Bunlar sağlanmadan barış imkânsızdır’’ dedi.
Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğunu vurgulayan Ureykat şöyle devam etti: ‘’Batı Şeria ve Gazze Şeridi arasında bizim egemenliğimizde olan güvenli geçiş bölgesi istiyoruz. Kudüs’teki ‘kutsal bölgede’ hakkımız var, Latrun’da 46 km’lik hakkımız var (Kudüs’ün kuzeyinde yer alan bölge) Gazze denizinde karasularımız ve mültecilerin dönüş hakkı var. Bu konular müzakere dahi edilemez.’’
Öte yandan Filistin yönetiminin bu tutumunun, reel politikte nasıl karşılık bulacağı merak konusu. İsrail yönetimi, Ürdün Vadisi’ndeki Filistin nüfusunu azaltmak için sistematik uygulamalara başvuruyor. İsrail 1967’den bu yana Ürdün Vadisi’nde egemenlik kurmak için çok sayıda girişimde bulundu.
İsrail artezyen kuyularının kullanılmasına izin vermiyor
Bölgede yaşayan birçok bedevi, İsrail’in şiddet içeren eylemleri sonucu çadırlarını terk etmek zorunda kaldı. Bazıları da suya erişimlerinin engellenmesi üzerine göç etmeyi tercih etti. Bölgede onlarca büyük artezyen kuyusu olmasına rağmen, İsrailliler izin vermediği için, Filistinliler içme suyunu başka bölgelerden traktörler aracılığıyla taşıyor. Bedeviler, çölde susuz kalmış gibi kuyulara uzaktan bakmakla yetiniyor ve yapabilecekleri hiçbir şey yok. Ürdün Vadisi’nde 170 adet derin artezyen kuyu bulunmakta, yerleşim yerleri bünyesinde açılan bu kuyuların büyük çoğunluğu İsrail hâkimiyetinde. Filistin Otoritesi Su İşleri müdürlüğünün bir çalışmasına göre, burada yaşayan 11 bin Yahudi, Batı Şeria’daki 2.5 milyon Filistinlinin kullandığından daha fazla su sarf ediyor.
Ürdün Vadisi’nde yaşayan bedevilerden biri olan Faysal: ‘’Ailemiz bazen içme suyu bulmakta zorluk çekiyor, İsrailli yerleşimcilerin toprakları ise yemyeşil ve refah içinde yaşıyorlar’’ diyor.
Su sadece insan yaşamı için değil, bedevilerin koyunları için de son derece elzem. Suya erişimleri kısıtlanan bedeviler, umutsuzca hayata tutunmaya çalışıyor. Öte yandan Yahudi yerleşim yerlerinde yaşayanlar, su kaynaklarını müsrif bir şekilde tüketiyor.  
90. cadde olarak bilinen yol boyunca ilerlediğinizde, Tomer, Naran, Niran ve Cilcal yerleşim yerlerinin etrafında onlarca fabrikaya şahit oluyoruz.  Göz alabildiğince uzanan on binlerce hurma ağacı, üzüm bağları ve hindi üretim çiftliklerine rastlıyoruz. Deniz kuyusu olarak addedilen derin artezyenlerle çıkarılan su ile sulanan bu bölgelere Arapların yaklaşması ise yasaklanmış durumda.
İlhak’ın sebebi güvenlik değil, ekonomik
İsrail’in Ürdün Nehri’ni ilhak etmesinin ardında, iddia edildiği gibi sadece güvenlik meselesi yok. Burada devasa bir ekonomik imkân söz konusu. Nitekim İsrail egemenliğini sadece ‘doğu kapısı’ ile sınırlı tutmayıp, Ürdün Vadisi’nin neredeyse tümünü ilhak etmeye hazırlanıyor.
Filistinliler, Netanyahu’nun ‘’Ürdün Vadisi’ni istiyoruz, çünkü vatandaşlarımızın güvenliği için doğu kapısında bu derinliğe ihtiyacımız var’’ sözlerini reddediyor. ABD Başkanı Donald Trump’ı ‘güvenlik kaygısı’ gerekçesiyle ikna eden Netanyahu, Filistinlilerin öfkesine neden oluyor. Netanyahu Ürdün Vadisi’nin ilhakı konusunda şunları söylemişti: ‘’Ürdün Vadisi sadece İsrail’in doğu kapısı değildir, aynı zamanda doğudan gelecek her saldırıya karşı doğal bir duvar özelliği taşımaktadır. Bu bölgede egemenliğimizi ilan ederek ilhak etmemiz, askerlerimizin sonsuza dek burada kalmasını garantileyecektir. Buraların İsrail toprağı olması, askeri olarak bize stratejik bir derinlik kazandırır.’’
Öte yandan FKÖ Sekreteri Saib Ureykat: ‘’Netanyahu’nun bu bölgeyi istemesinin başlıca nedeni ekonomiktir. İsrail bu bölgeden yılda 620 milyon dolar elde ediyor’’ demişti.
Yerleşim yeri yatırımı 
Filistinliler İsrail’in Ürdün Vadisi'ndeki yaklaşımını ‘yerleşim’ yatırımı olarak niteliyor. İstatistikler ve sahadaki gerçeklikler de Filistinlilerin yargılarında haklı olduğunu gösteriyor. İsrail ülkedeki en büyük hurma bahçelerini bu bölgede kurmuş (yaklaşık bir milyon hurma ağacı) gül çiftlikleri, sebze yetiştirilen seralar, ayrıca devasa tavuk, hindi ve inek çiftlikleri inşa edilmiş durumda. Yapay göllerde ayakkabı ve çanta imalatında kullanılmak üzere timsah yetiştiriliyor.
ABD’nin ilan ettiği Yüzyılın Anlaşması, İsrail’in bu bölgede kalıcı olmasına imkân sağlıyor. Oysa daha kısa bir süre öncesine kadar Ürdün Vadisi müzakere konularından birini teşkil ediyordu.  Konu hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamada bulunan Filistinli bir yetkili şöyle söyledi: ‘’ABD’liler İsraillilere hayal edemeyecekleri bir şey verdiler. İsrailliler 2013 müzakerelerinde, Ürdün Vadisi’nin kiralanmasını talep etmiş, ancak bu talebi reddetmiştik. Şimdi ise ABD kalıcı olarak bu toprakları işgal etmelerine izin veriyor.’’
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Başkan Barack Obama yönetiminde İsrail-Filistin arasındaki sınır sorunlarının çözümü müzakerelerinde, Ürün Vadisi’nde ABD garantörlüğünde ortak bir yönetim önermişti. Ancak İsrail tarafı Kerry’nin önerisini reddederek bu bölgeyi uzun süreli kiralamayı teklif etmiş, bu teklifte Filistin Otoritesi tarafından reddedilmişti.
 Filistin Otoritesi, Ürdün’le barış anlaşması yapıldığı için, İsrail’e yönelik doğu hattından herhangi bir güvenlik tehdidi olmadığını savunuyor. İsrailli bazı üst düzey askerler de Filistinlilerin bu tezini destekliyor. Ancak meselenin güvenlikle sınırlı olmadığı ve daha çok ‘yeni yerleşim yerlerinin’ ekonomiye katkısıyla ilgili olduğu süreç içinde anlaşıldı.
Barış ve Güvenlik Konseyi raporu: Vadisi savunmada stratejik derinlik sağlamıyor
İçinde çok sayıda üst düzey asker ve güvenlik görevlisini barındıran, Barış ve Güvenlik Konseyi’nin yayınladığı stratejik rapora göre, Ürdün Vadisi savunma noktasında, stratejik bir derinlik sağlamıyor. Rapora göre; İsrail egemen olduğu tepelerde, alçak konumda olan Ürdün Vadisi’nden gelebilecek herhangi bir kara saldırısını kolaylıkla engelleyebilir. Dahası vadide konuşlanacak olan İsrail askerlerinin zorunlu olarak sınırlı sayıda olması ve mevkilerinin alçak pozisyonda bulunacak olması dolayısıyla, İsrail’in ‘savunma amaçlı derinlik stratejisinin’ gerçekleri yansıtmadığına işaret ediliyor.
Raporda Ürdün Nehri’nin güvenlik gözlemleri için önem teşkil ettiği yer alırken, Ürdün Vadisi’nin savunma için elverişli olmadığı belirtiliyor.
Teamire Arapları
