Mesud Barzani: ABD bizi hayal kırıklığına uğrattı. Irak seçimlerini boykot edebiliriz

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)
TT

Mesud Barzani: ABD bizi hayal kırıklığına uğrattı. Irak seçimlerini boykot edebiliriz

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)

Adnan el-Ahmari*
Irak’taki Kürtler, yaşama sevinci ve umut içerisinde bulunurken, ümitsizliği ise bir ayıp ve kusur olarak kabul ediyorlar. Bölgenin sınırlarını DEAŞ ve Haşdi Şabi gruplarından korumak için kadınların da silah taşıyor olması, tek anlaşma dilinin silahlar olduğu anlamına gelmiyor. Onlar için çiçek yetiştirmek de bir anlaşma dilidir.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil’deki Sami Abdurrahman Parkı’nda sizi üniformalı bir asker karşılıyor. Güvenliği sağlamak için burada görev yapıyor. Ancak 1991 yılından önce bu park, Saddam Hüseyin için büyük gözaltı merkeziydi. Kürtler gözaltına alınıp işkence uygulanıyor, ölenlerin cesetleri ise parka gömüyordu.
Aralarında Iraklı büyük bir şair olan Muhammed Mehdi el-Cevahiri’nin de yer aldığı çok sayıda heykelin bulunduğu bahçede gezdim. Erbil halkı, Cevahiri’yi, önünde 1962 yılında yazdığı bir kasidenin beyitlerinin yazılı olduğu bir heykelle anıyor.

Heykelin önünde yazan beyitlerden birinde şu ifadeler yer alıyor:
“Kalbimi ve dilimi Kürdistan’a armağan ediyorum... Elinde verecek bir şeyi olmayan küçük şeyler armağan eder.”
Iraklı şair kasidesini, Barzani ailesine övgü ve ülkedeki Kürtlere coğrafi konumlarından dolayı “Ey kuzeyin çocukları” şeklinde seslenerek sonlandırıyor. 
Bir Kürt gazeteci, Saddam Hüseyin’in askerleri tarafından bir mezarlık ve işkence merkezi olarak kullanılmasının ardından güllerle bezenen bu bahçe hakkında; “Bu bahçenin her yerinin cesetle dolu olduğunu söylersem abartmış olmam. Kasvetli bir gözaltı merkezi olan bu mekânı yaşam dolu bir bahçeye dönüştürmeye karar verdik” dedi.
Güvenlik ve sükûnet, 2019 yılının Temmuz ayında Türk konsolosluğunda çalışan bir kişinin Erbil’deki bir restoranda suikasta uğramasına, şehirdeki otelleri çevreleyen yüksek beton bariyerler ve İran tarafından ABD’ye yapılan bombardımana rağmen Erbil’in Bağdat’taki kargaşadan yüzlerce değil, binlerce kilometre uzakta olduğunu hissettiriyor.

‘Serbilind’e giden yol
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani’nin Selahaddin’deki yazlığına giden yolda ‘Serbilind’e (Kartal Yuvası) ulaşmak için sıra dağları aşmak zorundasınız. Bu, ‘yüksek yer’ ‘başı dik’ anlamına gelen Kürtçe bir kelimedir. Kürt liderinin ikametgahının bulunduğu tepeye Serbilind denilmekte.
Barzani’nin yazlığına doğru ilerlerken, gazeteciler, randevuları konusunda dakikliğinden söz ediyordu. Gerçekten de tanık olduğumuz durum tam olarak buydu. Sabah saat 10.00’daki randevuya bir saniye dahi geç kalmayan Barzani ile bir araya geldim. Yönetimden ayrıldığından beri ilk röportajını vermek için bizi ofisinin kapısının önünde karşıladı.

Röportajın hemen başında Barzani’ye şu soruyu yönelttim:

- Başkanlık döneminin sona ermesi ve uzatmayı reddettiniz. Peki, şu sıralar Mesud Barzani neyle meşgul? Günlük programınız nedir?
Tebessüm etti ve soruma, “Bir peşmergeydim ve öyle olmaya devam edeceğim” şeklinde cevap verdi.

Başbakan Mesud Barzani, 25 Mayıs 2019'da Kürt şehri Soran'daki Peşmerge güçlerinin mezuniyet törenine katıldı (Getty)

- IKBY’nin eski Başkanı Mesud Barzani için bağımsızlık rüyası, İran topraklarında kurulan ve yalnızca 11 ay varlığını devam ettirebilen Mahabad Cumhuriyeti fikrinin ortaya çıkışından beri devam ediyor doğru mudur?
Evet, bu doğru. Bu konuda ABD’li diplomat William Eglin tarafından kaleme alınan ‘Mahabad’ isimli bir kitap bulunuyor. Fakat asıl adı o değil, Kürdistan Cumhuriyeti’ydi. Ancak ülkesinin Dışişleri Bakanlığı ismi Mahabad Cumhuriyeti olarak değiştirmeye zorladı. Bağımsızlık, diğer uluslar gibi Kürt milleti için de doğal bir haktır. Bazı Kürtlerin bu hakkı reddetmesine şaşırıyorum. Bu doğal bir hak ve her Kürt bu hakka kavuştuğu günü görmek ister.

Referandum, bağımsızlık ve Washington’a dair hayal kırıklığı
Referandum sona erdiğinde Kürtlerin ezici bir çoğunlukla bağımsızlık istediği sonucuna varılmasını büyük bir zafer kabul eden Barzani, “Referandum sonucunda Kürtlerin yüzde 93’ünün ‘evet’ oyu kullandı. Bu büyük bir zaferdi. Açıkçası bu gerçek şahsen beni çok şaşırttı. Kürtlerin büyük bir yüzdesinin referanduma ‘evet’ oyu vermesini beklemiyordum. Temeli atıldı. Sonraki aşamayı koşullar belirleyecek. Ne bu nesille ne de gelecek nesillerle yeni bir referandum gerçekleştirmeyeceğiz” dedi.

- Bağımsızlık hakkındaki düşünceniz nedir?
Referandumun hedefi doğrudan bağımsızlığı ilan etmek değildi. Ancak amaç, tarihte bir kez bile olsa Kürdistan halkına görüşünü dile getirmesine olanak sağlamaktı. Çünkü birçok kişinin Kürt halkının istekleri ve ezici çoğunluğun tutumu hakkında şüpheleri vardı. Elbette ki referandum, bağımsızlık için temel adım ve bir köşe taşıdır.

Eylül 2017- Bölge bayrakları sallayan Kürdistan referandumu taraftarları (Getty)

Barzani, röportajda açıkça, ABD’nin, ilginç bir şekilde referandum öncesinde tarafsız kalacağını açıklayıp referandum yaklaşıp bir gerçek haline geldiğinde Bağdat’taki federal otoritenin yanında yer almasıyla Kürt halkını hayal kırıklığına uğrattığını söyledi.

ABD’liler hiçbir zaman Kürdistan'ın bağımsızlığına destek sözü vermedi
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani, sözlerine, “Dürüst ve içtenlikle cevap vereceğim. ABD’liler, bize hiçbir zaman Kürdistan'ın bağımsızlığını destekleyeceklerine dair bir vaatte bulunmadı. Referandum konusunu ilk dile getirdiğimizde itiraz etmeyip tarafsız bir tutum sergileyeceklerini söylediler. Ancak referandum gerçekleştiğinde fiili olarak Bağdat yönetiminin tarafında yer aldılar. Beklediğimizin aksine tarafsız bir tutum sergilemediler. ABD’den kesinlikle böyle bir tutum beklemiyordum. Referandumun doğrudan bağımsızlık ilan etmek olmadığını onlara açıklamış olmamıza rağmen tarafsız bir duruş sergileme vaatlerini ihlal ettiler. Fakat Bağdat ile siz ve Birleşmiş Milletler’in (BM) gözetiminde müzakereler gerçekleştireceğiz, onlara gerekli süreyi tanıyoruz dediler. Fakat onlar Bağdat ve başka bölgelerdeki fırsatlardan istifade ederek genel bir seferberlik ilan etmeye çalıştılar ancak Allah’a şükürler olsun ki başarısız oldular” diyerek devam etti.

- Körfez ülkelerinin referandum konusundaki tutumu nasıldı?
Genel olarak Arap ülkelerinin, özellikle Körfez ülkelerinin konumu için çok minnettarım. Onların tutumu, olumlu ya da tarafsız olmasını beklediğimiz ülkelerin duruşlarından daha onurluydu. Körfez ülkelerinin konumu insancıl, makul ve dengeliydi.

Bağdat’a tavsiyemiz
Irak şehirlerindeki çalkantılara rağmen Erbil’de sükûnet hâkim. Kürtler, devam eden projelerle övünüyor. DEAŞ ve Haşdi Şabi saldırıları nedeniyle muzdarip oldukları acılar hakkında konuşuyorlar. 2014 yılında DEAŞ, 2017’de ise Haşdi Şabi birlikleri Kerkük’ü işgal etmişti. Barzani'ye bölgesinin neden bu kadar sakin ve güvenli olduğunu sordum.

- Hakim olduğunuz bölge nasıl bu kadar sakin ve güvenli?
Bağdat’a diğer şehirlerin yararlanabilmesi için kendilerinin denetimi altında bölgenin deneyimini paylaşmaya hazır olduğunu bildirdik. Yaptıklarımız ve elde ettiğimiz tüm başarıları kazanmamıza yardımcı olan en önemli şey, Kürdistan’da bir iç uzlaşının oluşuydu. Bu, Irak'ın diğer bölgelerinde de uygulansaydı, hepsi Kürdistan gibi olurdu. Ancak Bağdat bizi dinlemeyi reddetti. Referandum öncesi ve sonrası bölgenin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk, terörizm. Bugün bile bununla mücadele ediyoruz. Arap bölgesi ve Ortadoğu'daki kaos, iktidar dengesizliği, devam eden müdahaleler ve ekonomik durum gibi başka zorluklar da mevcut. Hepsi büyük zorluklar, ama bizi engellemeyecek.

- Bağdat’ın faydalanmasını istediğiniz bölgenin deneyimi nedir ve terör endişesini nasıl giderdiniz?
Allah’a şükürler olsun ki Kürt halkı Peşmerge güçleri ile büyük bir işbirliği içine girdi. Teröristler bölgede tek bir terör üssü veya hücresi kurmakta başarısız oldu. Tüm bu çabalara rağmen sızma girişimleri olduğu görülüyordu. 2014 yılında DEAŞ’ın Irak’a girişinin ardından bin 50 kilometre uzunluğunda bir cephede aleni bir savaş söz konusuydu.

- DEAŞ ve Haşdi Şabi’nin Kürt dokusuna neden nüfuz edemedi?
Peşmerge güçlerinin kahramanca direnişi, DEAŞ ve Haşdi Şabi’nin bunu yapmasına engel oldu. Sizi savunacak güç olmadığında kendinizi savunmanız gerektiğini öğreniyorsunuz. Peşmerge olmasaydı, durum şimdi çok daha farklı olacaktı.

Bölge, DEAŞ’la savaş ve saldırının sırrı
Terör örgütü DAEŞ çözülmesi en zor bilmecelerden biri olmaya devam ediyor. Hangi bölge ya da ülkeye saldıracağının belirsiz olması, arkasında onu yöneten ve kendisinden faydalanan ülkeler bulunduğu konusunda genel bir izlenim veriyor.Barzani’ye bu durumu sordum.

- Kürdistan bölgesindeki Peşmerge güçleri bu örgütün yüzlerce üyesini yakalayıp öldürdü. Peki, bulmacayı çözebildiler mi?”
Bazı bölgelerde arkalarında cesetler bırakıyorlardı. O cesetlerin yüzleri içlerinde, dünyanın en doğusundan en batısına en kuzeyinden en güneyine kadar farkı uluslardan insanlar bulunduğunu gösteriyordu. Bu çözmeye çalıştığımız bir sır. Kesinlikle DEAŞ’a yardım eden ülkeler var. Ancak kim olduklarına dair elimizde herhangi bir kanıt yok. DEAŞ’a birden çok ülke kolaylık ve yardım sunup, yönetiyor. Bölgeye yönelmesi bir tesadüf değil, bir plan dâhilinde emir ve direktifler söz konusu.

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani, 1979'da Kürdistan Demokrat Partisi'nden bir heyetle birlikteyken (Getty)

DEAŞ’la mücadele konusuna geçmeden önce Erbil ve Süleymani’ye arasındaki farklılık hakkında konuştuk. Barzani bu farklılığı sağlıklı ve demokratik bir durum olarak değerlendiriyor. Ortada bir anlaşmazlık olduğunu itiraf eden Barzani ancak stratejik konularda bir vizyon, bir parlamento ve bir hükümet olduğunu söylüyor. Partisel rekabet, etki ve benzeri konuların oldukça doğal olduğuna dikkat çekti. “Peki, bu yolsuzlukla mücadeleyi etkiler mi?” şeklindeki sorumu Kürt Lider, “Yolsuzluk, elbetteki diğer ülkeler gibi bölgede de yaygın durumda. Ancak yakın bir dönemde, mali ve ekonomik reformlar yasası Parlamento'da kabul edildi. Bu, Kürdistan'daki yolsuzluğu ortadan kaldırmak için bir yol haritası. Hükümet bunu uygulamaya koydu. Yasa kabul edilmeden önce bile bu alanda ciddi adımlar atılmıştı. Bu konuda oldukça iyimseriz” şeklinde cevapladı.

Savaş cephelerindeki Kürt kadınlar
2014’te bu zamana kadar geçen yıllarda özellikle de Haşdi Şabi saldırılarının yoğunlaştığı ve bölgeye girmeye çalışıldığı 2017 yılında Arap dünyasının tarihinde bulunmayan, yeni bir durum ortaya çıktı. Topraklarını korumak için silah taşıyan Kürt kadın güçlerle ilgili birçok fotoğraf servis edildi.

- Başkan Mesut Barzani bu bölgedeki kadınların rolü ve gücü hakkında konuşacak olursa, bunu nasıl tarif eder?
Kürtlerin kurtuluş hareketinde kadınların rolü sadece şimdi değil Eylül devriminde de gerçekten onur verici bir durum. -Eylül devrimi 11 Eylül 1961 tarihinde Mustafa Barzani liderliğinde başlatılmış, kayıtlara en uzun ve büyük devrim olarak geçmişti. Bölgeye yayılan bu devrim tüm ulusal ve dini bileşenleri kapsıyordu. Kürt kadınlar, çocuklar için anne, baba, öğretmenlikten çiftçiliğe varana kadar birçok alanda rol oynamışlardı.- Anne, baba rolüyle çocuklarını büyütüp yetiştirmeye çalışırken bir diğer taraftan çabalarıyla cepheye erzak gönderiyordu. Kadınlar olmasaydı birçok erkek mücadeleye devam edemez ve savaşamazdı. Durum değişti. Toplum gelişme kaydetti. Kürt kadınlar, DEAŞ’la mücadelede onurlu bir rol oynayarak onlara karşı savaş verdi ve kazandı.

- Peki, kadınlar bu gücü nereden aldı?
Kürt kadınlar, sorunun bizim için bir ölüm kalım savaşı olduğunun farkına vardı. Toplumun tüm kesimleri, özellikle de Peşmerge, bu kahramanca direniş olmasaydı ve DEAŞ bu bölgenin kontrolünü ele geçirseydi ciddi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdık.

Kürt kadınları her zaman savaşlara katıldı ve DEAŞ’a karşı mücadele de dahil olmak üzere birçok zafere katkıda bulundu (Getty)​

- Haşdi Şabi’nin Kerkük’e saldırı emrini kim verdi?
ABD’nin hayal kırıklığına uğratması ve Irak ordusuna DEAŞ ile savaşmak amacıyla verdiği silah ve Abrams tanklarının Haşdi Şabi tarafından kullanımı konusunda sessiz kalması nedeniyle çok üzgün olduğu görülen Mesud Barzani, bu tankların Kerkük'teki Kürtlere saldırmak için bir araç haline geldiğini belirtti.
Barzani, “Açıkçası, Haşdi Şabi, ABD silahları ve Abrams tanklarını kullandı. İran ise Kerkük'e yönelik saldırıya öncülük etti” dedi.
Yeni Irak seçim yasasında bireylerin aday gösterilmesi hakkında yorumda bulunan Barzani, eski yasanın daha iyi olduğunu söyleyerek, yaklaşan seçimleri boykot etme konusunun uzak bir ihtimal olmadığını ifade etti.

- Güncel olaylara ve genel gidişata nasıl bakıyor, bunlara ilişkin çözümü nasıl görüyorsunuz?
Herhangi bir hükümetin ilk önceliklerinden biri vatandaşlara güvenlik ve hizmet sunmaktır. Bu koşullar, insanların ayaklandığı Irak bölgelerinde uzun süredir yerine getirilmedi. Evinden çıkan vatandaşlar geri dönemezdi. Kaçırılır, öldürülür ve kimse cesedinin nereye atıldığını dahi bilmezdi. Elbette bu durum böyle devam edemez. Halk hareketi, vatandaşların ekmeğe ulaşma ve hizmet alma haklarını talep edebilir. Taleplerini destekliyoruz ama bir notumuz var: Yolsuzluktan sorumlu olan fırsatçıların sıyrılmasına izin vermeyin. Gerçi bence ayaklanmalar yeterince bilinçliydi. Buna izin vermediler.

Peşmerge güçleri Ocak 2016’da DEAŞ’a karşı savaşılan dönemde Kerkük’ün güneyinde (Getty İmages)

Muhammed Tevfik Allavi'nin başarı şansı
Barzani, Irak’ın yeni Başbakanı Muhammed Tevfik Allavi'nin saygıdeğer bir insan ve Bağdat'ta iyi ve tanınmış bir aileye mensup olduğunu söyledi.
Allavi’nin görevinin zor olduğuna dikkat çeken Barzani, “Devlete bağlı olmayan silahlı ve yasa dışı grupların varlığı ışığında ne o, ne de bir başkası başarılı olabilir” dedi.

- Allavi’nin yanında mısınız, yoksa karşısında mı?
Bu sorunun cevabı, onun rolüne, performansına ve bölgedeki durumu anlamasına bağlı. Bunu şimdi bilemeyiz. Ona saygı duyuyoruz. Bağdat'ta yeni hükümeti kurma konusunda onunla müzakere eden bir heyet var ve bu da onun pozisyonuna bağlı.
Hasan Nasrallah'ın Yalanı ve Barzani'nin ABD güçlerinin çıkarılması hakkındaki görüşü
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Ocak ayında televizyonda yaptığı bir konuşmada, Barzani’nin İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile bir araya geldiğini ve bu esnada Barzani’nin ellerinin korkudan titrediğini söylemiş, Barzani’nin DEAŞ’a karşı savaşta Süleymani’den yardım istediğini iddia etmişti.
Barzani, Nasrallah’ın bu ifadelerine ilişkin, “Nasrallah’ın söyledikleri uydurulmuş ifadeler. Konuşması sırasındaki oyunculuk performansı başarısızdı” dedi.

“ABD kuvvetlerinin varlığı gerekli”

Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından, ABD kuvvetlerinin Irak’tan çıkarılmasına ilişkin Irak Parlamentosu’nda yapılan oylamaya karşı çıkışlarına ilişkin Barzani şu yorumda bulundu:
“ABD bir süper güç. Kim ne derse desin onsuz üstesinden gelemeyeceğimiz konular var. 2011'de ABD kuvvetlerinin Irak'tan çıkışına karşıydım ve ülkenin büyük bir bölümünde terörizmin kontrolüne dair beklentilerim gerçekleşti. ABD kuvvetleri kalsaydı, DEAŞ, Irak ordusuna karşı tüm bu zaferleri elde edemez ve bölgeyi tehdit edemezdi. Şimdi de ABD ve İran arasındaki bu çatışmadan sonra ABD kuvvetlerinin ülkeden çıkışına yönelik talep duygusal zeminlere ve galip gelme arzusuna dayanıyor. ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin varlığı Irak’ın güvenliği ve geleceği için esastır. Şimdi de ABD kuvvetleri ülkeden ayrılırsa, tüm koalisyon güçleri de ayrılacak, hiçbir ülke burada kalmayacak. 6 ay sonra ise DEAŞ öncekinden daha da güçlü olarak geri dönecek. Bu nedenle, bir halkın ve bir ülkenin kaderi galip gelme arzusu uğruna hafife alınmamalıdır. Bu yüzden ABD kuvvetlerinin ülkeden çıkışına yönelik yapılan oylamaya karşı çıktık. Oy vermedik. Şu anda ABD kuvvetlerinin varlığı gerekli.”

Suriyeli Kürtler ABD'ye olan inancını kaybetti
Barzani, ABD güçlerinin kalması gerektiğine olan inancına rağmen ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki çelişkili durumundan dolayı şaşırdığını gizlemiyor; “ABD’nin Suriye'deki Kürtlerden ne istediğini anlamayı umuyorum. Eğer onları koruma konusuna bağlı iseler bu iyi ancak gördüğümüz şeyler istikrarsızdı. Bu konuda şüpheler var. Suriyeli Kürtler, ABD'ye olan inancını büyük ölçüde kaybetti. Şimdi bu güveni tekrar oluşturmaya çalışıyorlar ve bu da zaman alacak”


ABD kuvvetleri Bağdat Havaalanı'ndan Irak’ı terk ediyor (Getty Images)

İran ve Irak’taki müdahaleleri

- İran Irak'ı neden kontrol ediyor?
2003'te Saddam rejiminin düşmesinden sonra Iraklıların gönüllü birlik ve federalizm temelinde bir devlet kurmaları Irak için altın bir fırsattı. Hepimiz bunun için çalıştık. Ancak en büyük hata, Aralık 2002'de Londra konferansında üzerinde anlaştığımızın aksine ABD’lilerin rollerini ‘kurtarıcıdan işgalciye’ doğru değiştirmesi oldu. ABD’nin 2011'de ayrılmasından sonra arkasında bıraktığı büyük boşluğu İran doldurdu. Doktrin kuralı ve tarihsel bağlılık sayesinde İran’ın Irak'ta büyük etkisi oldu. Irak'ın İran ve diğer komşularla normal ilişkileri olabilir ancak Iraklılar herhangi bir ülkenin vesayetini reddetmelidir.

- İran’ın Irak’ı kontrolünün sebebi ülkedeki kendisine sadık milislerin varlığı mı?
DEAŞ girdikten sonra neredeyse tüm ülkeyi tehdit etti. Merci-i taklid’den gelen bir fetva sonucu birçok Şii genç Haşdi Şabi’ye gönüllü olarak katılmak için birbiriyle yarıştı. Birçoğu öldürüldü, diğerleri ise cesaretle direndi. DEAŞ’ın yenilmesi ve zayıflamasının ardından belirli bir liderle bağlantılı birleşik bir güç yoktu. Bazıları bu fırsattan yararlandı ve silahlı gruplar oluşturdu. DEAŞ’a karşı savaşta şehitler verdikleri için Haşdi Şabi’ye saygı duyuyoruz. Ancak Haşdi Şabi kisvesi altında faaliyet gösteren, ülkenin tüm yeteneklerini kontrol eden çeteler ve mafyalar oluşturan bir bölüm var. Vatandaşlara şantaj yapıyor ve herhangi bir yeniden inşayı ve kalkınmayı engelliyorlar. Bu bir felaket.

Irak’taki Haşdi Şabi unsurları (Getty Images)

Bağımsızlık hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz

- Şarku’l Avsat’a verdiğiniz röportajda, İranlı yetkililerin referandumdan önce sizinle görüştüğünü ve kibar olduklarını söylediniz. Aynı zamanda açıklamaları uyarılar ve tehditler de içeriyor. Bu iki dilden hangisini ciddiye alıyorsunuz?
Referandum doğal bir haktır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Irak devleti kurulduğunda Irak, Araplar ve Kürtler arasındaki ortaklık temelinde kuruldu. Kürtler, Musul’un doğusuyla ilgili referandumda, Araplarla ortak bir Irak hükümeti kurma temelinde Türkiye'ye değil Irak'a katılma yönünde oy verdi. Ancak vatandaşlık bile alamadık, ortaklık da yoktu. 2003’te Saddam rejiminin devrilmesinin ardından gönüllü bir birlik temelinde yeni fırsatı değerlendirmek ve tüm vatandaşların haklarından eşit yararlandığı ve görevlerini yerine getirdiği yeni bir Irak inşa etmek için Bağdat’a gittik. Kürt Parlamentosu yeni Irak'ın bu temelde inşa edilmesi gerektiğine karar verdi ve tüm bu girişimler başarısız oldu. Bağdat'taki ortaklığımızın reddedildiği ve elbette tabiiyetimizin reddedildiği inancına vardık. Kürt halkının ne istediğini herkesin bilmesi için referandum yapacağımızı söyledik. Sizinle müzakerelere giriyoruz, gerekli zamanı veriyoruz ve acele etmiyoruz ancak ortaklığı reddettiğiniz sürece, başka bir çözüm yoktur. Kardeş olmalıyız ama herkesin kendi evi var ve Bağdat derinliğini koruyor. Ancak fırsattan istifade ettiler. Baskılar bekliyordum. Beklemediğim, bir Kürt grubun en büyük ihaneti yapmasıydı. Bu nedenle, tüm tehditler doğaldı ve onunla yüzleşmeye hazırdık. İranlılar ve diğerleri bizimle temasa geçti ancak çok geçti. Hatta ABD’liler bile işin başında bunun bir baskı kozu olduğunu düşündü. Fakat bu mesele bizim için kaderi bir görevdi. Bu bizim hakkımız, ona bağlıyız ve vazgeçemeyiz. Ancak bu, hemen yarın bağımsızlığımızı ilan edeceğimiz anlamına gelmiyor. Yarından sonraki gün veya bir ay sonra olabilir ancak bu hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.

- İran tehdidi veya İran diplomasisinden hangisini ciddiye aldınız?
Bize ‘Bu sizin hakkınız ancak şu an koşullar uygun değil. Anlamanız gerekir’ dediler. Fakat bizi sınırdışı etme, katliam, öldürme ve haklardan yoksun bırakma ile tehdit etme ve ayrılıkçı olduğumuzun söylenmesi tabi kabul edilemez. Bana gelenler arasında İranlılar da vardı ve benimle nazik bir dille konuştular. Televizyonda söyledikleri ise bu onların işi. Herhangi bir kişi veya ülkenin beni tehdit etmesini kabul edemem. Tehditleri zamanında ciddiye aldık. Ama ihanet olmasaydı, tehditlerin herhangi bir değeri yoktu.
Kürt lider, ‘ihanet’ ifadesi ile Kürt grupların Haşdi Şabi’nin Kerkük şehrine girişini kolaylaştırmasını kast etti.
Barzani ayrıca ABD, İran ve diğerlerinin bölge topraklarını bir savaş alanı haline getirmemesini umduğunu da dile getirdi.

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani, babası Mustafa Barzani’nin tablosu önünde konuşuyor (Getty Images)

Sünniler Irak kuvvetleri arasında kayboldu
Mesud Barzani, Saddam rejiminin düşmesinden sonra Sünni mezhebine mensup kişi ve liderlere giderek, kendileri için bir federasyon kurmalarını tavsiye etti ancak bu olmadı.
Iraklı Sünniler de sonuçların onlara karşı olumsuz olması nedeniyle hayal kırıklığı yaşadı.

Sünnilerin iki büyük hatası

- Sünnilerin Anbar da dahil olmak üzere bölgelerinin bağımsızlığını talep etmeye hazırlandığı yönündeki haberler için görüşünüz nedir?
Sünniler rejimin çöküşünden sonra siyasi süreci boykot ederek büyük hata yaptı. Bu büyük bir hataydı. Onları üç kez Erbil'e davet ettim ve bir şeylerin değiştiğini, dünyanın, bölgenin ve Irak’ın değiştiğini açıklamaya çalıştım. Yeniden düşünmelerini istedim. Fakat hala eski kültürün etkisi altındaydılar. Anayasa hazırlandıktan sonra, herkes, zenginliğin ve gücün adil bir şekilde dağıtıldığı temeliyle federalizme ikna olmuştu. Hatta Şiiler başlangıçta anlaşmaya vardı, Sünniler reddetti.  Bunun ardından denklem değişti. Sünniler iki hata yaptı. Bunlardan ilki Saddam’ın devrilmesinden sonra siyasi süreci boykot etmekti. Diğer en büyük hataları ise anayasayı hazırladıktan sonra federalizmi reddetmeleriydi.

- Onları şu an bölgelere çağırmanın geç bir adım olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle bununla ilgili karmaşık durumlar var.

DEAŞ ve Türkiye
Türkiye ve DEAŞ arasında doğrudan bir ilişki olduğuna, DEAŞ unsurlarının Kürt unsurları bölgeden çıkarma veya Türkiye adına savaşması için Kürt bölgelerine geçişini kolaylaştırdığına dair iddialar var.
Financial Times da dahil olmak üzere bazı Batı merkezli gazeteler, DEAŞ’ın bölgede petrol ticareti yaptığı ve Türkiye’ye kaçak yollarla soktuğunu iddia etti.

- Terör örgütüne karşı savaştığınızda bu ilişkiyi gördünüz mü?
DEAŞ ile savaşımızın ilk yıllarında, örgüt saflarında ölenler olduğunda aralarında farklı milletlerden unsurlar olduğunu fark ettik. Kuşkusuz ki çoğu Türkiye sınırından Suriye’ye geçip ardından Irak’a geliyordu ya da diğer ülkelerden deniz yoluyla Suriye'ye giriyorlardı. Aslında, Türkiye'nin bu sınırları tam olarak nasıl kontrol edebildiğini ve onların sızmasını nasıl önleyebildiğini bilmiyorum. Belki de hükümetin bilgisi olmadan misyonu kolaylaştıran gruplar vardı ama Türkiye üzerinden giriyorlardı. Bugün Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'ye bağlı silahlı gruplar var. Çoğunun Suriyeli olduğuna yemin edebilirim. Onlar, Türk ordusunun desteğiyle Kürtleri öldürüyor. Özellikle de Afrin’de.

- Bu konuda ne yaptınız?
Buna itiraz ettik ve silahlı grupların eylemleri konusundaki tutumumuzu Türkiye'ye aktardık.

(Mesud Barzani Adnan el-Ahmari ile röportajı esnasında. (Independent Arabia-Fotoğrafçı: Adnan Bedrevi)
Barzani ve Saddam Hüseyin
Birçok defa Mesud Barzani ile idam edilen Irak’ın eski cumhurbaşkanı görüştü, Saddam’ın kişiliğindeki değişiklikten bahseden Kürt lideri Barzani, “ fark 180 dereceydi. Hükümetin resmi heyetine başkanlık ettiğinde 12 Ocak 1970 tarihinde Kürt devrimin karargahına geldi ve ben ilk defa onunla görüşmüş oldum. O zamanlarda çok azimli, mütevazı ve heyecanlıydı. Fakat 1991 yılında onu gördüğümde çok garip bir şekilde değişmişti. O anda bana ‘ böyle koşullarda Bağdat’a geldiğinizden sizi çok takdir ediyorum ve bunu asla unutmayacağım o yüzden anlaşmalıyız’ dedi. Ondan sonra ben ona ‘Sağ olun ne demek. 11 Mart anlaşmasındaki rolünüzü hatırlıyorum ve bundan sonra aileme, aşiretime ve milliyetçiliğime ne olduğunu biliyorsunuz. Binlerce kişi öldürüldü. Bağdat’a kan denizinden geçerek geldim’ dedim. Yani 1970 yılında gerçekleşen ilk görüşmenin tam tersine ikinci görüşmede kibirliydi” diye konuştu.

- Saddam’ın idamı konusunda hiç sizinle danıştılar mı?
Saddam’ın idam edilmesinin karşısında değildik fakat kurban bayramında idam edilmesinin karışındaydık. Hiç bize danışılmadı. Hatta bilmiyorduk. İdam edildiğini idamdan sonra haberlerden öğrendik.

İsrail ve Kürdistan

- Trump’ın “Yüzyılın antlaşması” olarak bilinen barış planını nasıl buldunuz, Tel Aviv ile ilişki kuracak mısınız?
Biz hala Irak’tan bir parçayız. Dolaysıyla İsrail Bağdat’ta elçiliğini açarsa, Erbil’de de kendisine ait konsolosluk açar ve biz hoş karşılarız. Fakat Bağdat’ta bir elçilik olmadan İsrail’le ilişki kurmayız. Ayrıca İsrail’le ilişki kurmanın çok normal bir şey olduğunu düşünüyoruz. Hata çoğu Arap Devleti şimdi onunla ilişki kurmuş durumdadır ve bence bu çok iyi bir durumdur. Yüzyılın anlaşmasına gelirsek; herhangi bir barış planının savaş planından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ama değerlendirme konusu bence Filistin halkının işidir. Savaş hiçbir işe yaramaz ve biz bunu 1956, 1967 ve 1973 yıllarındaki savaşlarda ve onlarca küçük savaşta gördük. Hiçbiri işe yaramadı.

*Bu röpartaj Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan tercüme edilmiştir.


11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
TT

11 Eylül’ün izleri çeyrek asır sonra da silinmedi

Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)
Saddam rejimi ile Bin Ladin arasındaki iki temas girişimi de sonuçsuz kaldı ancak iş birliği suçlamaları Irak’ın peşini bırakmadı (AFP)

Bazı günler yalnızca tarihe geçmez, tarihin akışını da değiştirir. 11 Eylül 2001, dünyanın hafızasına “dünyayı sarsan gün” olarak kazındı. O sabah ekranlara yansıyan görüntüler, ilk anda milyonlarca insanın gerçek olduğuna inanmakta zorlandığı bir kâbusa dönüştü. Sivil uçakların New York ve Washington’daki güç sembollerine çarparak patlaması, yalnızca binlerce insanın hayatını değil, Amerika’nın, Orta Doğu’nun ve dünyanın gidişatını da değiştirdi. Aradan çeyrek asır geçse de 11 Eylül’ün bıraktığı izler hâlâ silinmiş değil.

El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in başlattığı o saldırı Afganistan’daki Taliban rejimi ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasına yol açtı: Afganistan bugün yeniden Taliban’ın görece daha düşük profilli yönetimi altında yaşamını sürdürürken Ortadoğu, ABD ordusunun Irak’taki Baas rejimini devirmesinin yol açtığı bölgesel dengelerdeki bozulmanın bedelini hâlâ ödüyor. Her iki rejimin devrilmesi, bugün ABD ile askeri bir çatışmanın içinde bulunan İran’ın istemeden aldığı büyük bir hediyeydi.

xgbh
11 Eylül’den haftalar sonra Bush ile Salih’in görüşmesi (AFP)

Dünya, Amerika’nın kendi topraklarında saldırıya uğramasına alışık değildi. 7 Aralık 1941’de Japonya, Hawaii’deki Amerikan üssü Pearl Harbor’a saldırmış, Washington ertesi gün Japonya’ya savaş ilan ederek karşılık vermişti. Sonrası ise biliniyor.

Meşhur 11 Eylül saldırılarında Usame bin Ladin savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı ve George W. Bush yönetimi, terörün merkezleri olarak gördüğü hedeflere karşı savaşı başlattı.

Başkan George W. Bush liderliğindeki yaralı Amerika’nın, Usame bin Ladin’i barındırmakta ısrar eden ve kendisinden bu kişiden uzaklaşması ya da onu teslim etmesi yönündeki çağrıları dikkate almayan Molla Ömer rejimini devirmeye karar vermesi şaşırtıcı değildi.

Ancak asıl büyük karşılık Ortadoğu’da yaşandı. Bölge, 2003 yılında Bağdat’taki Firdevs Meydanı’nda Amerikan zırhlı araçlarının Saddam Hüseyin’in heykelini devirdiğine tanıklık etti. Ortadoğu daha sonra Saddam’ın boynuna geçirilen idam ilmiğini de görecekti. Bu görüntü, iki kişiyi endişelendirdi: Biri Muammer Kaddafi, diğeri Ali Abdullah Salih.

xcvfbghj
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat (Arşiv)

Usame bin Ladin, New York ve Washington’a saldıran ekibin üyelerinin çoğunun Suudi Arabistanlı olmasını özellikle tercih etmişti. Amacı Washington ile Riyad arasında kriz ve kopuş yaratmaktı. İstediği gerçekleşmedi ancak yaşananlar İslam dünyasının tamamı için büyük bir sınav oluşturdu.

Amerika’da terörün köklerinin kazınması çağrıları yükseldi. Saldırılar, Amerika ve Batı’nın çok sayıda ülkeyle ilişkilerini sarsarken Batılı hükümetlerin Arap ve Müslüman topluluklarla ilişkilerini de etkiledi. Özellikle göç dalgalarının giderek büyümesiyle birlikte bu gerilim daha da arttı. Bugün ise Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz.

O gün Yaser Arafat Gazze’de bulunuyordu. Batı Şeria ve Gazze’de saldırıları kutlamak ve Amerika’nın İsrail yanlısı tutumuna duyulan nefreti göstermek amacıyla şeker dağıtan bazı Filistinlilere yönelik görüntü ve haberlere odaklanılmasından rahatsız oldu. Arafat, ilerleyen yaşına rağmen New York ve Washington’da yaralananlara kan bağışlamakta ısrar etti ve Gazze’deki hastanelerden birine gitti. Bazıları Arafat’ın saldırıların ilk saatlerinde, eylemin gerçekleştirilmesine Filistinlilerin de katılmış olabileceğinden endişe ettiğini söylüyor.

cgthnh
Muammer Kaddafi (Arşiv – Reuters)

Muammer Kaddafi de endişeye kapıldı. Ancak ilk saatlerde o ve Saddam Hüseyin saldırının Amerika’yı zayıflatacağı yanılgısına kapılmıştı.

Kaddafi, Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalgam’dan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’dan Bush’a Libya’nın ilişkileri normalleştirmeye ve Amerika ile yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu iletmesini istemesini talep etti. Buteflika, Libya’nın bu tutumunu Bush’a aktardı. Ancak Amerikan başkanı konuğuna şu mesajı verdi: “Kaddafi’ye söyle, nükleer programının cephaneliğinden derhal vazgeçsin. Aksi halde biz gidip onu yok ederiz.”

Amerika’daki gerilimin boyutunu anlamaya çalışan Şalgam, Trablus’ta yapılan bir toplantıda Amerika’nın Afganistan’ı, Irak’ı ve Libya’yı işgal edeceğini söyledi. Libya lideri Bush’un iradesine boyun eğmekte tereddüt etmedi.

cvfbgnhj
Bin Ladin, Sudan'da bulunduğu yıllarda Beşir ile birlikte

Amerika, Irak’a saldırırken Saddam rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Irak rejimi ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğunu öne sürdü. Ancak özellikle Saddam ile Bin Ladin’in kişilikleri arasındaki büyük farklılık ve dayandıkları ideolojik sözlüklerin birbirinden tamamen uzak olması nedeniyle pek çok kişi bu ilişkinin varlığına inanmadı.

Yaygın kanaat, bu ilişkinin uydurma olduğu yönündeydi. Gerçekte böyle bir ilişki kurulmamıştı. Ancak Saddam, 1990’larda, özellikle Usame bin Ladin’in Sudan’da bulunduğu dönemde büyük bir hata yaptı. Suriye’deki Müslüman Kardeşler’den bir kişiyi Sudan’da Bin Ladin ile görüşmesi için gönderdi. Ancak El-Kaide lideri “kâfir Baas rejimi” ile iş birliği yapmaya ilgi göstermedi.

Irak rejimi Bin Ladin ile temas kurma girişimini tekrarladı ve istihbarat yetkilisi Faruk Hicazi’yi gönderdi. Sudanlı İslamcı lider Dr. Hasan Turabi’nin arabuluculuğuyla Hicazi ile Bin Ladin arasında bir görüşme ayarlandı. Üç saatten fazla süren görüşmenin ardından Hicazi Irak’a döndü ve Saddam’a Bin Ladin meselesinden vazgeçmesini önerdi. Bin Ladin’in Irak topraklarında kendisine ait bağımsız kamplar kurulmasını talep ettiği öne sürülüyordu.

Irak rejimi Bin Ladin ile iş birliği yapma fikrini böylece rafa kaldırdı. Ancak Amerikan istihbaratı, iki taraf arasındaki belirsiz temaslara ilişkin bazı izleri Irak’ın işgalini gerekçelendirmek için kullandı.

Amerika, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirdi ve El-Kaide’nin önde gelen isimlerini hedef alan uzun soluklu bir takip operasyonu başlattı. 2 Mayıs 2011’de Pakistan’ın Abbottabad kentinde saklanan Usame bin Ladin, Amerikan askerlerinin ikamet ettiği yere baskın düzenlemesiyle yakalandı. Amerika, New York ve Washington saldırılarının planlayıcısından intikam alarak cesedini denize attı.

Usame bin Ladin ortadan kayboldu ancak El-Kaide’nin bıraktığı izler Ortadoğu ülkelerine ağır bir bedel ödetti.


Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
TT

Hangi Ortadoğu bitti: Amerikan mı yoksa İran mı?

Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)
Fotoğraf: Tahran'da İngilizce kitaplar satan kitapçının önünde oturan bir kız (AFP)

Refik Huri

Kendini güçlükle tanıyan eski Ortadoğu'da, yeni Ortadoğu başlığı altında hazırlanan senaryolar az sayıda değil. Her senaryo mantar gibi karanlıkta doğuyor ve büyük bir olay, kendisini doğuran başka bir büyük olayı kopyaladığında ışıkta ölüme yaklaşıyor, böylece diğer senaryoların yanında sıralanıyor ve hiçbiri tamamlanmıyor.

Defter uzun. Oslo Anlaşması sonrası, Camp David Barışı ve Vadi Araba Anlaşması basımından İran'daki İslam Devrimi sonrası ve İmam Humeyni'nin “devrimi ihraç etme” iddiası basımına kadar. Keza Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Amerikan tek kutupluluğunun dünyanın zirvesine yükselişi sonrası basımından, “Arap Baharı” devrimleri ve Çin'in yükselişi, Rusya'nın rolünü yeniden kazanmasıyla çok kutupluluğun geri dönüşü sonrası basımına kadar. Bugünkü yeni basım ise “Büyük İsrail”, “Büyük İran” ve “Yeni Osmanlıcılık Türkiyesi” hayallerinin ortasında, İran'a karşı yürütülen ABD-İsrail savaşı sonrasını kapsıyor.

Herkes stratejilerin çatışmasının sonucuna boyun eğmeye mahkumdur, çünkü Başkan Donald Trump, sonuna kadar tek bir karta odaklanmadan bütün kartları aynı anda oynuyor. Robert Keohane ve Joseph Nye'nin “Uzun Amerikan Yüzyılının Sonu” kitabında söyledikleri gibi, anlaşma uğruna savaş, savaş gerektiren barış, “çekme ve itme” olmaksızın güç yoluyla hakimiyet kartlarını oynuyor. Bütünleşik bir stratejisi ya da çıkış stratejisi olmadan İran'la savaş halinde ve bugün yardımcılarından savaş öncesinde ve savaş sırasında görmezden geldiği bir şeyi yapmalarını istiyor: İran'a karşı savaşın “ertesi günü” için bir strateji hazırlamak. Genel hatlarından bu stratejinin aşamalı çalışmak olduğu görülüyor.

İlk önce, 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı ile Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşların ardından yaşanan karışıklıkların sona erdirilmesi aşaması geliyor. Bunu Trump'ın Gazze Şeridi'ndeki planının hayata geçirilmesi, Suriye ile İsrail arasında güvenlik anlaşmasına varılması, Lübnan ile İsrail arasında üçlü çerçeve anlaşmasının hayata geçirilmesi, İsrail ile Arap ülkeleri arasında İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi, ABD'nin bölgedeki müttefikleri arasında İran'ı kontrol altında tutacak bölgesel bir güvenlik sisteminin inşa edilmesi aşamaları takip ediyor. Ancak Amerikalı strateji uzmanı Anthony Cordesman'a göre “savaş sonrası savaş, savaştan daha zordur.” Trump'ın “ertesi gün” stratejisi de kaçışı olmayan dört meydan okumayla karşı karşıya ve sorunlarına çözüm bulmak da kolay değil.

İlk meydan okuma denklemdeki “eksik” Filistin rakamıdır. Filistin devletini içermeyen herhangi bir bölgesel güvenlik sistemi bir güvenlik sistemi değil, çatışma ve savaşların reçetesidir.

İkincisi ise İsrail'in oyundaki “aşırı” rolüdür. Büyük İsrail’i inşa eden bölgesel bir süper güç gibi davranan ülke, Gazze ve Batı Şeria'da genişlemekte, Güney Lübnan ve Güney Suriye'de “tampon bölge” kurmakta ısrar ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre sınırları içinde kendisini güvende görmeyen ve bunun için ilave Arap toprakları işgal etmesi gerektiğini düşünen İsrail, İbrahim Anlaşmaları’ndaki ortaklarına güvenlikleri konusunda nasıl güvence verebilir? İsrail'in ulusal güvenlik stratejisi yalnızca somut tehditlerle yüzleşmeyi değil aynı zamanda herhangi bir Arap gücünün askeri yeteneklerini geliştirmesini önlemek için önleyici savaşlar yürütmeyi gerektiriyorsa, bölgesel güvenlik sistemine nasıl güvenilebilir?

Üçüncü meydan okuma, İran savaşının bir sonuca ulaşamadan durması ve hesaplanmamış bir savaşın ertesi günü için senaryo çizme çabasının beyhudeliğidir. Ya Tahran zafer kazandığını ilan edip, Arap dünyasının tek sahnesi olduğu bölgesel projesini hegemonya, güç ve şantajın ötesine geçen bir çerçevede tamamlamakta ısrar ederse? Peki, ya denklem savaşlara yabancı bir denklemse, yani ABD İran'ı vururken, Tahran da Körfez ülkeleri ve Ürdün'ü vuruyorsa?

Dördüncüsü, ABD'de ekonomik savaş ve ablukanın yanı sıra İran savaşı ve bu savaşta bugüne kadar yaşananlar ile ilgili tartışmalardır. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nde Dış ve Savunma Politikaları Çalışmaları Direktörü meslektaşımız Corey Schack, Foreign Affairs tarafından yayınlanan bir makalede “Trump'ın hatası”ndan ve ilk çizgileri General Colin Powell tarafından çizilen Savunma Bakanı Caspar Weinberger'in savaş yürütme ilkesini göz ardı etmesinden bahsediyor. George Washington Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve küresel sorunlar profesörü Mark Lynch, aynı dergide yayınlanan makalesinde “Amerikan Ortadoğusu'nun bittiğini” söylüyor ve “1991'den bu yana başarılı olan bölgesel sistemin, ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının kurbanı haline geldiğini” belirtiyor.

Hiçbir şey Devrim Muhafızları'ndaki radikallerin Amerikan kuvvetlerine ve Körfez ülkelerine geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemeyi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın ABD'ye “oyunun kuralları değişti” demeyi düşünmesini engellemiyor. Elbette Trump ve Netanyahu’nun İran'ın sonunun yaklaştığını ve İran savaşının ardından yeni bir Ortadoğu'nun başlayacağını düşünmelerini de engellemiyor. Ancak gerçek şu ki bölge, tamamlanmamış savaşlar, çatışan stratejiler ve çözümü olmayan krizlerden muzdarip. Stratejilerin çatışmasındaki her yeni Ortadoğu, bizi eski Ortadoğu'ya, onun eksikliklerine ve felaketlerine geri götürüyor. Kimse hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyor; eski mi yeni mi?


Ankara: Netanyahu’nun tuzağına düşmeyeceğiz

İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)
İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)
TT

Ankara: Netanyahu’nun tuzağına düşmeyeceğiz

İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)
İsrail tankı, dün işgal altındaki Golan Tepeleri ile Suriye topraklarının geri kalanı arasındaki ateşkes hattı boyunca ilerlerken, (Reuters)

Türkiye Cumhurbaşkanlığı, İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki bir askeri havaalanına düzenlediği saldırının ardından, Ankara’nın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Suriye’de kurduğu “tuzağa düşmeyeceğini” açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, “Bölgemizde barış ve istikrarı baltalamayı amaçlayan Netanyahu gibi aktörlerin tuzağına düşmeyecek kadar deneyimliyiz” ifadelerini kullandı. Açıklamanın, NATO üyesi Türkiye’nin İsrail’le doğrudan bir çatışmaya girmeyi düşünmediğine işaret ettiği değerlendirildi.

Öte yandan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Washington’un bölgede gerilimi düşürmeye yönelik uygulanabilir bir plan üzerinde çalıştığını söyledi. Huckabee, planın “halihazırda mevcut olduğunu, ancak işlerliğinin güvence altına alınması ve bütün tarafların katılmaya hazır olduğundan emin olunması için geliştirilmesi gerektiğini” ifade etti.

Huckabee’ye, İsrail’in adımlarının İsrail ile Türkiye arasında bir çatışmaya yol açmasından Washington’un endişe duyup duymadığı da soruldu. ABD’li büyükelçi, “Bunun o noktaya geldiğini düşünmüyorum; hatta buna yaklaştığımızı bile düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.