Cezayir halk hareketi haftada iki kez gösteri yapabilecek

Cezayir’de hükümet karşıtı bir yürüyüş sırasında bayrak tutan eylemciler (Reuters)
Cezayir’de hükümet karşıtı bir yürüyüş sırasında bayrak tutan eylemciler (Reuters)
TT

Cezayir halk hareketi haftada iki kez gösteri yapabilecek

Cezayir’de hükümet karşıtı bir yürüyüş sırasında bayrak tutan eylemciler (Reuters)
Cezayir’de hükümet karşıtı bir yürüyüş sırasında bayrak tutan eylemciler (Reuters)

Atıf Katadre
Cezayir resmi makamları, halk hareketinin ‘cuma ve salı (öğrenci yürüyüşü) yürüyüşlerinin yanı sıra cumartesi günlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi’ çabalarını eleştirdi. Cezayir yargısı ise geçen cumartesi günkü yürüyüşlere katılan aktivistleri ‘izinsiz şekilde toplanmakla’ suçladı.
Bu çerçevede ‘gösteri düzenlemeyle’ suçlanan Samir Belarbi, serbest bırakılmasından birkaç gün sonra yeniden geçici olarak hapishaneye geri döndü.
Yaklaşık üç haftadır halk hareketi aktivistleri, hareketin sonuçlarını ve otoritenin ‘eylemcilerin taleplerine verdiği’ yanıtları üzerinde yoğunlaşan iç tartışmaların ardından cumartesi günleri yeni yürüyüşler düzenlemeye çalışıyor. Cezayir halkı, yaklaşık 55 haftadır her cuma ve salı günü gösteri düzenliyor. Halk hareketi, öğrencilerin her salı günü yürüyüş düzenlemesi öncesinde kendiliğinden patlak vermişti.

Halk hareketinin ve polisin tırmanışı
Halk hareketine katılan aktivistler, dernekler ve hatta avukatlar, geçen cumartesi günü polisin eylemcilere karşı yaklaşımlarını eleştirirken, söz konusu faaliyetleri ‘şiddet’ olarak nitelendirdi. Polisin faaliyetleri, gazeteci Halid Dararni ve aktivistler Samir Belarbi ile Süleyman Hamitoş’un gözaltına alınmasıyla sonuçlanmıştı.
Cumartesi yürüyüşünde gözaltına alınan üç kişi de dahil olmak üzere yürüyüşlerde tutuklanan çok sayıda aktivisti savunmakla görevli Avukat Abdulgani Badi, “Sokaklardaki yürüyüşü görüntüleyen bir gazetecinin nasıl gözaltına alındığını anlayamıyorum. Adli soruşturmanın mahiyetinin anlamı nedir, soruyorum. Korktuğum şeylere gelince, onları gözaltına almak için herhangi bir yol aranmasından endişe ediyorum. Bir güvenlik sapmasının varlığı, oldukça tehlikeli bir durum. Koşullar, Samir Belarbi’nin yürüyüşün bir parçası olduğunu, gazeteci Halid Dararni’nin yürüyüşe sarıldığını ve Süleyman Hamitoş’un da yürüyüş kitlesinin bir parçası olduğunu söylüyor” ifadelerini kullandı.
Yargı, geçen salı günü Dararni hakkında yargı kontrolü altında serbest bırakma kararı aldı. Belarbi ve Hamtoş, ‘ordunun moralini zayıflatma’ suçlamasıyla geçen Şubat ayı başlarında geçici olarak gözaltına alınmıştı. Yargı ayrıca, 10 Mart’ta aktivist Kerim Tabu hakkındaki 1 yıllık hapis cezası kararını kınadı. Bu durum, Tabu’nun 26 Mart’ta serbest bırakılması anlamına geliyor.

Emniyet Müdürlüğü yalan söylüyor
Sosyal medya organları üzerinden bir ‘kınama’ dalgası ortaya koyulurken, Cezayir Emniyet Müdürlüğü de resmi bir bildiri yayınlayarak, ‘eylemcilere karşı güç kullanıldığını’ yalanladı. Bildiride, güvenlik güçlerinin, başkent sokaklarında izinsiz yürüyüşlere tanık olduğu belirtilirken, bu yürüyüşlerin trafik hareketliliğini engellediği ve bazı dükkanların kapatılmasına neden olduğu ifade edildi. Bildiride ayrıca, bu koşulların, polisi, yürürlükte olan yasa ve yönetmeliklere uygun şekilde müdahale etmeye ittiği aktarıldı.
Bildiride, “Yürüyüşe katılan bazı aktivistler gözaltına alındı ve aynı gün soruşturulup serbest bırakıldılar. Bazı aktivistler ise koşulları değerlendirmek üzere yetkili adli makamlara sevk edilecektir” ifadelerine yer verildi. Emniyet Müdürlüğü ayrıca, anayasal yükümlülüklerini yerine getirdiklerini vurgularken, “İnsanları ve mülkiyetlerini korumak, kamu huzurunu, vatandaşların refahını ve ülkenin güvenliğini sağlamak için çalışmaya devam edilecektir” dedi.

Tırmanışa karşı güvenlik vetosu
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Cezayir resmi organları, halk hareketinin ‘haftalık üç gün yürüyüşle’ tırmanışı artırma çağrılarına ilişkin ‘rahatsızlığını’ gizlemedi. İçişleri Bakanı Kemal Belcud, geçen salı günü polis birimlerinin ziyareti sonrasında Biskra vilayetinde (başkentin 400 km güneydoğusunda) duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi. Belcud ayrıca, yürüyüşlere eşlik eden güvenlik faaliyetlerinin, halk hareketine yeni bir günün eklenmesine izin vermeyeceğine dikkati çekti.
Kemal Belcud, “Abdulmecid Tebbun’un ülkenin cumhurbaşkanı olarak seçilmesi sonrasında, halk hareketinin taleplerinin fiili olarak uygulanması taahhüt edildi. Yakında, bu taleplere yanıt olarak anayasa yeniden gözden geçirilecek. Ancak bazı unsurlar, hareketin ulaştığı durumu yok etmek için çaba sarf etmeye başladı. Öyle ki salı ve cuma günleri dışarı çıkılırken, bugün ise diğer günlerde yürüyüş düzenlemekten bahsediliyor. Tüm bunlar ne için? Bu insanlar ülkeyi yok etmeyi ve geçmiş yıllardaki sorunları yeniden ortaya koymayı istiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İçişleri Bakanının sözleri, güvenlik yetkililerinin gösterileri cuma ve salı günleriyle sınırlandıracağı ve bu günler dışında gösteri düzenlenmesini yasaklayacağı anlamına geliyor.
Cezayir, başkentte yürüyüş düzenleme yasağını 20 yıldır kaldırmıyordu. Ancak halk hareketi cuma günleri yürüyüş düzenleyerek, bu yasağı kırdı.

İsrail, İki Arap ve Batı ülkesi
İçişleri Bakanı Kemal Belcud, bahsettiği ‘kişilerin’, İsrail, bir Avrupa ve Arap ülkesi gibi bazı yabancı ülkeler tarafından desteklendiğini belirtti. Cezayir halkının uyanık olması gerektiğini vurgulayan Belcud, “Polis, koşulları profesyonel şekilde takip ediyor. Çeşitli güvenlik davranışlarıyla suçlanan bu unsurlar, Cezayir’i daha büyük sorunlara sokmak için bir şeyler yapmak istiyorlar” ifadelerini kullandı.
Cezayirli gazeteci Muhammed Sidmo, Abdulaziz Cerad (başbakan) ve Kemal Belcud’un halk hareketine ilişkin ifadelerinin ‘masum olmadığını’ belirtti. Bu ifadelerin, her cuma ve salı günü hala güçsüz şekilde ısrar eden sokakları kutuplaştırmak için umutsuz bir girişim çerçevesinde, şekli bir sakinliği sona erdirme kararının meyvesi olduğunu ifade etti.
Anayasa hukuku profesörü Rıda Dağbar, gösteri hakkı hususunda açıklama yaparken, “Yasa metni veya 2001 yılı yürütme kararnamesi dikkate alınmıyor. Çünkü barışçıl gösteri düzenleme özgürlüğünü garanti eden ve vatandaşların, bunu şeklini belirleyen yasa çerçevesinde uygulamasını içeren 49’uncu maddedeki anayasal hükmü açıkça ihlal ediyorlar” dedi. Dağbar, “Nihayetinde ortaya koyulan uygulamalar, ulusal çıkarlara hizmet edemez. Bazıları, halk hareketinin güvenlik yöntemlerini ‘kutsal’ olarak nitelendiriyor” dedi.

 


Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”