Ortadoğu’da dengeler değişiyor: Rusya güçlenirken İran zayıflıyor

Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)
Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)
TT

Ortadoğu’da dengeler değişiyor: Rusya güçlenirken İran zayıflıyor

Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)
Suriye’deki iç savaştan bir kare (Reuters)

Menal Nahas  
Arap Devletleri Ligi, kurulduğu 1945’ten bu yana, üye ülkelerinin iç ve dış sorunlarının çözümünde başarısız oldu. Bu sorunların en önemli örnekleri, Filistin davası ve 1979’dan bu yana ‘devrimi’ bölge ülkelerine ihraç etmeye çalışan İran karşısındaki başarısızlık olarak gösterilebilir. İkinci Dünya Savaşı akabinde oluşan bölgesel ittifaklar ve savaş sonrası, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün gibi Ortadoğu ülkelerinin bağımsızlığını kazanması sonucu Arap Ligi oluşturuldu. İngiltere, Filistin sorunun çözümü ve Fransa’nın etkisini kırmak amacıyla ‘birliğin’ kuruluşunu aktif bir şekilde destekledi. O zamanlar Fransa ve İngiltere bölge üzerinde rekabet halindeydi.
Arap Ligi kuruluşundan bu yana, iki eksen arasında çekişmeler yaşadı. Birinci ekseni Suudi Arabistan ile Mısır, ikinci ekseni ise Irak ile Ürdün temsil ediyordu. Bu iki eksen arasındaki gerilim, Mısır ve Suriye’nin Cemal Abdunnasır döneminde birleşmesiyle biraz düşse de, bu birliktelik uzun süreli olmadı. Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Arap Ligi’ne katıldılar. Soğuk Savaş döneminde, Muhafazakâr Sünni ve Nasırcı direniş ekseni olmak üzere ‘birlik’ ikiye bölündü. 1973 Savaşı’nın ardından Kahire yönetimi Sovyetler Birliği’nden uzaklaşarak ABD’nin tarafına geçti. Barış görüşmelerinin sonucunda, İsrail-Mısır ve İsrail-Ürdün barış antlaşmaları gerçekleşti. Suriye ve İsrail arasında da BM gözetiminde çatışmasızlık anlaşması yapıldı. Daha sonra gerçekleşen İsrail-Suriye savaşında, Mısır ve Ürdün söz konusu anlaşmalara uyarak müdahil olmamayı tercih etti. Arap Birliği günümüzde İran etrafında bölünmüş durumdadır. Bazı Arap ülkeleri ‘velayet-i fakih’ ekseninde hareket ederken, bazıları da İran’ın yayılmacılığına karşı çıkmaktadır. Bu bölünüş, devletlerin ulusal sınırlarını aşmıştır. Bazı ülkelerde hem İran yanlıları hem de İran karşıtları bulunmaktadır. Ayrıca Arap Ligi, Türkiye ve İsrail konusunda da bir bölünme yaşamaktadır.  
Ortadoğu kargaşasıSon yıllarda, ‘Arap Baharı’nın’ patlak vermesiyle birlikte, Ortadoğu'daki ABD jeopolitik modelinde büyük bir kargaşa yaşandı.
Richard Nixon yönetiminde ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanlığı yapan Henry Kissinger 2017 yılında bu gözlemini paylaşmıştı. Bölgedeki dört ülke egemenliğini kaybetti. Suriye, Irak (ABD’nin 2013’teki işgalinden bu yana) Libya ve Yemen korkunç çatışmalara sahne oldu. Zaten Lübnan 1969’daki Kahire Anlaşması’ndan bu yana bölgesel ülkelerinin vekilleri aracılığıyla çatıştığı bir arena olarak öncü ülke konumundaydı. ‘Asad Of Syria’ kitabının yazarı, tarihçi Patrick Seale, 2009’da Lübnan El-Nehar gazetesine yaptığı açıklamada, Lübnanlılara ‘’Bölgesel çatışmaların bir parçası olmak yerine, vatandaşlık bilincini geliştirerek birleşmelerinin vaktinin geldiğini’’ hatırlatmıştı.

Her ne kadar Arap Birliği, kendi iç tüzüğünü ihlal etmeyerek, üyelerinin bağımsızlık ve egemenliğine saygı duymuş olsa da, bazı ülkeler şartlar gereği kaçınılmaz olarak egemenliklerini kaybetti. 19. Yüzyıldan sonra Avrupa’ya egemen olan, Uluslararası hukukun temel prensibi olan, başka ülkelerin “İç İşlerine Karışmama İlkesi’’ maalesef Ortadoğu’da uygulama alanı bulamadı. Kissinger bu yüzden ‘’Dünya sistemi Ortadoğu’da çöküyor’’ tespitinde bulunmuştu. İran’ın, terör örgütü DEAŞ’tan boşalan bölgelerde kontrolü sağlaması, Tahran’dan Beyrut’a uzanan ‘kara kuşağı’ hedefini gerçekleştirmesine olanak sağladı. Böylelikle, aşırılık yanlısı bir ‘imparatorluk’ doğmuş oldu.

İran egemenliğinin temelleri sarsılıyor
Ancak bugün bu imparatorluğun sütunları, 2019 sonbaharında Irak ve Lübnan’da başlayan kitlesel gösterilerle sarsılmaya başladı. Kasım ayında yakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasıyla İranlılar da rejime karşı sokağa çıktı. Ocak ayında, yolcularının çoğu İran vatandaşı olan Ukrayna yolcu uçağının Devrim Muhafızları tarafından düşürülmesi büyük bir öfkeye neden oldu. Gösteriler ülke genelinde yayılarak, bazı şehirler günlerce rejimin kontrolünden çıktı. İran rejimi gösterileri orantısız şiddet kullanarak sonlandırabildi. Gösterilerde yüzlerce kişi hayatını kaybetti. İran protesto gösterileriyle sarsılıyorken bir büyük olay daha gerçekleşti. 3 Ocak’ta Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, Bağdat Havaalanında suikasta uğradı. Suikastın ardından düzenlenen destek gösterilerinde, halk rejimin etrafında kenetlenmiş gibi görünüyordu. Ancak 8 Ocak’ta Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesi nedeniyle protestolar yeniden başladı. İran rejimi son gösterileri, daha da büyümesinden endişe ederek şiddet kullanarak dağıtmayı tercih etmedi. Yolcu uçağının düşürülmesi, İran kamuoyunda rejimin meşruiyetinin tartışılmasına yol açtı, orta sınıf değişimden umudunu kestiği için genel seçimlere katılım gerçekleştirmedi. Rejimin iç desteği zayıflarken, ekonomik ve mali yaptırımlar da sıkılaştırılmaya başladı. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) bünyesindeki Mali Eylem Görev Gücü (FATF), terörizmin finansmanı ve kara para aklama konusundaki mali reformları tamamlamadığı gerekçesiyle İran'ı gri listeden kara listeye aldığını duyurdu.
Birçok uzmana göre, Çernobil faciasının, felaketin boyutlarını gizlemeye çalışan SSCB'nin sonunu getirdiği gibi, Ukrayna uçağının düşürülmesinin gizlenmesi de İran yönetiminin sonunu hazırlayabilir. Dolayısıyla Ukrayna yolcu uçağı, İran’ın Çernobil’i olarak yorumlandı. İran’ın yolcu uçağını düşürdüğünü duyuran Devrim Muhafızları Komutanı, uçağın ‘insani hata’ sonucu yanlışlıkla düşürüldüğünü söylemişti. İranlılar, Çernobil felaketinin, Sovyetler Birliği’nin yetersizliğini gösterdiği gibi, Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesinin de, İran rejiminin kifayetsizliğini gösterdiğini düşünüyor. İranlılar bu yaz boyunca, Çernobil Dizisi’nin korsan kopyalarını yoğun bir şekilde izledi. Bu dizide nükleer tesislerde gerçekleşen bir kaza sonrasındaki sürecin, beceriksiz politikacılar tarafından kötü yönetilmesi ve haftalarca dünyadan gizlenmesi ele alınıyordu. İranlılar ayrıca Rusya tarafından yapılan nükleer tesislerin ortaya çıkarabileceği tehlikelerden dolayı da endişe ediyor. Yıllar önce Beyrut’u ziyaret eden Rus bir pilot, uzun seneler İran’daki nükleer tesislerde çalıştığını, bölge halkı ne zaman araçlarına rastlasa kendilerini ‘taş yağmuruna’ tuttuğunu anlatmıştı. Rus pilota göre halkın tutumu politik değildi, sadece kendi hayatlarından endişe ettikleri için, bölgelerinde nükleer tesis istemiyorlardı. İran Wire sitesi yazarlarından Araş Azizi, ‘’Devrim Muhafızları, ABD’lilerin Irak’taki üslere düzenlenen füze saldırılarında hayatlarını korumak için yüksek çaba gösterdi, ancak içinde İranlı sivillerin yer aldığı uçağı düşürürken aynı hassasiyeti gösteremedi’’ ifadelerini kullandı.
Bugün koronavirüsün hızlı yayılımı, İran rejiminin yetersizliğini bir kez daha gözler önüne serdi. İran devleti dar çıkarlarını (seçimler gibi) vatandaşlarının can güvenliğine önceledi. Seçimlerin yapıldığı gün Sağlık Bakanlığı koronavirüs dolayısıyla dört vatandaşın hayatını kaybettiğini duyurdu. Oysa öncesinde İran’da koronavirüse rastlanmadığı açıklanmıştı. Bu ölümler, virüs salgının ülkede yayıldığını, ancak yetkililerin bu bilgiyi halktan gizlediğini gösteriyor. Seçimlerin ertelenmesi ya da virüs görülen bölgelerin karantinaya alınmaması da, yönetimin sorumsuzluğu olarak ön plana çıkıyor.

Geçiş süreci 
Sonuç olarak, dünya düzeni ve özellikle Ortadoğu’daki düzen, henüz özellikleri tanımlanmamış olan bir geçiş aşamasındadır. İran’ın bu süreçteki konumu belirsizdir. Batı ülkeleri, başta ABD olmak üzere, bölgeye dair çekimser ve belirsiz bir politika izlemektedir. ABD’nin jeopolitik huşuları dikkate almayarak bölgeden çekilme planları yapması da bunun göstergesidir. Kissinger’e göre, ABD’nin bölgede bıraktığı boşluğu sadece Rusya değerlendirmeyecektir, Çin ve Hindistan da müdahil olacaktır. Ortadoğu’daki kaosun boyutları belirli bir aşamaya ulaştığında, Pekin ve Yeni Delhi de sahneye çıkacaktır. Henüz bu gerçekleşmemişken, Moskova ve Ankara bölgede, özellikle de Libya ve Suriye’deki etkilerini genişletmeye çalışmaktadır. Bu iki ülkede terazinin Rus tarafının ağır bastığını söylemekte fayda var. Rusya Suriye’ye askeri müdahalede bulunduğu 2015 Eylül’ünden bu yana, daha çok Wagner savunma şirketini kullandı. Suriye Meclisi 2018 yılında, Rusya’nın ‘fosfat endüstrisinde’ 50 yıl boyunca adeta tekel olmasını onayladı. Wagner şirketi, Libya’da Halife Hafter’in zengin petrol bölgesinde olan limanları ele geçirmesine yardımcı oldu. Moskova son aylarda Libya’daki gücünü pekiştirdi. Avrupa’ya giden petrol vanalarının başını tutan Rusya yönetimi, bölgedeki nüfuzunu iyice arttırdı. ABD Afrika Kuvvetleri Komutanı General Stephen Townsend, Rusya’nın bölgeye müdahalesi ve Afrika’daki doğal kaynakları kontrolüne alması konusunda Avrupa’yı uyardı. Townsend, Rus güvenlik şirketlerinin Afrika’nın istikrarını sarstığını söyledi. Rusya’nın özel güvenlik şirketlerinin amacı Rus yatırımlarını korumak, ancak bu şirketlerin birçok ‘kirli işe’ bulaştığı biliniyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, geçtiğimiz hafta düzenlediği Afrika turunda, Trump yönetiminin Afrika'daki ABD güçlerini azaltmayı düşündüğünü açıkladı. ABD’li yetkililerin bu çelişkili açıklamaları ise kafa karışıklığına neden oldu.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan  çevrilmiştir.

 


Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic