Mesud Barzani: ABD bizi hayal kırıklığına uğrattı. Irak seçimlerini boykot edebiliriz

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)
TT

Mesud Barzani: ABD bizi hayal kırıklığına uğrattı. Irak seçimlerini boykot edebiliriz

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani (Getty)

Adnan el-Ahmari*
Irak’taki Kürtler, yaşama sevinci ve umut içerisinde bulunurken, ümitsizliği ise bir ayıp ve kusur olarak kabul ediyorlar. Bölgenin sınırlarını DEAŞ ve Haşdi Şabi gruplarından korumak için kadınların da silah taşıyor olması, tek anlaşma dilinin silahlar olduğu anlamına gelmiyor. Onlar için çiçek yetiştirmek de bir anlaşma dilidir.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil’deki Sami Abdurrahman Parkı’nda sizi üniformalı bir asker karşılıyor. Güvenliği sağlamak için burada görev yapıyor. Ancak 1991 yılından önce bu park, Saddam Hüseyin için büyük gözaltı merkeziydi. Kürtler gözaltına alınıp işkence uygulanıyor, ölenlerin cesetleri ise parka gömüyordu.
Aralarında Iraklı büyük bir şair olan Muhammed Mehdi el-Cevahiri’nin de yer aldığı çok sayıda heykelin bulunduğu bahçede gezdim. Erbil halkı, Cevahiri’yi, önünde 1962 yılında yazdığı bir kasidenin beyitlerinin yazılı olduğu bir heykelle anıyor.

Heykelin önünde yazan beyitlerden birinde şu ifadeler yer alıyor:
“Kalbimi ve dilimi Kürdistan’a armağan ediyorum... Elinde verecek bir şeyi olmayan küçük şeyler armağan eder.”
Iraklı şair kasidesini, Barzani ailesine övgü ve ülkedeki Kürtlere coğrafi konumlarından dolayı “Ey kuzeyin çocukları” şeklinde seslenerek sonlandırıyor. 
Bir Kürt gazeteci, Saddam Hüseyin’in askerleri tarafından bir mezarlık ve işkence merkezi olarak kullanılmasının ardından güllerle bezenen bu bahçe hakkında; “Bu bahçenin her yerinin cesetle dolu olduğunu söylersem abartmış olmam. Kasvetli bir gözaltı merkezi olan bu mekânı yaşam dolu bir bahçeye dönüştürmeye karar verdik” dedi.
Güvenlik ve sükûnet, 2019 yılının Temmuz ayında Türk konsolosluğunda çalışan bir kişinin Erbil’deki bir restoranda suikasta uğramasına, şehirdeki otelleri çevreleyen yüksek beton bariyerler ve İran tarafından ABD’ye yapılan bombardımana rağmen Erbil’in Bağdat’taki kargaşadan yüzlerce değil, binlerce kilometre uzakta olduğunu hissettiriyor.

‘Serbilind’e giden yol
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani’nin Selahaddin’deki yazlığına giden yolda ‘Serbilind’e (Kartal Yuvası) ulaşmak için sıra dağları aşmak zorundasınız. Bu, ‘yüksek yer’ ‘başı dik’ anlamına gelen Kürtçe bir kelimedir. Kürt liderinin ikametgahının bulunduğu tepeye Serbilind denilmekte.
Barzani’nin yazlığına doğru ilerlerken, gazeteciler, randevuları konusunda dakikliğinden söz ediyordu. Gerçekten de tanık olduğumuz durum tam olarak buydu. Sabah saat 10.00’daki randevuya bir saniye dahi geç kalmayan Barzani ile bir araya geldim. Yönetimden ayrıldığından beri ilk röportajını vermek için bizi ofisinin kapısının önünde karşıladı.

Röportajın hemen başında Barzani’ye şu soruyu yönelttim:

- Başkanlık döneminin sona ermesi ve uzatmayı reddettiniz. Peki, şu sıralar Mesud Barzani neyle meşgul? Günlük programınız nedir?
Tebessüm etti ve soruma, “Bir peşmergeydim ve öyle olmaya devam edeceğim” şeklinde cevap verdi.

Başbakan Mesud Barzani, 25 Mayıs 2019'da Kürt şehri Soran'daki Peşmerge güçlerinin mezuniyet törenine katıldı (Getty)

- IKBY’nin eski Başkanı Mesud Barzani için bağımsızlık rüyası, İran topraklarında kurulan ve yalnızca 11 ay varlığını devam ettirebilen Mahabad Cumhuriyeti fikrinin ortaya çıkışından beri devam ediyor doğru mudur?
Evet, bu doğru. Bu konuda ABD’li diplomat William Eglin tarafından kaleme alınan ‘Mahabad’ isimli bir kitap bulunuyor. Fakat asıl adı o değil, Kürdistan Cumhuriyeti’ydi. Ancak ülkesinin Dışişleri Bakanlığı ismi Mahabad Cumhuriyeti olarak değiştirmeye zorladı. Bağımsızlık, diğer uluslar gibi Kürt milleti için de doğal bir haktır. Bazı Kürtlerin bu hakkı reddetmesine şaşırıyorum. Bu doğal bir hak ve her Kürt bu hakka kavuştuğu günü görmek ister.

Referandum, bağımsızlık ve Washington’a dair hayal kırıklığı
Referandum sona erdiğinde Kürtlerin ezici bir çoğunlukla bağımsızlık istediği sonucuna varılmasını büyük bir zafer kabul eden Barzani, “Referandum sonucunda Kürtlerin yüzde 93’ünün ‘evet’ oyu kullandı. Bu büyük bir zaferdi. Açıkçası bu gerçek şahsen beni çok şaşırttı. Kürtlerin büyük bir yüzdesinin referanduma ‘evet’ oyu vermesini beklemiyordum. Temeli atıldı. Sonraki aşamayı koşullar belirleyecek. Ne bu nesille ne de gelecek nesillerle yeni bir referandum gerçekleştirmeyeceğiz” dedi.

- Bağımsızlık hakkındaki düşünceniz nedir?
Referandumun hedefi doğrudan bağımsızlığı ilan etmek değildi. Ancak amaç, tarihte bir kez bile olsa Kürdistan halkına görüşünü dile getirmesine olanak sağlamaktı. Çünkü birçok kişinin Kürt halkının istekleri ve ezici çoğunluğun tutumu hakkında şüpheleri vardı. Elbette ki referandum, bağımsızlık için temel adım ve bir köşe taşıdır.

Eylül 2017- Bölge bayrakları sallayan Kürdistan referandumu taraftarları (Getty)

Barzani, röportajda açıkça, ABD’nin, ilginç bir şekilde referandum öncesinde tarafsız kalacağını açıklayıp referandum yaklaşıp bir gerçek haline geldiğinde Bağdat’taki federal otoritenin yanında yer almasıyla Kürt halkını hayal kırıklığına uğrattığını söyledi.

ABD’liler hiçbir zaman Kürdistan'ın bağımsızlığına destek sözü vermedi
IKBY eski Başkanı Mesud Barzani, sözlerine, “Dürüst ve içtenlikle cevap vereceğim. ABD’liler, bize hiçbir zaman Kürdistan'ın bağımsızlığını destekleyeceklerine dair bir vaatte bulunmadı. Referandum konusunu ilk dile getirdiğimizde itiraz etmeyip tarafsız bir tutum sergileyeceklerini söylediler. Ancak referandum gerçekleştiğinde fiili olarak Bağdat yönetiminin tarafında yer aldılar. Beklediğimizin aksine tarafsız bir tutum sergilemediler. ABD’den kesinlikle böyle bir tutum beklemiyordum. Referandumun doğrudan bağımsızlık ilan etmek olmadığını onlara açıklamış olmamıza rağmen tarafsız bir duruş sergileme vaatlerini ihlal ettiler. Fakat Bağdat ile siz ve Birleşmiş Milletler’in (BM) gözetiminde müzakereler gerçekleştireceğiz, onlara gerekli süreyi tanıyoruz dediler. Fakat onlar Bağdat ve başka bölgelerdeki fırsatlardan istifade ederek genel bir seferberlik ilan etmeye çalıştılar ancak Allah’a şükürler olsun ki başarısız oldular” diyerek devam etti.

- Körfez ülkelerinin referandum konusundaki tutumu nasıldı?
Genel olarak Arap ülkelerinin, özellikle Körfez ülkelerinin konumu için çok minnettarım. Onların tutumu, olumlu ya da tarafsız olmasını beklediğimiz ülkelerin duruşlarından daha onurluydu. Körfez ülkelerinin konumu insancıl, makul ve dengeliydi.

Bağdat’a tavsiyemiz
Irak şehirlerindeki çalkantılara rağmen Erbil’de sükûnet hâkim. Kürtler, devam eden projelerle övünüyor. DEAŞ ve Haşdi Şabi saldırıları nedeniyle muzdarip oldukları acılar hakkında konuşuyorlar. 2014 yılında DEAŞ, 2017’de ise Haşdi Şabi birlikleri Kerkük’ü işgal etmişti. Barzani'ye bölgesinin neden bu kadar sakin ve güvenli olduğunu sordum.

- Hakim olduğunuz bölge nasıl bu kadar sakin ve güvenli?
Bağdat’a diğer şehirlerin yararlanabilmesi için kendilerinin denetimi altında bölgenin deneyimini paylaşmaya hazır olduğunu bildirdik. Yaptıklarımız ve elde ettiğimiz tüm başarıları kazanmamıza yardımcı olan en önemli şey, Kürdistan’da bir iç uzlaşının oluşuydu. Bu, Irak'ın diğer bölgelerinde de uygulansaydı, hepsi Kürdistan gibi olurdu. Ancak Bağdat bizi dinlemeyi reddetti. Referandum öncesi ve sonrası bölgenin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk, terörizm. Bugün bile bununla mücadele ediyoruz. Arap bölgesi ve Ortadoğu'daki kaos, iktidar dengesizliği, devam eden müdahaleler ve ekonomik durum gibi başka zorluklar da mevcut. Hepsi büyük zorluklar, ama bizi engellemeyecek.

- Bağdat’ın faydalanmasını istediğiniz bölgenin deneyimi nedir ve terör endişesini nasıl giderdiniz?
Allah’a şükürler olsun ki Kürt halkı Peşmerge güçleri ile büyük bir işbirliği içine girdi. Teröristler bölgede tek bir terör üssü veya hücresi kurmakta başarısız oldu. Tüm bu çabalara rağmen sızma girişimleri olduğu görülüyordu. 2014 yılında DEAŞ’ın Irak’a girişinin ardından bin 50 kilometre uzunluğunda bir cephede aleni bir savaş söz konusuydu.

- DEAŞ ve Haşdi Şabi’nin Kürt dokusuna neden nüfuz edemedi?
Peşmerge güçlerinin kahramanca direnişi, DEAŞ ve Haşdi Şabi’nin bunu yapmasına engel oldu. Sizi savunacak güç olmadığında kendinizi savunmanız gerektiğini öğreniyorsunuz. Peşmerge olmasaydı, durum şimdi çok daha farklı olacaktı.

Bölge, DEAŞ’la savaş ve saldırının sırrı
Terör örgütü DAEŞ çözülmesi en zor bilmecelerden biri olmaya devam ediyor. Hangi bölge ya da ülkeye saldıracağının belirsiz olması, arkasında onu yöneten ve kendisinden faydalanan ülkeler bulunduğu konusunda genel bir izlenim veriyor.Barzani’ye bu durumu sordum.

- Kürdistan bölgesindeki Peşmerge güçleri bu örgütün yüzlerce üyesini yakalayıp öldürdü. Peki, bulmacayı çözebildiler mi?”
Bazı bölgelerde arkalarında cesetler bırakıyorlardı. O cesetlerin yüzleri içlerinde, dünyanın en doğusundan en batısına en kuzeyinden en güneyine kadar farkı uluslardan insanlar bulunduğunu gösteriyordu. Bu çözmeye çalıştığımız bir sır. Kesinlikle DEAŞ’a yardım eden ülkeler var. Ancak kim olduklarına dair elimizde herhangi bir kanıt yok. DEAŞ’a birden çok ülke kolaylık ve yardım sunup, yönetiyor. Bölgeye yönelmesi bir tesadüf değil, bir plan dâhilinde emir ve direktifler söz konusu.

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani, 1979'da Kürdistan Demokrat Partisi'nden bir heyetle birlikteyken (Getty)

DEAŞ’la mücadele konusuna geçmeden önce Erbil ve Süleymani’ye arasındaki farklılık hakkında konuştuk. Barzani bu farklılığı sağlıklı ve demokratik bir durum olarak değerlendiriyor. Ortada bir anlaşmazlık olduğunu itiraf eden Barzani ancak stratejik konularda bir vizyon, bir parlamento ve bir hükümet olduğunu söylüyor. Partisel rekabet, etki ve benzeri konuların oldukça doğal olduğuna dikkat çekti. “Peki, bu yolsuzlukla mücadeleyi etkiler mi?” şeklindeki sorumu Kürt Lider, “Yolsuzluk, elbetteki diğer ülkeler gibi bölgede de yaygın durumda. Ancak yakın bir dönemde, mali ve ekonomik reformlar yasası Parlamento'da kabul edildi. Bu, Kürdistan'daki yolsuzluğu ortadan kaldırmak için bir yol haritası. Hükümet bunu uygulamaya koydu. Yasa kabul edilmeden önce bile bu alanda ciddi adımlar atılmıştı. Bu konuda oldukça iyimseriz” şeklinde cevapladı.

Savaş cephelerindeki Kürt kadınlar
2014’te bu zamana kadar geçen yıllarda özellikle de Haşdi Şabi saldırılarının yoğunlaştığı ve bölgeye girmeye çalışıldığı 2017 yılında Arap dünyasının tarihinde bulunmayan, yeni bir durum ortaya çıktı. Topraklarını korumak için silah taşıyan Kürt kadın güçlerle ilgili birçok fotoğraf servis edildi.

- Başkan Mesut Barzani bu bölgedeki kadınların rolü ve gücü hakkında konuşacak olursa, bunu nasıl tarif eder?
Kürtlerin kurtuluş hareketinde kadınların rolü sadece şimdi değil Eylül devriminde de gerçekten onur verici bir durum. -Eylül devrimi 11 Eylül 1961 tarihinde Mustafa Barzani liderliğinde başlatılmış, kayıtlara en uzun ve büyük devrim olarak geçmişti. Bölgeye yayılan bu devrim tüm ulusal ve dini bileşenleri kapsıyordu. Kürt kadınlar, çocuklar için anne, baba, öğretmenlikten çiftçiliğe varana kadar birçok alanda rol oynamışlardı.- Anne, baba rolüyle çocuklarını büyütüp yetiştirmeye çalışırken bir diğer taraftan çabalarıyla cepheye erzak gönderiyordu. Kadınlar olmasaydı birçok erkek mücadeleye devam edemez ve savaşamazdı. Durum değişti. Toplum gelişme kaydetti. Kürt kadınlar, DEAŞ’la mücadelede onurlu bir rol oynayarak onlara karşı savaş verdi ve kazandı.

- Peki, kadınlar bu gücü nereden aldı?
Kürt kadınlar, sorunun bizim için bir ölüm kalım savaşı olduğunun farkına vardı. Toplumun tüm kesimleri, özellikle de Peşmerge, bu kahramanca direniş olmasaydı ve DEAŞ bu bölgenin kontrolünü ele geçirseydi ciddi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdık.

Kürt kadınları her zaman savaşlara katıldı ve DEAŞ’a karşı mücadele de dahil olmak üzere birçok zafere katkıda bulundu (Getty)​

- Haşdi Şabi’nin Kerkük’e saldırı emrini kim verdi?
ABD’nin hayal kırıklığına uğratması ve Irak ordusuna DEAŞ ile savaşmak amacıyla verdiği silah ve Abrams tanklarının Haşdi Şabi tarafından kullanımı konusunda sessiz kalması nedeniyle çok üzgün olduğu görülen Mesud Barzani, bu tankların Kerkük'teki Kürtlere saldırmak için bir araç haline geldiğini belirtti.
Barzani, “Açıkçası, Haşdi Şabi, ABD silahları ve Abrams tanklarını kullandı. İran ise Kerkük'e yönelik saldırıya öncülük etti” dedi.
Yeni Irak seçim yasasında bireylerin aday gösterilmesi hakkında yorumda bulunan Barzani, eski yasanın daha iyi olduğunu söyleyerek, yaklaşan seçimleri boykot etme konusunun uzak bir ihtimal olmadığını ifade etti.

- Güncel olaylara ve genel gidişata nasıl bakıyor, bunlara ilişkin çözümü nasıl görüyorsunuz?
Herhangi bir hükümetin ilk önceliklerinden biri vatandaşlara güvenlik ve hizmet sunmaktır. Bu koşullar, insanların ayaklandığı Irak bölgelerinde uzun süredir yerine getirilmedi. Evinden çıkan vatandaşlar geri dönemezdi. Kaçırılır, öldürülür ve kimse cesedinin nereye atıldığını dahi bilmezdi. Elbette bu durum böyle devam edemez. Halk hareketi, vatandaşların ekmeğe ulaşma ve hizmet alma haklarını talep edebilir. Taleplerini destekliyoruz ama bir notumuz var: Yolsuzluktan sorumlu olan fırsatçıların sıyrılmasına izin vermeyin. Gerçi bence ayaklanmalar yeterince bilinçliydi. Buna izin vermediler.

Peşmerge güçleri Ocak 2016’da DEAŞ’a karşı savaşılan dönemde Kerkük’ün güneyinde (Getty İmages)

Muhammed Tevfik Allavi'nin başarı şansı
Barzani, Irak’ın yeni Başbakanı Muhammed Tevfik Allavi'nin saygıdeğer bir insan ve Bağdat'ta iyi ve tanınmış bir aileye mensup olduğunu söyledi.
Allavi’nin görevinin zor olduğuna dikkat çeken Barzani, “Devlete bağlı olmayan silahlı ve yasa dışı grupların varlığı ışığında ne o, ne de bir başkası başarılı olabilir” dedi.

- Allavi’nin yanında mısınız, yoksa karşısında mı?
Bu sorunun cevabı, onun rolüne, performansına ve bölgedeki durumu anlamasına bağlı. Bunu şimdi bilemeyiz. Ona saygı duyuyoruz. Bağdat'ta yeni hükümeti kurma konusunda onunla müzakere eden bir heyet var ve bu da onun pozisyonuna bağlı.
Hasan Nasrallah'ın Yalanı ve Barzani'nin ABD güçlerinin çıkarılması hakkındaki görüşü
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Ocak ayında televizyonda yaptığı bir konuşmada, Barzani’nin İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile bir araya geldiğini ve bu esnada Barzani’nin ellerinin korkudan titrediğini söylemiş, Barzani’nin DEAŞ’a karşı savaşta Süleymani’den yardım istediğini iddia etmişti.
Barzani, Nasrallah’ın bu ifadelerine ilişkin, “Nasrallah’ın söyledikleri uydurulmuş ifadeler. Konuşması sırasındaki oyunculuk performansı başarısızdı” dedi.

“ABD kuvvetlerinin varlığı gerekli”

Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından, ABD kuvvetlerinin Irak’tan çıkarılmasına ilişkin Irak Parlamentosu’nda yapılan oylamaya karşı çıkışlarına ilişkin Barzani şu yorumda bulundu:
“ABD bir süper güç. Kim ne derse desin onsuz üstesinden gelemeyeceğimiz konular var. 2011'de ABD kuvvetlerinin Irak'tan çıkışına karşıydım ve ülkenin büyük bir bölümünde terörizmin kontrolüne dair beklentilerim gerçekleşti. ABD kuvvetleri kalsaydı, DEAŞ, Irak ordusuna karşı tüm bu zaferleri elde edemez ve bölgeyi tehdit edemezdi. Şimdi de ABD ve İran arasındaki bu çatışmadan sonra ABD kuvvetlerinin ülkeden çıkışına yönelik talep duygusal zeminlere ve galip gelme arzusuna dayanıyor. ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin varlığı Irak’ın güvenliği ve geleceği için esastır. Şimdi de ABD kuvvetleri ülkeden ayrılırsa, tüm koalisyon güçleri de ayrılacak, hiçbir ülke burada kalmayacak. 6 ay sonra ise DEAŞ öncekinden daha da güçlü olarak geri dönecek. Bu nedenle, bir halkın ve bir ülkenin kaderi galip gelme arzusu uğruna hafife alınmamalıdır. Bu yüzden ABD kuvvetlerinin ülkeden çıkışına yönelik yapılan oylamaya karşı çıktık. Oy vermedik. Şu anda ABD kuvvetlerinin varlığı gerekli.”

Suriyeli Kürtler ABD'ye olan inancını kaybetti
Barzani, ABD güçlerinin kalması gerektiğine olan inancına rağmen ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki çelişkili durumundan dolayı şaşırdığını gizlemiyor; “ABD’nin Suriye'deki Kürtlerden ne istediğini anlamayı umuyorum. Eğer onları koruma konusuna bağlı iseler bu iyi ancak gördüğümüz şeyler istikrarsızdı. Bu konuda şüpheler var. Suriyeli Kürtler, ABD'ye olan inancını büyük ölçüde kaybetti. Şimdi bu güveni tekrar oluşturmaya çalışıyorlar ve bu da zaman alacak”


ABD kuvvetleri Bağdat Havaalanı'ndan Irak’ı terk ediyor (Getty Images)

İran ve Irak’taki müdahaleleri

- İran Irak'ı neden kontrol ediyor?
2003'te Saddam rejiminin düşmesinden sonra Iraklıların gönüllü birlik ve federalizm temelinde bir devlet kurmaları Irak için altın bir fırsattı. Hepimiz bunun için çalıştık. Ancak en büyük hata, Aralık 2002'de Londra konferansında üzerinde anlaştığımızın aksine ABD’lilerin rollerini ‘kurtarıcıdan işgalciye’ doğru değiştirmesi oldu. ABD’nin 2011'de ayrılmasından sonra arkasında bıraktığı büyük boşluğu İran doldurdu. Doktrin kuralı ve tarihsel bağlılık sayesinde İran’ın Irak'ta büyük etkisi oldu. Irak'ın İran ve diğer komşularla normal ilişkileri olabilir ancak Iraklılar herhangi bir ülkenin vesayetini reddetmelidir.

- İran’ın Irak’ı kontrolünün sebebi ülkedeki kendisine sadık milislerin varlığı mı?
DEAŞ girdikten sonra neredeyse tüm ülkeyi tehdit etti. Merci-i taklid’den gelen bir fetva sonucu birçok Şii genç Haşdi Şabi’ye gönüllü olarak katılmak için birbiriyle yarıştı. Birçoğu öldürüldü, diğerleri ise cesaretle direndi. DEAŞ’ın yenilmesi ve zayıflamasının ardından belirli bir liderle bağlantılı birleşik bir güç yoktu. Bazıları bu fırsattan yararlandı ve silahlı gruplar oluşturdu. DEAŞ’a karşı savaşta şehitler verdikleri için Haşdi Şabi’ye saygı duyuyoruz. Ancak Haşdi Şabi kisvesi altında faaliyet gösteren, ülkenin tüm yeteneklerini kontrol eden çeteler ve mafyalar oluşturan bir bölüm var. Vatandaşlara şantaj yapıyor ve herhangi bir yeniden inşayı ve kalkınmayı engelliyorlar. Bu bir felaket.

Irak’taki Haşdi Şabi unsurları (Getty Images)

Bağımsızlık hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz

- Şarku’l Avsat’a verdiğiniz röportajda, İranlı yetkililerin referandumdan önce sizinle görüştüğünü ve kibar olduklarını söylediniz. Aynı zamanda açıklamaları uyarılar ve tehditler de içeriyor. Bu iki dilden hangisini ciddiye alıyorsunuz?
Referandum doğal bir haktır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Irak devleti kurulduğunda Irak, Araplar ve Kürtler arasındaki ortaklık temelinde kuruldu. Kürtler, Musul’un doğusuyla ilgili referandumda, Araplarla ortak bir Irak hükümeti kurma temelinde Türkiye'ye değil Irak'a katılma yönünde oy verdi. Ancak vatandaşlık bile alamadık, ortaklık da yoktu. 2003’te Saddam rejiminin devrilmesinin ardından gönüllü bir birlik temelinde yeni fırsatı değerlendirmek ve tüm vatandaşların haklarından eşit yararlandığı ve görevlerini yerine getirdiği yeni bir Irak inşa etmek için Bağdat’a gittik. Kürt Parlamentosu yeni Irak'ın bu temelde inşa edilmesi gerektiğine karar verdi ve tüm bu girişimler başarısız oldu. Bağdat'taki ortaklığımızın reddedildiği ve elbette tabiiyetimizin reddedildiği inancına vardık. Kürt halkının ne istediğini herkesin bilmesi için referandum yapacağımızı söyledik. Sizinle müzakerelere giriyoruz, gerekli zamanı veriyoruz ve acele etmiyoruz ancak ortaklığı reddettiğiniz sürece, başka bir çözüm yoktur. Kardeş olmalıyız ama herkesin kendi evi var ve Bağdat derinliğini koruyor. Ancak fırsattan istifade ettiler. Baskılar bekliyordum. Beklemediğim, bir Kürt grubun en büyük ihaneti yapmasıydı. Bu nedenle, tüm tehditler doğaldı ve onunla yüzleşmeye hazırdık. İranlılar ve diğerleri bizimle temasa geçti ancak çok geçti. Hatta ABD’liler bile işin başında bunun bir baskı kozu olduğunu düşündü. Fakat bu mesele bizim için kaderi bir görevdi. Bu bizim hakkımız, ona bağlıyız ve vazgeçemeyiz. Ancak bu, hemen yarın bağımsızlığımızı ilan edeceğimiz anlamına gelmiyor. Yarından sonraki gün veya bir ay sonra olabilir ancak bu hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.

- İran tehdidi veya İran diplomasisinden hangisini ciddiye aldınız?
Bize ‘Bu sizin hakkınız ancak şu an koşullar uygun değil. Anlamanız gerekir’ dediler. Fakat bizi sınırdışı etme, katliam, öldürme ve haklardan yoksun bırakma ile tehdit etme ve ayrılıkçı olduğumuzun söylenmesi tabi kabul edilemez. Bana gelenler arasında İranlılar da vardı ve benimle nazik bir dille konuştular. Televizyonda söyledikleri ise bu onların işi. Herhangi bir kişi veya ülkenin beni tehdit etmesini kabul edemem. Tehditleri zamanında ciddiye aldık. Ama ihanet olmasaydı, tehditlerin herhangi bir değeri yoktu.
Kürt lider, ‘ihanet’ ifadesi ile Kürt grupların Haşdi Şabi’nin Kerkük şehrine girişini kolaylaştırmasını kast etti.
Barzani ayrıca ABD, İran ve diğerlerinin bölge topraklarını bir savaş alanı haline getirmemesini umduğunu da dile getirdi.

IKBY eski Başkanı Mesud Barzani, babası Mustafa Barzani’nin tablosu önünde konuşuyor (Getty Images)

Sünniler Irak kuvvetleri arasında kayboldu
Mesud Barzani, Saddam rejiminin düşmesinden sonra Sünni mezhebine mensup kişi ve liderlere giderek, kendileri için bir federasyon kurmalarını tavsiye etti ancak bu olmadı.
Iraklı Sünniler de sonuçların onlara karşı olumsuz olması nedeniyle hayal kırıklığı yaşadı.

Sünnilerin iki büyük hatası

- Sünnilerin Anbar da dahil olmak üzere bölgelerinin bağımsızlığını talep etmeye hazırlandığı yönündeki haberler için görüşünüz nedir?
Sünniler rejimin çöküşünden sonra siyasi süreci boykot ederek büyük hata yaptı. Bu büyük bir hataydı. Onları üç kez Erbil'e davet ettim ve bir şeylerin değiştiğini, dünyanın, bölgenin ve Irak’ın değiştiğini açıklamaya çalıştım. Yeniden düşünmelerini istedim. Fakat hala eski kültürün etkisi altındaydılar. Anayasa hazırlandıktan sonra, herkes, zenginliğin ve gücün adil bir şekilde dağıtıldığı temeliyle federalizme ikna olmuştu. Hatta Şiiler başlangıçta anlaşmaya vardı, Sünniler reddetti.  Bunun ardından denklem değişti. Sünniler iki hata yaptı. Bunlardan ilki Saddam’ın devrilmesinden sonra siyasi süreci boykot etmekti. Diğer en büyük hataları ise anayasayı hazırladıktan sonra federalizmi reddetmeleriydi.

- Onları şu an bölgelere çağırmanın geç bir adım olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle bununla ilgili karmaşık durumlar var.

DEAŞ ve Türkiye
Türkiye ve DEAŞ arasında doğrudan bir ilişki olduğuna, DEAŞ unsurlarının Kürt unsurları bölgeden çıkarma veya Türkiye adına savaşması için Kürt bölgelerine geçişini kolaylaştırdığına dair iddialar var.
Financial Times da dahil olmak üzere bazı Batı merkezli gazeteler, DEAŞ’ın bölgede petrol ticareti yaptığı ve Türkiye’ye kaçak yollarla soktuğunu iddia etti.

- Terör örgütüne karşı savaştığınızda bu ilişkiyi gördünüz mü?
DEAŞ ile savaşımızın ilk yıllarında, örgüt saflarında ölenler olduğunda aralarında farklı milletlerden unsurlar olduğunu fark ettik. Kuşkusuz ki çoğu Türkiye sınırından Suriye’ye geçip ardından Irak’a geliyordu ya da diğer ülkelerden deniz yoluyla Suriye'ye giriyorlardı. Aslında, Türkiye'nin bu sınırları tam olarak nasıl kontrol edebildiğini ve onların sızmasını nasıl önleyebildiğini bilmiyorum. Belki de hükümetin bilgisi olmadan misyonu kolaylaştıran gruplar vardı ama Türkiye üzerinden giriyorlardı. Bugün Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'ye bağlı silahlı gruplar var. Çoğunun Suriyeli olduğuna yemin edebilirim. Onlar, Türk ordusunun desteğiyle Kürtleri öldürüyor. Özellikle de Afrin’de.

- Bu konuda ne yaptınız?
Buna itiraz ettik ve silahlı grupların eylemleri konusundaki tutumumuzu Türkiye'ye aktardık.

(Mesud Barzani Adnan el-Ahmari ile röportajı esnasında. (Independent Arabia-Fotoğrafçı: Adnan Bedrevi)
Barzani ve Saddam Hüseyin
Birçok defa Mesud Barzani ile idam edilen Irak’ın eski cumhurbaşkanı görüştü, Saddam’ın kişiliğindeki değişiklikten bahseden Kürt lideri Barzani, “ fark 180 dereceydi. Hükümetin resmi heyetine başkanlık ettiğinde 12 Ocak 1970 tarihinde Kürt devrimin karargahına geldi ve ben ilk defa onunla görüşmüş oldum. O zamanlarda çok azimli, mütevazı ve heyecanlıydı. Fakat 1991 yılında onu gördüğümde çok garip bir şekilde değişmişti. O anda bana ‘ böyle koşullarda Bağdat’a geldiğinizden sizi çok takdir ediyorum ve bunu asla unutmayacağım o yüzden anlaşmalıyız’ dedi. Ondan sonra ben ona ‘Sağ olun ne demek. 11 Mart anlaşmasındaki rolünüzü hatırlıyorum ve bundan sonra aileme, aşiretime ve milliyetçiliğime ne olduğunu biliyorsunuz. Binlerce kişi öldürüldü. Bağdat’a kan denizinden geçerek geldim’ dedim. Yani 1970 yılında gerçekleşen ilk görüşmenin tam tersine ikinci görüşmede kibirliydi” diye konuştu.

- Saddam’ın idamı konusunda hiç sizinle danıştılar mı?
Saddam’ın idam edilmesinin karşısında değildik fakat kurban bayramında idam edilmesinin karışındaydık. Hiç bize danışılmadı. Hatta bilmiyorduk. İdam edildiğini idamdan sonra haberlerden öğrendik.

İsrail ve Kürdistan

- Trump’ın “Yüzyılın antlaşması” olarak bilinen barış planını nasıl buldunuz, Tel Aviv ile ilişki kuracak mısınız?
Biz hala Irak’tan bir parçayız. Dolaysıyla İsrail Bağdat’ta elçiliğini açarsa, Erbil’de de kendisine ait konsolosluk açar ve biz hoş karşılarız. Fakat Bağdat’ta bir elçilik olmadan İsrail’le ilişki kurmayız. Ayrıca İsrail’le ilişki kurmanın çok normal bir şey olduğunu düşünüyoruz. Hata çoğu Arap Devleti şimdi onunla ilişki kurmuş durumdadır ve bence bu çok iyi bir durumdur. Yüzyılın anlaşmasına gelirsek; herhangi bir barış planının savaş planından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ama değerlendirme konusu bence Filistin halkının işidir. Savaş hiçbir işe yaramaz ve biz bunu 1956, 1967 ve 1973 yıllarındaki savaşlarda ve onlarca küçük savaşta gördük. Hiçbiri işe yaramadı.

*Bu röpartaj Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan tercüme edilmiştir.


Husi terörüne son verme zamanı geldi

Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
TT

Husi terörüne son verme zamanı geldi

Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)
Suudi Arabistan hükümeti, Husi saldırısını BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmeli ve Konsey üyelerine, diğer diplomatik girişimlerinde sunduğu bilgilerin aynısını sağlamalıdır. (Independent Arabia)

John Bolton

Ortadoğu’da barış ve güvenliğe yönelik Husi tehdidinden kimsenin en ufak bir şüphe duymaması gerekir. Nitekim Husilerin cumartesi günü Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlediği saldırı, açık bir savaş eylemi ve 12 kişinin hayatını kaybetmesine, 309 kişinin ise yaralanmasına yol açan kanlı bir terör saldırısıdır.

Yıllar içinde Husilerin Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’deki sivil hedeflere yönelik şiddetinin dozu artarken, bu saldırıların faillerine karşı uluslararası toplum adeta utanç verici bir sessizliğe büründü.

Husilerin bugüne kadarki en kanlı eylemi olan bu son vahşet, aslında bundan on yıl önce yapılması gereken adımların atılması için tam bir gerekçe sunmakta. Yemen’in karmaşık yakın tarihi, uzun vadeli tek çözümün ülkenin yeniden birleşmesi olduğunu gösteriyor. Bu da tüm rakip grupların meşru tek bir hükümetin otoritesini kabul etmesini ve ardından ülkenin geleceğini barışçıl yollarla belirlemesini gerektiriyor. İstikrarlı bir Yemen olmaksızın, Arap Yarımadası’ndaki barış ve güvenlik defalarca tehdit altında kalmaya devam edecektir.

Kuşkusuz İran’ın sağladığı silahlar, mühimmat, finansman ve istihbarat desteği olmasaydı Husiler, komşu ülkeler bir yana, kendi halkı için bile ciddi bir tehdit oluşturamazdı. Tahran bugün dahi Husilerin askeri kapasitesini, Körfez’deki Arap ülkelerini kuşatmanın ve onları doğrudan yanı başlarından tehdit etmenin bir aracı olarak görüyor.

Ayrıca, artık net bir şekilde görüldüğü üzere İran, Husileri uluslararası deniz seyrüseferini engellemek ve seyrüsefer serbestisini ihlal etmek için de kullandı. İran’ın ve bünyesindeki Hamas, Hizbullah ile Iraklı silahlı grupların da yer aldığı terör uzantılarının nüfuz alanı oldukça genişti; ancak hepsinin durumu ciddi şekilde geriledi. İran’ın bir diğer müttefiki olan Suriye’deki Esed rejimi düştü, Hamas ve Hizbullah ağır darbeler alarak zayıflatıldı, İran’ın üst düzey liderliği ile askeri-endüstriyel kompleksi ise büyük bir yıkıma uğradı.

Dolayısıyla Husilerin temsil ettiği askeri ve terörist tehdide nihai bir son vermenin tam zamanı. Başta ABD olmak üzere Suudi Arabistan’ın müttefikleri, bu hedefe ulaşılmasına yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalıdır. Avrupa ülkeleri ve diğer devletler; Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden uzanan deniz yolunda hayati çıkarları olduğuna ve bu çıkarların korunması için barış içinde, birleşmiş bir Yemen’in kritik önem taşıdığına ikna edilmelidir.

İlk adım olarak Suudi Arabistan, kendi tutumunu açıkça ortaya koymak adına kapsamlı ve küresel bir diplomatik girişim başlatmalıdır. Bu doğrultuda Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) toplantıya çağırmalıdır. Tüm Suudi büyükelçileri, görev yaptıkları ülkelerde en azından dışişleri bakanı düzeyinde resmi diplomatik girişimlerde bulunmakla görevlendirilmelidir. Her durumda Suudi diplomatlar, yaşananları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde anlatmalı; insani kayıpları, maddi hasarı ve Husi saldırılarının diğer tüm sonuçlarını eksiksiz bir biçimde açıklamalıdır.

Suudi Arabistan hükümeti hiç şüphesiz, BM Güvenlik Konseyi’ni Husi saldırısı hakkında bilgilendirmeli ve diğer diplomatik temaslarında sunduğu bilgilerin aynısını Konsey üyelerine de sağlamalıdır. Aynı şekilde Konsey’e hitap ederken, BM Şartı’nın 51. Maddesi’nde düzenlenen ‘bireysel ve toplu meşru müdafaa hakkına’ dayanmalı; Suudi Arabistan’ın Husi tehdidine karşı askeri güç kullanmasının tamamen meşru olacağını kanıtlayan gerekçeleri ortaya koymalıdır. Nitekim 1990 yılında Saddam Hüseyin kuvvetleri ülkeyi işgal edip tüm Arap Yarımadası’nı işgal tehdidi altına soktuğunda Kuveyt de tam olarak bunu yapmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suudi Arabistan bu doğrultuda adım atmaya karar verirse; BM Güvenlik Konseyi üyelerinden Konsey’in Husilere ve onlara yardım eden herkese karşı harekete geçmesini talep edebilir. Müttefikler, örneğin 1990’da Kuveyt ve dostlarının 660, 661 ve 665 sayılı kararlarla yaptığı gibi, Husi saldırılarını kınayan, Husilere ve destekçilerine yaptırım uygulayan karar tasarıları sunabilirler.

665 sayılı karar yaptırımların uygulanma mekanizmasını sağlamış; Kuveyt ile iş birliği yapan ve ‘bölgede deniz kuvvetleri bulunduran BM üyelerini, temel yaptırım kararının katı bir şekilde uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almaya’ çağırmıştı.

Riyad daha da ileri giderek, tıpkı Kuveyt’in yaptığı gibi, BM Güvenlik Konseyi’nden Husi saldırganlığına son vermek adına ‘gerekli tüm yolların kullanılması’ hususunda yetki talep edebilir. Nitekim Konsey, 1990 yılında Kuveyt’e ve onunla iş birliği yapan BM üyesi ülkelere işgalci Irak güçlerini püskürtmek için bu yetkiyi veren 678 sayılı kararı kabul ederek yanıt vermişti.

Şüphesiz mevcut uluslararası konjonktürde benzer bir girişimin başarıya ulaşacağının garantisi yok. Husiler fiilen İran’ın bir vekili konumunda olduğundan Tahran, Moskova ve Pekin’deki müttefiklerinden ‘gerekli tüm yolların kullanılmasına’ izin veren bir karar tasarısını veto etmelerini isteyebilir. Rusya veya Çin’in ‘veto’ hakkını kullanması halinde ise bu durum, her iki ülkenin Ortadoğu’da barış ve güvenlik konusundaki duruşunu ve kimleri gerçek dost olarak gördüğünü açıkça gözler önüne serecektir.

Diplomatik kulvar bir yana, nihai hedef Yemen devletinin meşru tek bir hükümetin otoritesi altında yeniden birleştirilmesi olmaya devam etmektedir. Husilerin askeri kapasitesinin ortadan kaldırılması, Yemen içinde kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanmasının ön şartı, uluslararası düzeyde ise barış ve güvenliğin temelidir. Vakit kaybetmeye tahammülümüz yok; Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nda yaşananların hafızalardan silinmesine izin vermeden hemen harekete geçmeliyiz.


ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek'e konuştu: Ortadoğu'da kalıyoruz

ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı
ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı
TT

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek'e konuştu: Ortadoğu'da kalıyoruz

ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı
ABD'li emekli Büyükelçi James Jeffrey, Sultanahmet'teki sohbette Nevzat Çiçek'in Ortadoğu'daki güvenlik mimarisine ilişkin soruları yanıtladı

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD'le Mücadele Temsilciliği görevlerinde bulunan James Jeffrey'le İstanbul Sultanahmet'te sohbet etme imkânım oldu.

Trans-Atlantik Stratejik Programlar Derneğinin (TASP) İstanbul'da The Wilson Center iş birliği ile, Seven Hills ve Pasifik Teknoloji sponsorluğunda düzenlediği etkinlikte diplomatlar, savunma uzmanları ve savunma sektörü temsilcileri bir araya geldi. ABD'li emekli büyükelçiler James Jeffrey, Philip Reeker, Matthew Bryza ve Prof. Federico Donelli gibi isimlerin yanı sıra Türkiye'den de üst düzey Dışişleri Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı ve Savunma Sanayii Başkanlığı gibi resmî kurumlardan katılım oldu.
 

scdfrg
İstanbul'daki "Transatlantic Security" panelinin ardından James Jeffrey ve Nevzat Çiçek

James Jeffrey'le bu toplantı vesilesiyle görüştüm ve merak ettiklerimi kendisine yöneltme şansım oldu.

Jeffrey, çok açık şekilde Ortadoğu'dan çekilmediklerini belirterek "Bu bölgede kalıyoruz" dedi.

Mekke İttifakı'nı desteklediklerini ifade eden Jeffrey, yeni bir güvenlik konseptine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

NATO'nun geleceği ne olacak?

15-20 yıl önce Amerika-Türkiye ilişkileri bugünkü duruma kıyasla iyi değildi maalesef. Şimdi Başkan Trump ve Başkan Erdoğan arasındaki ilişki o kadar yüksek, o kadar iyi ve o kadar romantik ki bu yöndeki problemler ve çözümleri görebileceksiniz.

NATO açısından Ukrayna'daki durum büyük sorun. Hiç kimse bilmiyor; en önemli aktör olan Putin'in ne yapacağını bilmiyoruz.

Türkiye ve Amerika NATO çerçevesinde bir pozisyon tutabilecek ve Rusya karşısında bir aksiyonda bulunurken er geç bir diplomatik çözüm bulabileceğiz.
 

gthy
Trans-Atlantik Stratejik Programlar Derneği'nin etkinliğine katılan Jeffrey, Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğine dair iyimser mesajlar verdi

Türkiye Amerika'ya diplomatik çözümde mi yardım edecek?

Evet, bu savaş başladıktan sonra Türkiye İstanbul ve Antalya'da bir çözüme yakındı fakat birkaç dışarıdan gelen kişi problemler oluşturdu ama bir çözüm sağlanamadı. Aslında Rusya o zaman çözüme yakındı.

Sizce bu savaş ne kadar sürer?

Bence diplomatik yol bulmamız lazım. Hangi bölge Rusya'ya kalacak, hangi bölge Ukrayna'ya kalacak, ondan sonra ateşkes ortaya çıkabilecek. En önemlisi, hem Türkiye'de hem Rusya'da hem Avrupa'da hem de Amerika'da yeni güvenlik sistemi meselesi gündeme gelecek. 1991'de yeni bir güvenlik sistemi bulabildik. Başkan Gorbaçov ve Başkan Bush, Thatcher, Alman Başbakanı Helmut Kohl, Fransa Başkanı Mitterrand ve Turgut Özal'la. Fakat birkaç sene sonra her şey değişti ve yeni bir durum ortaya çıktı. Gürcistan, Kırım, Suriye'de durum.
 

xsdrfvgh
James Jeffrey ve Nevzat Çiçek, İstanbul Sultanahmet'te gerçekleşen röportajın ardından bir arada

Erdoğan ve Trump arasında yakın bir iş birliğinden söz ediyorsunuz; bunu görüyoruz. Fakat Türkiye kamuoyunun beklediği CAATSA yaptırımları ve F-35 meselesi başta olmak üzere atılması gereken adımların atılmadığını görüyoruz…

Bu yeni bir durum değil. Her zaman Amerikan Kongresi ve Türk kamuoyunda bu pürüzler vardı ve var ve liderler çözüm bulabilirler.

Mekke Anlaşması'na yaklaşımınız nasıl?

Bu iyi bir fikir ve bekliyoruz ki bu adım birkaç iyi şeyi ortaya çıkarsın. Amerika'nın hem Çin hem de İran ile çok işi var. Siz işimizden biraz anlıyorsunuz.

Bu ittifak genişleyebilir mi?

Ben iyimserim ve her şey mümkün.

İran'la ilgili öngörünüz nedir?

Amerikan seçimlerinden sonra bir sonuç çıkacak ya diplomatik çözüm ya da tekrar savaş.

Böyle bir savaş olursa yayılma ihtimali olur mu?

Hayır, ne o kadar kötümserim ne de o kadar iyimserim. Bu savaş Amerika ile İran arasındaki savaş devam edecek. İran, İsrail'in katılmasını istemiyor, ama Araplar bize destek veriyor fakat savaşta yer almak istemiyorlar.

Amerika Ortadoğu'dan çekildi mi?

Amerika bu bölgede kalacak. Bu demek değil ki Bahreyn'de, Irak'ta ya da Güney Suriye'de kalacağız. Bu bölgede kalacağız.


İsrailliler, 7 Ekim’in yıl dönümünde bakanların evleri önünde gösteriler düzenledi 

Tel Aviv’de bir sahilde 7 Ekim saldırısının üçüncü yıl dönümü anısına kurulan anıtın içinden İsrail bayrakları taşıyarak geçen insanların havadan görünümü. (AFP) 
Tel Aviv’de bir sahilde 7 Ekim saldırısının üçüncü yıl dönümü anısına kurulan anıtın içinden İsrail bayrakları taşıyarak geçen insanların havadan görünümü. (AFP) 
TT

İsrailliler, 7 Ekim’in yıl dönümünde bakanların evleri önünde gösteriler düzenledi 

Tel Aviv’de bir sahilde 7 Ekim saldırısının üçüncü yıl dönümü anısına kurulan anıtın içinden İsrail bayrakları taşıyarak geçen insanların havadan görünümü. (AFP) 
Tel Aviv’de bir sahilde 7 Ekim saldırısının üçüncü yıl dönümü anısına kurulan anıtın içinden İsrail bayrakları taşıyarak geçen insanların havadan görünümü. (AFP) 

İsrail’de dün, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği sürpriz saldırıda hayatını kaybeden ve yaralananları anmak amacıyla yüzlerce etkinlik düzenlendi. Etkinliklerin bir bölümü resmi programlar kapsamında gerçekleştirilirken, büyük çoğunluğu olayların nasıl meydana geldiğini ortaya çıkarmak ve başarısızlıklardan sorumlu olanların hesap vermesini sağlamak üzere resmi ve bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulması talebiyle düzenlenen protestolardan oluştu.

Özellikle o gün hükümette görev yapan bütün bakanların evlerinin önünde düzenlenen gösteriler dikkat çekti. Tel Aviv sahilinde gerçekleştirilen bir başka etkinlikte ise saldırının ilk gününde öldürülen bin 200 kişiye atfen bin 200 kişinin maketleri sergilendi. Bunların yanında, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun “Lütfen... 7 Ekim’i unutun” diye bağırdığı bir heykel de yer aldı.

Etkinlikler sırasında, “halkın birliğinde büyük bir bölünmeye yol açtığı” ve “yalnızca büyük başarısızlık gününde değil, sonrasında yürütülen intikam savaşında da başarısız olduğu, bu savaş için belirlediği hedeflerin hiçbirine ulaşamadığı” gerekçesiyle Netanyahu’nun politikalarını eleştiren sloganlar atıldı.

Etkinliklerin organizatörleri, bu günün tartışmalı konuların öne çıkarılmadığı ve kurbanların anısına adanmış bir birlik günü olması çağrısında bulunmuştu. Ancak Netanyahu, hükümeti ve bakanlarının “Nazi döneminden bu yana Yahudi tarihindeki en büyük felaketten” sorumlu tutulduğu yönündeki sesler yükselmeye devam etti. Gösterilerde ayrıca halka inisiyatifi ele alma ve üç hafta sonra yapılacak seçimlere katılarak “başarısız hükümeti” değiştirme çağrıları yapıldı.

7 Ekim saldırısının üçüncü yıl dönümünde Tel Aviv’deki Dizengoff Meydanı’ndaki havuzun suyunun kırmızıya boyandığı anların havadan görüntüsü. (Reuters)
7 Ekim saldırısının üçüncü yıl dönümünde Tel Aviv’deki Dizengoff Meydanı’ndaki havuzun suyunun kırmızıya boyandığı anların havadan görüntüsü. (Reuters)

Etkinlikler dün sabah saat 06.29’da yani Hamas saldırısının üç yıl önce tam başladığı saatte başlatıldı.

Çok sayıda yaslı aile ve kurban yakınının oluşturduğu “Ekim Konseyi”, İsrail tarihindeki en büyük felaketin yıl dönümünü andığını belirterek, “İlk günün bin 200 kurbanı ve sonrasında genişleyen savaşta hayatını kaybeden diğer yaklaşık 1000 kişinin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz” açıklamasında bulundu.

Konseyin açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Bugün öldürülen, katledilen, yakılan, kaçırılan, tecavüze uğrayan, yaralanan ve Hamas katilleri tarafından hayatları altüst edilen sevdiklerimizi anıyoruz. Ancak üzerimize düşen bir başka görev daha var: Ne olduğunu anlamak. Neden böyle bir saldırıya maruz kaldık? Güçlü silahlı kuvvetlerimiz bunu neden önleyemedi? Neden bu kadar çok sevdiğimizi kaybettik? İsrail devleti böyle bir olayın yaşanmasına nasıl izin verdi?”

İsrail basını da yıl dönümü nedeniyle dikkat çekici manşetler yayımladı. Bir gazete birinci sayfasını siyaha boyayarak üzerine yalnızca “7 Ekim – 3 yıl” ifadesini yazdı. Gazetelerde ayrıca İsraillilerin, şimdiye kadar sorumluluk almaktan kaçınmayı başaran ve o gün yaşananlarla ilgili soruşturma açılmasını reddeden Netanyahu’nun etkisi altında nasıl kaldığını sorgulayan çok sayıda makale yayımlandı.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre Filistin meseleleri uzmanı Avi Issacharoff gazetede yer alan yazısında, “7 Ekim, eşi benzeri görülmemiş askeri ve istihbarat başarısızlığını temsil ediyor; ancak aynı zamanda kökleşmiş bir siyasi anlayışın ürünü. Üç yılın ardından 7 Ekim gecesi ve bir önceki gece yaşananların tablosu daha da netleşiyor. Netanyahu’nun destekçilerinin iddia etmeye çalıştığı gibi kasıtlı eylemler ya da bir komplo söz konusu değildi. Büyük-küçük tüm komutanlar, esas olarak yaratıcılığın önüne geçen geleneksel anlayıştan kaynaklanan çok sayıda hata yaptı” ifadelerini kullandı.

Issacharoff, İsrail hükümetinin en büyük başarısızlıklarından birinin, 7 Ekim olaylarının üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Gazze’de Hamas yönetiminin devam etmesi olduğunu belirterek, “Netanyahu ve hükümeti, Holokost’tan bu yana Yahudi halkının tarihindeki en büyük felaketten mutlak ve büyük ölçüde sorumludur” dedi.

Savaş sona ermedi... Hükümet sorumlu

Ortadoğu uzmanı ve Haaretz gazetesinin Arap İşleri Editörü Dr. Tzvi Barel ise şöyle yazdı:

“Savaş henüz sona ermedi ve felaketten sorumlu olan aynı hükümet hâlâ iktidarda. Hükümetteki birçok üst düzey bakan, bunun mucizeler çağı olduğuna ve hükümet ile seçmenlerinin ülkenin yönetiminde kalmasını sağlamak için ellerinden geleni yapacağına inanıyor.

“Rehineler, hayatta olanlar ve hayatını kaybedenler, İsrail topraklarındaki evlerine veya mezarlarına geri döndü. Ancak ülke hâlâ sınır tanımayan bir çetenin esiri. Bu çete, birçok alanda öncü ve örnek gösterilen bir ülkeyi dünyada izole edilmiş, aşılması güç bir kaleye dönüştürdü. Vatandaşları dışlanmış durumda ve kendilerine ezici zafer vaat eden yalanların zehrine gömülmüş halde. Büyük yenilginin ardından ortaya çıkan ve topluma nüfuz eden kibir ve küstahlık ortadan kalkmadı; aksine daha da keskinleşmiş görünüyor.”

Barel şöyle devam etti:

“En üst düzey liderin (Netanyahu’yu kastediyor) Ortadoğu’nun çehresini değiştireceğine kaç kez söz verdiğini saymak zor. Gerçekten de bir değişim yaşandı, ancak bu değişim İsrail’in arzuladığı değişim değildi.

“Askeri kazanımlar hanesi olağanüstü başarılarla dolu. Ancak bu durum, savaşın yaratması gereken ve yaratabileceği jeopolitik ve tarihsel değişimi beraberinde getirmedi. İsrail’in savaş yürüttüğü ve hâlen yürütmekte olduğu her cephede, siyasi rejimleri sarsma, İsrail’i daha iyi ve daha güvenli bir konuma taşıma ve yaşanan felaketi telafi edecek ilişkiler kurma yönünde gerçek bir fırsat bulunuyor. Ancak İsrail bu fırsatın kapısını sıkı biçimde kapatıyor.”