İpek Yolu’nun hayal kırıklığına uğrattığı azınlık: Çin’deki Uygur Türkleri

Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
TT

İpek Yolu’nun hayal kırıklığına uğrattığı azınlık: Çin’deki Uygur Türkleri

Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)

Mina Abdulfettah
Çin’deki Uygur azınlığının haklarına yönelik ihlaller ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan dini, siyasi, sosyal ve kültürel özgürlüklere yönelik kısıtlamalar artıyor. Çin hükümeti bu ay, Uygurları aşırılık yanlısı olduklarını öne sürerek çeşitli mekanizmalar aracılığıyla takibe aldı. Ancak ekonomi, toplum, siyaset ve ideoloji gibi diğer faktörler de bu takibin nedenleri arasında yer alıyor.

Çin’in anlattığı öykü
ABD’li yazar Rob Gifford tarafından kaleme alınan ‘China Road: A Journey into the Future of a Rising Power’ (Çin Yolu: Yükselen Bir Gücün Geleceğe Yolculuğu) adlı kitapta, Uygurların yaşadıkları bölgenin çoğunun Çin'in bir parçası olmaması gerektiğine ve Çin'de Pekin yönetimine direnecek hareketler olduğuna inanılıyor.
Türklerden gelen ve Çin'in ülkedeki en önemli etnik kökenlerinden biri olan Uygur Türkleri, yoğun olarak Doğu Türkistan ve Çin'in toplam yüzölçümünün altıda birini oluşturan Sincan Özerk Bölgesi'nde yaşıyorlar. Miladi 10’uncu yüzyılda İslam dinine geçen Uygurlar, İslamiyet öncesinde başta Hıristiyanlık, Budizm ve Zerdüştlük olmak üzere çeşitli din ve inançlara sahiptiler. 1759'da Çin istilasına kadar yaklaşık 2000 yıllık bağımsız Doğu Türkistan devletine sahip olan Uygurlar, 1876'a kadar Çin yönetimine birçok kez başkaldırdı. Komünist Çin yönetimi son olarak 1950'de Doğu Türkistan’ı ilhak etti.
 
Devrimler
Uygular, 1933 ve 1944 devrimleri gibi çeşitli ayaklanmalarla bağımsız bir devlet kurmayı başarırken kısa sürede Çin istilaları ​​ve bastırmalarla yeniden diz çöktüler. Sonunda Çin bölgeyi tamamen kontrol altına alırken Han Sülalesi’nin bölgeye kalabalıklar halinde taşınmasıyla Uygur Türkleri azınlığa dönüştü.
Çin'in 1800’lerden 1912'ye kadar Tibet ve Doğu Türkistan gibi birçok yerdeki kontrolü sadece nominaldi. 1912’de zayıflayan Çin, ülkenin batısının kontrolünü kaybetti. Mao Zedong ve komünistler, 1949’da Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang) karşısında zafer kazanınca Çin, Doğu Türkistan’ı ilhak etti ve Doğu Türkistan’ın adı 'yeni sınır' anlamına gelen 'Sincan' olarak değişti.
Yazar Rob Gifford, Çin’in anlattığı öykü ile Çin topraklarında Uygurların varlığına ilişkin tarihsel gerçek arasında çelişki olduğuna işaret etti. Gifford, 'The Cambridge history of China’ (Cambridge Çin'in Tarihi) adlı kitabın İngilizce versiyonunda Ming Hanedanı’nın (1368-1644) üzerinde kurulu olduğu toprakların, Tibet ve Doğu Türkistan'ın olmadığı bir haritası yer alırken kitabın Çince versiyonunda Tibet ve Doğu Türkistan’ın dahil edildiği bir haritanın olduğunu ortaya çıkardı

Terörle mücadele bahanesi
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), Çin'in Uygur Müslümanlarına karşı yürüttüğü savaşta, Washington’ın 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ilan ettiği ‘terörle mücadeleyi’ bahane olarak kullandığını ortaya koydu. Uygurların çoğunluğu geleneksel bir İslam inancına sahip olsalar da Çin'deki diğer Müslümanlara uygulananlardan daha ciddi kısıtlamalar getiren yönetmeliklere ve talimatlara tabidirler. Bu yönetmeliklere ve düzenlemelere göre Sincan'da küçüklerin camiye ve özel Kur'an kurslarına gitmeleri yasaktır. Okullarda dinle ilgili konuşulamaz. Çinli yetkililer ayrıca Uygurlara resmi dili (Mandarin) öğrenmek zorunda bırakırken, Sincan’da insanların gerçek kimliklerini talep etmelerini engellemek için Mandarini resmileştirdi. Çince, kimlik ve milliyetçiliğin inşasında en önemli faktör olduğu gerekçesiyle dayatılırken Arapça harflerle yazılan bir Türkçe olan Karluk dilini kullanan Uygurlar buna karşı çıktılar. Bu durum, Çinli yetkililer ile Sincan halkı arasındaki uçurumu daha da genişletti. Çin’deki 55 farklı azınlığın her birinin Huiler ve Hanlar hariç resmi dilin yanında kullandıkları kendi dilleri vardır.
Çin anayasası teorikte din özgürlüğünü garanti altına alsa da, pratikte dini faaliyetler hala hükümet tarafından kapsamlı denetimlere tabidir. Bu durumun sadece İslâm dinine karşı bir önyargı olmadığı, Konfüçyanizm’e rakip olabilecek inançlara karşı duyulan endişeden dolayı tehdit olarak görülen tüm inançlara karşı olduğuna dair bir takım derin görüşler vardır. Mesela yetkililer kiliselerin şehir planlama kurallarını ihlal ettiklerini söyleyerek çatılarındaki haçları zorla söktürdüler.
Dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta, Çin'in Uygurlara olan düşmanlığının 1991 yılında başta Batı Türkistan ülkeleri olmak üzere Sovyet komünizmine tabi olan birçok ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle körüklenirken Sincan'ın ayrılma taleplerinden duyduğu korkuyla batı, Çin’de terör korkusunu hortlattı. Bu, Çin Komünist Partisi'nin ‘ayrılıkçı eğilim, radikal İslam ve terörizm’ şeklinde ‘üç kötülüğü’ ortadan kaldırmak bahanesiyle Uygur bölgesinin ayrılma hayalini ortadan kaldırmak için gizli bir amblemdi.

Ekonomik güdüler
Sincan, Çin'in Hindistan, Pakistan, Afganistan, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile ortak sınırında yer alıyor. Bu da bulunduğu ayrıcalıklı konumun, Uygurların ayrılık taleplerinin önünü kesme çabaları için büyük önem taşıdığı ve önemli bir neden olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte Sincan, Çin'in petrol ihtiyacının yüzde 80'ini karşılıyor. Ayrıca Çin'deki uranyum madenlerinin yaklaşık yüzde 90'ı ve 600 milyon tonluk kömür rezervi de Sincan topraklarındadır. Aynı zamanda Çin'in Orta Asya'ya ve kaynaklarına girişini temsil eden Sincan, Çin'i Kırgızistan ve Orta Asya'nın petrol ve doğal gaz sahalarına bağlıyor. Tarihsel olarak ise küresel ticarette önemli bir rol oynayan Sincan, Çin'i Bizans devletine bağlayan İpek Yolu’nun merkezinde yer alıyor. Böylece Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından başlatılan ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesiyle, bu merkezi rolünün yeniden canlandırılması planlanıyor.
Pekin ayrıca, artan petrol talebini karşılamak için Sincan bölgesini, başta Rusya olmak üzere komşu ülkelerle bağlayan petrol boru hattı inşa etmek için kullanmayı planlıyor. Çin ve Kazakistan, 1997 yılında, Kazakistan’ın batısı ile Sincan arasında bir petrol boru hattı inşa etmek için bir anlaşma imzaladılar. Boru hattı Kasım 2005'te tamamlandı. Yine Çin ve Kazakistan, 2004 yılında Hazar Denizi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarını birlikte araştırmak ve geliştirmek için bir anlaşma imzaladılar. Çin böylece, Hazar Denizi'ndeki doğalgaz sahalarını topraklarıyla ilişkilendirmeyi hedefliyor. Bunun içinde Sincan topraklarını sömürmeye devam etmesi gerekiyor. İki taraf ayrıca Kazakistan'dan Avrupa'ya olan ticaret yollarını geliştirme çabalarının bir parçası olarak uluslararası seyahatler ve yük taşımacılığı için demiryolları inşa etmek üzere bir anlaşma imzaladılar. Ancak tüm projeler, Uygurlar tarafından savunulan bağımsızlık talepleri ortadan kaldıramadığı sürece Çin için, boş birer hayalden ibaret olacak.
Çin, ekonomik sıçrayışı sırasında Sincan'daki sanayi ve enerji projelerine büyük yatırımlar yaptı. Çin, bu başarıyı ortaya çıkarmak istiyordu ve bunu Uygurlar pahasına gerçekleştirdi. Çin hükümeti, içinde bulunduğu tüm refaha rağmen,  Uygurlar ve Hanlar arasında ayrım yapıyor ve 250 bin kişiyi Sincan'a yerleştirerek bölgenin demografisini değiştirmeye çalışıyor. Bununla birlikte iki millet arasındaki ekonomik farkı Hanların lehine artırıyor.

'Çin'in Birliği' ilkesi
Çin hükümeti, içerideki bu ayrılıkçı eğilimden oldukça rahatsız. Çünkü bu durum onun 'Çin'in Birliği'  şeklindeki tarihi ulusal ilkesine ters düşüyor. Uygurlar ise Çin milliyetçiliğine entegre edilmeleri ve demografik değişimleri için gösterilen çabanın yanı sıra dini ve etnik temizlik uygulamalarıyla karşı karşıya kaldıklarından kendilerini dünyadan tamamen izole edilmiş hissediyorlar. Sincan’ın göreceli de olsa bağımsız olmasına rağmen merkezi hükümete bağlılığı konusunun sürekli olarak sorgulanması nedeniyle her zaman patlamaya hazır halde ve hükümetle çatışma durumundadır. Bu nedenle bölgedeki hareketler baskı altında tutuluyor. Örneğin Çinli yetkililer ‘yeniden eğitim’ gerekçesiyle ‘siyasi eğitim kampları’ kurdular. Çoğunluğunu Uygurlar ve Kazaklar gibi etnik toplulukların oluşturduğu Müslümanlar, bu kamplara gönderiliyor. Bu kamplarda tutulanlar, ideolojik dönüşümleri, çalışmaları, eğitimleri ve disipline uyumları ölçülerek değerlendiriliyorlar.
Çin’in Birliği ilkesi, tüm ülkelerin Çin'i, Tayvan, Tibet ve Sincan gibi otonom bölgeleriyle birlikte tanıması gerektiğini savunan Çin dış politikasının önemli bir parçasıdır. Bu yüzden Çin, Tayvan'ı tecrit etmeye ya da en azından Batı eleştirilerine karşın ABD liderliğindeki uluslararası ilişkilerde bulunan dengeyi kendi lehine ayarlamaya çalıştı. Şimdi de Sincan konusunda aynı şeyi yapıyor. Çin buna, ‘ülke güvenliği’ başlığı altında özel bir bütçe ayırıyor. Çin sadece 2012 yılında 111 milyar dolarlık bir bütçeyi iç güvenliğe ayırırken dış güvenliğe ise 107 milyar dolar ayırmıştır. Bu rakamlar, Çin yönetiminin, ülke güvenliğine, iç istikrara ve toprak bütünlüğüne ne kadar önem verdiğine ilişkin vizyonunu ortaya koyuyor.



ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı dün, İran ile artan gerilimler arasında İsrail'e 151,8 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı.

Açıklamada, her biri 470 kilogram ağırlığında olan 12 bin bomba kovanının satışının, Dışişleri Bakanlığı Siyasi-Askeri İşler Bürosu'nun talebi üzerine onaylandığı belirtildi.

Açıklamada, “Önerilen satış, İsrail'in mevcut ve gelecekteki tehditlere karşı koyma kabiliyetini geliştirecek, savunmasını güçlendirecek ve bölgesel tehditlere karşı caydırıcı bir unsur olarak hizmet edecektir” denildi.

Açıklamaya göre, satış mühimmatın yanı sıra ABD hükümeti tarafından sağlanan mühendislik, lojistik ve teknik yardım hizmetlerini de içerecek.

ABD ve İsrail'in İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmasından bir hafta sonra, Başkan Donald Trump sosyal medyada büyük Amerikan savunma sanayi şirketlerinin gelişmiş silah üretimini dört katına çıkarmayı kabul ettiğini duyurdu.

ABD silah satışları genellikle Kongre onayını gerektirirken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu sürece bir istisna getirdi ve bu durum bazı milletvekillerinden eleştiri aldı.

Dışişleri Bakanlığı, Silah İhracat Kontrol Yasası'na atıfta bulunarak, "Dışişleri Bakanı, söz konusu savunma malzemeleri ve hizmetlerinin İsrail Hükümeti'ne derhal satılmasını gerektiren bir acil durumun varlığına dair ayrıntılı bir gerekçe sunmuştur ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin ulusal güvenlik çıkarları doğrultusundadır" ifadelerini kullandı.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Demokrat Kongre Üyesi Gregory Meeks, silah satışının Kongre incelemesinden geçirilmemesinin "bu yönetimin savaş konusundaki tutumunun özünde büyük bir çelişkiyi ortaya koyduğunu" söyledi.

Açıklamasında, “Trump yönetimi bu savaşa tamamen hazır olduğunu defalarca vurguladı. Ancak Kongre'yi atlatmak için acil durum yetkilerini devreye sokma telaşı tamamen farklı bir hikaye anlatıyor” ifadelerini kullandı.

Sözlerine şöyle devam etti: “Bu, Trump yönetiminin yarattığı bir acil durumdur.”


Trump: İran bugün çok ağır bir darbe alacak

İran'a karşı askeri operasyonlar kapsamında ABD uçak gemisi Abraham Lincoln'den savaş uçakları havalanıyor (Reuters)
İran'a karşı askeri operasyonlar kapsamında ABD uçak gemisi Abraham Lincoln'den savaş uçakları havalanıyor (Reuters)
TT

Trump: İran bugün çok ağır bir darbe alacak

İran'a karşı askeri operasyonlar kapsamında ABD uçak gemisi Abraham Lincoln'den savaş uçakları havalanıyor (Reuters)
İran'a karşı askeri operasyonlar kapsamında ABD uçak gemisi Abraham Lincoln'den savaş uçakları havalanıyor (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, savaşın ikinci haftasına girilmesiyle birlikte bugün yaptığı açıklamada, İran'ın "bugün çok sert bir şekilde vurulacağını" belirtti.

Truth Social platformundaki paylaşımında, "Şimdiye kadar dikkate alınmayan bölgeleri ve insan gruplarını hedef almak ciddi olarak değerlendiriliyor ve İran'ın kötü davranışları nedeniyle bunlar tamamen yok edilme ve kesin ölümle karşı karşıya kalabilirler" ifadelerini kullandı.

Trump sözlerine şöyle devam etti: “Ezici bir yenilgiye uğrayan İran, Ortadoğu'daki komşularından özür diledi, teslim oldu ve artık onlara ateş açmayacağına söz verdi. Bu taahhüt, ancak sürekli Amerikan ve İsrail saldırılarının bir sonucu olarak verildi. İran, Ortadoğu'yu kontrol altına almayı ve yönetmeyi amaçlıyordu.”


Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
TT

Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)

Savaşın yedinci gününde artık en önemli soru, İran’ın ne kadar kayıp verdiği değil; Washington ve Tel Aviv’in askeri üstünlüğünü İran’da siyasi bir çöküşe dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. ABD ile İsrail’in saldırıları, İran’ın liderlik ve askeri yapısını hedef aldı. İran içinde 3 binden fazla noktanın vurulduğu belirtilirken, Washington yönetimi deniz gücünün ve füze tesislerinin önemli bir bölümünün imha edildiğini açıkladı. ABD ayrıca önümüzdeki aşamada, İran’ın füze üretim kapasitesini uzun vadede parçalamaya odaklanılacağını ifade ediyor. Ancak bu yoğun saldırılara rağmen, hızlı bir çöküşün önünü açabilecek belirgin bir iç çatlağa dair henüz kesin işaretler bulunmuyor.

İran’daki mevcut tablo bu açıdan dikkat çekici bir paradoks ortaya koyuyor. Yönetim, hava ve teknoloji üstünlüğüne sahip bir rakip karşısında askeri dengeleri tersine çevirebilecek durumda görünmüyor. Buna karşın yenilgiyi kabul edip beyaz bayrak çekmeye hazırlanan bir güç gibi de davranmıyor. Son iki gün içinde aktarılan Batılı ve Arap değerlendirmeleri, yönetim yapısının hâlâ görece sağlam olduğunu ve ülke içindeki güvenlik aygıtının, Tahran’a ve devlet kurumlarına yönelik saldırıların genişlemesine rağmen çökmüş olmadığını gösteriyor. Bu nedenle Tahran’ın stratejisinin zafer kazanmak değil, rakiplerinin askeri üstünlüğünü hızlı bir siyasi sonuca dönüştürmesini engellemek olduğu değerlendiriliyor.

Rejimin bütünlüğü ve halefiyet krizi

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Bu bağlamda halefiyet krizi olağanüstü bir önem kazanıyor. Dini Lider Ali Hamaney için bir halefin açıklanmasındaki gecikme yalnızca idari karmaşayı değil, aynı zamanda açıklanacak ismin doğrudan hedefe dönüşmesi yönündeki gerçek bir korkuyu da yansıtıyor. ABD Başkanı Donald Trump ise yaptığı açıklamalarla tabloyu daha da karmaşık hâle getirdi. Trump, İran’da bir sonraki liderliğin belirlenmesinde rol oynamak istediğini söyledi; Mücteba Hamaney’i ‘kabul edilemez’ bir seçenek olarak nitelendirdi ve Washington’un, yıllar sonra benzer bir savaşa girmek zorunda kalmamak için ‘uyum ve barış getirecek’ bir liderliğin oluşmasını teşvik edeceğini ifade etti.

Söz konusu açıklamalar, savaşın hedefini netleştirmekten çok, ABD’nin yalnızca askeri kapasiteyi zayıflatmayı değil, çatışma sonrası ortaya çıkabilecek siyasi düzenin biçimini de etkilemeyi amaçladığı yönünde bir algının kapısını aralıyor.

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka’nın değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Vatanka, yaptığı açıklamada ‘yeni bir dönemin fiilen başladığını’ belirterek, Ali Hamaney’in öldürüldüğünü ve İran İslam Cumhuriyeti’ni şekillendiren ‘1979 kuşağının’ artık aynı şekilde bir sonraki aşamayı yönetebilecek durumda olmadığını söyledi. Vatanka’ya göre belirleyici soru artık yalnızca ‘iktidara kimin geleceği’ değil. Asıl mesele, sistemden geriye kalan aktörlerin ABD’ye yönelik düşmanlığı daha da tırmandırıp tırmandırmayacağı ya da Donald Trump ile bir anlaşmaya giderek Ortadoğu’daki Amerikan varlığıyla yaşamayı kabul edip etmeyecekleri. Bu değerlendirme, tartışmayı “Rejim ayakta kalacak mı yoksa çökecek mi?” ikileminden çıkarıp, ayakta kalması halinde ortaya çıkacak sistemin niteliğine taşıyor: ‘Daha sert ve çatışmacı bir yapı mı, yoksa varlığını koruyabilmek için davranışlarını değiştirmek zorunda kalan bir yönetim mi?’

Kararlılık değil, yıpratma üzerine bir kumar

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)

Sahadaki gelişmeler, İran’ın stratejisinin her zamankinden daha net olduğunu gösteriyor: ‘belirleyici bir zaferden çok yıpratma savaşına dayanmak’. Şarku’l Avsat’ın The Wall Street Journal’dan aktardığına göre İran’ın füze tehdidi son dönemde azaldı; Tahran artık daha fazla hedefe karşı daha az sayıda füze fırlatıyor. Diğer bazı raporlar ise İran’ın balistik kapasitesinin ağır şekilde zarar gördüğünü ve savaşın ilk günlerinde olduğu gibi yoğun füze saldırıları düzenleme kabiliyetinin belirgin biçimde azaldığını ortaya koyuyor.

Buna karşılık İran, insansız hava araçları (İHA) ve düşük maliyetli saldırılar yoluyla çatışma alanını genişletmeyi sürdürüyor. Bu yöntem, bölge ülkeleri ile enerji ve deniz taşımacılığı hatları üzerinde baskı oluşturmayı amaçlıyor. New America Vakfı araştırmacısı Barak Barfi, yaptığı değerlendirmede İranlıların ‘zamana oynayarak kazanmayı umduğunu’ belirtiyor. Barfi’ye göre Tahran, Amerikalıları birden fazla cephede yıpratmayı hedefliyor: sınırlı önleyici mühimmat stokları, kamuoyunda oluşabilecek savaş yorgunluğu, baskı altındaki enerji piyasaları ve zorlanan ekonomiler. Bu mantık çerçevesinde Tahran’ın doğrudan bir askeri zafer elde etmesine gerek yok; savaşın daha uzun, daha pahalı ve daha karmaşık hale gelmesi bile rakiplerini bir çıkış yolu aramaya zorlayabilir.

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ferzin Nedimi ise tabloya daha teknik bir boyut ekliyor. Nedimi’ye göre İran yönetimi ABD ve İsrail hava gücünün yoğun baskısı altında bulunuyor ve yürütülen askeri kampanyanın nihai hedefinin rejimi devirmek olduğunu biliyor. Buna rağmen savaşmayı sürdürüyor; çünkü hâlâ hayatta kalabileceğine inanıyor.

Nedimi’ye göre bu durum, İran’ın bölgedeki enerji altyapısı, tuzdan arındırma tesisleri ve hatta siyasi liderlik hedeflerine yönelik saldırılarının neden görece sınırlı kaldığını da açıklıyor. Tahran, elindeki tüm kozları aynı anda kullanmak istemiyor; çünkü hâlâ dayanma ve rakiplerine karşı bir yıpratma dengesi kurma ihtimali gördüğünü düşünüyor.

Nedimi ayrıca, İran’ın bu ‘ölçülü’ tutumunun farklı görünebileceğini de vurguluyor. Eğer bölge ülkelerine fırlatılan çok sayıda balistik füze engellenmeden hedeflerine ulaşabilseydi tablo başka olabilirdi. Bu nedenle saldırıların sınırlı etkisi yalnızca İran’ın siyasi tercihinden değil, karşı tarafın hava savunma sistemlerinin etkinliğinden de kaynaklanıyor.

Öte yandan İsrail’e yönelik füze saldırılarının, ABD ve İsrail’in füze bağlantılı hedeflere yönelik sürekli bombardımanı nedeniyle belirgin biçimde azaldığı ifade ediliyor. Ancak bu durum tehdidin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Nedimi’ye göre İran hâlâ yeni nesil füzeleriyle yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip. Ayrıca öngörülebilir gelecekte her gün büyük sayılarda İHA fırlatmayı sürdürebilecek durumda bulunuyor.

Kürt hesapları

Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)

Buna karşılık Washington ve Tel Aviv’in hesaplarının yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı olmadığı görülüyor. Reuters’ın haberine göre ABD ile bazı Kürt taraflar arasında İran içinde olası bir operasyon konusunda görüşmeler yapılıyor. Bu durum, askeri kampanyaya kara unsuru ya da yarı kara niteliğinde yeni bir boyut eklenmesinin değerlendirildiğine işaret ediyor. Böyle bir senaryoda, yerel muhalif gruplar ya da sınırlı operasyonlar üzerinden hareket edilmesi ihtimali gündeme geliyor.

Nedimi savaşın en az iki hafta daha sürebileceğini, hatta daha uzun bir döneme yayılabileceğini değerlendiriyor. Nedimi’ye göre bu süreçte olası bir ‘kara bileşeninin’ ortaya çıkma ihtimali yakından izlenmeli. Ancak böyle bir adım son derece hassas bir gelişme olabilir. Zira azınlık kartının oynanması rejim üzerinde baskıyı artırabilir; fakat aynı zamanda dini yönetime karşı olan, ancak devletin parçalanmasına da karşı çıkan kesimler arasında güçlü bir milliyetçi tepkiyi de tetikleyebilir.

Dış cephede ise tablo Tahran açısından büyük ölçüde kapalı görünüyor. The Washington Post’un bir haberine göre Rusya, İran’a bölgedeki Amerikan varlıklarını takip edebilmesi için istihbarat desteği sağlıyor. Ancak Moskova’nın savaşın seyrini doğrudan değiştirecek bir kapasitesi ya da isteği bulunmuyor. Aynı zamanda Reuters’ın aktardığı bazı raporlar, Irak’taki İran yanlısı bazı ağların çatışmaya tam anlamıyla dahil olma konusunda tereddütlü davrandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Tahran’ın geçmişe kıyasla bölgesel müttefiklerini seferber etme kapasitesinin zayıfladığını gösteriyor. Böylece İran bugün stratejik açıdan daha izole bir konumda bulunuyor: Rakiplerini rahatsız etmeye yetecek araçlara sahip, ancak savaşın dengelerini kökten değiştirecek güce sahip görünmüyor.

Sonuç olarak rejim değişikliğinin yakın ve kesin bir ihtimal haline geldiğini söylemek zor. Aynı şekilde İran’ın bu süreçten zarar görmeden çıktığı da söylenemez. Görünen o ki, fiilen ‘ertesi gün’ aşamasına girilmiş durumda, ancak bu durum henüz resmî olarak ilan edilmiş değil. Rejimin itibarı ve geleneksel caydırıcılık kapasitesi gerilemiş olsa da sistem henüz çökmüş değil. Buna karşılık halefiyet meselesi ve Washington ile gelecekte kurulacak ilişkinin niteliği, artık çatışmanın kendisinin bir parçası haline gelmiş durumda. Eğer Tahran’ın bugünkü stratejisi rakibini yıpratana kadar dayanmaksa, rakiplerinin beklentisi de bu direncin zamanla iç çözülmeye ya da yeni bir siyasi uzlaşmaya yol açması. Bu uzlaşma yeni bir sistemin doğmasına da mevcut sistemin farklı bir davranış biçimi benimsemesine de neden olabilir. İran’ın gelecekteki şekli, büyük ölçüde bu iki stratejik hesap arasındaki mücadele tarafından belirlenecek.