​Irak ve ilkesel olarak ‘sıfırdan başlamak’ (3)

Fotoğraf (AFP)
Fotoğraf (AFP)
TT

​Irak ve ilkesel olarak ‘sıfırdan başlamak’ (3)

Fotoğraf (AFP)
Fotoğraf (AFP)

Luey Abdulilah
Modern Irak tarihinin, bundan yüzyıl sonra, Homeros gibi bir şair tarafından, İlyada Destanı’nda olduğu gibi bir tür ‘zamansız efsane’ olarak değerlendirilebileceğini göz ardı etmiyorum. Homeros, Mezopotamya ülkesini bir uzay gemisinden izleyebilseydi ne kadar şanslı olurdu!
Uyumlu bir dans tutturmuş iki âşık gibi, birbirine kâh yaklaşıp kâh uzaklaşan iki ölümsüz nehrin, sonunda en güneyde birbirlerine kavuştuğuna şahit olurdu. Büyük şair, bu iki nehrin Doğu Anadolu’daki yüksekliklerden doğduğuna da tanık olurdu şüphesiz.
İki nehrin geçtiği verimli topraklar ve etrafında uzanan cömert ovalar, birçok farklı kavmi kendisine çekmiş ve dolayısıyla bölgenin dört yanında şiddetli savaşlar yaşanmıştı. 19. Yüzyılda arkeologlar, çivi yazısıyla bir kralın lanetlendiği ne çok yazıt buldu. Oysa bir tabaka altında aynı kralı öven ve göklere çıkaran yazıtlar da vardı. Fırat ve Dicle’nin güzergâhı, farklı şehir medeniyetlerinin aynı anda ayakta kalabileceği güvenli bölgeler içeriyordu. Örneğin Mısır’da bu mümkün olamazdı, coğrafi şartlar Mısır’da tek bir güçlü devletin ayakta kalabilmesine imkân tanıyordu.

İstikrarsızlık
Bu iki nehir, yüzyıllar boyunca Orta Asya ve Arap Yarımadası’ndan gelen göçebe kabilelerin, yerleşik hayata geçmelerini sağladı. Bedevilikten medeniliğe geçiş yaptılar. Ancak (Rafideyn Vadisi) Mezopotamya, tarih boyunca istikrar yüzü görmedi, sanki böylece istikrarı esas addeden tabiatın yasalarına başkaldırıyordu.
Tıpkı depremler, volkanlar, fırtınalar, salgınlar ve sel taşkınları gibi. 
Hülagü Han, Abbasi Halifeliğinin başkenti olan Bağdat’ı işgal edip eşi benzeri görülmemiş bir yıkım gerçekleştirmesinin üzerinden altı asır geçti. Irak görece yakın tarihi boyunca üç gücün baskısına maruz kaldı. Bu güçler, kuzeyden, Orta Asya içlerinden gelen göçebe kabileler ve yine aynı bölgeden gelen Türk boylarıdır ki Osmanlı İmparatorluğu’nu kurarak buraları ele geçirdiler. Doğu’da yine bir Türk kabilesi olan Safeviler bir başka imparatorluk kurarak Irak üzerinde egemen oldu. Güneyden ise, Arap Yarımadası’ndan süreklilik arz eden Arap aşiretlerinin bölgeye göçü söz konusuydu. Her bir kabile, Mezopotamya’da adeta depreme neden oluyor ve ele geçirdiği bölgelerdeki diğer klanları, hayvanlarını otlattıkları Fırat-Dicle kıyılarından öteye sürüyordu.
Basra’yı 1914’te işgal eden İngilizler, kuzeye yönelerek 11 Mart 1917 tarihinde Bağdat’ı ele geçirdi. İngilizler askeri birliklerinin geçişlerini kolaylaştırmak için, ulaşım altyapısı kurmak zorundaydı. Dolayısıyla tren rayları döşediler, köprü ve yol yaptılar, Basra limanını modernize ettiler.  İlk elektrik istasyonunu kurdular ve petrol çıkarmaya başlayarak rafineriler tesis ettiler. Bu altyapı çalışmalarında yer alan Iraklılar süreç içinde küçük bir işçi topluluğu oluşturdu. Bu yapılar daha sonra yeni kurulan Irak Devleti’nin mülkiyetine geçti. Modern Irak bu altyapı temelleri üzerinde yükseldi.

