Rusya-Türkiye uzlaşısında sembolik mesajlar etkili oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
TT

Rusya-Türkiye uzlaşısında sembolik mesajlar etkili oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı recep Tayyip Erdoğan, İdlib konusunda uzlaşıya vardı. Putin, Erdoğan’ı ikna etmek için askeri ve sembolik mesajlar vermekten çekinmedi. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed de kuzeybatıdaki bölgelerin acil bir şekilde ele geçirilmesine yönelik kararını dondurdu. Putin daha çok Erdoğan ve Esed arasında adeta bir hakem pozisyonundaymış gibi davrandı. Yapılan değerlendirmeler Astana ve Soçi süreçlerinin birçok tuzak içerdiği göz önüne alındığında Rusya tarafının ‘İdlib uzlaşısını’ bir sonraki ‘rauntta’ tekrar ele alınmak üzere geçici bir uzlaşı olarak değerlendirdiği yönünde.
 
Sembolik mesajlar
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Başkanı Putin, Moskova’da bir araya gelmeden önce iki lider de Suriye’yle ilgili ‘tüm kartlarını’ açtı. Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya’yı tanıyanlar, politikalarında tesadüflere yer olmadığını ve her ayrıntının Kremlin’de hesaplandığını bilir. Dolayısıyla Moskova’nın görüşme öncesinde ve görüşme esnasında verdiği sembolik mesajlar son derece önemliydi ve birçok anlam taşıyordu. Askeri olarak değerlendirilirse; Suriye rejiminin İdlib’in gündeyinde Cebel Zaviye’de Türk ordusuna düzenlediği saldırı, Rusya’nın Washington’ı taklit girişimiydi denilebilir. ABD ordusu, Fırat Nehri’ni geçmek isteyen ‘Wagner’ birliklerini bombalamış ve onlarca paralı Rus askerini öldürmüştü. ABD’nin Mosova’ya mesajı, Fırat Nehri’nin temas noktası olduğu yönündeydi. Rusların Ankara’ya mesajı da Cebel Zaviye’nin temas noktası olduğunu iletmekti. Rusya bu süreçte, Akdeniz’de Suriye sahillerindeki deniz gücünü de artırmayı ihmal etmedi. İstanbul Boğazı’nı geçerek Çanakkale Boğazı'na giriş yapan iki Rus firkateyninin isimleri Amiral Makarov ve Amiral Grigoroviç'ti. Rusya bu süreçte yüzlerce Rus askerini, tank ve ekipmanı barındıran savaş gemilerini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Moskova Ankara’ya Osmanlı-Rus harplerinde etkin olmuş komutanların adını taşıyan gemilerle mesaj veriyordu. Makarov, 93 Harbi olarak bilinen, 1877-1878 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya’sı arasındaki savaşın amiraliydi. Amiral Grigoroviç de Çarlık Rusya’sının son Savunma Bakanı’ydı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı sahillerine sadırı emrini vermişti.
Moskova’ya giden Türk heyetini Kremlin’de bekleyen bir diğer ‘Sovyet Sürprizi’ ise 2. Katerina heykeliydi. Putin, Türk heyetini 1762-1792 yılları arasında Rusya’yı yöneten 2. Katerina, heykelinin bulunduğu salonda ağırlamıştı. “Catherine the Great” Osmanlı - Rus Savaşları sırasında çariçe idi ve savaş sonunda Kırım’ı Rus topraklarına katmıştı. Hatırlanırsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna ziyaretinde Moskova’nın Kırım Yarımadası’nı ilhak etmesinin kabul edilemez olduğunu söylemişti.
Katerina’nın herkesçe bilinen bir sözü vardır: Büyük Suriye, Rusya’nın bölgedeki evinin anahtarıdır.
Rusya daha önce de bölgede Doğu Hristiyanlarını koruma bahanesiyle yayılma göstermiş ancak Sultan 1. Abdülhamid tarafından nüfuzu kırılmıştı.
Erdoğan, daha önce Putin’in İstanbul’a gelmesini dilediğini belirtmiş, Türkiye, Almanya, Fransa ve Rusya arasında dörtlü bir toplantı gerçekleştirilmesini planlamıştı. Ancak Putin, görüşmenin ‘ikili olarak’ Moskova’da yapılmasını sağladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Putin’in Rusya’daki anayasa çalışmaları dolayısıyla yoğun olması hasebiyle görüşmenin burada yapılmasını kabul ettiğini ifade etti. 

Türkiye’nin beklentileri
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye hükümet güçlerinin şubat ayı sonuna kadar, Eylül 2018'de imzalanan Soçi Anlaşması’nda yer alan sınırların gerisine çekilmemesi durumunda muhalif güçlerin de katılımıyla büyük bir operasyon başlatılacağını söylemişti. Gerçekten de verilen süre dolduğunda Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar, ‘Bahar Kalkanı’ operasyonunun başlatıldığını duyurdu. 27 Şubat’ta 34 Türk askerinin şehit olduğu saldırının ardından Türkiye ordusu, İran ve Rusya destekli Suriye ordusuna yönelik operasyonlar düzenlemiş ve karşı tarafta yoğun bir tahribata neden olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve Avrupa’nın desteğinin mahiyetini ve Rusya’nın kararlılığını gözlemledikten sonra rasyonel bir adım atarak beklentilerinde değişiklik yaptı. 1 Mart’ta yaptığı açıklamada, Putin’in Moskova Zirvesi’nde gerekli tedbirleri alacağını ve meselenin çözüme kavuşturulmasını umduğunu söyledi.
Hulusi Akar da Türkiye’nin operasyonlarının Suriye rejimini hedef aldığını ve Ruslarla çatışmak istemediklerini açıkladı. Türkiye bu süreçte Suriye hava güçlerine ait üç adet savaş uçağını düşürdü, SİHA’larla çok sayıda askeri teçhizatı yok etti ve Suriye ordusunun İdlib’in güneyinde ele geçirdiği bazı bölgelerden çekilmesini sağladı. İşte Tük-Rus toplantısı böyle bir ortamda gerçekleşti.

Uzlaşma girişimi
Erdoğan ve Putin altı saat süren görüşmelerin ardından Soçi Anlaşması çerçevesinde bir mutabakata vardı. Bu bağlamda temas noktalarında ateşkesin sağlanması ve İdlib’deki çatışmaların dozunun düşürülmesi üzerinde anlaşıldı. Halep-Lazkiye yolu paralelinde 6 km derinlikte bir güvenlik koridoru oluşturulması, yani 12 km genişlikte bir güvenli bölge inşa edilmesi üzerinde uzlaşıldı. Türk-Rus askerlerinin, Serkaib’in batısındaki Trumba ile Lazkiye kırsalında yer alan Ayn Hur arasında ortak devriye görevi icra edilmesi kararlaştırıldı.
Durum, Türkiye’nin Şam güçlerinin Soçi Mutabakatında belirlenen sınırların gerisine çekilmesi talebi ve Halep-Şam ile Halep-Lazkiye yollarının açılması konularında yeni bir yol izlediğini gösteriyor. Türkiye’nin ‘güvenli bölge’ ile ilgili taahhütleri Ankara hükümetine, terörist addedilen grupların bu bölgeyi geçmemesi yönünde sorumluluklar yüklüyor. Buna karşılık Erdoğan, bölgedeki Türk askeri varlığının Fırat Kalkanı bölgelerinde olduğu gibi Rusya tarafından meşru olarak kabul edilmesini sağladı. Türkiye’nin rejim güçlerince çevrelenmiş olan askeri gözlem noktalarına da dokunulmazlık verilmiş oldu. Böylelikle, Suriye rejiminin Halep-Lazkiye ve Halep-Şam yolunu güç kullanarak geri alma kararı da durduruldu.
Suriye rejimi, ‘Türk düşmanlığını’ püskürtmek ve İdlib’in tümünü ele geçirmek hedeflerinden de vazgeçti. Buna karşılık son dönemlerde ele geçirdiği bölgeleri de elinde tutabildi. Halep-Serakib-Maarrat en-Numan-Han Şeyhun ve Hama yolunu açarak ekonominin görece canlanması yönündeki stratejik hedeflerine de ulaşmış oldu.

‘Muhtemel mayınlar’
Erdoğan ve Putin arasında varılan anlaşma, ileride patlaması mümkün olan ‘mayınlar’ içeriyor. Söz konusu tehlikeler şöyle sıralanabilir:
- Bu anlaşmada taraflar, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kabul etti. Bu durumda ileride Moskova ve Şam yönetimleri, Suriye topraklarındaki Türk askeri varlığını sorgulayabilir. Soçi Mutabatı’nda ifade edildiği gibi, bu son anlaşmanın ‘geçici’ olarak nitelendirilmemiş olması dikkat çekicidir.
- Son uzlaşı, Türkiye ve Rusya’nın BMGK’nın belirlediği listede yer alan tüm terör örgütlerine karşı ortak mücadele edecekleri vurgusunu barındırmaktaydı. Aynı zamanda hiçbir gerekçe ile sivillerin ve altyapının hedef alınamayacağı belirtildi. Bu durum Moskova’nın terörle mücadele bahanesiyle operasyonlarını sürdürmesine olanak tanıdığı gibi Ankara hükümetinin de sivillere saldırı yapıldığı gerekçesiyle Suriye ordusuna karşılık verebileceği anlamına geliyor.
- Uzlaşıda ateşkesin izlenme mekanizmalarına değinilmedi. Ateşkesin sorumluluğu Rus ve Türk taraflarına verilirken Suriye ordusu ya da muhalif güçlerin rolü ve görüşlerine ilişkin açıklama yapılmadı.
- Halep-Lazkiye karayolunun iki tarafında da 20 km genişlikteki ‘güvenli bölge’ inşası girişiminin bir benzeri Soçi Mutabatı’nda yer almış ancak uygulanamamıştı. Bu yeni girişimin muhaliflerle Suriye ordusu arasındaki çatışmaları engelleyip engellemeyeceği de belirsizliğini koruyor.
- Anlaşmada bazı belirsiz noktalar var. Örneğin Suriye ordusunun uluslararası karayolundan nasıl çekileceği hususu net değil
- Anlaşma Türkiye’ye Suriye rejiminin saldırılarına yanıt verme hakkı tanırken aynı zamanda Suriye rejiminin ‘terörle mücadele’ kapsamında operasyon düzenleyebileceğini içeriyor. Bu durum, ateşkesin uygulanmasını zorlaştıran bir etken olarak yorumlanabilir.
- Ankara’nın anlaşmaya ilişkin yorumu, Moskova ve Şam’ın değerlendirmelerinden farklı. Şöyle ki Ankara anlaşmayı Suriye’de uzun süreli teminat için bir giriş olarak değerlendirirken Putin, Şam ve Ankara arasında iletişim kanallarının açılabilmesi için Rusya’ya bağımlı bir uzlaşı olarak görüyor. Şam yönetimi ise tüm bölgeler ele geçirilmeden önce bir ‘dinlenme tesisi ’ olarak değerlendiriyor.  



Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet


NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
TT

NATO ve Çin... Hızlı rakibe karşı koyan yavaş bir ittifak

Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)
Pekin’de bir otomobil fuarı... Büyük bir endüstriyel güç (AFP)

Antoine el-Hac

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) 1949 yılında kurulmasının temel amacı, Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunmayı sağlamaktı. Bu çerçevede, ittifaka üye herhangi bir ülkeye yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılıyordu. Dönemin ABD Başkanı Harry Truman da savaş sonrası yorgun düşen Avrupa’da Amerikan varlığını kalıcı hale getirerek güvenliği sağlamak ve stratejik bir boşluk oluşmasını önlemek istiyordu.

Sovyetler Birliği’nin ve beraberindeki sosyalist bloğun dağılmasıyla Soğuk Savaş sona erdi. Bu gelişme NATO’yu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. İttifak, Avrupa dışındaki bölgelerde de operasyonlar yürütmeye başladı. Bu kapsamda Balkanlar’da Bosna ve Kosova savaşlarında rol aldı, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Afganistan’da görev üstlendi. Ayrıca Afrika Boynuzu açıklarında korsanlıkla mücadeleye yönelik deniz operasyonları gerçekleştirdi; istihbarat paylaşımı ve terörle mücadele alanlarında iş birliğini artırdı.

NATO, görev alanını genişleterek üye olmayan ülkelerle de iş birliği geliştirdi. Tehdit tanımını siber güvenlik, hibrit savaş yöntemleri ve enerji güvenliği gibi başlıkları kapsayacak şekilde güncelledi. Son dönemde Çin’in oluşturduğu tehdit de bu çerçevede değerlendirilmeye başlandı.

Sonuç olarak NATO, Avrupa merkezli bir savunma ittifakı olmaktan çıkarak, ABD’nin öncülüğünde daha geniş ve küresel bir güvenlik rolü üstlendi. Bununla birlikte ittifak, günümüzde de Avrupa içindeki tehditlere karşı caydırıcılığını sürdürmeye devam ediyor.

Merkezi Brüksel’de bulunan NATO, son yıllarda stratejik nedenlerle ilgi alanını Hint-Pasifik bölgesine doğru genişletti. Bu yönelimin başlıca nedenleri arasında küresel güvenliğin giderek daha fazla birbirine bağlı hale gelmesi, siber tehditlerin artması, tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesinin önemi ve gelişmiş teknolojilerin coğrafi sınırların etkisini azaltması yer alıyor.

Çin’in yükselişi

Bu yönelimin bir diğer nedeni de Çin’in yükselişinin, küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir meydan okuma olarak görülmesidir. Bu nedenle kuruluşta 12 üyeden oluşan, bugün ise 32 üyeye ulaşan NATO ülkeleri, özellikle küresel ekonomi açısından kritik öneme sahip Hint-Pasifik bölgesindeki ticaret yollarını korumaya önem veriyor. Bu çerçevede Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı öne çıkıyor. Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi’ni birbirine bağlayan bu geçit, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin yıllık olarak geçtiği en önemli deniz yollarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore gibi büyük Asya ekonomilerine petrol ve enerji taşınmasında ana arter işlevi görüyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

NATO üyesi ülkeler, çeşitli temel nedenlerden ötürü Çin konusunda ‘stratejik kaygı’ duyuyor. Bu kaygıların başında, Çin’in özellikle füze sistemleri, uzay teknolojileri ve siber kapasite gibi alanlarda ordusunu hızla geliştirmesi geliyor. Bu durumun, küresel güç dengesini değiştirdiği değerlendiriliyor.

İkinci önemli unsur ise Çin’in ekonomik yükselişi. Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi gibi projeler aracılığıyla Asya, Afrika ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi etkisini genişletiyor. Bu süreç, NATO’nun etki alanına yakın ülkelerde Çin’e yönelik bağımlılık oluşturabileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Endişeleri artıran bir diğer gelişme de Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşma. Özellikle Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı saldırının ardından bu ilişkinin derinleşmesi, Batı’ya karşı iki büyük gücün koordinasyon içinde hareket edebileceği değerlendirmelerine yol açıyor.

Öte yandan, yapay zekâ, iletişim ağları ve yarı iletkenler gibi alanlarda küresel ölçekte dolaylı bir rekabet sürüyor. NATO, teknolojik üstünlüğün güvenliğin temel unsurlarından biri olduğu görüşünü benimsiyor.

Bu çerçevede NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ortaklık ve iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar; ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve siyasi koordinasyonu kapsıyor. Ancak ittifakın Hint-Pasifik bölgesine üyelik genişlemesi planlamadığı, bunun yerine kalıcı askeri varlıktan ziyade esnek ortaklık modellerine odaklandığı ifade ediliyor.

Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)Malakka Boğazı’nda seyreden Tayvan bandıralı bir yük gemisi (EPA)

Sonuç olarak NATO’nun bu geniş coğrafyada artan angajmanı, ittifakın bölgesel bir yapıdan küresel ölçekte etkili bir güvenlik aktörüne dönüştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte NATO, Avrupa dışına resmi olarak genişlemekten ziyade, mevcut ortaklıklarını sürdürmeyi ve güçlendirmeyi tercih ediyor.

Uzun soluklu bir tehdit

NATO’nun Çin’i, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi doğrudan bir düşman olarak değil, ‘uzun soluklu bir tehdit’ olarak gördüğü belirtiliyor. Bu yaklaşımın, Pekin’in küresel ölçekte nüfuzunu artırma çabalarının yakından izlenmesi gerekliliğine dayandığı ifade ediliyor.

Haziran 2021’de Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde liderler, ‘Çin’in ilan ettiği hedefleri ve giderek daha iddialı hale gelen politikalarının, kurallara dayalı uluslararası düzen açısından sistematik zorluklar oluşturduğu ve ittifakın güvenliğiyle bağlantılı alanları etkilediği’ değerlendirmesinde uzlaştı. Liderler ayrıca, Pekin’in yükselişine karşı çok boyutlu ve kararlı bir ortak yanıt geliştirme taahhüdünde bulundu. Bu açıklamalara sert tepki veren Çin hükümeti ise ‘başkaları için sistematik bir tehdit oluşturduğu’ iddialarını reddederek, kendisine yönelik benzer adımlar karşısında sessiz kalmayacağını bildirdi.

Öte yandan birçok Batılı ülke, Çin’i, küresel tedarik zincirleri ve geleceğin kritik teknolojileri üzerinde uzun vadeli hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçluyor. Pekin’in doğrudan yabancı yatırımlar yoluyla yenilikçi şirketler üzerinde kontrol sağlamayı hedeflediği, ayrıca devlet destekli siber faaliyetler aracılığıyla ticari veriler ve fikri mülkiyetin geniş çapta ele geçirildiği iddia ediliyor.

Bununla birlikte Batı’da giderek güçlenen görüş, Çin’in güçlü bir rakip olduğu yönünde. Mevcut durumda doğrudan askerî bir tehdit olarak görülmese de ülkenin zamanla daha demokratik bir yapıya evrileceği ya da liberal uluslararası düzene uyum sağlayacağı yönündeki beklentilerin büyük ölçüde ortadan kalktığı değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre uzun vadede Batılı demokrasiler, geniş inovasyon kapasitesi, teknolojik ilerleme hızı, artan askerî gücü ve küresel ticaret ile yatırımlardaki etkisi nedeniyle Çin’i Rusya’dan daha büyük bir stratejik rakip olarak görüyor.

Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)Tayvan açıklarında bir Çin fırkateyni (EPA)

Atlantik kısıtlamaları

NATO’nun Çin’e karşı geliştirmeye çalıştığı stratejiler, çeşitli engellerle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin başında, ittifak içinde kararların oy birliğiyle alınması geliyor. Bu durum, her üye ülkeye fiili bir ‘veto hakkı’ tanırken, karar alma süreçlerinin yavaşlamasına ve çoğu zaman etkisi sınırlı uzlaşmalarla sonuçlanmasına yol açıyor. Nitekim son dönemde bazı NATO ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda Amerikan güçlerine destek verilmesi yönündeki talebini, bu çatışmanın kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendirmediği gerekçesiyle reddettiği görüldü.

Başka bir ifadeyle NATO, ulusların üzerinde bir yapı değil; her üye devlet kendi askerî güçleri üzerinde tam egemenliğini koruyor. Bu nedenle askerî operasyonlara katılım gönüllülük esasına dayanıyor. Bu durum, ortak planlama ve eşgüdümlü uygulamayı zorlaştırırken, askerî kapasitesi diğer tüm NATO ülkelerinin toplamından daha yüksek olan ABD’nin çoğu zaman en büyük yükü üstlenmesine neden oluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, ittifakın coğrafi sınırları dışındaki operasyonlarda bu durum daha belirgin hale geliyor.

Buna ilave olarak üye ülkeler arasında öncelik farklılıkları da bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeniden canlanabileceği endişesiyle Rusya’nın caydırılmasına odaklanırken; bazı diğer üyeler terörle mücadeleye veya Küresel Güney’de istikrarın sağlanmasına öncelik veriyor.

Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)Almanya’da düzenlenen NATO tatbikatı sırasında Macaristan’a ait tanklar (AP)

Bu çerçevede, ittifakın temel dayanağı olan birlikteliğin korunması giderek zorlaşıyor. Oy birliği zorunluluğu, ulusal egemenlik hassasiyetleri, çıkar farklılıkları ve askerî harcamaların artırılması konusundaki anlaşmazlıklar bu zorluğu derinleştiriyor. Washington uzun süredir müttefiklerinden savunma bütçelerini yükseltmelerini talep ederken, başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ABD’den bağımsız bir stratejik çizgi izlemeyi ve Avrupa savunma kapasitesini güçlendirmeyi müzakere ediyor.

Bu tablo karşısında, karar alma süreçleri görece yavaş ilerleyen NATO, hızlı hareket eden Çin gibi bir güçle nasıl rekabet edebilir?

Bu durumun, Washington’un NATO içindeki diğer üyelere yönelik mesafeli tutumunun ve zaman zaman ittifakın geleceğini sorgulayan açıklamalarının arkasındaki nedenlerden biri olup olmadığı da tartışılıyor.