İsrail’deki siyasi çıkmaz, Dürzilerin rolünü ön plana çıkarıyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi Din adamı Muvaffak Tarif (Sosyal medya)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi Din adamı Muvaffak Tarif (Sosyal medya)
TT

İsrail’deki siyasi çıkmaz, Dürzilerin rolünü ön plana çıkarıyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi Din adamı Muvaffak Tarif (Sosyal medya)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi Din adamı Muvaffak Tarif (Sosyal medya)

Sevsen Muhenna
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi Dini Konseyi Başkanı Şeyh Muvaffak Tarif’in aynı fotoğraf karesinde yer alması, Filistin’deki Dürzi cemaatinin rolünü yine tartışmaya açtı. Dimeşk el-An haber sitesinin yayınladığı fotoğraf, takipçiler tarafından geniş eleştiriler aldı. Bazıları Dürzilerin Filistin davasına ihanet ettiğini savunurken, bazı takipçiler de Şey Muvaffak Tarif’in tutumunu destekledi. Bu fotoğraf, Dürzilerin ‘Araplığının’ sorgulandığı yeni tartışmaları alevlendirdi. İsrail’de yaşayan Dürzilerin ordu içinde aktif görevlerde yer alması, uzun süredir eleştirilerin odak noktasını teşkil ediyordu.
İsrail basınında yer alan haberlere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu, Celil bölgesinde yer alan Dürzi köyü Culus’u ziyaret etti. Beraberindeki heyette Likud Partisindeki Arap kontenjanından, milletvekili adayı Fatin Mulla vardı ve bu ziyarette Dürzi Dini Konseyi Başkanı Muvaffak Tarif ile bir görüşme gerçekleştirildi. İsrail Parlamentosu Knesset'te hâlihazırda üç Dürzi milletvekili bulunuyor. Cabir Asakale Ortak Liste’den, Gadir Murih Mavi-Beyaz İttifakı’ndan ve Hamed Ammar ise İsrail Evimiz Partisi’nden seçilmişti. İsrail’deki Dürzi nüfusunun 140 bin olması hasebiyle, üç milletvekilinin yüksek bir temsil gücü olduğu belirtiliyor. 2 Mart Pazartesi günü yapılan genel seçimlerde, Likud Partisi lideri Binyamin Netanyahu ve Mavi-Beyaz İttifakı lideri Benny Gantz arasındaki düşük oy oranı farkı, Dürzilerin seçim sonuçlarına etkisini daha da önemli hale getirmişti. Independent Arabia, 1948 Arapları içindeki Dürzi oylarının İsrail’deki seçim sonuçlarına etkisini araştırdı.

İç politikada etkinler
Eski bir diplomat olan Şeyh Zeydan Atşe, 1972-1976 yılları arasında İsrail’in ABD’deki konsolosluk görevini yürüttü. 1977 ve 1981 yılları ve 1984-1988 yılları arasında da milletvekili olarak görev yaptı. Hafya kenti yakınlarındaki Cebel Kermel’de yer alan Asfiya kasabasında doğdu. Zeydan Atşe, İsrail’de yaşayan Dürzilerin, İsrail’in dış politikalarında bir etkisi olmadığını, ancak iç politikada önemli etkilerinin olduğunu söyledi. Dürzilerin Yahudiler gibi zorunlu askerlik yaptığını hatırlatan Atşe, ‘’Hristiyanlar, Müslümanlar ve bedeviler sadece gönüllü askerlik yapabiliyorlar, karşılığında da maaş alıyorlar. Ancak Dürziler zorunlu askerlik yapıyor ve bunun dışında da güvenlik kurumlarında aktif olarak görev alıyorlar, bu da etkilerini arttırıyor’’ dedi. Yahudi olmayan İsraillileri ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşüren ‘ırkçı vatandaşlık yasasını’ değerlendiren Atşe: ‘’Bu tasarı yasalaşmış durumda, protestocular bu eylemleriyle yasayı değiştirebileceklerini ya da ilga edebileceklerini düşünüyorlarsa yanılıyorlar’’ diye konuştu.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, son seçimlere de değinen Dürzi diplomat: ‘’Binyamin Netanyahu son seçimlerde iki sandalye kaybetti, şu an Likud Partisi’nin 35 sandalyesi, Mavi-Beyaz İttifakı’nın ise 32 sandalyesi var, iki partinin koalisyon hükümeti kuracağına ihtimal vermiyorum’ dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Dürzi Din adamı Muvaffak Tarif (Sosyal medya)
Sosyal bağları güçlüŞeyh Zeydan Atşe, Netanyahu’nun Dürzi dini lider Muvaffak Tarif’le fotoğrafı ile ilgili şunları söyledi: “Dürzi toplumu, Dürzilerle Yahudilerin evlenmesini kabul etmiyor, evlenenler Dürzi toplumundan dışlanıyor. Netanyahu’nun Dürzi kanaat liderleri ziyareti siyasi hedefleriyle ilgili, Muvaffak Tarif’le fotoğraf verdiğinde cennete Dürzi oylarıyla ulaşabileceğini düşünmüş olmalı. Ancak bu sadece basit bir konukseverlik meselesi, Dürzilerin Netanyahu ile bir anlaşması yok.’’
Filistinli Arap Yazarlar Birliği’nin eski başkanı Avukat Sami Muhanna, İsrail’de yaşayan Dürzilerin sayısının 120 binin biraz üstünde olduğunu, yani İsrail’deki Arap toplumunun yüzde 20’sinden daha az olduklarını söyledi. Dürzi oylarının ise birçok partide dağılmış olmasına rağmen, sayısal yetersizliğe rağmen garip bir şekilde Knesset’te üç milletvekili ile temsil edildiklerini kaydetti.  Dürzilerin ideolojik olarak farklı siyasi partileri tercih ettiğini belirten Muhanna, Dürzi milletvekillerinin İsrail’deki Dürzilerin haklarını aktif bir şekilde savunduğunu ifade etti. İsrail ordusunda zorunlu görev yapan Dürzilerle ilgili ise şunları söyledi: ‘’Herzliya Araştırma Merkezi ve Hayfa Üniversitesinin çalışmalarına göre, İsrail ordusunun verileri gerçekleri yansıtmıyor. İsrail’deki Dürziler ve Çerkesler zorunlu askerliğe tabi, ancak bu iki grup içinde askerlik yapmayı reddedenlerin sayısı yüzde 45 civarında ve bu oran gün geçtikçe artıyor. Son çıkan ‘ırkçı vatandaşlık yasasından’ sonra bu oranın daha da yükselmesi bekleniyor.’’ 
Ortak Arap Bloku listesinden bir milletvekilinin, İsrail Savunma Bakanı Naftali Bennett’in yanıtlaması talebiyle verdiği soru önergesi doğrultusunda şu açıklama yapılmıştı. Her ne kadar zorunlu askerlik yasası sadece Dürzi ve Çerkezleri kapsasa da, İsrail ordusunda gönüllü olarak hizmet veren Arapların sayısı, Dürzi askerlerin sayısından daha fazladır.
Avukat Sami Muhanna, İsrail’in Dürzilerin azınlık olmalarından kaynaklanan ötekileştirilmelerini kullandığını belirterek şunları söyledi: ‘’Dürziler içinde ulusal bir damar var, ancak bazı Dürzi liderler ve İsrail devleti ‘zorunlu askerlik yasasının’ Dürzileri kapsaması için işbirliği yaptı. Bu şekilde Dürziler İsrail güvenlik güçleri içinde etkin olma fırsatını yakaladı. Ancak son dönemlerde ‘ulusal damarın’ yükselişte olduğunu söyleyebilirim’’