Muhalefet
I. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği tarihe kadar, Irak’ta Osmanlı İmparatorluğuna karşı kayda değer bir muhalefet hareketi olmamıştı. İttihatçı kadroların Sultan İkinci Abdülhamid’i 1908’de hal ederek, devletin ana referansını din olmaktan çıkarıp ulus devlet anlayışını ikame etmelerine rağmen, bu önemli değişiklik Irak kamuoyundan büyük bir tepki görmemişti. Osmanlı Devleti’nin yönetici tayin ettiği kesimler, devlete bağlılıklarını sürdürüyordu. Orta sınıfa mensup olan subaylar, Osmanlı Ordusunda görev yapmaya devam ediyordu, ancak Türk subaylarının Hülagu ve Cengiz Han’ın soyundan geldiklerini söyleyerek övünmesi karşısında da rahatsızlıklarını gizlemiyordular. Bu duygu daha sonra söz konusu subayların Kral Faysal bin Hüseyin’in başını çektiği Arap Devrimi’ne katılmalarında da etkili olmuştur.
ABD yönetiminin 2003’teki işgalden sonra kendi ülkesindeki seçim sistemini Irak’a dayattığı gibi, İngiltere Sömürge Bakanlığı da, İngiltere’deki yönetim sistemin bir benzerini Irak’ta uygulamak istedi. İngilizler bu konuda Irak’ın özel şartlarını ve toplumsal dokusunu dikkate almadı. Ezici çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir toplumda, seçimlerin toplum geneline yayılmasının bir anlamı yoktu. Toplumun büyük çoğunluğunu yerleşik ve yerleşik olmayan aşiretler oluşturuyordu. Buna ek olarak, çok farklı etnik ve dini gruplar mevcuttu. İngilizlerin kurduğu bu yeni sistemle birlikte, Irak’ın ulusal birliğine bir darbe vurulmuş, günümüze kadar devam eden sorunların temeli atılmıştı. Üstelik İngiltere benzeri bir monarşinin tesis edilmeye çalışılması, zaman içinde kaçınılmaz bir şekilde başarısız oldu. İngiltere’deki ‘Anayasal Monarşi’ devletin tesis edilişinden yüzyıllar geçtikten sonra mümkün olabilmişti. İngiliz toplumu nice badireler atlatarak, ulus devlet bilincine kavuşabilmişti. Irak’ta ise kralın öncelikli görevi, yeni devletin kurumlarını tesis etmekti.
İki gerçeği teslim etmek zorundayız.
Birincisi: Iraklı idareciler ülke yönetiminde deneyimsizdi. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlet idaresinde yer almış olsalar da,  daha çok valilerin kişisel çıkarları ya da Babı Ali’nin menfaatleri doğrultusunda kullandığı araç mesabesindeydiler. Aynı yargı Memlüklüler dönemi için de geçerlidir.  
İkincisi; aşiret şeyhlerinin, Mithat Paşa aşiret topraklarını (kamu arazileri), aşiret şeyhinden kiralanmış gösteren tapuları dağıtışından bu yana, İstanbul yönetimine ödedikleri yüksek kiralardan yakınmaya cesaret edememiş olmalarıydı.
Irak’ta kümülatif kolektif bir yapının gelişmemiş olması bu halkı diğer toplumlardan ayırt edici vasıflardandı.
Iraklılar itaati bir zorunluluk olarak görüyordu ki otoriter sistemlerde itaatsizliğin cezası kellenizin uçması anlamına geliyordu. Dolayısıyla Iraklılar baskıcı sistemlere itaat ederken, otoritenin zayıfladığı zamanlarda da isyana meyilli oluyordu. Irak’ta tesis edilen ‘Monarşi’ Osmanlı döneminde kendine yer edinmiş Aristokrat diye tanımlayabileceğimiz kesimlerce sert bir direnişle karşılaştı. Çünkü Kral Birinci Faysal, yönetimde Aristokrat ailelerin çocuklarına yer vermemeyi tercih etmişti. Kral Faysal daha çok Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak Babı Ali’ye karşı başlattığı Arap Devrimi’ne iştirak eden Iraklı subayları üst düzey görevlere getirdi.
Osmanlı dönemindeki etkilerini yitirmekten rahatsız olan Aristokratlar, genellikle orta sınıfa mensup olan ‘şerifçi’ subayları aşağılıyordu. Onlara göre Nuri Said Paşa ve Cafer el-Askeri gibi subaylar orta sınıf temsilcileriydi. İngiltere ile yapılan anlaşmalar ve manda yönetimi süreci ile Irak’ın 1932’de Birleşmiş Milletlere üye olmasına itiraz geliştiren Aristokrat sınıf, bu durumları adeta ‘Hz. Osman’ın kanlı gömleği’ olarak, kitleleri monarşi aleyhine kışkırtmak için kullandı.

Komünizm ve Arap Milliyetçiliği
Irak’taki Komünist ve Arapçı hareketler, toplumun doğal bir gelişimi olarak ortaya çıkmadı. Bu hareketlerin ortaya çıkışının iki ana sebebi vardı. Bunlardan biri 1917 Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesi, diğeri de 1933’te Adolf Hitler'in Almanya’nın başına geçmesiydi. 1920'lerde şehirlerde yaşayan birçok orta sınıf vatandaş, eski geleneklerin hüküm sürdüğü kapalı bir sistem içinde yer alıyordular. Sadece Bağdat’ta 1918 yılında 110 bağımsız aşiret vardı ve bu aşiretlerin 1186 alt aşireti bulunmaktaydı. (Kaynak: Hanna Batatu – Irak adlı eser – ikinci cilt)
Taşrada ise aşiret şeyhlerinin egemenliği söz konusuydu. İngiltere aşiret şeyhlerini kendi tarafına çekebilmek için, vergilerini düşürmüş ve onlara ek imtiyazlar tanımıştı. Kral Faysal ise tam bağımsızlık istemesine rağmen, ordu kurumunun yetersizliği dolayısıyla, ülke sınırlarını koruyabilmek için İngiltere’ye bağımlı haldeydi. Sovyetler Birliği’nden gelen haberler, birey karşıtı bu kapalı toplumlar içinde sıkışmış hisseden okumuş kesimi heyecanlandırıyordu. O dönemde sınırlı sayıda da olsa, Arapçaya çevirilerin yayınlandığı, İşçi Aylığı gibi dergiler vardı. Ayrıca Fransa merkezli Levant gazetesinin de etkisi oluyordu. Orta ve üst sınıflara mensup bazı aydınların solcu eğilimler göstermesi, okuyan kitleler arasında sola olan ilginin artmasını sağladı. Hüseyin Rehhal (Irak’ta Marksizm ideolojisinin öncüsü) Mahmud Ahmed Seyyid gibi aydınlar gençleri etkiliyordu. Mahmud Seyyid aynı zamanda Irak’ta ilk romanı yazan kişidir, Celal Halit adındaki bu eserde komünist düşüncelere rastlanır.
Ancak bu sosyalist eğilimli taife, Sahafe adlı gazetedeki ‘tuhaf ecnebi’  yayınları dolayısıyla toplum tarafından dışlandı. Camilerde hocalar, Cuma namazlarında bu kesim karşıtı hutbeler verdi. Irak sol hareketinin oluşmasında en büyük katkı şüphesiz,  Asur kökenli Piotr Vassili adındaki bir Gürcistanlı terzinindir. Vassili, Gürcistan Tiflis’te büyümüştü, Arapça, Farsça, Rusça ve Türkçe ’ye vakıftı. Babası Osmanlı zamanında Irak’ın Amadiye şehrinden Gürcistan’a göç etmişti.

Vassli
Piotr Vassili, 1922'de İran üzerinden Irak’a geldi, yetenekli bir terzi olarak tanındı. Güney kentlerinin birçoğunda çalıştı, yerel terzilere, yeni yöntemleri öğretti. Nasıriye’de çalışırken artık neredeyse ülke çapında bir şöhrete kavuşmuş ve halk arasında tanınır olmuştu. Vassili’nin komünist ideolojisinden, Yusuf Selman, Davud Selman ve Gali Zuveyyid adındaki kişiler etkilendi. Üçü de Nasıriyeliydi ancak Basra şehrinde de etkin bağlantıları vardı. Bu üçlü, Nasıriye Komünist Hareketi’nin temellerini attı. (Hanna Batatu – Irak adlı eser –ikinci cilt)
Denilebilir ki Irak Komünist Partisinin oluşması, yerel sebeplerden kaynaklanıyordu. Daha medeni ve gelişmiş ülkelerin aksine, Irak’ta yaygın bir işçi kesimi yoktu, çiftçiler de aşiret şeyhlerinin ve din adamlarının vesayeti altındaydı. Buna rağmen Iraklı Komünistlerin öncelikli hedefi yeni kurulmuş devleti yıkarak yerine Komünist devleti ikame etmekti. Bu tutumları, tarih dışından gelen bir kahramanın, tüm dengeleri bir anda altüst etmesi özlemine benzetilebilir. Örgüt adı ‘fehd’ olan Yusuf Selman, Moskova’daki üniversite eğitimini tamamlayıp 1937’de Irak’a döndüğünde, bazı örgüt arkadaşlarına şöyle söylemişti: "Biz her ne kadar komünist olsak da, Irak’ta komünist bir rejim kurmayı düşünmüyoruz." Yani bu kesimin asıl amacı ve görevi; monarşiyi sona erdirmek ve uzak bir gelecekte sosyalist bir devletin oluşabilmesi için bir ‘ihtimal’ doğurmaktı. Dini cemaatlerdeki ‘kurtarıcı’ akidesine benzer bir inanç taşıyordular. Halk tarafından yöneticileri bilinmeyen gizli bir örgütlenme oldukları için, süreç içinde birer efsaneye dönüştüler. Dolayısıyla örgütün alt tabakasında yer alanlar, yöneticileri meleksi varlıklar olan eşitlikçi, hayali bir toplum inşa etmek için yeri geliyor canlarını feda ediyordu. İdeolojinin haklılığı delillere değil adeta mutlak bir inanca dayanıyordu. Irak sol entelijansiyası, 1940-1950’li yıllarda oldukça radikaldi, monarşi yönetiminin sonlandırılması hedefi, ülke içindeki farklı grupları bir araya getiren nadir hususlardan biriydi. Monarşi yıkılmalı, bir geçiş dönemi olmalı, ardından da ‘komünist toplum’ idealine ulaşılmalıydı.

"İdeolojik Kaldıraç"
Iraklı siyaset bilimci Hanna Batatu, Irak yakın tarihini ele aldığı "Irak" kitabının ikinci cildini Komünist hareketlere ayırmıştı. Hanna Batatu’ya göre, Irak Sosyalistleri, toplumdaki diğer muhalif kesimler tarafından, monarşiyi yıkmak için "ideolojik bir kaldıraç" olarak kullanıldıklarının bilincindeydi. Toplumda geniş karşılığı olmamasına rağmen 40’lı ve 50’li yıllarda Komünist hareketin bu kadar etkili olmasının ana nedeni de bu idi. Bu süreçte yaygınlık kazanan ikinci siyasal akım ise, Arap ulusalcılığı akımıydı. Hitler’in Almanya’da yönetime gelmesi ve Germen ırkının üstünlüğünü savunması, zaten Birinci Dünya Harbi’nden sonra yükselişte olan ulusçuluk akımının, Ortadoğu’da da yaygınlaşmasına neden oldu. Arap birliği fikri, tüm Arap uluslarının bir devlet başlığı altında toplanması, alışkanlıkları ve düşüncelerinin sentezlenmesine dayanıyordu. Filistinlilerin ‘taksim planına’ karşı 1937’de başlattığı başkaldırının, Arap toplumları tarafından benimsenmesi de, ‘Arap ulusçu’ hareketin bu toplumlarda daha fazla kabul görmesine neden oldu.
Nasıl ki resmi tarih öğretisi, Abbasi ve Emevi dönemlerini, ideal dönemler olarak tasvir ediyor ve o dönemlerde yaşanan şiddet ve haksızlıklara değinmiyorsa, Irak’ta monarşinin kurulmasının ardından, tüm Osmanlı tarihi bir çırpıda yok sayılarak, karanlık çağlar olarak addedildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim biçiminin, gerçekçi ve derinlemesine bir okumaya tabi tutulmaması, adeta geçmişle tüm bağların kesilmesine ve ‘şimdinin’ kavranamamasına neden oldu.
Şubat 1941’de, başlarında Selahaddin es-Sabbağ’ın olduğu dört general tarafından darbe yapıldı, daha sonra bu askerlere ‘Altın Dörtlü’ denilecekti. Darbeci subaylar İngilizlerle çatıştı, ancak İngiltere ‘devrimcileri’ hezimete uğratarak bir kez daha Irak’ı doğrudan işgal etti. Prens Abdulilah’ın tekrar yönetimin başına geçmesini sağladı. Bu süreçte İngiltere, sadece kendisine bağlı olduğunu düşündüğü kişilerin devlet yönetiminde yer almasına izin verdi. Bu deprem, daha sonra ortaya çıkacak birçok ‘Arap ulusçuluğu’ hareketinin işaretçisiydi. Tüm hareketlerin ortak hedefi İngiliz destekli monarşi yönetiminden kurtulmaktı. Suriye’de 1947 yılında Baas Partisi kuruldu, kısa sürede birçok Arap ülkesinde şubeler açtı. Bu bağlamda, önceleri bir isim benzerliğiyle 1947 yılında da Irak Baas Partisi kuruldu.
Suriye Baas Partisi, Irak Baas Partisi’nin 1952 yılında tanıdı. Parti başkanlığına genç mühendis Fuad Rekabi getirildi. Baas Partisi, komünizm ve ulusçu anlayışı, Hitler’in yaptığına benzer şekilde bir araya getirmişti.
Baas Partisi’nin öncelikli hedeflerinden biri; tüm Arapları bir çatı altında toplamaktı. Ancak süreç içinde, sert ideolojik yaklaşımı benimseyen bu partinin başarılı olamayacağı anlaşıldı. İki gizli örgüt; Baas ve Komünist Parti’nin toplum içinde etkisini arttırması, 1950’ler de büyük bir felaketin yaşanmasına zemin hazırladı. Bu süreçte, ‘Irak treni’ raydan çıkarak felakete sürüklenecekti.
* Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.

Irak: Kaçırılmış fırsatlar ülkesi (-2-)
Irak: Kaçırılmış fırsatlar ülkesi (-1-)



İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
TT

İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi Halkla İlişkiler Müdürü Mazen Alluş, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar kapalı olduğunu açıkladı. Alluş, özellikle Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı üzerinden uçuşu bulunan yolcuların, seyahatlerini sürdürebilmeleri için Humus kırsalındaki Cusiye Sınır Kapısı üzerinden geçiş yapabileceklerini belirtti.

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi, cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısı itibarıyla Cideyde Yabus Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin geçici olarak durdurulduğunu duyurdu.

Bu karar, İsrail ordusunun Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı ile bu kapıya ulaşan M30 karayolunu hedef alacağı yönündeki uyarısının ardından geldi.

