İpek Yolu’nun hayal kırıklığına uğrattığı azınlık: Çin’deki Uygur Türkleri

Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
TT

İpek Yolu’nun hayal kırıklığına uğrattığı azınlık: Çin’deki Uygur Türkleri

Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)

Mina Abdulfettah
Çin’deki Uygur azınlığının haklarına yönelik ihlaller ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan dini, siyasi, sosyal ve kültürel özgürlüklere yönelik kısıtlamalar artıyor. Çin hükümeti bu ay, Uygurları aşırılık yanlısı olduklarını öne sürerek çeşitli mekanizmalar aracılığıyla takibe aldı. Ancak ekonomi, toplum, siyaset ve ideoloji gibi diğer faktörler de bu takibin nedenleri arasında yer alıyor.

Çin’in anlattığı öykü
ABD’li yazar Rob Gifford tarafından kaleme alınan ‘China Road: A Journey into the Future of a Rising Power’ (Çin Yolu: Yükselen Bir Gücün Geleceğe Yolculuğu) adlı kitapta, Uygurların yaşadıkları bölgenin çoğunun Çin'in bir parçası olmaması gerektiğine ve Çin'de Pekin yönetimine direnecek hareketler olduğuna inanılıyor.
Türklerden gelen ve Çin'in ülkedeki en önemli etnik kökenlerinden biri olan Uygur Türkleri, yoğun olarak Doğu Türkistan ve Çin'in toplam yüzölçümünün altıda birini oluşturan Sincan Özerk Bölgesi'nde yaşıyorlar. Miladi 10’uncu yüzyılda İslam dinine geçen Uygurlar, İslamiyet öncesinde başta Hıristiyanlık, Budizm ve Zerdüştlük olmak üzere çeşitli din ve inançlara sahiptiler. 1759'da Çin istilasına kadar yaklaşık 2000 yıllık bağımsız Doğu Türkistan devletine sahip olan Uygurlar, 1876'a kadar Çin yönetimine birçok kez başkaldırdı. Komünist Çin yönetimi son olarak 1950'de Doğu Türkistan’ı ilhak etti.
 
Devrimler
Uygular, 1933 ve 1944 devrimleri gibi çeşitli ayaklanmalarla bağımsız bir devlet kurmayı başarırken kısa sürede Çin istilaları ​​ve bastırmalarla yeniden diz çöktüler. Sonunda Çin bölgeyi tamamen kontrol altına alırken Han Sülalesi’nin bölgeye kalabalıklar halinde taşınmasıyla Uygur Türkleri azınlığa dönüştü.
Çin'in 1800’lerden 1912'ye kadar Tibet ve Doğu Türkistan gibi birçok yerdeki kontrolü sadece nominaldi. 1912’de zayıflayan Çin, ülkenin batısının kontrolünü kaybetti. Mao Zedong ve komünistler, 1949’da Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang) karşısında zafer kazanınca Çin, Doğu Türkistan’ı ilhak etti ve Doğu Türkistan’ın adı 'yeni sınır' anlamına gelen 'Sincan' olarak değişti.
Yazar Rob Gifford, Çin’in anlattığı öykü ile Çin topraklarında Uygurların varlığına ilişkin tarihsel gerçek arasında çelişki olduğuna işaret etti. Gifford, 'The Cambridge history of China’ (Cambridge Çin'in Tarihi) adlı kitabın İngilizce versiyonunda Ming Hanedanı’nın (1368-1644) üzerinde kurulu olduğu toprakların, Tibet ve Doğu Türkistan'ın olmadığı bir haritası yer alırken kitabın Çince versiyonunda Tibet ve Doğu Türkistan’ın dahil edildiği bir haritanın olduğunu ortaya çıkardı

Terörle mücadele bahanesi
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), Çin'in Uygur Müslümanlarına karşı yürüttüğü savaşta, Washington’ın 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ilan ettiği ‘terörle mücadeleyi’ bahane olarak kullandığını ortaya koydu. Uygurların çoğunluğu geleneksel bir İslam inancına sahip olsalar da Çin'deki diğer Müslümanlara uygulananlardan daha ciddi kısıtlamalar getiren yönetmeliklere ve talimatlara tabidirler. Bu yönetmeliklere ve düzenlemelere göre Sincan'da küçüklerin camiye ve özel Kur'an kurslarına gitmeleri yasaktır. Okullarda dinle ilgili konuşulamaz. Çinli yetkililer ayrıca Uygurlara resmi dili (Mandarin) öğrenmek zorunda bırakırken, Sincan’da insanların gerçek kimliklerini talep etmelerini engellemek için Mandarini resmileştirdi. Çince, kimlik ve milliyetçiliğin inşasında en önemli faktör olduğu gerekçesiyle dayatılırken Arapça harflerle yazılan bir Türkçe olan Karluk dilini kullanan Uygurlar buna karşı çıktılar. Bu durum, Çinli yetkililer ile Sincan halkı arasındaki uçurumu daha da genişletti. Çin’deki 55 farklı azınlığın her birinin Huiler ve Hanlar hariç resmi dilin yanında kullandıkları kendi dilleri vardır.
Çin anayasası teorikte din özgürlüğünü garanti altına alsa da, pratikte dini faaliyetler hala hükümet tarafından kapsamlı denetimlere tabidir. Bu durumun sadece İslâm dinine karşı bir önyargı olmadığı, Konfüçyanizm’e rakip olabilecek inançlara karşı duyulan endişeden dolayı tehdit olarak görülen tüm inançlara karşı olduğuna dair bir takım derin görüşler vardır. Mesela yetkililer kiliselerin şehir planlama kurallarını ihlal ettiklerini söyleyerek çatılarındaki haçları zorla söktürdüler.
Dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta, Çin'in Uygurlara olan düşmanlığının 1991 yılında başta Batı Türkistan ülkeleri olmak üzere Sovyet komünizmine tabi olan birçok ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle körüklenirken Sincan'ın ayrılma taleplerinden duyduğu korkuyla batı, Çin’de terör korkusunu hortlattı. Bu, Çin Komünist Partisi'nin ‘ayrılıkçı eğilim, radikal İslam ve terörizm’ şeklinde ‘üç kötülüğü’ ortadan kaldırmak bahanesiyle Uygur bölgesinin ayrılma hayalini ortadan kaldırmak için gizli bir amblemdi.

Ekonomik güdüler
Sincan, Çin'in Hindistan, Pakistan, Afganistan, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile ortak sınırında yer alıyor. Bu da bulunduğu ayrıcalıklı konumun, Uygurların ayrılık taleplerinin önünü kesme çabaları için büyük önem taşıdığı ve önemli bir neden olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte Sincan, Çin'in petrol ihtiyacının yüzde 80'ini karşılıyor. Ayrıca Çin'deki uranyum madenlerinin yaklaşık yüzde 90'ı ve 600 milyon tonluk kömür rezervi de Sincan topraklarındadır. Aynı zamanda Çin'in Orta Asya'ya ve kaynaklarına girişini temsil eden Sincan, Çin'i Kırgızistan ve Orta Asya'nın petrol ve doğal gaz sahalarına bağlıyor. Tarihsel olarak ise küresel ticarette önemli bir rol oynayan Sincan, Çin'i Bizans devletine bağlayan İpek Yolu’nun merkezinde yer alıyor. Böylece Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından başlatılan ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesiyle, bu merkezi rolünün yeniden canlandırılması planlanıyor.
Pekin ayrıca, artan petrol talebini karşılamak için Sincan bölgesini, başta Rusya olmak üzere komşu ülkelerle bağlayan petrol boru hattı inşa etmek için kullanmayı planlıyor. Çin ve Kazakistan, 1997 yılında, Kazakistan’ın batısı ile Sincan arasında bir petrol boru hattı inşa etmek için bir anlaşma imzaladılar. Boru hattı Kasım 2005'te tamamlandı. Yine Çin ve Kazakistan, 2004 yılında Hazar Denizi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarını birlikte araştırmak ve geliştirmek için bir anlaşma imzaladılar. Çin böylece, Hazar Denizi'ndeki doğalgaz sahalarını topraklarıyla ilişkilendirmeyi hedefliyor. Bunun içinde Sincan topraklarını sömürmeye devam etmesi gerekiyor. İki taraf ayrıca Kazakistan'dan Avrupa'ya olan ticaret yollarını geliştirme çabalarının bir parçası olarak uluslararası seyahatler ve yük taşımacılığı için demiryolları inşa etmek üzere bir anlaşma imzaladılar. Ancak tüm projeler, Uygurlar tarafından savunulan bağımsızlık talepleri ortadan kaldıramadığı sürece Çin için, boş birer hayalden ibaret olacak.
Çin, ekonomik sıçrayışı sırasında Sincan'daki sanayi ve enerji projelerine büyük yatırımlar yaptı. Çin, bu başarıyı ortaya çıkarmak istiyordu ve bunu Uygurlar pahasına gerçekleştirdi. Çin hükümeti, içinde bulunduğu tüm refaha rağmen,  Uygurlar ve Hanlar arasında ayrım yapıyor ve 250 bin kişiyi Sincan'a yerleştirerek bölgenin demografisini değiştirmeye çalışıyor. Bununla birlikte iki millet arasındaki ekonomik farkı Hanların lehine artırıyor.

'Çin'in Birliği' ilkesi
Çin hükümeti, içerideki bu ayrılıkçı eğilimden oldukça rahatsız. Çünkü bu durum onun 'Çin'in Birliği'  şeklindeki tarihi ulusal ilkesine ters düşüyor. Uygurlar ise Çin milliyetçiliğine entegre edilmeleri ve demografik değişimleri için gösterilen çabanın yanı sıra dini ve etnik temizlik uygulamalarıyla karşı karşıya kaldıklarından kendilerini dünyadan tamamen izole edilmiş hissediyorlar. Sincan’ın göreceli de olsa bağımsız olmasına rağmen merkezi hükümete bağlılığı konusunun sürekli olarak sorgulanması nedeniyle her zaman patlamaya hazır halde ve hükümetle çatışma durumundadır. Bu nedenle bölgedeki hareketler baskı altında tutuluyor. Örneğin Çinli yetkililer ‘yeniden eğitim’ gerekçesiyle ‘siyasi eğitim kampları’ kurdular. Çoğunluğunu Uygurlar ve Kazaklar gibi etnik toplulukların oluşturduğu Müslümanlar, bu kamplara gönderiliyor. Bu kamplarda tutulanlar, ideolojik dönüşümleri, çalışmaları, eğitimleri ve disipline uyumları ölçülerek değerlendiriliyorlar.
Çin’in Birliği ilkesi, tüm ülkelerin Çin'i, Tayvan, Tibet ve Sincan gibi otonom bölgeleriyle birlikte tanıması gerektiğini savunan Çin dış politikasının önemli bir parçasıdır. Bu yüzden Çin, Tayvan'ı tecrit etmeye ya da en azından Batı eleştirilerine karşın ABD liderliğindeki uluslararası ilişkilerde bulunan dengeyi kendi lehine ayarlamaya çalıştı. Şimdi de Sincan konusunda aynı şeyi yapıyor. Çin buna, ‘ülke güvenliği’ başlığı altında özel bir bütçe ayırıyor. Çin sadece 2012 yılında 111 milyar dolarlık bir bütçeyi iç güvenliğe ayırırken dış güvenliğe ise 107 milyar dolar ayırmıştır. Bu rakamlar, Çin yönetiminin, ülke güvenliğine, iç istikrara ve toprak bütünlüğüne ne kadar önem verdiğine ilişkin vizyonunu ortaya koyuyor.



Yeni hukukun üstünlüğü raporu: Yalnızca bir AB üyesi ilerleme gösteriyor

Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)
Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)
TT

Yeni hukukun üstünlüğü raporu: Yalnızca bir AB üyesi ilerleme gösteriyor

Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)
Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)

Avrupa Sivil Özgürlükler Birliği yeni yayımladığı raporda Avrupa Birliği (AB) üyelerinden 5'i, hukukun üstünlüğünü "kasten ve sürekli" yok etmekle suçlandı. 6 ülkede de standartların gerilediği bildirildi. 

22 ülkedeki 40 sivil toplum örgütünden alınan verilere dayandırılan raporda Bulgaristan, Hırvatistan, İtalya, Macaristan ve Slovakya yönetimlerinin hukukun üstünlüğüne bilerek zarar verdiği iddia edildi. 

Özellikle Slovakya'ya dikkat çekilirken Moskova yanlısı hükümetin hukukun üstünlüğüne dair tüm başlıklarda ülkeyi gerilettiği ileri sürüldü. 

Robert Fico yönetiminin sivil toplumun denetim ve denge görevi, medya özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele ve adalet üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekildi. 

12 Nisan'da genel seçime gidecek Macaristan'da da 16 yıllık Viktor Orbán iktidarının gerilemede "başlı başına bir kategori" oluşturduğu ifade edildi. 

Budapeşte yönetiminin hiçbir olumlu değişim emaresi göstermediği ve yeni kanunların standartları daha da gerilettiği dile getirildi. 

Hukukun üstünlüğüne dair bazı alanlarda 6 ülkenin gerilemeye girdiği belirtilirken bunların Almanya, Belçika, Danimarka, İsveç, Fransa ve Malta olduğu açıklandı. 

844 sayfalık raporda Çekya, Estonya, İrlanda, İspanya, Hollanda, Litvanya, Polonya, Romanya, Slovenya, Yunanistan'ın hukuk devleti nitelikleri açısından ne uzadığı ne de kısaldığı öne sürüldü. 

Letonya'nınsa bu konuda olumlu yönde adım atan tek devlet olduğu bildirildi. 

Avrupa Sivil Özgürlükler Birliği, AB'nin hukukun üstünlüğünü korumak ve teşvik etmek için yeterli mekanizmalara sahip olmadığını vurguladı. 

Avrupa Komisyonu'nun 2025'te hazırladığı hukukun üstünlüğü raporundaki önerilerin yüzde 93'ünün bir önceki yıllarda da dile getirildiği aktarıldı. 

Independent Türkçe, Guardian, Balkan Insight


İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi

İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi
TT

İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi

İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi

Pazar sabahı erken saatlerde İsrail birlikleri, Suriye'de kısa süre önce ele geçirdikleri topraklardan güney Lübnan'a kayakla geçti.

Bu, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Dağcı Birliği tarafından gerçekleştirilen bu türdeki ilk sınır ötesi operasyon oldu.

İsrail, haftalardır Lübnan'ın güneyindeki Tahran destekli Hizbullah güçleriyle çatışırken, ülkenin doğusundaki ve başkent Beyrut'taki önemli altyapı tesisleriyle sivil yapılara da hava saldırıları düzenliyor.

IDF'in açıklamasına göre, 810. "Dağlar" Bölgesel Tugayı'nın yedek Dağcı Birliği, "karmaşık dağlık arazide faaliyet gösterdi ve Suriye'deki Hermon'dan güney Lübnan'daki Dov Dağı bölgesine karda tırmanarak geçti; bölgeyi taradı, istihbarat topladı ve bölgedeki düşman terör altyapısını tespit etti".

Bu birlikler, Litani Nehri'ne doğru kuzeye ilerleyen, Lübnan'ın güneyinde bir düzineden fazla köyde faaliyet gösteren daha geniş İsrail güçlerine katılıyor.

vfd
26 Mart'ta Lübnan'ın güneyindeki Kfar Roummane köyünü hedef alan İsrail hava saldırısının ardından olay yerine gelen ilk yardım ekipleri (AFP)

IDF'in bölgedeki operasyonel hedefleri daha da netleştikçe, uzun süreli işgal endişeleri artıyor. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, bölgenin tüm sakinlerinden arındırılacağını ve "temas hattı köylerindeki" evlerin "Gazze'deki Beyt Hanun ve Refah modeline uygun olarak" yıkılacağını duyurdu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu pazar günü yaptığı açıklamada, "Mevcut güvenlik tampon bölgesini daha da genişletme talimatını az önce verdim. [İsrail'in] kuzeyindeki durumu kökten değiştirmeye kararlıyız" dedi.

Lübnan, İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hameney'in öldürülmesinin ardından Hizbullah'ın İsrail'e füze fırlatmasıyla ABD - İsrail'in Ortadoğu'da süregelen savaşına 2 Mart'ta dahil olmuştu.

O tarihten bu yana Lübnan’da 1200’den fazla kişi öldürüldü ve bir milyon kişi yerinden edildi; bu da ülke nüfusunun beşte birine denk geliyor.

Hafta sonu öldürülenler arasında üç gazeteci ve 10 kurtarma görevlisi de bulunuyor; böylece İsrail ateşiyle öldürülen sağlık çalışanlarının toplam sayısı 52'ye ulaştı.

Hermon Dağı, Suriye - Lübnan sınırında yer alıyor ancak eski başkan Beşar Esad'ın devrilmesinin hemen ardından Aralık 2024'te IDF tarafından ele geçirilmişti.

Bu, İsrail'in Suriye'de daha önce elde ettiği toprak kazanımlarını genişletmişti. Bunlar arasında 1967'de Golan Tepeleri'nin ele geçirilmesi de yer alıyor; İsrail hükümetinin 1981'de resmileştirdiği bu ilhakı sadece Birleşik Devletler tanıyor.

İsrail, Suriye'nin güneyinde en az 9 askeri üs bulunduruyor; bunlardan ikisi Hermon Dağı'nın Suriye tarafında yer alıyor ve bu üslerden topçu birlikleri 35 kilometre uzaklıktaki Şam'ı vurabiliyor. Ayrıca 1974'te kurulan ve BM gözetiminde olan bir tampon bölgede de 7 üs daha bulunuyor.

İsrail ordusu, buradaki varlığının, "düşman güçlerin" kullanabileceği silahları ele geçirmek için gerekli olduğunu iddia ediyor.

Independent Türkçe


Savaşın gölgesinde 2028 seçimleri: Vance–Rubio rekabetinde Trump kimi destekleyecek?

Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)
Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)
TT

Savaşın gölgesinde 2028 seçimleri: Vance–Rubio rekabetinde Trump kimi destekleyecek?

Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)
Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)

İran savaşı, ABD Başkanı Donald Trump’ın mirasını tehdit ederken, halef adayları arasında öne çıkan iki isim olan Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio üzerindeki siyasi bahisler de artıyor.

Her iki isim de geniş çapta Trump sonrası başkanlık yarışında öne çıkan adaylar olarak görülüyor ve savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde ön plana çıkarılmış durumda. Cumhuriyetçi Parti ise şimdiden Trump sonrası dönemi planlamaya başladı. Vance, ABD’nin savaşa katılımına karşı  temkinli bir tutum sergilerken, Rubio Trump ile yakın bir pozisyonda, askeri harekâtın açık bir savunucusu olarak öne çıkıyor.

Trump, her iki ismin de İran’ı nükleer ve füze programlarını tasfiye etmeye ve Hürmüz Boğazı’ndan petrol geçişinin güvenliğini sağlamaya ikna etme çabalarına katıldığını ifade etti. Yaklaşan 2028 başkanlık seçimleri öncesinde Trump, özel görüşmelerde müttefiklerine ve danışmanlarına “J.D. mi, yoksa Marco mu?” sorusunu yöneltti.

2028 için hazırlık

Analistler ve Cumhuriyetçi yetkililere göre, beşinci haftasına giren Amerikan askeri operasyonlarının seyri, her iki adayın 2028 şanslarını belirleyebilir. Savaşın hızlı bir şekilde sona ermesi, “krizlerde sabit bir el” olarak görülen ve aynı zamanda Ulusal Güvenlik Danışmanı görevini yürüten Rubio’nun konumunu güçlendirebilir. Öte yandan çatışmanın uzaması, Vance’a Trump tabanında savaş karşıtı eğilimleri temsil etme alanı sağlayabilir.

vcdvdf
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 9 Ekim 2025’te Washington, D.C.’daki Oval Office’te Başkan Yardımcısı J. D. Vance’e bir şey fısıldıyor (AP)

Trump’ın kendi konumu da test altında. Reuters/Ipsos tarafından geçen hafta yapılan bir ankete göre yakıt fiyatlarının artışı ve İran savaşına geniş çaplı muhalefet nedeniyle Trump’ın onayı son günlerde %36’ya gerileyerek Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana en düşük seviyeye ulaştı.

Bazı Cumhuriyetçiler, Trump’ın tercih ettiği üst düzey yardımcıları dikkatle izliyor. Bazıları, Trump’ın Rubio’ya eğilim gösterdiğine dair işaretler gözlemliyor, ancak Trump’ın fikrini hızla değiştirebileceği de kabul ediliyor. Beyaz Saray ise, Trump’ın tercih sinyalleri verdiği iddialarını reddediyor. Sözcü Stephen Chung, “Vance ve Rubio hakkındaki medya spekülasyonları bu yönetimi Amerikan halkı için savaşma görevinden alıkoyamaz” dedi.

Rakiplerden olası mirasçılara

41 yaşındaki Vance, eski bir Deniz Piyadesi mensubu olarak Irak’ta görev yaptı ve uzun süredir ABD’nin dış savaşlara müdahalesine karşı çıktı. İran konusundaki kamuoyuna yönelik açıklamaları sınırlı ve ölçülü oldu. Trump ise aralarındaki “felsefi farklılıklar”a dikkat çekti.

Vance, siyasi kariyerinin başında kendisini “Trump karşıtı” olarak tanımlamıştı. 2023’te Wall Street Journal’da yayımlanan bir makalesinde, Trump’ın ilk dönemindeki en iyi dış politikasının savaş başlatmamak olduğunu savunmuştu. Beyaz Saray ise Başkan ile Başkan Yardımcısı arasındaki olası çatışmayı minimize etmeye çalıştı. Vance, bu ayın başında Trump’ın yanında Oval Ofis’te durarak, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engelleme konusunda Başkan’ın politikasını desteklediğini belirtti.

ferfer
J. D. Vance’in İran’a yönelik askeri harekâtı eleştirme konusunda temkinli davrandığı görülüyor (Reuters)

Vance, Başkan’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner’in ilerleme kaydetmesi halinde müzakerelerde daha doğrudan bir rol üstlenebilir. Vance’in sözcüsü, “Başkan Trump liderliğinde Amerika’yı daha güvenli ve refah içinde kılmak için etkili bir ekibin parçası olmaktan gurur duyuyoruz” dedi.

Beyaz Saray’daki üst düzey bir yetkili, Trump’ın yardımcılardaki ideolojik farklılıklara, sadık kaldıkları sürece tolerans gösterdiğini belirterek, Vance’in şüpheci tavrının Trump’a tabanının görüşlerini aktarmasına yardımcı olduğunu söyledi.

Vance, Kasım’daki ara seçimler sonrasına kadar 2028 için aday olup olmayacağına karar vermeyi planlıyor. Conservative Political Action Conference (CPAC) katılımcıları arasında yapılan bir ankette, yaklaşık 1 bin 600 kişi arasından yüzde 53 oy alarak Cumhuriyetçi Parti’nin bir sonraki adayı olarak öne çıktı. Rubio ise yüzde 35 ile ikinci sırada yer aldı; geçen yıl sadece yüzde 3 oy almıştı.

54 yaşındaki Rubio, Vance aday olursa kendisinin başkanlığa aday olmayacağını belirtti ve kaynaklara göre Vance’in yanında bir başkan yardımcısı olarak yer almaktan memnuniyet duyacak. Ancak Vance’in herhangi bir zayıflığı, Rubio ve diğer Cumhuriyetçiler için cesaret verici olabilir. Stratejist Ron Bonjean, “Trump uzun hafızalıdır; Vance’in sadakat eksikliğini hatırlayabilir. MAGA tabanında Trump hâlâ popülerse, bu Vance için olumsuz olabilir” dedi.

dsgfr
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Perşembe günü White House’ta düzenlenen toplantıda Başkan Donald Trump ile birlikte (EPA)

Trump, Vance ve Rubio’nun birlikte aday olmasını önerdi; bunun olası rakipler için kazanmayı zorlaştıracağını düşündü. Rubio’nun 2016’daki başkanlık hedefleri Trump ile sert bir karşılaşma sonrası engellenmişti, ancak sonrasında ilişkileri düzeldi. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tommy Beigot, Rubio’nun Trump ekibiyle hem profesyonel hem de kişisel olarak mükemmel bir ilişkiye sahip olduğunu belirtti.

Rubio ve Beyaz Saray, bazı açıklamalarının muhafazakar Trump destekçilerini öfkelendirmesi sonrası durumu kontrol altına almak zorunda kaldı. Rubio, savaşta ABD’nin İsrail’in yönlendirmesiyle hareket ettiği izlenimi vermişti, ancak Trump sonrasında Rubio’nun askeri harekâta verdiği desteği övdü. Rubio’nun uzun süren bir savaşın siyasi geleceğini etkileyeceği konusunda endişelenip endişelenmediği sorulduğunda, “Buna tek bir saniye bile düşünmedim” yanıtını verdi.

Belirgin Farklılıklar

CPAC yöneticisi Matt Schlapp, İran’a karşı yürütülen kampanyanın ABD iç siyasetinde önemli sonuçlar doğuracağını belirterek, “Bu savaş hedeflerini başarıyla gerçekleştirirse, insanlar siyasi olarak ödüllendirilecektir. Aksi takdirde maliyeti yüksek olacaktır” dedi.

Anketler, İran politikasının ABD iç siyasetinde keskin bir kutuplaşma yarattığını ortaya koyuyor. Reuters/Ipsos verilerine göre Cumhuriyetçi tabanın yüzde 75’i askeri operasyonları desteklerken, Demokrat seçmenlerde destek oranı yalnızca yüzde 6’da kalıyor. Bağımsızlar ise yüzde 24 ile iki blok arasında sınırlı bir destek sergiliyor.

ugt
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 27 Mart’ta Paris yakınlarında düzenlenen toplantı mekânına varırken (Reuters)

Geçen Perşembe televizyonda yayımlanan bir hükümet toplantısında, Rubio ve Vance’ın yaklaşım farkları öne çıktı. Rubio, Trump’ın İran’a yönelik saldırısını güçlü biçimde savunarak, Başkan’ın böylesi bir tehdidi görmezden gelemeyeceğini söyledi. Vance ise daha temkinli bir tutum sergileyerek, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engelleme seçeneklerine odaklandı. Askeri personele seslenirken, “Sizlerin yanındayız ve her adımda desteğimiz devam ediyor” ifadelerini kullandı.