Suudi Arabistan’ın Eski Kültür ve Enformasyon Bakanı ve Büyükelçi Abdülaziz Hoca, yakın zamanda yayınladığı “Deneyim: Kültür, Politika ve Medya Etkileşimleri” isimli hatıratında, Suudi Arabistan’ın Beyrut Büyükelçisi olarak görev yaptığı döneme ait önemli bir aşamaya ışık tutuyor. Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin suikasta uğradığı döneme ilişkin ayrıntılı açıklamalarda bulunan Hoca, Lübnan Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile olan görüşmelerinin ve Beyrut'un güney banliyösünde onunla gerçekleştirdiği diyalogların bir kısmını ortaya koyuyor.
Beyrut’taki ‘Daru Cedavil’ yayınlarından çıkan kitap, Hoca’nın Kültür ve Enformasyon Bakanı olarak görev yaptığı döneme ilişkin ayrıntıları ve Suudi medyasının performansını artırma çabalarını içeriyor. Ayrıca Hoca, 2004 ve 2009 yılları arasında Suudi Arabistan’ın Beyrut Büyükelçisi olarak görev yaptığı döneme ilişkin ayrıntılara kitabında yer veriyor ve Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005'te bomba yüklü bir araçla suikasta uğramasının arka planına ışık tutuyor.
Hoca, suikasta ve bunun yankılarına değinmeden önce Lübnan savaşının sona ermesinin ardından Refik Hariri’nin yıldızının parladığı döneme dair bilgiler veriyor. Refik Hariri’nin Suudi liderlerle samimi ve özel bir ilişkinin bulunduğunu belirten Hoca, “Fakat Hariri’nin Beşşar Esed döneminde Suriye ile olan ilişkileri iyi değildi. Oysa Hariri, Hafız el-Esed döneminde Suriye'nin Fransa ve ABD ile olan ilişkilerini iyileştirmek adına çaba sarf etmişti ve o sıra kendisine Suriye’nin Dışişleri Bakanı olarak bakılıyordu” ifadelerini kullanıyor. Suriye'nin o zamanlar hegemonyasını tamamen empoze etmeye çalıştığını ifade eden Hoca, Suriye’nin Lübnan'daki temsilcisi Gazi Kenan ve sonrasında Rüstem Gazali’nin sömürge dönemlerindeki yüksek komisere (high commissioner) benzediğini dile getiriyor.
Lübnan'ın Hizbullah'ın etkisinin arttığı doksanlarda şiddetli dönüşümün yaşandığı bir aşamadan geçtiği değerlendirmesinde bulunan Hoca, bu dönemde Hizbullah'ın nüfuzunun arttığına ve Nasrallah’ın ateşli Arapça söylevlerinin dinleyiciler üzerindeki etkisine değiniyor. İnsanlar 2000 yılındaki direnişin başarılı olmasının ardından İsraillilerin Lübnan’ın güneyinden çıkarılması karşısında adeta büyülendiler.
Hoca, Hizbullah’ın İran'dan para ve silahların geçişi için kilit bir konumda bulunan Suriye ile olan açık ittifakına işaret ediyor. Nasrallah'ın Velayet-i Fakih doktrinini bütünüyle benimsediği açıktı. Dolayısıyla Tahran’daki iktidara tam bağlılığını ilan etti ve böylece Lübnan Şiilerinin geri kalanının benimsediği en büyük Şii alimlerinden biri olan Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'ın mezhebinden ayrıldı.
Hizbullah ve Emel Hareketi arasında siyasi ve mezhepsel çıkarlardan ötürü kanlı askeri çatışmalar yaşandığına dikkat çeken Hoca, fakat her iki grubun Suriye ile ittifak kurduğunu belirtiyor. Hoca kitabında Nasrallah'ın Berri hakkındaki şu sözlerini aktarıyor: “Onu göz ardı edemem. Ancak iç savaş sırasında bana, içi benim adamlarımın cesetleriyle dolu olan bir kamyon göndermesini de unutamam.”
Hariri- Lahud
Ayrıca Hoca, Refik Hariri’nin yıkıcı savaştan sonra Lübnan'ı canlandırma çabalarına da değiniyor. Hariri ve Hizbullah arasındaki anlaşmazlığın, ‘Suriye liderliğinin, Refik Hariri'nin Arap ve uluslararası ilişkilerine karşı Hizbullah liderliğindeki bir parlamento bloğunu desteklemesiyle’ başladığını belirten Hoca, Hariri ile eski Cumhurbaşkanı Emil Lahud arasındaki kötü ilişkilere de kitabında yer veriyor. Bu bağlamda Nasrallah ile gerçekleştirdiği görüşmelerden birinde onun şu ifadeleri kullandığını aktarıyor:
“Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un iktidarda kalması ve bir sonraki dönemde de kazanması için onu yoğun bir şekilde destekleyeceğiz ve savunacağız. Çünkü bu adam direnişe sadıktı.”
Büyükelçi olarak görev yaptığı sıralarda Lübnanlı taraflar arasında ilişkiler geliştirmek için çalıştığını dile getiren Hoca, ilişkilerinin tek taraftan ibaret olmadığını, bilakis tüm Lübnan’ın kendisinin arkadaşı olduğunu vurguluyor. Bundan dolayı tüm taraflara kapısının açık olduğunu ifade eden Hoca, “Nasrallah ile de samimi ilişkilerim vardı. İlk başta onun çekici bir kişiliğe ve güncel olaylar hakkında geniş bilgiye sahip karizmatik bir kişi olduğunu hissettim. Ayrıca mizahi bir yönü de vardı. Onunla sık sık ve uzun süren görüşmelerde bulundum” diyerek sözlerini sürdürüyor.
Beyrut'un banliyölerinden birinde Nasrallah ile yaptığı görüşmeden bahseden Hoca şöyle devam ediyor:
“Nasrallah ile görüşmek üzere camları filmle kaplanmış bir arabaya bindim. Araba güney banliyösünde bir binanın altındaki garaja girdi. Orada aracı değiştirdik ve ikinci bir binanın altındaki bir başka garaja girdik. Burada arabayı bir kez daha değiştirdik ve Nasrallah ile görüşeceğim yere gittik. Burada Lübnanlı müttefiklerimizle Hizbullah'ın tamamen İranlı olmadığına kanaat getirdik. Bunun yanı sıra Hizbullah’ın kendisiyle ortak bir zeminde bulaşacağımız Arap ve Lübnanlı bir tarafı vardı. Fakat Başbakan Hariri'nin öldürülmesinden ve Mayıs olaylarından sonra örgütün Lübnan'daki İran müttefiki değil, bilakis İran’ın kendisi ve hatta belki de daha da kötüsü olduğunu gördük. Lübnan'ı kontrol etmek, iradesinin ve halkının dizginini eline almakla görevlendirilmişti.”
3 suikast girişimi
Hoca, kendisiyle gerçekleştirdiği görüşmelerden birinde Nasrallah’a “Suriyelilerle sizi bir araya getiren şey nedir?” diye sorduğunu ve Nasrallah’ın, “Bizi yalnızca bir şey bir araya getiriyor: İran'dan gelen herhangi bir destek bize sadece Suriye üzerinden ulaşabilir” diyerek yanıt verdiğini aktarıyor. Büyükelçi ayrıca Lübnan'da kendisini hedef alan 3 suikast girişiminden bahsediyor ve bunun Hasan Nasrallah ile doğrudan ilişkisinin sonu olduğunu belirtiyor.
Meclis Başkanı Nebih Berri ile ilgili olarak ‘zeki, aklı başında ve usta bir diplomat’ ifadelerini kullanan Hoca, Berri’nin “Suudi-Suriye yakınlaşmasının bölgenin istikrarı için tek giriş noktası olduğu” fikrine dikkat çekiyor.
“Canbolat gerçek bir lider”
Kitabında Velid Canbolat’la ilgili de değerlendirmelerde bulunan Hoca, “Sabit bir duruşu yok. Çıkarına göre her an farklı bir pozisyon belirleyebilir. Canbolat gerçek bir lider. Takipçileri ve topluluğu hesap sormaksızın ve tereddüt etmeksizin onun ardından gider. Kral Abdullah bin Abdülaziz, babası Kemal Canbolat’tan dolayı onu da severdi. Velid’e karşı oldukça sevecen davranırdı” ifadelerini kullanıyor.
Hoca, Suriye devriminin pusulasının yarısının Canbolat’a döndüğüne, kalan yarısının ise Hizbullah’ın yanı sıra mayıs olaylarıyla ilişkili olduğunu zikrediyor. Suriye’nin doğrudan baskısı ile Emil Lahud’un bir kez daha cumhurbaşkanı olmasına eşlik eden olaylara değinen Hoca, Refik Hariri’nin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile olan son görüşmesine kadar buna engel olmaya çalıştığını söylüyor. Şam'daki başkanlık ofisinde 15 dakikadan fazla sürmeyen bu toplantı hakkında Hoca, “Esed, Hariri’ye Lahud’un cumhurbaşkanlığı süresini uzatmak istediğini açık bir şekilde söyledi. Lahud’u kendisi gibi gördüğünü ve görev süresinin uzatılması gerektiğini ifade eden Esed, reddettikleri takdirde Lübnan’ı ateşe vermekle tehdit etti. Bunun üzerine Hariri, Lübnan parlamentosunda Lahud’un görev süresinin uzatılmasına onay vermek zorunda kaldı. Fakat Velid Canbolat reddetmekte ısrar etti” diyerek sözlerini sürdürüyor.
Lahud, Hariri üzerinde baskı kurmaya çalıştı
Ömer Karami’nin 2004’te görevi devralmasının ardından hükümetten ayrılan Lahud’un Hariri üzerinde ‘baskı’ kurmaya çalıştığını belirte Hoca, şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Ülkedeki atmosfer oldukça çalkantılıydı ve ona ülkeyi terk etmesi yönünde tavsiyede bulunduk. Fakat Hariri, Suriye'nin onu öldürebileceğini ya da Hasan Nasrallah'ın buna katılabileceğini düşünmüyordu. ABD, Fransa, İngiltere ve Suudi Arabistan gibi birçok kaynaktan Refik Hariri’ye suikast düzenleneceği yönünde bir planın varlığına dair bilgiler aldık. Kendisinden ortaklık yatışıncaya ve durum netleşinceye kadar Fransa ya da Suudi Arabistan'da uzun bir tatil yapmasını tavsiye ettik. Fakat tavsiyemize kulak asmadı ve şu meşhur sözlerini söyledi: “Vatan bir otel değil.”
Parlamentoda bir muhalif olarak kalmaya devam etti. Krallarımız ona tamamen güveniyordu. Dışişleri Bakanı Yardımcısı Prens Halid bin Suud bizi ziyaret etti ve birlikte Hariri'nin yanına gittik. Onu endişeli, üzgün ve adeti olmadığı üzere bir hayal kırıklığı içinde bulduk. Ayrıldıktan sonra Prens Halid bana bunu fark edip etmediğimi sordu. Kendisine olumlu cevap verdim. Bir hafta sonra 14 Şubat Sevgililer Günü'nde Başbakan Refik Hariri, Beyrut'taki St George oteli yakınlarında bomba yüklü bir aracın patlatılmasıyla öldürüldü.
“Hariri’nin Hizbullah’ı silahsızlandırılma talimatı infazına neden oldu”
Kitapta Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesinin akabinde yaşananları ve ABD’li Büyükelçi Jeffrey D Feltman ile Fransa'nın Beyrut Büyükelçisi Bernard Emie’nin Hariri davasında uluslararası bir mahkeme kurulması konusundaki nasıl tavsiyede bulunduklarını anlatan Hoca şöyle devam ediyor:
“Uluslararası mahkeme fikri Hassan Nasrallah dolayısıyla aklıma geldi. Kendisi bana suikast davası için bir Arap mahkemesi kurulmasını önerdi. Nasrallah'tan ayrılıp kendi kendime düşündüğüm zaman bunun iyi fikir olmadığı kanaatine vardım. Nitekim Araplar arasındaki anlaşmazlıklar mahkemeyi bir çıkmaza sokacaktı. Bunun üzerine uluslararası bir mahkeme kurulsun dedim. Suudi Arabistan ve Saad Hariri bu fikrimi onayladı. Hasan Nasrallah'ın Siyasi Danışmanı Hüseyin Halil ile bir araya geldim ve kendisine uluslararası mahkeme planı hakkında bilgi verdim. Bana uluslararası bir mahkeme kurulduğu takdirde ülkeyi yakacaklarını söyledi. Nasrallah ise kendisiyle yaptığım görüşmelerden birinde, Refik Hariri'nin 1993 yılında direnişin silahsızlandırılması yönünde talimat vermesinin ardından onun infaz fermanını imzaladığını söylemişti.”
“İstihbarat içerisinde benim bilgim olmaksızın hareket eden bazı taraflar var”
Suudi Büyükelçisi, Suriye Devlet Başkanı Esed’in ülkesinin suikastla ilişkisini reddettiğini söylediğini belirtiyor ve Mart 2005'te Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiğini söylüyor. Hoca, o sıra Suudi Veliaht Prensi olan Prens Abdullah’ın kendisine, “Suriye'nin Refik Hariri'ye suikast düzenlemesinin sebebi hakkında” soru sorduğunu ve Beşşar Esed’in ise bu soruya, “İstihbarat içerisinde benim bilgim olmaksızın hareket eden bazı taraflar var” diye cevap verdiğini kaydediyor. Fakat Veliaht Prens’in buna inanmadığını ifade eden Hoca, Beşşar’ın bu suikastta parmağı olduğunu bildiğini söylüyor. Ayrıca Veliaht Prens’in, Esed’e mümkün olan en kısa sürede Lübnan'dan çekilmesini söylediğini ve aksi halde Riyad ve Şam arasındaki ilişkilerin kopacağını bildirdiğini kaydediyor.
Kral Abdullah'tan Esed’e: Sen yalancısın
Kral Abdullah'ın yalan söylenmesinden nefret ettiğini belirten büyükelçi, Esed’in Suudi Arabistan’ı son ziyaretinde kendisine şu cümleleri kurduğunu söylüyor: “Amcanı babandan önce tanırdım. Sonra babanı tanıdım. Seninle baban arasındaki fark; o doğru sözlüydü, sen ise yalancısın.”
Hoca, Hizbullah ile İsrail arasında 2006 yılında yaşanan savaşın yankılarına ve Suudi Arabistan'ın İsrail bombardımanı tarafından yok edilenleri yeniden inşa etme çabalarına da kitabında yer veriyor. Krallığın, Hizbullah'ın savaşın patlak vermesine yol açan davranışı (sınırda askerlerin kaçırılması) karşısındaki tutumunun örgüt tarafından hoşnutsuzlukla karşılandığını dile getiren Hoca, Suudi Arabistan'ın savaştan sonra yaptığı açıklama üzerine Nasrallah’ın şunu söylediğini kaydediyor: “Yanılıyor olabiliriz, fakat bu tavsiye açıkça bir skandal.”
Hafız el-Esed ile oğlu Beşşar Esed arasındaki fark
Kitabında Hafız el-Esed ile oğlu Beşşar Esed arasındaki farka atıfta bulunan Hoca, “Hafız el-Esed, Arap kampında kaldı ve İran'la olan ilişkilerinden faydalandı. Beşşar Esed ise İran’la olan ilişkisi nedeniyle Arap müttefiklerini kaybetti ve Batı'yı öfkelendirdi. Lübnan da bundan zararlı çıktı ve ülke bir iç savaşa sürüklendi. Ülkede yaş ve kuru hiçbir şey kalmadı” ifadelerini kullanıyor.
Kitabında Lübnanlı politikacılara değinen Hoca şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Jean Obeid, Lübnan'ın önde gelen entelektüeli, tecrübeli bir devlet adamı ve başkanlık için daimi bir adaydı. Arap olmadan önce Lübnanlı ve Hıristiyan olmadan önce bir Arap’tı. Tereddüt etmeksizin Jean Obeid’in cumhurbaşkanı olmasının Lübnan için bir şans olacağını söyleyebilirim.”
Mişel Avn ile -cumhurbaşkanı olmasının öncesinde- yaptığı bir görüşmeye değinen büyükelçi, Avn’ın görüşmeler sırasında gergin ve dalgın olduğunu söylüyor. Avn’ın kendisi için cumhurbaşkanlığının önünde engel olduğunu düşündüğünü belirten Hoca, Avn’ın ‘kendisinin yarı Arap ve yarı uluslararası bir kimlik taşıdığını’ anlamadığını dile getiriyor.
Saad Hariri ile ilgili olarak ise onun kendisi için ‘değerli ve samimi bir dost’ olduğu değerlendirmesinde bulunan büyükelçi, ‘ölüm korkusunu geride bırakmıştı’ ifadesini kullandığı Hariri’ye saygı duyduğunu ifade ediyor.
Hoca, Beyrut'tan ayrıldıktan sonra Suriye Devlet Başkanı Esed’in kendisine, “Görev süren sona erdi Abdülaziz” dediğini ve devrimden sonra kendisine şu cümleleri kurmayı hayal ettiğini söylüyor: “Görev süren sona erdi Esed.”
Kültür ve Enformasyon Bakanlığı
14 Şubat 2009'da Kral Abdullah bin Abdülaziz, Hoca’yı Kültür ve Enformasyon Bakanı olarak atadı. Hoca o sıra Beyrut'taki büyükelçilik görevini bitirmek üzereydi. Kral Abdullah'ın yalan söylenmesinden nefret ettiğini belirten Hoca, “Hata yapıp hatanızı kabul ettiğiniz takdirde büyük ihtimalle sizi affederdi. Fakat ona yalan söylediğinizde onun gözünden tamamen düşerdiniz” ifadelerini kullanıyor. Hoca, Esed dışında Kral Abdullah’a yalan söyleyen bir diğer kurbanın Irak Başbakanı Nuri el-Maliki olduğunu dile getiriyor. Hoca, Irak meselesi açıldığında Kral Abdullah'ın kendisine şunu söylediğini aktarıyor: “Nuri el-Maliki, bir yalancı ve İran ajanı. Onunla hiçbir şekilde temasta bulunma.”
O günlerde yaşananların Kral Abdullah’ın bu sözlerini doğruladığını dile getiren Hoca, Kral Abdullah'a yalan söyleyen diğer iki kurbanın Katar Emiri Hamad bin Halife ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim olduğunu söylüyor.
Ayrıca Hoca, Kral Selman ile ilgili olarak ise şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Bu adam bir daha tekrarlanmayacak olan bir tecrübeler bütününün özetidir. Kral Abdülaziz tarafından yetiştirildi ve kurucu kralın ardından tüm kralların yardımcılığını yaptı. Ayrıca Kral Selman, karmaşık sorunların çözümü için aile içerisinde sürekli kendisine başvurulan biriydi. Kendisi kararlı ve deneyimli bir yöneticidir. İki nokta arasındaki en kısa yolun düz çizgi olduğuna inanır ve bundan dolayı tehlikeli politikaları ve entrikalı karakterleri sevmez. Size bir şeyin olacağını söylerse, bilin ki bu şey kesinlikle olacaktır. Bunun gerçekleşmeyeceğini söylerse, asla gerçekleşmeyeceğinden emin olun. Kral Selman, kariyerimin her aşamasında beni gözetti, tavsiye verdi ve bana rehberlik etti. Veliaht Prens Muhammed bin Selman ise çok pratik bir adam. Liderlik özelliklerin yanı sıra büyük babasının birçok niteliğini de kendisinde taşıyor. Kamu işlerinin bir görevden ziyade bir onur olduğuna inanan herkese Muhammed bin Selman ile çalışmalarını tavsiye ederim. 24 saat içerisinde 25 saat çalışmayan kimselere tavsiyem, Muhammed bin Selman ile çalışmasınlar.”





