Fransız araştırmacı Türkiye’nin dış politikasını Şarku’l Avsat’a değerlendirdi

Fransız araştırmacı Türkiye’nin dış politikasını Şarku’l Avsat’a değerlendirdi
TT

Fransız araştırmacı Türkiye’nin dış politikasını Şarku’l Avsat’a değerlendirdi

Fransız araştırmacı Türkiye’nin dış politikasını Şarku’l Avsat’a değerlendirdi

Paris Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Enstitüsü (IRIS) Direktör Yardımcısı ve Türkiye uzmanı Didier Billion, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başta Libya ve Suriye meseleleri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump ile ilişkileri olmak üzere dış politikasını ve bu politikanın esaslarına dair Şarku’l Avsat’a konuştu. Erdoğan’ın dış politikasını eleştiren Billion, bu dosyalar ile Türkiye'nin iç siyasi durumu arasındaki bağlantıya dikkat çekerek bunların iç siyasette güç kazanmak için kullanıldığına değindi.
Fransız araştırmacı, Suriye dosyasında ise, Erdoğan'ın Rus vaatleri ve garantileri karşılığında İdlib dosyasından çıkmasına yardımcı olacak yeni bir Rus-Türk anlayışının yakın gelecekte söz konusu olabileceğine dair bir tablo çizdi.
 
*Sizce bugün Türk iç siyasi sahnesinin en önemli özellikleri nelerdir? İç ve dış meseleler birbiriyle nasıl etkileşime giriyor?
İlk olarak AK Parti’nin popülaritesindeki düşüşe, son yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerdeki kaybına değinmeliyiz. Bu kaybın büyük ölçüdeki nedeninin, eskiden Erdoğan'ı destekleyen seçmenlerin ondan vazgeçmesi olduğu ortaya çıkıyor. Ancak AK Parti’nin genel düzeyde yüzde 44’lük bir oy oranı aldığına işaret etmek isterim ki, bu da hala önemli bir seçim üssüne sahip olduğu anlamına geliyor. Ancak Erdoğan’ın siyasi gücünün gerilemeye başladığı görüşündeyim. Bunun en önemli delili ise son haftalarda, aydınların, sanatçı ve yazarların yargılanması konusunda Türk adaletinin önceki olduğundan daha yumuşak ve hafif oluşuydu. Bu da iktidardaki partinin kamu işleri üzerindeki kontrolünün azaldığını gösteriyor.
Aynı zamanda iki yeni partinin doğumuna da işaret etmek gerekiyor. Biri eski Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından kurulsa da zayıf noktası Davutoğlu’nun geniş bir popülaritesinin bulunmaması. Diğer ise şuan kurulmakta olan, ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı Ali Babacan’ın liderlik edeceği, aynı zamanda eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gün’ün ise desteklediği partidir. Bu partinin Erdoğan üzerinde bir etkisi olabilir, zirâ felsefesi "adalet ve kalkınma"nın temel ilkelerine ve sabitlerine dönmeye dayanmaktadır.
Ancak bu partinin kuruluşu birçok kez ertelendi, bazıları bunu iyi bir hazırlık olarak nitelerken bir diğer görüş ise kurucularına ve onlara katılabilecek şahsiyetlere çok fazla baskıdan kaynaklandığını söylüyor. Bir diğer unsur ise, son yıllarda düşük performanstan muzdarip Türkiye ekonomisinin durumunu temsil ediyor. Nitekim büyüme oranı, önceki yıllardaki yüzde 8 veya 9'luk orana kıyasla yüzde 2'ye düştü. Ekonomistlere göre, Türkiye’nin demografik baskılara karşı vatandaşların yaşam standardının düşmemesi için en az yüzde 4’lük bir büyüme oranı sağlaması gerekiyor. Özetle, tüm bu unsurlar hem Erdoğan'ı hem de partisini zayıflatmaya katkıda bulunuyor.
 
*İç durumu Erdoğan'ın Suriye, Irak ve Libya'daki dış politikası ya da Rusya ve ABD ile ilişkilendirmek mümkün müdür?
Erdoğan'ın dış politikasını anlamaya yardımcı olacak belirleyicilerden biri de bu politikayı iç durumu etkilemek için kullanma arzusudur. Erdoğan'ın, bakanlarının, partisinin liderlerinin ve müttefiklerinin ifadelerinin iç kamuoyunu nasıl harekete geçirdiğini görmeliyiz. Bu, Türk ordusunun geçtiğimiz Ekim ayında Kuzeydoğu Suriye'de YPG’ye karşı başlattığı askeri operasyon konusunda oldukça açıktı. Daha da fazlası, TBMM’deki aralarında iki muhalifin de olduğu dört ana partinin oyladığı, orduyu ve operasyonu destekleme karar taslağına değinmeliyiz. Taslağa yalnızca HDP karşı çıkmıştı.
Bu Suriye meselesiydi. Ancak Libya konusunda ise durum farklı. Muhalefet partileri Erdoğan'ın Libya'daki maceralarına karşı çıkıyor ve Türkiye’nin Libya ile işi olmadığını düşünüyor. Benim buradan çıkarımım, Erdoğan'ın dış politikasının bir takım unsurlarının iç politika durumu ışığında büyük ölçüde anlaşılması gerektiğidir.
 
*Bugün Erdoğan’ın Suriye’de karşılaştığı ilk sorun veya mesele, İdlib. Bu bölgedeki hedefleri nelerdir? Erdoğan, her yöne çekilebilen açıklamaları, hararetli konuşmaları ve tehditleri ışığında Suriye'de neler yapmak istiyor?
Söylevinin savaşa meyilli olduğu doğru. Aynı şekilde destekçilerinki de öyle. Bunlardan biri olan MHP lideri, Erdoğan’ı Şam’a girmeye ve Beşşar Esed’i indirmeye çağırmıştı. İlk olarak, Erdoğan'ın kendisini çoğu zaman kontrol edemediğini, siyaset ve dünyayla ilgili sıkıntılı tartışmalarda polemiğe girdiğini ifade etmek gerekir. Zaten bunun örnekleri mevcut. Temel olarak, Suriye'deki politikasını kontrol eden iki ana faktör vardır: İlki, Kürt sorunu ve yansımaları. Ancak bu, Kürtlerin yaşamadığı İdlib dosyasında uygulanmıyor. Diğeri ise Suriyeli mülteciler konusu. Zirâ Türkiye, 3,6 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Şayet Türkiye-Suriye sınır kapısı açılırsa muazzam bir mülteci akını gerçekleşecek. Bu ne Erdoğan’ın ne de Türklerin istediği bir şey.  
İdlib’le ilgili gerçek, Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından Astana ve Soçi tuzaklarına düşürüldüğü. İki taraf da, rejimin İdlib’de başlatmış olduğu askeri operasyonu durdurmak karşılığında burada bir gerginliği azaltma bölgesi kurmayı kabul etmişti. Türkiye Cumhurbaşkanı, kendisine bölgesel ve Suriye siyasi haritasında oynaması için başrol verildiği odak noktasına geri getiren anlaşmadan memnundu. Ancak sorun radikaller, Suriyeli savaşçılar ve diğer gruplar arasında ayrım yapma vaadinde bulunmasıydı.
İdlib ve çevresinin, tüm Suriye’den oraya taşınan radikallerin sığınağına dönüştüğü açıktı, ki İdlib’e geçmeleri karşılığında rejimle uzlaşmışlardı. Bu nedenle, Erdoğan’ın daha önceden bildiği üzere Putin’in tuzağına düşeceği de barizdi. Zirâ Rusya'nın rejimin operasyonunu haklı gösterdiği iddialarından biri de Erdoğan'ın vaatlerini yerine getirmediğiydi.
İdlib’deki durumu genel olarak kontrol altına almadaki ve rejime düşman gruplar üzerindeki gücü ve etkisini belki de fazla olarak değerlendirmiş olan Erdoğan hâricinde, herkes bu vaadin “imkansız” olduğunu düşündü. Bugünkü netice ise, Soçi’de onaylanan 12 gözlem noktasının artık 21’e çıktığıdır. Erdoğan'ın son zamanlarda bunlardan bazılarının “kontrol noktalarından” “savaş noktalarına” dönüştürüldüğünü belirtmesi ise ilginçtir.
Bugün herkes farkındadır ki bu krizden kurtulmanın yolu çatışmadan değil siyasetten geçer. Şuan yaşananların Türk ve Suriyeliler arasında açık bir savaşa dönüşmeyeceği kanısındayım. Zirâ Rusya Devlet Başkanı’nın Esed ile ilişkilerinin sağlamlığını da, Erdoğan ile ilişkilerinde gösterdiği özeni de biliyoruz. Bu nedenle Putin’in Ankara ile Şam arasında açık bir savaşın patlak vermesini istemeyeceği, bunun onun yararına olmayacağı düşünülüyor. Her halükarda oyunun efendisi bence Putin. Ancak bu, savaşın olmayacağı ya da insanların ölmeyeceği anlamına da gelmez. Bence bu noktada karşımıza çıkan en önemli soru şu: Bu krizden nasıl çıkılabilir; bu sırada ise Putin hem başını dik tutup hem de Erdoğan'ı nasıl memnun edebilir?
 
*Bu, tarafların yeni bir anlaşmaya varmasını gerektiriyor, bu anlaşmanın özellikleri çizilebilir mi?
Yeni bir anlaşma biraz zaman alacaktır. Bence Putin, Türk cumhurbaşkanına kendisine şu sözleri söyleyerek bir dizi güvence verecek: Mevcut görüşmeler ya da Kürtler ile rejim arasında yapılabilecek olanlar asla özerk yönetimin verilmesine ya da bu doğrultuda ilerlenmesine yol açmayacak. Türkiye’nin en büyük korkusunun Suriye’deki Kürtlerin Irak’taki Kürtlerin yaptığını yapması olduğunu anımsıyorum. Putin’in müdahalesi ya da desteği olsun olmasın Kürtlere bu teminattan bir parça dahi sağlamayı vermeyi kararlı bir şekilde reddederken Putin’in çok fazla risk almıyor.
Ancak bunun bir belgeye dökülmesi, Erdoğan’a önemli bir sonuç elde etti yönünde için bir gerekçe sağlayacaktır, ki bunun tezahürlerinden biri de şuandaki şeridin güvende tutulması olabilir. Diğer faktör ise Putin’in Türkiye’ye doğru yeni bir mülteci dalgası olmayacağına söz verebileceği mülteci dosyası.
 
*Soçi’nin yeniden çizilmesi başlığı altında geçici bir anlaşma yapılamaz mı?
Bence yeni “Soçi”, Türkiye'nin istediği ve Erdoğan’ın 2012’den beri zikrettiği 10 kilometre mesafedeki “güvenli şerit” ile kısıtlı kalabilir. Şayet Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bu tür garantileri varsa, istediği şeyi elde ederek iki eşzamanlı hedefe ulaştığı söylenebilir: İlki Suriyeli mültecileri güvenli şeride “dahil ederek” Türkiye’ye akışlarını önlemek, hatta önceden Türkiye’ye gelmiş olanları buraya geri göndermek. Diğeri ise PKK’nın Türkiye'ye sızmasını önlemek için Türk kuvvetlerinin Kuzey ve Doğu Suriye'de kurdukları şeride ilişkin bir Rus garantisi elde etmek. Erdoğan’ın ancak böyle bir anlaşmayı kabul edebileceğine inanıyorum, nitekim kimse başını öne eğmek istemez. Öte yandan şuna da emin oldum ki, Esed bilek gücünü tekrar dayattığında istediği her şeyi yapabilir. Dolayısıyla, Putin ve Erdoğan arasındaki yeni bir anlaşma yalnızca geçici olacaktır. Günün birinde Putin’in Esed’i desteklemekten vazgeçtiğini anlarsam çok da şaşırmayacağım, zira Esed, iktidardaki alışkanlıklarında zerre değişiklik yapmadığı için, baskıcı mekanizmasını yeniden inşa etme konusunda bilgimiz var. Bu yönün itileceği nokta, Suriye'nin yeniden inşasında para ihtiyacının olduğudur. Gerçek şu ki ne Rusya ne de İran bunun yükü kaldırmak istemez.
 
*ABD tarafının Erdoğan’ı yanına çekmek için Putin ile Erdoğan arasındaki ilişkideki sorunlardan yararlanacağını düşünüyor musunuz?
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve Bakan Mike Pompeo’nun da açıkça söyledikleri gibi, ABD, İdlib dosyasında Türkiye’yi destekliyor. Aynı zamanda Trump ile Erdoğan arasında geçen bir telefon görüşmesi var. Washington ile Ankara arasında bir gerginliğin oluşu, ilişkilerinin koptuğu anlamına gelemez. İki taraf da ilişkilerinde geçmemeleri gereken sınırlar olduğunu biliyor. Zirâ NATO da Türkiye'yi destekliyor. Erdoğan ise Putin’i Trump ve NATO’ya karşı kullanarak ya da tam tersini yaparak elindeki tüm kartları oynuyor. Ancak çoğunlukla yanlış oynuyor. Çünkü en azından orta vadede dış politika “vizyonundan” yoksun. Bu onun en önemli zayıflığı.
 
*Peki Erdoğan'ın Libya dosyasına eğilmesi konusundaki itici hususlar nelerdir?
Birkaç faktör var: Öncelikle 2 Ocak'ta Erdoğan'a Libya'ya askeri müdahalesine yeşil ışık veren TBMM’nin oyu üzerinde durmak gerekiyor. Bu, Erdoğan’ın Uluslararası Mutabakat Hükümeti (UMH) lideri Fayiz es-Serrac ile görüşüp Türkiye ve Libya'nın karasularının tanımlandığı bir anlaşma imzalamalarının birkaç hafta sonrasında gelmişti. Bu da, Doğu Akdeniz'deki petrol ve doğal gaz kaynaklarını paylaşmak anlamına geliyor. Bu, Türkiye için stratejik bir husus olduğu için bu konuda müsamaha göstereceklerini sanmıyorum. Söz konusu anlaşma, deniz yasalarıyla çelişecek şekilde Türkiye'nin çıkarlarına göre haritaların yeniden çizilmesiyle başladı. Erdoğan’ın bunun karşılığında verdiği şeyin askeri destek olduğu ise apaçık. Ancak bu desteğin zaten daha önceden de var olduğunu, anlaşmayla artırıldığını, derinleştirildiğini ve resmi hale getirildiğini belirtmek istiyorum. Öyle ki, Suriye dâhili veya hâricinde kullanılan Suriyeli milislerden paralı asker gönderme noktasına kadar ulaştı. Desteğin nedenlerinden birinin de ideolojik bir yönde olduğunu, yani Müslüman kardeşler -bu ideolojinin Suriye, Mısır ve Tunus'taki başarısızlıklarına rağmen- olarak adlandırılabilecek bir arka plana dayandığını ifade etmeliyiz. Ardından, Erdoğan’ın yıllardır dile getirdiği, yani “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesiyle Birleşmiş Milletler Konseyi’nin yapısını değiştirme ihtiyacından bahsedişi gibi bir başka husus da mevcut. Erdoğan, BMGK’nın kararlarına saygı göstererek Serrac’a verdiği desteği haklı çıkarıyor. Ancak Erdoğan’ın savaş sonrası dönem için bahsini Serrac’a yatırdığı kanısındayım, zirâ yalnızca İran ve Rusya'ya güvenmek istemiyor. Tüm bu hareketleri Yunanistan ve Kıbrıs gibi iki Avrupa Birliği ülkesinin tepkisine neden olurken, Erdoğan ise Avrupalıların açıklama yapmakla yetindiklerini anladığından, Brüksel’den çıkanları pek de önemsemiyor.

 


Hatemi: Uygunsuz celp ve kararlara son verin

Hatemi, geçtiğimiz ay Tahran'da müttefiki eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin ölümünün yedinci yıl dönümü töreninde (Cameran)
Hatemi, geçtiğimiz ay Tahran'da müttefiki eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin ölümünün yedinci yıl dönümü töreninde (Cameran)
TT

Hatemi: Uygunsuz celp ve kararlara son verin

Hatemi, geçtiğimiz ay Tahran'da müttefiki eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin ölümünün yedinci yıl dönümü töreninde (Cameran)
Hatemi, geçtiğimiz ay Tahran'da müttefiki eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin ölümünün yedinci yıl dönümü töreninde (Cameran)

Reformist İran eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, “sadece zorluklar ve protestolarla suçlanan” tüm tutukluların serbest bırakılması çağrısında bulunarak, ülkede yaşanan olayların açık ve ikna edici bir şekilde açıklanması, sorumluların tespit edilmesi ve tutuklamaların ve gözaltıların durdurulması gerektiğini vurguladı.

Reformist internet siteleri, Hatemi'nin dün sabah danışmanlarıyla yaptığı toplantıda, çeşitli siyasi akımlardan entelektüellere, sanatçılara ve politikacılara yönelik uygunsuz cezaların verilmesine son verilmesi çağrısında bulunduğunu aktardı.

Şarku’l Avsat’ın İlk Rehber (Humeyni) Vakfı'na bağlı Cameran web sitesinden aktardığına göre, Hatemi ve danışman ekibi İran ve bölgedeki mevcut durum, çeşitli bölgelerdeki protestoların kurbanlarını anmak için düzenlenen törenler ve üniversitelerde son zamanlarda yaşanan protestolar hakkındaki raporları görüştüler. İran'ın şu anda içinde bulunduğu hassas dönemi kabul etmek, gelecekteki zorlukları öngörmek ve bunları kapsamlı bir şekilde anlamak gerektiği vurgulandı.

Hatemi, İran halkına taziyelerini yineledi, son olayların kurbanlarının ailelerine dayanışma duygularını ifade etti ve “yaşam koşullarına ve protestolara tahammül edememe” dışında herhangi bir suçlamada bulunulmamış tüm tutukluların serbest bırakılmasını talep etti.

Ayrıca, olanları halka şeffaf ve inandırıcı bir şekilde açıklamak, sorumluları tespit etmek ve gözaltı ve kovuşturmaları durdurmak gerektiğini vurguladı. Hatemi, çeşitli görüşlere sahip entelektüel, kültürel ve siyasi şahsiyetlere karşı uygunsuz yargılamaların yapılmaması gerektiğini vurgulayarak, üniversite sorunlarının şiddet içeren güvenlik veya siyasi yaklaşımlardan uzak, bilgelik ve sakinlikle ele alınmasını umduğunu ifade etti.

ABD ile gerginliklere ilişkin olarak Hatemi, perşembe günü Cenevre'de yapılacak müzakerelerin mevcut koşullar altında olağanüstü önem taşıdığını söyledi.

Diplomatik yolun vatandaşların acılarını ve krizlerini hafifletecek sonuçlara yol açacağını umduğunu ifade etti ve ülkeye yönelik artan tehditleri sınırlayacak, bölgede barış, ilerleme ve güvenliği teşvik edecek bir yol izleneceğini umduğunu belirtti. Bunun, İran'ı zayıflatmak veya bölmek, bölgesel ve uluslararası etki alanından çıkarmak isteyen “suistimalcilerin, özellikle İsrail'in” eğilimlerinin aksine olduğunu belirtti.

ABD veya diğer tarafların herhangi bir askeri çatışmasının bölgeyi ciddi bir krize sürükleyeceği uyarısında bulunan İran eski Cumhurbaşkanı, Washington ve Tahran'ın “İsrail'in tehlikeli algılarını ve niyetlerini” fark edip, tüm dünyaya yayılabilecek sonuçları olan bir gerilim tuzağına düşmemelerini umduğunu ifade etti.


İran'dan gelen tehditler üzerine Farsça yayın yapan "Manoto" kanalı Londra'dan yayınlarını askıya aldı

İngiliz polisi, (Reuters)
İngiliz polisi, (Reuters)
TT

İran'dan gelen tehditler üzerine Farsça yayın yapan "Manoto" kanalı Londra'dan yayınlarını askıya aldı

İngiliz polisi, (Reuters)
İngiliz polisi, (Reuters)

Londra merkezli Farsça yayın yapan Manoto televizyon kanalı, dün yaptığı açıklamada, İngiltere terörle mücadele polisinin, kanalın bulunduğu binanın sahibini Tahran'dan gelebilecek potansiyel bir tehdit konusunda bilgilendirmesinin ardından canlı yayınını durdurmak zorunda kaldığını belirtti.

2010 yılında kurulan ve İran diasporası arasında popüler bir muhalif medya kuruluşu olarak kabul edilen kanal, yayınların geçici olarak askıya alınmasının İran'ın tarihindeki “en hassas anlardan” birini yaşadığı dönemde gerçekleştiğini belirtti.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre İran, son iki ayda, yıllardır liderlik için en büyük zorluklardan biri olan hükümet karşıtı kitlesel protestolara sahne oldu.

 Britanya'da iki polis memuru (Reuters)Britanya'da iki polis memuru (Reuters)

Kanalın yaptığı açıklamada, “Yurtiçi ve bölgesel gelişmelerin benzeri görülmemiş hızla ilerlediği bir dönemde, İslam Cumhuriyeti'nin bağımsız medya haberlerini bastırmak amacıyla ifade özgürlüğüne yönelik tehditleri yoğunlaştı” denildi. Açıklama şöyle devam etti: “Binanın sahibi, Birleşik Krallık terörle mücadele polisinden İran İslam Cumhuriyeti'nin bize yönelik potansiyel bir tehdit hakkında bildirim aldıktan sonra kira sözleşmemizi feshetme niyetini bildirdi.”

Personel binaya girmekten men edildi, bu da alternatifler bulunana kadar yayınların geçici olarak askıya alınmasına neden oldu. Kanal, “Önceliğimiz, mümkün olan en kısa sürede güvenli ve istikrarlı bir yerden canlı yayına devam etmektir” ifadelerini kullandı.


Fransa, ABD büyükelçisinin resmi çağrıya uymaması üzerine yetkilerini kısıtladı

ABD'nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner (AP)
ABD'nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner (AP)
TT

Fransa, ABD büyükelçisinin resmi çağrıya uymaması üzerine yetkilerini kısıtladı

ABD'nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner (AP)
ABD'nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner (AP)

Fransız Dışişleri Bakanı dün, ABD Büyükelçisi Charles Kushner'in, dövülerek öldürülen aşırı sağcı bir aktivistin ölümüyle ilgili olarak Başkan Donald Trump yönetiminin yaptığı açıklamaları görüşmek üzere düzenlenen toplantıya katılmaması üzerine, Fransız hükümeti üyeleriyle doğrudan iletişim kurmasının yasaklanmasını talep etti.

Diplomatik kaynaklara göre Fransız yetkililer, Başkan Trump'ın damadı ve danışmanı Jared Kushner'in babası Kushner'i dün akşam Dışişleri Bakanlığına çağırdı, ancak kendisi bu çağrıya uymadı.

Buna göre, Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barou, “ülkesini temsil etme onuruna sahip bir büyükelçinin temel beklentilerinin açıkça yanlış anlaşılması ışığında” Kushner'in yetkililere erişimini kısıtlamak için adımlar attı.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre bakanlık yayınladığı açıklamada, uzlaşma kapısını açık bıraktı ve “Elbette Büyükelçi Charles Kushner'in görevlerini yerine getirmesi ve Dışişleri Bakanlığına gelmesi hala mümkündür, böylece 250 yıllık dostlukta kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilecek zorlukları aşmak için gerekli diplomatik görüşmeleri yapabiliriz.”

Fransız aşırı sağcı aktivist Contant Duranck, aşırı solcu olduğundan şüphelenilen aktivistlerle çıkan kavgada dövülerek öldürüldü.

Fransa'daki ABD Büyükelçiliği ve ABD Dışişleri Bakanlığı Terörle Mücadele Ofisi, olayı takip ettiklerini belirterek, X platformunda yaptıkları açıklamada “solcular arasında radikal şiddet artıyor” uyarısında bulundu ve bunun kamu güvenliğine bir tehdit olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.