Dürzi oyları
Muhanna, İsrail yönetiminin ayrıca, Dürzilerin eğitim müfredatını değiştirerek ve Dürzi belediyeleri diğer Arap belediyelerden ayırarak, Arap toplumundan uzaklaşmalarını sağlamayı hedeflediğini belirtti. Son seçimlerle ilgili de şu ifadeleri kullandı.
‘’Netanyahu son seçim kampanyasında, önceki iki seçimden farklı bir tutum sergiledi. Önceki seçimlerde genel olarak Araplara yönelik kullandığı sert üslubu değiştirmeyi tercih etti. Çünkü Netanyahu’nun nefret içeren söylemleri, Arapların seçime katılma oranlarını etkiledi, dolayısıyla Ortak Arap Bloku güçlenirken, Likud Partisi zayıfladı. Bunun farkına varan Netanyahu, ırkçı politikalarını yumuşattı, sadece Dürzileri değil, Tumra ve Ablin gibi Arap bölgelerine de ziyaretler gerçekleştirdi ve Arap basınına röportajlar verdi. Şeyh Muvaffak Tarif’le görüşmesini de bu çerçevede değerlendirmekte fayda var.’’İsrail toplumu ile Filistin İletişim Komitesi üyesi ve Dürzi Yardımlaşma Vakfı direktörü Hatem Hassun: ‘’Son seçimler önceki seçimlerden farklıydı, ‘ırkçı vatandaşlık yasasının’ iptal edilmemesi Dürzi toplumunda derin bir kırgınlığa neden oldu. Dürziler onlarca yıl İsrail devletine verdikleri desteğin bu şekilde nankörce karşılık bulmasından rahatsız oldular. Tel Aviv’de düzenledikleri protesto gösterileri de bunu kanıtlıyor. Dürzilerin oyları sağ ve sol arasında yayılmış durumda, kendi kazanımlarını korumak için oy vermeyi sürdürüyorlar’’ diye konuştu.
Dürzilerin İsrail’deki Arap nüfusunun yaklaşık yüzde onunu teşkil ettiğini ileri süren Hassun, ‘’Ordu içindeki oranları da bu civarda seyrediyor, askerlik zorunlu olmasaydı bu oran daha düşük olabilirdi. İsrail Dürzilere azınlıklara yönelik politikaları çerçevesinde yaklaşıyor. Bu sadece İsrail’deki Dürzilerle ilgili değil, Lübnan ve Suriye’deki Dürzileri kapsayacak şekilde politika belirliyor. Son zamanlarda Hristiyanların da zorunlu askerlik yasası kapsamına girmesi konuşuluyor’’ ifadelerini kullandı.
Hassun, Netanyahu’nun Muvaffak Tarif’i ziyareti hakkında ise şunları söyledi: ‘’Muvaffak Tarif Dürzi Dini Konseyi Başkanıdır, seçilmiş değildir. İsrail Dürzilere yönelik siyasetlerini bu kişi üzerinden yürütüyor. Bunu herkes biliyor, dolayısıyla Netanyahu’nun seçim öncesinde Tarif’i ziyaret etmesinin, Dürzi seçmen üzerinde çok da etkili olduğunu düşünmüyorum.’’
İndependent Arabi olarak Suriye’nin Suveyda ilinde yaşayan Dürzilerle konuşmak istesek de, Suriye savaşı esnasında Filistin’deki Dürzilerin kendilerine destek verdiğini ifade eden Suriyeli Dürziler, yorum yapmaktan kaçındılar. Bazıları da telefonlarının dinlendiği gerekçesiyle konuşmamayı tercih etti.

 


Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic