Suudi Arabistan Eski Kültür ve Enformasyon Bakanı Abdülaziz Hoca: Hizbullah Lübnan’ı kontrol altına alması için İran tarafından görevlendirildi

14 Şubat 2005’te Beyrut’ta eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin konvoyunun bombalandığı yer ve sağ üst köşede Hariri, Beşşar Esed ile birlikte (Getty)
14 Şubat 2005’te Beyrut’ta eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin konvoyunun bombalandığı yer ve sağ üst köşede Hariri, Beşşar Esed ile birlikte (Getty)
TT

Suudi Arabistan Eski Kültür ve Enformasyon Bakanı Abdülaziz Hoca: Hizbullah Lübnan’ı kontrol altına alması için İran tarafından görevlendirildi

14 Şubat 2005’te Beyrut’ta eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin konvoyunun bombalandığı yer ve sağ üst köşede Hariri, Beşşar Esed ile birlikte (Getty)
14 Şubat 2005’te Beyrut’ta eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin konvoyunun bombalandığı yer ve sağ üst köşede Hariri, Beşşar Esed ile birlikte (Getty)

Suudi Arabistan’ın Eski Kültür ve Enformasyon Bakanı ve Büyükelçi Abdülaziz Hoca, yakın zamanda yayınladığı “Deneyim: Kültür, Politika ve Medya Etkileşimleri” isimli hatıratında, Suudi Arabistan’ın Beyrut Büyükelçisi olarak görev yaptığı döneme ait önemli bir aşamaya ışık tutuyor. Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğradığı döneme ilişkin ayrıntılı açıklamalarda bulunan Hoca, Lübnan Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile olan görüşmelerinin ve Beyrut'un güney banliyösünde onunla gerçekleştirdiği diyalogların bir kısmını ortaya koyuyor.
Beyrut’taki ‘Daru Cedavil’ yayınlarından çıkan kitap, Hoca’nın Kültür ve Enformasyon Bakanı olarak görev yaptığı döneme ilişkin ayrıntıları ve Suudi medyasının performansını artırma çabalarını içeriyor. Ayrıca Hoca, 2004 ve 2009 yılları arasında Suudi Arabistan’ın Beyrut Büyükelçisi olarak görev yaptığı döneme ilişkin ayrıntılara kitabında yer veriyor ve Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005'te bomba yüklü bir araçla suikasta uğramasının arka planına ışık tutuyor.
Hoca, suikasta ve bunun yankılarına değinmeden önce Lübnan savaşının sona ermesinin ardından Refik Hariri’nin yıldızının parladığı döneme dair bilgiler veriyor. Refik Hariri’nin Suudi liderlerle samimi ve özel bir ilişkinin bulunduğunu belirten Hoca, “Fakat Hariri’nin Beşşar Esed döneminde Suriye ile olan ilişkileri iyi değildi. Oysa Hariri, Hafız el-Esed döneminde Suriye'nin Fransa ve ABD ile olan ilişkilerini iyileştirmek adına çaba sarf etmişti ve o sıra kendisine Suriye’nin Dışişleri Bakanı olarak bakılıyordu” ifadelerini kullanıyor. Suriye'nin o zamanlar hegemonyasını tamamen empoze etmeye çalıştığını ifade eden Hoca, Suriye’nin Lübnan'daki temsilcisi Gazi Kenan ve sonrasında Rüstem Gazali’nin sömürge dönemlerindeki yüksek komisere (high commissioner) benzediğini dile getiriyor.
Lübnan'ın Hizbullah'ın etkisinin arttığı doksanlarda şiddetli dönüşümün yaşandığı bir aşamadan geçtiği değerlendirmesinde bulunan Hoca, bu dönemde Hizbullah'ın nüfuzunun arttığına ve Nasrallah’ın ateşli Arapça söylevlerinin dinleyiciler üzerindeki etkisine değiniyor. İnsanlar 2000 yılındaki direnişin başarılı olmasının ardından İsraillilerin Lübnan’ın güneyinden çıkarılması karşısında adeta büyülendiler.
Hoca, Hizbullah’ın İran'dan para ve silahların geçişi için kilit bir konumda bulunan Suriye ile olan açık ittifakına işaret ediyor. Nasrallah'ın Velayet-i Fakih doktrinini bütünüyle benimsediği açıktı. Dolayısıyla Tahran’daki iktidara tam bağlılığını ilan etti ve böylece Lübnan Şiilerinin geri kalanının benimsediği en büyük Şii alimlerinden biri olan Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'ın mezhebinden ayrıldı.
Hizbullah ve Emel Hareketi arasında siyasi ve mezhepsel çıkarlardan ötürü kanlı askeri çatışmalar yaşandığına dikkat çeken Hoca, fakat her iki grubun Suriye ile ittifak kurduğunu belirtiyor. Hoca kitabında Nasrallah'ın Berri hakkındaki şu sözlerini aktarıyor: “Onu göz ardı edemem. Ancak iç savaş sırasında bana, içi benim adamlarımın cesetleriyle dolu olan bir kamyon göndermesini de unutamam.”
 
Hariri- Lahud
Ayrıca Hoca, Refik Hariri’nin yıkıcı savaştan sonra Lübnan'ı canlandırma çabalarına da değiniyor. Hariri ve Hizbullah arasındaki anlaşmazlığın, ‘Suriye liderliğinin, Refik Hariri'nin Arap ve uluslararası ilişkilerine karşı Hizbullah liderliğindeki bir parlamento bloğunu desteklemesiyle’ başladığını belirten Hoca, Hariri ile eski Cumhurbaşkanı Emil Lahud arasındaki kötü ilişkilere de kitabında yer veriyor. Bu bağlamda Nasrallah ile gerçekleştirdiği görüşmelerden birinde onun şu ifadeleri kullandığını aktarıyor:
“Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un iktidarda kalması ve bir sonraki dönemde de kazanması için onu yoğun bir şekilde destekleyeceğiz ve savunacağız. Çünkü bu adam direnişe sadıktı.”
Büyükelçi olarak görev yaptığı sıralarda Lübnanlı taraflar arasında ilişkiler geliştirmek için çalıştığını dile getiren Hoca, ilişkilerinin tek taraftan ibaret olmadığını, bilakis tüm Lübnan’ın kendisinin arkadaşı olduğunu vurguluyor. Bundan dolayı tüm taraflara kapısının açık olduğunu ifade eden Hoca, “Nasrallah ile de samimi ilişkilerim vardı. İlk başta onun çekici bir kişiliğe ve güncel olaylar hakkında geniş bilgiye sahip karizmatik bir kişi olduğunu hissettim. Ayrıca mizahi bir yönü de vardı. Onunla sık sık ve uzun süren görüşmelerde bulundum” diyerek sözlerini sürdürüyor.
Beyrut'un banliyölerinden birinde Nasrallah ile yaptığı görüşmeden bahseden Hoca şöyle devam ediyor:
“Nasrallah ile görüşmek üzere camları filmle kaplanmış bir arabaya bindim. Araba güney banliyösünde bir binanın altındaki garaja girdi. Orada aracı değiştirdik ve ikinci bir binanın altındaki bir başka garaja girdik. Burada arabayı bir kez daha değiştirdik ve Nasrallah ile görüşeceğim yere gittik. Burada Lübnanlı müttefiklerimizle Hizbullah'ın tamamen İranlı olmadığına kanaat getirdik. Bunun yanı sıra Hizbullah’ın kendisiyle ortak bir zeminde bulaşacağımız Arap ve Lübnanlı bir tarafı vardı. Fakat Başbakan Hariri'nin öldürülmesinden ve Mayıs olaylarından sonra örgütün Lübnan'daki İran müttefiki değil, bilakis İran’ın kendisi ve hatta belki de daha da kötüsü olduğunu gördük. Lübnan'ı kontrol etmek, iradesinin ve halkının dizginini eline almakla görevlendirilmişti.”

3 suikast girişimi
Hoca, kendisiyle gerçekleştirdiği görüşmelerden birinde Nasrallah’a “Suriyelilerle sizi bir araya getiren şey nedir?” diye sorduğunu ve Nasrallah’ın, “Bizi yalnızca bir şey bir araya getiriyor: İran'dan gelen herhangi bir destek bize sadece Suriye üzerinden ulaşabilir” diyerek yanıt verdiğini aktarıyor. Büyükelçi ayrıca Lübnan'da kendisini hedef alan 3 suikast girişiminden bahsediyor ve bunun Hasan Nasrallah ile doğrudan ilişkisinin sonu olduğunu belirtiyor.
Meclis Başkanı Nebih Berri ile ilgili olarak ‘zeki, aklı başında ve usta bir diplomat’ ifadelerini kullanan Hoca, Berri’nin “Suudi-Suriye yakınlaşmasının bölgenin istikrarı için tek giriş noktası olduğu” fikrine dikkat çekiyor.
 
“Canbolat gerçek bir lider”
Kitabında Velid Canbolat’la ilgili de değerlendirmelerde bulunan Hoca, “Sabit bir duruşu yok. Çıkarına göre her an farklı bir pozisyon belirleyebilir. Canbolat gerçek bir lider. Takipçileri ve topluluğu hesap sormaksızın ve tereddüt etmeksizin onun ardından gider. Kral Abdullah bin Abdülaziz, babası Kemal Canbolat’tan dolayı onu da severdi. Velid’e karşı oldukça sevecen davranırdı” ifadelerini kullanıyor.
Hoca, Suriye devriminin pusulasının yarısının Canbolat’a döndüğüne, kalan yarısının ise Hizbullah’ın yanı sıra mayıs olaylarıyla ilişkili olduğunu zikrediyor. Suriye’nin doğrudan baskısı ile Emil Lahud’un bir kez daha cumhurbaşkanı olmasına eşlik eden olaylara değinen Hoca, Refik Hariri’nin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile olan son görüşmesine kadar buna engel olmaya çalıştığını söylüyor. Şam'daki başkanlık ofisinde 15 dakikadan fazla sürmeyen bu toplantı hakkında Hoca, “Esed, Hariri’ye Lahud’un cumhurbaşkanlığı süresini uzatmak istediğini açık bir şekilde söyledi. Lahud’u kendisi gibi gördüğünü ve görev süresinin uzatılması gerektiğini ifade eden Esed, reddettikleri takdirde Lübnan’ı ateşe vermekle tehdit etti. Bunun üzerine Hariri, Lübnan parlamentosunda Lahud’un görev süresinin uzatılmasına onay vermek zorunda kaldı. Fakat Velid Canbolat reddetmekte ısrar etti” diyerek sözlerini sürdürüyor.

Lahud, Hariri üzerinde baskı kurmaya çalıştı
Ömer Karami’nin 2004’te görevi devralmasının ardından hükümetten ayrılan Lahud’un Hariri üzerinde ‘baskı’ kurmaya çalıştığını belirte Hoca, şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Ülkedeki atmosfer oldukça çalkantılıydı ve ona ülkeyi terk etmesi yönünde tavsiyede bulunduk. Fakat Hariri, Suriye'nin onu öldürebileceğini ya da Hasan Nasrallah'ın buna katılabileceğini düşünmüyordu. ABD, Fransa, İngiltere ve Suudi Arabistan gibi birçok kaynaktan Refik Hariri’ye suikast düzenleneceği yönünde bir planın varlığına dair bilgiler aldık. Kendisinden ortaklık yatışıncaya ve durum netleşinceye kadar Fransa ya da Suudi Arabistan'da uzun bir tatil yapmasını tavsiye ettik. Fakat tavsiyemize kulak asmadı ve şu meşhur sözlerini söyledi: “Vatan bir otel değil.”
Parlamentoda bir muhalif olarak kalmaya devam etti. Krallarımız ona tamamen güveniyordu. Dışişleri Bakanı Yardımcısı Prens Halid bin Suud bizi ziyaret etti ve birlikte Hariri'nin yanına gittik.  Onu endişeli, üzgün ve adeti olmadığı üzere bir hayal kırıklığı içinde bulduk. Ayrıldıktan sonra Prens Halid bana bunu fark edip etmediğimi sordu. Kendisine olumlu cevap verdim. Bir hafta sonra 14 Şubat Sevgililer Günü'nde Başbakan Refik Hariri, Beyrut'taki St George oteli yakınlarında bomba yüklü bir aracın patlatılmasıyla öldürüldü.
 
“Hariri’nin Hizbullah’ı silahsızlandırılma talimatı infazına neden oldu”
Kitapta Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesinin akabinde yaşananları ve ABD’li Büyükelçi Jeffrey D Feltman ile Fransa'nın Beyrut Büyükelçisi Bernard Emie’nin Hariri davasında uluslararası bir mahkeme kurulması konusundaki nasıl tavsiyede bulunduklarını anlatan Hoca şöyle devam ediyor:
“Uluslararası mahkeme fikri Hassan Nasrallah dolayısıyla aklıma geldi. Kendisi bana suikast davası için bir Arap mahkemesi kurulmasını önerdi. Nasrallah'tan ayrılıp kendi kendime düşündüğüm zaman bunun iyi fikir olmadığı kanaatine vardım. Nitekim Araplar arasındaki anlaşmazlıklar mahkemeyi bir çıkmaza sokacaktı. Bunun üzerine uluslararası bir mahkeme kurulsun dedim. Suudi Arabistan ve Saad Hariri bu fikrimi onayladı. Hasan Nasrallah'ın Siyasi Danışmanı Hüseyin Halil ile bir araya geldim ve kendisine uluslararası mahkeme planı hakkında bilgi verdim. Bana uluslararası bir mahkeme kurulduğu takdirde ülkeyi yakacaklarını söyledi. Nasrallah ise kendisiyle yaptığım görüşmelerden birinde, Refik Hariri'nin 1993 yılında direnişin silahsızlandırılması yönünde talimat vermesinin ardından onun infaz fermanını imzaladığını söylemişti.”
 
“İstihbarat içerisinde benim bilgim olmaksızın hareket eden bazı taraflar var”
Suudi Büyükelçisi, Suriye Devlet Başkanı Esed’in ülkesinin suikastla ilişkisini reddettiğini söylediğini belirtiyor ve Mart 2005'te Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiğini söylüyor. Hoca, o sıra Suudi Veliaht Prensi olan Prens Abdullah’ın kendisine, “Suriye'nin Refik Hariri'ye suikast düzenlemesinin sebebi hakkında” soru sorduğunu ve Beşşar Esed’in ise bu soruya, “İstihbarat içerisinde benim bilgim olmaksızın hareket eden bazı taraflar var” diye cevap verdiğini kaydediyor. Fakat Veliaht Prens’in buna inanmadığını ifade eden Hoca, Beşşar’ın bu suikastta parmağı olduğunu bildiğini söylüyor. Ayrıca Veliaht Prens’in, Esed’e mümkün olan en kısa sürede Lübnan'dan çekilmesini söylediğini ve aksi halde Riyad ve Şam arasındaki ilişkilerin kopacağını bildirdiğini kaydediyor.
 
Kral Abdullah'tan Esed’e: Sen yalancısın
Kral Abdullah'ın yalan söylenmesinden nefret ettiğini belirten büyükelçi, Esed’in Suudi Arabistan’ı son ziyaretinde kendisine şu cümleleri kurduğunu söylüyor: “Amcanı babandan önce tanırdım. Sonra babanı tanıdım. Seninle baban arasındaki fark; o doğru sözlüydü, sen ise yalancısın.”
Hoca, Hizbullah ile İsrail arasında 2006 yılında yaşanan savaşın yankılarına ve Suudi Arabistan'ın İsrail bombardımanı tarafından yok edilenleri yeniden inşa etme çabalarına da kitabında yer veriyor. Krallığın, Hizbullah'ın savaşın patlak vermesine yol açan davranışı (sınırda askerlerin kaçırılması) karşısındaki tutumunun örgüt tarafından hoşnutsuzlukla karşılandığını dile getiren Hoca, Suudi Arabistan'ın savaştan sonra yaptığı açıklama üzerine Nasrallah’ın şunu söylediğini kaydediyor: “Yanılıyor olabiliriz, fakat bu tavsiye açıkça bir skandal.”
 
Hafız el-Esed ile oğlu Beşşar Esed arasındaki fark
Kitabında Hafız el-Esed ile oğlu Beşşar Esed arasındaki farka atıfta bulunan Hoca, “Hafız el-Esed, Arap kampında kaldı ve İran'la olan ilişkilerinden faydalandı. Beşşar Esed ise İran’la olan ilişkisi nedeniyle Arap müttefiklerini kaybetti ve Batı'yı öfkelendirdi. Lübnan da bundan zararlı çıktı ve ülke bir iç savaşa sürüklendi. Ülkede yaş ve kuru hiçbir şey kalmadı” ifadelerini kullanıyor.
Kitabında Lübnanlı politikacılara değinen Hoca şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Jean Obeid, Lübnan'ın önde gelen entelektüeli, tecrübeli bir devlet adamı ve başkanlık için daimi bir adaydı. Arap olmadan önce Lübnanlı ve Hıristiyan olmadan önce bir Arap’tı. Tereddüt etmeksizin Jean Obeid’in cumhurbaşkanı olmasının Lübnan için bir şans olacağını söyleyebilirim.”
Mişel Avn ile -cumhurbaşkanı olmasının öncesinde- yaptığı bir görüşmeye değinen büyükelçi, Avn’ın görüşmeler sırasında gergin ve  dalgın olduğunu söylüyor. Avn’ın kendisi için cumhurbaşkanlığının önünde engel olduğunu düşündüğünü belirten Hoca, Avn’ın ‘kendisinin yarı Arap ve yarı uluslararası bir kimlik taşıdığını’ anlamadığını dile getiriyor.
Saad Hariri ile ilgili olarak ise onun kendisi için ‘değerli ve samimi bir dost’ olduğu değerlendirmesinde bulunan büyükelçi, ‘ölüm korkusunu geride bırakmıştı’ ifadesini kullandığı Hariri’ye saygı duyduğunu ifade ediyor.
Hoca, Beyrut'tan ayrıldıktan sonra Suriye Devlet Başkanı Esed’in kendisine, “Görev süren sona erdi Abdülaziz” dediğini ve devrimden sonra kendisine şu cümleleri kurmayı hayal ettiğini söylüyor: “Görev süren sona erdi Esed.”

Kültür ve Enformasyon Bakanlığı
14 Şubat 2009'da Kral Abdullah bin Abdülaziz, Hoca’yı Kültür ve Enformasyon Bakanı olarak atadı. Hoca o sıra Beyrut'taki büyükelçilik görevini bitirmek üzereydi. Kral Abdullah'ın yalan söylenmesinden nefret ettiğini belirten Hoca, “Hata yapıp hatanızı kabul ettiğiniz takdirde büyük ihtimalle sizi affederdi. Fakat ona yalan söylediğinizde onun gözünden tamamen düşerdiniz” ifadelerini kullanıyor. Hoca, Esed dışında Kral Abdullah’a yalan söyleyen bir diğer kurbanın Irak Başbakanı Nuri el-Maliki olduğunu dile getiriyor. Hoca, Irak meselesi açıldığında Kral Abdullah'ın kendisine şunu söylediğini aktarıyor: “Nuri el-Maliki, bir yalancı ve İran ajanı. Onunla hiçbir şekilde temasta bulunma.”
O günlerde yaşananların Kral Abdullah’ın bu sözlerini doğruladığını dile getiren Hoca, Kral Abdullah'a yalan söyleyen diğer iki kurbanın Katar Emiri Hamad bin Halife ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim olduğunu söylüyor.

Ayrıca Hoca, Kral Selman ile ilgili olarak ise şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Bu adam bir daha tekrarlanmayacak olan bir tecrübeler bütününün özetidir. Kral Abdülaziz tarafından yetiştirildi ve kurucu kralın ardından tüm kralların yardımcılığını yaptı. Ayrıca Kral Selman, karmaşık sorunların çözümü için aile içerisinde sürekli kendisine başvurulan biriydi. Kendisi kararlı ve deneyimli bir yöneticidir. İki nokta arasındaki en kısa yolun düz çizgi olduğuna inanır ve bundan dolayı tehlikeli politikaları ve entrikalı karakterleri sevmez. Size bir şeyin olacağını söylerse, bilin ki bu şey kesinlikle olacaktır. Bunun gerçekleşmeyeceğini söylerse, asla gerçekleşmeyeceğinden emin olun. Kral Selman, kariyerimin her aşamasında beni gözetti, tavsiye verdi ve bana rehberlik etti. Veliaht Prens Muhammed bin Selman ise çok pratik bir adam. Liderlik özelliklerin yanı sıra büyük babasının birçok niteliğini de kendisinde taşıyor. Kamu işlerinin bir görevden ziyade bir onur olduğuna inanan herkese Muhammed bin Selman ile çalışmalarını tavsiye ederim. 24 saat içerisinde 25 saat çalışmayan kimselere tavsiyem, Muhammed bin Selman ile çalışmasınlar.”



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.