Rusya-Türkiye uzlaşısında sembolik mesajlar etkili oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
TT

Rusya-Türkiye uzlaşısında sembolik mesajlar etkili oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin. (AP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı recep Tayyip Erdoğan, İdlib konusunda uzlaşıya vardı. Putin, Erdoğan’ı ikna etmek için askeri ve sembolik mesajlar vermekten çekinmedi. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed de kuzeybatıdaki bölgelerin acil bir şekilde ele geçirilmesine yönelik kararını dondurdu. Putin daha çok Erdoğan ve Esed arasında adeta bir hakem pozisyonundaymış gibi davrandı. Yapılan değerlendirmeler Astana ve Soçi süreçlerinin birçok tuzak içerdiği göz önüne alındığında Rusya tarafının ‘İdlib uzlaşısını’ bir sonraki ‘rauntta’ tekrar ele alınmak üzere geçici bir uzlaşı olarak değerlendirdiği yönünde.
 
Sembolik mesajlar
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Başkanı Putin, Moskova’da bir araya gelmeden önce iki lider de Suriye’yle ilgili ‘tüm kartlarını’ açtı. Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya’yı tanıyanlar, politikalarında tesadüflere yer olmadığını ve her ayrıntının Kremlin’de hesaplandığını bilir. Dolayısıyla Moskova’nın görüşme öncesinde ve görüşme esnasında verdiği sembolik mesajlar son derece önemliydi ve birçok anlam taşıyordu. Askeri olarak değerlendirilirse; Suriye rejiminin İdlib’in gündeyinde Cebel Zaviye’de Türk ordusuna düzenlediği saldırı, Rusya’nın Washington’ı taklit girişimiydi denilebilir. ABD ordusu, Fırat Nehri’ni geçmek isteyen ‘Wagner’ birliklerini bombalamış ve onlarca paralı Rus askerini öldürmüştü. ABD’nin Mosova’ya mesajı, Fırat Nehri’nin temas noktası olduğu yönündeydi. Rusların Ankara’ya mesajı da Cebel Zaviye’nin temas noktası olduğunu iletmekti. Rusya bu süreçte, Akdeniz’de Suriye sahillerindeki deniz gücünü de artırmayı ihmal etmedi. İstanbul Boğazı’nı geçerek Çanakkale Boğazı'na giriş yapan iki Rus firkateyninin isimleri Amiral Makarov ve Amiral Grigoroviç'ti. Rusya bu süreçte yüzlerce Rus askerini, tank ve ekipmanı barındıran savaş gemilerini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Moskova Ankara’ya Osmanlı-Rus harplerinde etkin olmuş komutanların adını taşıyan gemilerle mesaj veriyordu. Makarov, 93 Harbi olarak bilinen, 1877-1878 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya’sı arasındaki savaşın amiraliydi. Amiral Grigoroviç de Çarlık Rusya’sının son Savunma Bakanı’ydı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı sahillerine sadırı emrini vermişti.
Moskova’ya giden Türk heyetini Kremlin’de bekleyen bir diğer ‘Sovyet Sürprizi’ ise 2. Katerina heykeliydi. Putin, Türk heyetini 1762-1792 yılları arasında Rusya’yı yöneten 2. Katerina, heykelinin bulunduğu salonda ağırlamıştı. “Catherine the Great” Osmanlı - Rus Savaşları sırasında çariçe idi ve savaş sonunda Kırım’ı Rus topraklarına katmıştı. Hatırlanırsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna ziyaretinde Moskova’nın Kırım Yarımadası’nı ilhak etmesinin kabul edilemez olduğunu söylemişti.
Katerina’nın herkesçe bilinen bir sözü vardır: Büyük Suriye, Rusya’nın bölgedeki evinin anahtarıdır.
Rusya daha önce de bölgede Doğu Hristiyanlarını koruma bahanesiyle yayılma göstermiş ancak Sultan 1. Abdülhamid tarafından nüfuzu kırılmıştı.
Erdoğan, daha önce Putin’in İstanbul’a gelmesini dilediğini belirtmiş, Türkiye, Almanya, Fransa ve Rusya arasında dörtlü bir toplantı gerçekleştirilmesini planlamıştı. Ancak Putin, görüşmenin ‘ikili olarak’ Moskova’da yapılmasını sağladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Putin’in Rusya’daki anayasa çalışmaları dolayısıyla yoğun olması hasebiyle görüşmenin burada yapılmasını kabul ettiğini ifade etti. 

Türkiye’nin beklentileri
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye hükümet güçlerinin şubat ayı sonuna kadar, Eylül 2018'de imzalanan Soçi Anlaşması’nda yer alan sınırların gerisine çekilmemesi durumunda muhalif güçlerin de katılımıyla büyük bir operasyon başlatılacağını söylemişti. Gerçekten de verilen süre dolduğunda Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar, ‘Bahar Kalkanı’ operasyonunun başlatıldığını duyurdu. 27 Şubat’ta 34 Türk askerinin şehit olduğu saldırının ardından Türkiye ordusu, İran ve Rusya destekli Suriye ordusuna yönelik operasyonlar düzenlemiş ve karşı tarafta yoğun bir tahribata neden olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve Avrupa’nın desteğinin mahiyetini ve Rusya’nın kararlılığını gözlemledikten sonra rasyonel bir adım atarak beklentilerinde değişiklik yaptı. 1 Mart’ta yaptığı açıklamada, Putin’in Moskova Zirvesi’nde gerekli tedbirleri alacağını ve meselenin çözüme kavuşturulmasını umduğunu söyledi.
Hulusi Akar da Türkiye’nin operasyonlarının Suriye rejimini hedef aldığını ve Ruslarla çatışmak istemediklerini açıkladı. Türkiye bu süreçte Suriye hava güçlerine ait üç adet savaş uçağını düşürdü, SİHA’larla çok sayıda askeri teçhizatı yok etti ve Suriye ordusunun İdlib’in güneyinde ele geçirdiği bazı bölgelerden çekilmesini sağladı. İşte Tük-Rus toplantısı böyle bir ortamda gerçekleşti.

Uzlaşma girişimi
Erdoğan ve Putin altı saat süren görüşmelerin ardından Soçi Anlaşması çerçevesinde bir mutabakata vardı. Bu bağlamda temas noktalarında ateşkesin sağlanması ve İdlib’deki çatışmaların dozunun düşürülmesi üzerinde anlaşıldı. Halep-Lazkiye yolu paralelinde 6 km derinlikte bir güvenlik koridoru oluşturulması, yani 12 km genişlikte bir güvenli bölge inşa edilmesi üzerinde uzlaşıldı. Türk-Rus askerlerinin, Serkaib’in batısındaki Trumba ile Lazkiye kırsalında yer alan Ayn Hur arasında ortak devriye görevi icra edilmesi kararlaştırıldı.
Durum, Türkiye’nin Şam güçlerinin Soçi Mutabakatında belirlenen sınırların gerisine çekilmesi talebi ve Halep-Şam ile Halep-Lazkiye yollarının açılması konularında yeni bir yol izlediğini gösteriyor. Türkiye’nin ‘güvenli bölge’ ile ilgili taahhütleri Ankara hükümetine, terörist addedilen grupların bu bölgeyi geçmemesi yönünde sorumluluklar yüklüyor. Buna karşılık Erdoğan, bölgedeki Türk askeri varlığının Fırat Kalkanı bölgelerinde olduğu gibi Rusya tarafından meşru olarak kabul edilmesini sağladı. Türkiye’nin rejim güçlerince çevrelenmiş olan askeri gözlem noktalarına da dokunulmazlık verilmiş oldu. Böylelikle, Suriye rejiminin Halep-Lazkiye ve Halep-Şam yolunu güç kullanarak geri alma kararı da durduruldu.
Suriye rejimi, ‘Türk düşmanlığını’ püskürtmek ve İdlib’in tümünü ele geçirmek hedeflerinden de vazgeçti. Buna karşılık son dönemlerde ele geçirdiği bölgeleri de elinde tutabildi. Halep-Serakib-Maarrat en-Numan-Han Şeyhun ve Hama yolunu açarak ekonominin görece canlanması yönündeki stratejik hedeflerine de ulaşmış oldu.

‘Muhtemel mayınlar’
Erdoğan ve Putin arasında varılan anlaşma, ileride patlaması mümkün olan ‘mayınlar’ içeriyor. Söz konusu tehlikeler şöyle sıralanabilir:
- Bu anlaşmada taraflar, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kabul etti. Bu durumda ileride Moskova ve Şam yönetimleri, Suriye topraklarındaki Türk askeri varlığını sorgulayabilir. Soçi Mutabatı’nda ifade edildiği gibi, bu son anlaşmanın ‘geçici’ olarak nitelendirilmemiş olması dikkat çekicidir.
- Son uzlaşı, Türkiye ve Rusya’nın BMGK’nın belirlediği listede yer alan tüm terör örgütlerine karşı ortak mücadele edecekleri vurgusunu barındırmaktaydı. Aynı zamanda hiçbir gerekçe ile sivillerin ve altyapının hedef alınamayacağı belirtildi. Bu durum Moskova’nın terörle mücadele bahanesiyle operasyonlarını sürdürmesine olanak tanıdığı gibi Ankara hükümetinin de sivillere saldırı yapıldığı gerekçesiyle Suriye ordusuna karşılık verebileceği anlamına geliyor.
- Uzlaşıda ateşkesin izlenme mekanizmalarına değinilmedi. Ateşkesin sorumluluğu Rus ve Türk taraflarına verilirken Suriye ordusu ya da muhalif güçlerin rolü ve görüşlerine ilişkin açıklama yapılmadı.
- Halep-Lazkiye karayolunun iki tarafında da 20 km genişlikteki ‘güvenli bölge’ inşası girişiminin bir benzeri Soçi Mutabatı’nda yer almış ancak uygulanamamıştı. Bu yeni girişimin muhaliflerle Suriye ordusu arasındaki çatışmaları engelleyip engellemeyeceği de belirsizliğini koruyor.
- Anlaşmada bazı belirsiz noktalar var. Örneğin Suriye ordusunun uluslararası karayolundan nasıl çekileceği hususu net değil
- Anlaşma Türkiye’ye Suriye rejiminin saldırılarına yanıt verme hakkı tanırken aynı zamanda Suriye rejiminin ‘terörle mücadele’ kapsamında operasyon düzenleyebileceğini içeriyor. Bu durum, ateşkesin uygulanmasını zorlaştıran bir etken olarak yorumlanabilir.
- Ankara’nın anlaşmaya ilişkin yorumu, Moskova ve Şam’ın değerlendirmelerinden farklı. Şöyle ki Ankara anlaşmayı Suriye’de uzun süreli teminat için bir giriş olarak değerlendirirken Putin, Şam ve Ankara arasında iletişim kanallarının açılabilmesi için Rusya’ya bağımlı bir uzlaşı olarak görüyor. Şam yönetimi ise tüm bölgeler ele geçirilmeden önce bir ‘dinlenme tesisi ’ olarak değerlendiriyor.  



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic