Ortadoğu’da dengeler değişiyor: Rusya güçlenirken İran zayıflıyor

Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)
Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)
TT

Ortadoğu’da dengeler değişiyor: Rusya güçlenirken İran zayıflıyor

Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)
Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)

Menal Nahas  
Arap Devletleri Ligi, kurulduğu 1945’ten bu yana, üye ülkelerinin iç ve dış sorunlarının çözümünde başarısız oldu. Bu sorunların en önemli örnekleri, Filistin davası ve 1979’dan bu yana ‘devrimi’ bölge ülkelerine ihraç etmeye çalışan İran karşısındaki başarısızlık olarak gösterilebilir. İkinci Dünya Savaşı akabinde oluşan bölgesel ittifaklar ve savaş sonrası, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün gibi Ortadoğu ülkelerinin bağımsızlığını kazanması sonucu Arap Ligi oluşturuldu. İngiltere, Filistin sorunun çözümü ve Fransa’nın etkisini kırmak amacıyla ‘birliğin’ kuruluşunu aktif bir şekilde destekledi. O zamanlar Fransa ve İngiltere bölge üzerinde rekabet halindeydi.
Arap Ligi kuruluşundan bu yana, iki eksen arasında çekişmeler yaşadı. Birinci ekseni Suudi Arabistan ile Mısır, ikinci ekseni ise Irak ile Ürdün temsil ediyordu. Bu iki eksen arasındaki gerilim, Mısır ve Suriye’nin Cemal Abdunnasır döneminde birleşmesiyle biraz düşse de, bu birliktelik uzun süreli olmadı. Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Arap Ligi’ne katıldılar. Soğuk Savaş döneminde, Muhafazakâr Sünni ve Nasırcı direniş ekseni olmak üzere ‘birlik’ ikiye bölündü. 1973 Savaşı’nın ardından Kahire yönetimi Sovyetler Birliği’nden uzaklaşarak ABD’nin tarafına geçti. Barış görüşmelerinin sonucunda, İsrail-Mısır ve İsrail-Ürdün barış antlaşmaları gerçekleşti. Suriye ve İsrail arasında da BM gözetiminde çatışmasızlık anlaşması yapıldı. Daha sonra gerçekleşen İsrail-Suriye savaşında, Mısır ve Ürdün söz konusu anlaşmalara uyarak müdahil olmamayı tercih etti. Arap Birliği günümüzde İran etrafında bölünmüş durumdadır. Bazı Arap ülkeleri ‘velayet-i fakih’ ekseninde hareket ederken, bazıları da İran’ın yayılmacılığına karşı çıkmaktadır. Bu bölünüş, devletlerin ulusal sınırlarını aşmıştır. Bazı ülkelerde hem İran yanlıları hem de İran karşıtları bulunmaktadır. Ayrıca Arap Ligi, Türkiye ve İsrail konusunda da bir bölünme yaşamaktadır.  
Ortadoğu kargaşasıSon yıllarda, ‘Arap Baharı’nın’ patlak vermesiyle birlikte, Ortadoğu'daki ABD jeopolitik modelinde büyük bir kargaşa yaşandı.
Richard Nixon yönetiminde ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanlığı yapan Henry Kissinger 2017 yılında bu gözlemini paylaşmıştı. Bölgedeki dört ülke egemenliğini kaybetti. Suriye, Irak (ABD’nin 2013’teki işgalinden bu yana) Libya ve Yemen korkunç çatışmalara sahne oldu. Zaten Lübnan 1969’daki Kahire Anlaşması’ndan bu yana bölgesel ülkelerinin vekilleri aracılığıyla çatıştığı bir arena olarak öncü ülke konumundaydı. ‘Asad Of Syria’ kitabının yazarı, tarihçi Patrick Seale, 2009’da Lübnan El-Nehar gazetesine yaptığı açıklamada, Lübnanlılara ‘’Bölgesel çatışmaların bir parçası olmak yerine, vatandaşlık bilincini geliştirerek birleşmelerinin vaktinin geldiğini’’ hatırlatmıştı.

Her ne kadar Arap Birliği, kendi iç tüzüğünü ihlal etmeyerek, üyelerinin bağımsızlık ve egemenliğine saygı duymuş olsa da, bazı ülkeler şartlar gereği kaçınılmaz olarak egemenliklerini kaybetti. 19. Yüzyıldan sonra Avrupa’ya egemen olan, Uluslararası hukukun temel prensibi olan, başka ülkelerin “İç İşlerine Karışmama İlkesi’’ maalesef Ortadoğu’da uygulama alanı bulamadı. Kissinger bu yüzden ‘’Dünya sistemi Ortadoğu’da çöküyor’’ tespitinde bulunmuştu. İran’ın, terör örgütü DEAŞ’tan boşalan bölgelerde kontrolü sağlaması, Tahran’dan Beyrut’a uzanan ‘kara kuşağı’ hedefini gerçekleştirmesine olanak sağladı. Böylelikle, aşırılık yanlısı bir ‘imparatorluk’ doğmuş oldu.

İran egemenliğinin temelleri sarsılıyor
Ancak bugün bu imparatorluğun sütunları, 2019 sonbaharında Irak ve Lübnan’da başlayan kitlesel gösterilerle sarsılmaya başladı. Kasım ayında yakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasıyla İranlılar da rejime karşı sokağa çıktı. Ocak ayında, yolcularının çoğu İran vatandaşı olan Ukrayna yolcu uçağının Devrim Muhafızları tarafından düşürülmesi büyük bir öfkeye neden oldu. Gösteriler ülke genelinde yayılarak, bazı şehirler günlerce rejimin kontrolünden çıktı. İran rejimi gösterileri orantısız şiddet kullanarak sonlandırabildi. Gösterilerde yüzlerce kişi hayatını kaybetti. İran protesto gösterileriyle sarsılıyorken bir büyük olay daha gerçekleşti. 3 Ocak’ta Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, Bağdat Havaalanında suikasta uğradı. Suikastın ardından düzenlenen destek gösterilerinde, halk rejimin etrafında kenetlenmiş gibi görünüyordu. Ancak 8 Ocak’ta Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesi nedeniyle protestolar yeniden başladı. İran rejimi son gösterileri, daha da büyümesinden endişe ederek şiddet kullanarak dağıtmayı tercih etmedi. Yolcu uçağının düşürülmesi, İran kamuoyunda rejimin meşruiyetinin tartışılmasına yol açtı, orta sınıf değişimden umudunu kestiği için genel seçimlere katılım gerçekleştirmedi. Rejimin iç desteği zayıflarken, ekonomik ve mali yaptırımlar da sıkılaştırılmaya başladı. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) bünyesindeki Mali Eylem Görev Gücü (FATF), terörizmin finansmanı ve kara para aklama konusundaki mali reformları tamamlamadığı gerekçesiyle İran'ı gri listeden kara listeye aldığını duyurdu.
Birçok uzmana göre, Çernobil faciasının, felaketin boyutlarını gizlemeye çalışan SSCB'nin sonunu getirdiği gibi, Ukrayna uçağının düşürülmesinin gizlenmesi de İran yönetiminin sonunu hazırlayabilir. Dolayısıyla Ukrayna yolcu uçağı, İran’ın Çernobil’i olarak yorumlandı. İran’ın yolcu uçağını düşürdüğünü duyuran Devrim Muhafızları Komutanı, uçağın ‘insani hata’ sonucu yanlışlıkla düşürüldüğünü söylemişti. İranlılar, Çernobil felaketinin, Sovyetler Birliği’nin yetersizliğini gösterdiği gibi, Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesinin de, İran rejiminin kifayetsizliğini gösterdiğini düşünüyor. İranlılar bu yaz boyunca, Çernobil Dizisi’nin korsan kopyalarını yoğun bir şekilde izledi. Bu dizide nükleer tesislerde gerçekleşen bir kaza sonrasındaki sürecin, beceriksiz politikacılar tarafından kötü yönetilmesi ve haftalarca dünyadan gizlenmesi ele alınıyordu. İranlılar ayrıca Rusya tarafından yapılan nükleer tesislerin ortaya çıkarabileceği tehlikelerden dolayı da endişe ediyor. Yıllar önce Beyrut’u ziyaret eden Rus bir pilot, uzun seneler İran’daki nükleer tesislerde çalıştığını, bölge halkı ne zaman araçlarına rastlasa kendilerini ‘taş yağmuruna’ tuttuğunu anlatmıştı. Rus pilota göre halkın tutumu politik değildi, sadece kendi hayatlarından endişe ettikleri için, bölgelerinde nükleer tesis istemiyorlardı. İran Wire sitesi yazarlarından Araş Azizi, ‘’Devrim Muhafızları, ABD’lilerin Irak’taki üslere düzenlenen füze saldırılarında hayatlarını korumak için yüksek çaba gösterdi, ancak içinde İranlı sivillerin yer aldığı uçağı düşürürken aynı hassasiyeti gösteremedi’’ ifadelerini kullandı.
Bugün koronavirüsün hızlı yayılımı, İran rejiminin yetersizliğini bir kez daha gözler önüne serdi. İran devleti dar çıkarlarını (seçimler gibi) vatandaşlarının can güvenliğine önceledi. Seçimlerin yapıldığı gün Sağlık Bakanlığı koronavirüs dolayısıyla dört vatandaşın hayatını kaybettiğini duyurdu. Oysa öncesinde İran’da koronavirüse rastlanmadığı açıklanmıştı. Bu ölümler, virüs salgının ülkede yayıldığını, ancak yetkililerin bu bilgiyi halktan gizlediğini gösteriyor. Seçimlerin ertelenmesi ya da virüs görülen bölgelerin karantinaya alınmaması da, yönetimin sorumsuzluğu olarak ön plana çıkıyor.