Teamire Araplarının yaşadığı tepelere çıktığımızda, bölgenin İsrail yerleşim yerlerine kıyasla harabeye dönüştüğünü gördük. Bazı yerliler, İsrail’in yıktığı evlerini yeniden inşa etmekle meşguldü. İsrail, Filistinlileri caydırmak ve bölgeden uzaklaştırmak için sistematik olarak yıkımlara başvuruyor. Ancak Teamire Arapları bölgeyi terk etmeyi reddederek sürekli olarak evlerini yeniden inşa ediyor.
İsrail İnsan Hakları Bilgi Merkezi B’Tselem: İsrail yönetiminin Ürdün Vadisi’ndeki Filistin varlığını sonlandırmak ve bu bölgedeki gelişimini engellemek için çeşitli uygulamalarda bulunduğunu kaydetti. Bu uygulamaların başında, Filistinlilerin bölgenin birçok yerine girmelerine izin verilmemesi ve su kaynaklarına ulaşımlarının engellenmesi geliyor. Ayrıca Filistinlilerin ev inşa etmesine ve yerleşim yerlerini geliştirmelerine de izin verilmiyor. İsrail yönetimi, Filistinliler üzerinde ekonomik baskı uygulayarak, topraklarını terk etmeye zorluyor. İsrail yönetiminin bu baskı politikasının amacı, Arapların bölgeden uzaklaştırılması ve İsrail’in boşaltılan bölgeyi ‘de facto’ olarak ilhak etmesidir. İsrail bölgedeki kaynakları aktif bir şekilde kullanırken, Filistinlilerin temel ihtiyaçlarına dahi müdahale ediyor.
İsrail 2006-2017 arasında, Filistinlilere ait 698 evi yıktı.
B’Tselem’in yayınladığı rapora göre, İsrail yönetimi Ürdün Vadisi’nde 2006-2017 arasında, Filistinlilere ait olan en az 698 evi yıktı. İsrail’in bu gayrı meşru uygulamaları dolayısıyla 1334’ü çocuk olan 2984 kişi evsiz kaldı. Ayrıca 386 kişinin yeniden yaptığı evler de yıkıma uğradı. İsrail’in Ürdün Vadisi’ni işgalinden bu yana, en az 50 bin Filistinli göç etmek zorunda kaldı. Geride kalanlar ise kaygılı bekleyişlerini sürdürüyorlar. 
Geç saatlerde Batı Şeria’ya dönerken, sınır noktasındaki askerlere Yüzyılın Anlaşması çerçevesinde yeni uygulamaların olup olmayacağını sorduğumuzda, bizimle tartışmaya girmek istemediklerini açıkça gösterdiler. Subaylardan biri, ‘’ sınır bölgesine hiçbir Filistinlinin ulaşmaması için kesin talimat aldık, ister gazeteci ister yetkili, isterse turist olsun, burası askeri bir bölge ve kimsenin geçişine izin veremeyiz’’ dedi.
‘’Burada Filistin topraklarındayız ve herhangi bir güvenlik tehdidi oluşturmuyoruz’’ dedik. Yirmili yaşlarındaki bir kadın asker kibirli bir şekilde gülümseyerek, ‘’daha fazla tartışırsanız, Filistin toprağı dediğiniz yerde sizi istediğim kadar alıkoyarım’’ dedi. Sanki hükümetinin mantığıyla konuşuyor gibiydi, anladık ki: burada hak değil güç karar veriyor. 



Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
TT

Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)

Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.

Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.

Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.

Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.

Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.

Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.

Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.

İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.

Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.

WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Le Monde


Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.