Geçiş süreci 
Sonuç olarak, dünya düzeni ve özellikle Ortadoğu’daki düzen, henüz özellikleri tanımlanmamış olan bir geçiş aşamasındadır. İran’ın bu süreçteki konumu belirsizdir. Batı ülkeleri, başta ABD olmak üzere, bölgeye dair çekimser ve belirsiz bir politika izlemektedir. ABD’nin jeopolitik huşuları dikkate almayarak bölgeden çekilme planları yapması da bunun göstergesidir. Kissinger’e göre, ABD’nin bölgede bıraktığı boşluğu sadece Rusya değerlendirmeyecektir, Çin ve Hindistan da müdahil olacaktır. Ortadoğu’daki kaosun boyutları belirli bir aşamaya ulaştığında, Pekin ve Yeni Delhi de sahneye çıkacaktır. Henüz bu gerçekleşmemişken, Moskova ve Ankara bölgede, özellikle de Libya ve Suriye’deki etkilerini genişletmeye çalışmaktadır. Bu iki ülkede terazinin Rus tarafının ağır bastığını söylemekte fayda var. Rusya Suriye’ye askeri müdahalede bulunduğu 2015 Eylül’ünden bu yana, daha çok Wagner savunma şirketini kullandı. Suriye Meclisi 2018 yılında, Rusya’nın ‘fosfat endüstrisinde’ 50 yıl boyunca adeta tekel olmasını onayladı. Wagner şirketi, Libya’da Halife Hafter’in zengin petrol bölgesinde olan limanları ele geçirmesine yardımcı oldu. Moskova son aylarda Libya’daki gücünü pekiştirdi. Avrupa’ya giden petrol vanalarının başını tutan Rusya yönetimi, bölgedeki nüfuzunu iyice arttırdı. ABD Afrika Kuvvetleri Komutanı General Stephen Townsend, Rusya’nın bölgeye müdahalesi ve Afrika’daki doğal kaynakları kontrolüne alması konusunda Avrupa’yı uyardı. Townsend, Rus güvenlik şirketlerinin Afrika’nın istikrarını sarstığını söyledi. Rusya’nın özel güvenlik şirketlerinin amacı Rus yatırımlarını korumak, ancak bu şirketlerin birçok ‘kirli işe’ bulaştığı biliniyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, geçtiğimiz hafta düzenlediği Afrika turunda, Trump yönetiminin Afrika'daki ABD güçlerini azaltmayı düşündüğünü açıkladı. ABD’li yetkililerin bu çelişkili açıklamaları ise kafa karışıklığına neden oldu.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan  çevrilmiştir.

 


Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla
TT

Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

Modern uluslararası diplomasi tarihinde, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın Davos'ta oluşturduğu Barış Konseyi'nin kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra, bir süper gücün sessizce çekilmesinin sembolik ve pratik ağırlığını taşıyan çok az gelişmeye rastlanır. ABD, (Birleşmiş Milletlerden 31 ve diğer uluslararası kuruluşlardan 35 olmak üzere) 66 uluslararası kuruluştan çekilme sürecine devam ederken, sadece bu kuruluşlardaki üyeliğini kısıtlamakla kalmıyor, çekilmesi bunun çok daha ötesine uzanan bir gölge düşürüyor. Bir zamanlar tasarlamasına, meşrulaştırmasına ve desteklemesine yardımcı olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası yapının temel direklerini bir bir yıkıyor.

Washington’da iktidara (iklim değişikliği, ticaret, kalkınma ve uluslararası hukukla ilgilenen kurumları hedef alan) Trump yönetiminin gelişiyle ‘Önce Amerika’ sloganının yeniden benimsenmesi, uluslararası ilişkiler alanında uzman akademisyenlerin uzun süredir işaret ettiği uzun vadeli eğilimin ani kırılmasından ziyade, Amerikan liderliği merkezli tek kutuplu sistemin kademeli olarak aşınması ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması, giderek bölgesel nüfuz alanları etrafında dönmesi şeklindeki bu eğilimin hız kazanması anlamına geliyor.

Bu an, çok taraflılık yanlıları için istikrarsızlık getirse de uluslararası toplumun uzun süredir ertelediği ve devam etmesini engelleyen, giderek işlevsiz ve felç kalan uluslararası sistemde köklü bir reform yapma fırsatı da sunabilir. Şu an ‘Dünya bu fırsatı değerlendirmek için siyasi iradeye sahip mi, yoksa ABD'nin çekilmesi sistemin önemsizliğe doğru gidişini hızlandıracak mı?’ sorusu gündemde.

Bu politika değişikliğinin fikri temeli, Trump yönetimi sırasında yayınlanan 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde açıkça ortaya konuldu. Bu strateji, uluslararası kuruluşlardan çekilmenin aceleci veya dürtüsel bir hareket değil, tartışmalı olsa da tutarlı bir doktrinin kasıtlı olarak uygulanması olduğunu gösterdi. Bu strateji, geniş, değerlere dayalı enternasyonalizmi reddederek dar ulusal çıkarları ön plana çıkarıyor. Strateji, ‘ABD'nin tüm küresel sistemi uygulanamaz bir okyanus olarak desteklediği günlerin sonsuza dek geride kaldığını’  ilan ediyor. Bu da liberal uluslararası düzeni korumak pahasına egemenlik, ekonomik güç ve bölgesel hakimiyete öncelik verilmesi anlamına geliyor. Pratikte ise bu, karşılıklı çıkarlar ve uluslararası hukuki ve kurumsal kısıtlamalara karşı derin şüphecilik üzerine kurulu ikili ilişkilere dönüşüyor.

Önceki ulusal güvenlik stratejileri küresel kurumları kolektif sorunları çözmek için vazgeçilmez platformlar olarak tasvir ederken, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bunları ABD’nin nüfuzunun azaldığı, hatta rakip ideolojiler tarafından etkili bir şekilde zayıflatıldığı arenalar olarak tasvir ediyor. Bu bakış açısı, Başkan Trump'ın BM Nüfus Fonu (UNFPA), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi kuruluşları, ABD’nin temel öncelikleri ile uyumsuz ‘küresel bürokrasiler’ olarak nitelendirmesinde de yankı buluyor.

Trump'ın yeni yönetimi, giderek işlevsiz hale gelen ve felç olan uluslararası sistemde köklü bir reform gerçekleştirme fırsatı sunabilir.

BM sistemi şu anda hem varoluşsal hem de mali bir krizle karşı karşıya. ABD, tarih boyunca BM'ye en büyük katkıyı sağlayan ülke olmuş ve düzenli bütçesinin yaklaşık yüzde 22'sini, barış gücü ödeneklerinin ise yüzde 26'sını karşılamıştır. Trump yönetiminin 2026 mali yılı bütçesi, çoğu BM kurumuna sağlanan fonları tamamen ortadan kaldırmayı ve önceki Kongre ödenekleri kapsamında onaylanmış ödemeleri askıya almayı ön görüyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres, bağışçı ülkelere paylaştırılan katkıların ‘BM Şartı'na göre yasal bir yükümlülük’ olduğunu vurgulasa da bu şart, dünyanın en büyük ekonomisi tarafından ihlal edildiğinde yasal yükümlülüklerin pek bir ağırlığı kalmıyor.

Görsel kaldırıldı.
BMGK üyeleri Gazze’de ateşkes kararı için oy kullanırken, 18 Eylül 2025 (AFP)

Bu gerçeklik, alternatif finans mekanizmalarının belirlenmesi konusunda acil bir ihtiyaç doğuruyor. Ciddi olarak değerlendirilmeye değer birkaç seçenek var. İlk olarak, BM Genel Kurulu, değerlendirilen katkı payı çizelgelerini gözden geçirerek, ABD’nin payını diğer büyük ekonomilere, özellikle de değerlendirilen katkı payı yaklaşık yüzde 20'ye yükselen Çin'e ve ekonomik gücü mevcut katkı paylarını çok aşan Hindistan, Brezilya ve Körfez ülkeleri gibi yükselen güçlere yeniden dağıtabilir.

İkinci olarak, uluslararası toplum, gönüllü fonlara aşırı bağımlılığın neden olduğu yapısal zayıflığı ele almalı. Gönüllü katkılar siyasi esneklik sağlar, ancak aynı zamanda bağışçıların değişkenliğine tehlikeli bir bağımlılık yaratır ve özel fonlar kontrolsüz bir şekilde artarsa kurumlar, araştırmacıların ‘kurumsal ele geçirme’ olarak tanımladıkları durumla karşı karşıya kalır. Daha sürdürülebilir bir yaklaşım, zorunlu ücretleri, finansal işlemler üzerinde mütevazı vergiler, gelirleri çok taraflı kurumlara yönlendiren karbon fiyatlandırma mekanizmaları veya uluslararası sularda deniz seyrüseferi ücretleri gibi hedefe yönelik küresel vergilerle birleştirebilir.

Üçüncü olarak, Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Arap Devletleri Ligi (AL) gibi bölgesel kuruluşlar, kendi bölgelerindeki Birleşmiş Milletler operasyonlarının finansmanında daha büyük sorumluluk üstlenebilirler. Bu yaklaşım, bölgesel kuruluşlara BM Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesinde daha fazla rol verilmesi yönündeki uzun süredir devam eden önerilerle uyumlu, daha esnek ve eşitlikçi bir mali yapı oluşturulmasını sağlar.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir. Yıllardır, BMGK ve Bretton Woods Sistemi kurumlarının modernize edilmesi yönündeki çağrılar, sadece lafta kalmış ve söylemlerle karşılanmıştır. Özellikle BM daimi üyeleri, ayrıcalıklı statülerini zayıflatabilecek reformlara direnmişlerdir. Bugün, mevcut sistemin sütunlarından biri gönüllü olarak kenara çekilirken, donmuş manzara nihayet değişmeye başlayabilir.

Başta BMGK’da olmak üzere reform taleplerinin merkezinde, küresel karar alma süreçlerinde ve özellikle Küresel Güney ülkeleri tarafından daha adil bir temsil çağrısı yer alıyor. ABD'nin sessizce geri çekilmesi temel bir soruyu, ‘Sistem artık geleneksel garantörüne güvenemiyorsa, mevcut yapı herhangi bir meşruiyet veya yararını koruyabilir mi?’ sorusunu gündeme getiriyor. Reform, tarihsel olarak ulaşılması zor olduğu görülen bir konsensüs gerektirdiği için kesinlikle zordur, ancak statükoyu savunma yetersizliği her geçen gün daha da artırıyor.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistem bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Savaşın ardından başlayan, ABD’nin rakipsiz hegemonyasının hakim olduğu dönem, Çin'in ekonomik ve siyasi yükselişi ve Brezilya, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin artan etkisiyle giderek daha fazla zayıfladı. ABD’nin geri çekilmesi bu dönüşümü hızlandırarak küresel gücün yeniden dağılımını hızlandırıyor.

Görsel kaldırıldı.
Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısı sırasında düzenlenen Barış Konseyi toplantısında, bazı ülkelerin devlet başkanları, başbakanları ve bakanları, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte kuruluş tüzüğünü imzalarken, 22 Ocak 2026 (AFP)

Bugün dünya, işlerin nihai olarak nasıl sonuçlanacağını belirleyecek bir dönüm noktasında bulunuyor. Yenilenen çok taraflı iş birliği olasılığı var mı, yoksa rekabet halindeki etki alanlarının parçalanmış bir sistemin hakimiyetine mi tanık olacağız? Ne yazık ki, Trump'ın ulusal güvenlik stratejisi açıkça ikinci seçeneği benimsiyor ve küresel meseleleri yönetmek için yeni bir forum olarak ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya'dan oluşan bir ‘beşli çekirdek” grubun kurulmasını öneriyor. Bu vizyon, demokratik ilkelerle sınırlanmayan ve küçük devletlerin seslerine büyük ölçüde kayıtsız kalan, modern bir süper güçler konferansını andırıyor ve bu durum hem Küresel Güney hem de Avrupa devletleri için son derece endişe verici.

Alternatif ise, çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir. Ancak bunun için, yükselen güçler arasında meşruiyete sahip kurumlara ihtiyaç vardır ki, mevcut BM yapıları bu konuda açıkça yetersiz kalıyor. Bu kurumların ne ölçüde uyum sağlayabileceği de halen belirsizliğini koruyor, ancak Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS grubunun genişlemesi ve bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yaygınlaşması gibi gelişmeler, reformun acil bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Alternatif ise çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir.

Uluslararası toplumun karşı karşıya olduğu temel stratejik zorluk, temel bir paradoksu, yani dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücünün öfkesini uyandırmadan ABD'ye olan bağımlılığın azaltılması paradoksunu azaltıyor. Bu, tek taraflılığa boyun eğmeden ve gereksiz çatışmalara yol açmadan, düşünülmüş cevaplar gerektirir. Ayrıca, uluslararası kurumlara yönelik bazı Amerikan eleştirilerinin bir parça doğruluk içerdiğinin kabul edilmesi de gerekir.

BM kurumları zaman zaman verimsizlik, mükerrerlik ve dar çıkarların hakimiyetinden şikayet ediyor. Bu eksiklikleri gideren ciddi bir reform, kurumsal meşruiyeti zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ancak bununla birlikte ABD'nin tamamen çekilmesi kimsenin çıkarına olmaz. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, nükleer silahların yayılması ve siber güvenlik gibi konularda etkili önlemler alınması, ABD'nin katılımı olmadan mümkün değil. Dolayısıyla ABD'nin liderliği olmadan da işlev görebilecek kadar esnek kurumlar oluşturmak ve aynı zamanda, geçmişte olduğu gibi ve kaçınılmaz olarak tekrar olacak şekilde, siyasi koşullar değiştiğinde Washington'u yeniden entegre edebilecek uyum yeteneğini korumak hedeflenmeli.

Kısacası ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi, küresel yönetişim için derin bir kriz ortaya çıkarıyor. Finansman eksikliği, program kesintilerine ve kurumsal kapasitelerin aşınmasına yol açar. Dahası, bir süper gücün antlaşma yükümlülüklerini terk etmesi, başka yerlerde de benzer davranışları teşvik etme tehlikesi yaratan emsal teşkil ediyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre uzun vadede belki de en zararlı etki, bağlayıcı uluslararası hukuk kavramına olan güvenin aşınmasına yol açan sembolik zarardır.

Ancak, ABD’nin hegemonyasının ötesinde bir dünya, etkili bir küresel iş birliğinin olmadığı bir dünya olmamalı. Bu geleceği inşa etmek için 1945 için tasarlanan kurumların 2026'nın ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayamayacağını kabul etmek gerekir. Reformu ertelemek, hızla reddetmeye dönüşür. Kademeli uyum artık yeterli değil. Ya radikal bir dönüşüm ya da hızlanan marjinalleşme şeklinde iki olasılık var. Üçüncü bir olasılık ise yok.

Tarih, kademeli politikaların başaramadığı reformları tetikleyebilen kriz örnekleriyle dolu. BM, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan yıkım ve o dönemde Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığından doğdu. Bugün, bu kırılma, gerçek anlamda çok kutuplu bir dünyaya temsil gücü daha yüksek, daha esnek ve tek bir gücün taahhüdüne daha az bağımlı, uygun kurumlar inşa etmek için benzer bir fırsat sunuyor.

Peki, günümüzün dünya liderleri bu fırsatı değerlendirecek vizyon ve cesarete sahip mi? Alternatifin son derece kasvetli olduğunu kabul etmek gerek. Uluslararası sistemin, sonuçların yalnızca güçle belirlendiği rekabet halindeki etki alanlarına bölünmesine izin vermek, direnç gösterilmeden kabul edilemeyecek bir alternatiftir. Küresel yönetişimin kendini yeniden keşfedip keşfedemeyeceğine ya da dünyanın sadece güç paylaşımı için değil, uluslararası sistemin anlamı için de rekabet eden bloklara bölüneceğine dair cevabı önümüzdeki on yıl verecek.


Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
TT

Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, Davos ziyaretinin birçok başarıyla sonuçlandığını belirterek, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesi oluşturulduğunu ve Barış Konseyi’nin kurulduğunu söyledi.

Trump, Truth Social platformunda paylaştığı mesajda, “Davos’a harika bir yolculuktu. NATO ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesinin oluşturulması da dahil olmak üzere pek çok başarı elde edildi. Ayrıca Barış Konseyi kuruldu. Harika! Amerika’yı yeniden büyük yapalım” ifadelerini kullandı.

Trump dün Davos’ta yaptığı açıklamada, NATO ile Grönland konusunda anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu duyurmuş, bu kapsamda ABD ve müttefikleri için ‘hayati bir stratejik öncelik’ niteliği taşıyan güvenceler aldığını belirtmişti.

Trump, NATO ile yapılan anlaşma çerçevesinde ABD’nin Grönland’a tam ve kalıcı erişim hakkını güvence altına aldığını ifade ederek, söz konusu düzenlemeyi ‘nihai ve uzun vadeli bir anlaşma’ olarak nitelendirdi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ‘son derece verimli’ bir görüşme gerçekleştirdiğini kaydeden Trump, Rutte’nin de Danimarka ve Grönland’ın bölgede daha fazla ABD varlığına açık olduğunu teyit ettiğini aktardı.

Öte yandan ABD Başkanı dün Davos’ta, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünü hedefleyen bir yapı olarak tanımladığı Barış Konseyi’nin kuruluş sözleşmesini, kurucu üyelerin katılımıyla imzaladı.


Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
TT

Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)

İran, dün ABD'ye yönelik uyarılarını tırmandırdı; askeri liderler herhangi bir "yanlış hesaplamaya" karşı uyardı ve ABD üslerini ve çıkarlarını "meşru hedefler" olarak ilan etti. Bu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın diplomatik yola ilgi duymaya devam ettiği yönündeki açıklamasıyla eş zamanlı olarak geldi.

Mesaj alışverişi, İran'ı sarsan yaygın protestoların ardından yaşanan iç karışıklıklar, artırılmış güvenlik önlemleri ve benzeri görülmemiş bir internet kesintisi ile birlikte, çelişkili kayıp rakamları arasında gerçekleşti.

Son günlerde Tahran ve Washington, iki ülkenin lider kadrosunun hedef alınması durumunda daha geniş çaplı bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda karşılıklı uyarılarda bulundular.

ABD Başkanı dün Davos'tan yaptığı açıklamada, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için İran tesislerine saldırma niyetini yineledi. Müzakereye hazır olduğunu belirtmesine rağmen, daha fazla eylem olasılığını da dışlamadı.

İran operasyon komutanı Tümgeneral Gulam Ali Abdullahi, herhangi bir saldırıya "hızlı, kesin ve yıkıcı" bir yanıt verileceği uyarısında bulunurken, Devrim Muhafızları komutanı General Muhammed Pakpur ise güçlerin "harekete geçmeye hazır" olduğunu açıkladı.

Bu arada, Kum'daki dini yetkililer de söylemlerini sertleştirdi; Nasır Makarem Şirazi, Yüksek Lider'e yönelik herhangi bir tehdidi, kesin yanıt gerektirecek bir savaş ilanı olarak nitelendirdi.