Alluş, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın yalnızca sivillerin geçişi için kullanıldığını, herhangi bir askerî amaçla kullanılmadığını vurguladı.

İsrail ordusu ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye–Lübnan sınırındaki Masnaa Sınır Kapısı çevresinde bulunanlara ve M30 yolunu kullananlara bölgeyi derhal boşaltmaları çağrısında bulundu. Açıklamada, bölgenin hedef alınacağı belirtilerek, Hizbullah’ın söz konusu geçiş noktasını askerî amaçlarla ve silah kaçakçılığı için kullandığı iddia edildi.

fdvfdv
İsrail bombardımanından kaçan Suriyeliler ve Lübnanlılar, Lübnan ile Suriye arasındaki Masnaa Sınır Kapısı’nda (Şarku’l Avsat)

Bir Lübnan güvenlik kaynağı da uyarının ardından Masnaa Sınır Kapısı’nda tahliye sürecinin başlatıldığını doğruladı.

Alluş, gece saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada ise sınır kapısının tamamen sivil amaçlarla kullanıldığını, herhangi bir silahlı grup ya da milis varlığının bulunmadığını ve yasal çerçeve dışı faaliyetlere izin verilmediğini yineledi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere konuşan Alluş, “Mevcut uyarılar ışığında ve yolcuların güvenliği için, olası riskler ortadan kalkana kadar sınır kapısından geçişler geçici olarak durdurulacaktır. Durumun istikrara kavuşmasının ardından faaliyetlerin yeniden başladığı duyurulacaktır” dedi.

vrrv
Bir çocuk, sırtında eşyalarını taşırken 4 Ekim 2024’te İsrail bombardımanının oluşturduğu çukurun yanında, Masnaa Sınır Kapısı’ndan geçiyor (AP)

Suriye ile Lübnan arasındaki sınır kapılarında, özellikle İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik yoğun hava saldırılarının ardından ülkelerine dönen Suriyelilerin oluşturduğu yoğun bir geçiş trafiği yaşanıyor. Saldırılarda çok sayıda Suriyeli hayatını kaybederken, çok sayıda kişi de yaralandı.

rbrg
Humus kırsalında, Lübnan sınırındaki Cusiye Sınır Kapısı (SANA)

Masnaa Sınır Kapısı, iki ülke arasındaki ana geçiş noktası olmasının yanı sıra, ticaret açısından hayati bir arter ve Lübnan’ın bölgeye açılan başlıca kara kapısı konumunda bulunuyor. İsrail, söz konusu sınır kapısını daha önce Ekim 2024’te İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmalar sırasında hedef almıştı. Kapı, o dönemdeki ateşkesin ardından yaklaşık bir ay sonra başlatılan onarım çalışmalarıyla yeniden açılmıştı.


Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
TT

Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)

Rabia Abdusselam

Cezayir’deki yetkililerin ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarını dinleyen ya da yayınladıkları bildirileri okuyanlar, ‘sert güç’ olarak bilinen olguya ve uluslararası ortamın hiçbir kuralın geçerli olmadığı açık bir alana dönüşmesine yönelik ‘endişe ve gerginliği’ hissedebilir. Buna komşu ülkelerdeki (Libya, Mali ve Afrika Sahel Bölgesi) güvenlik istikrarsızlığından kaynaklanan karmaşık bölgesel tehditler de ekleniyor.

Bu bağlamda Cezayir Genelkurmay Başkanı General Said Şangariha, Ramazan Bayramı vesilesiyle komutanlarla gerçekleştirdiği toplantıda yaptığı konuşmanın büyük bir bölümünü, yumuşak güç araçları yerine askeri ve savunma varlıklarına öncelik veren ‘güç savaşları’ veya ‘sert güç’ olarak bilinen konuya değindi. General Şangariha konuşmasında, “Silahlı kuvvetler mensupları, uluslararası durumun tanık olduğu ve savaş seçeneğinin geri dönüşü, askeri müdahaleler, çok taraflı kuruluşların konumunun gerilemesi ve uluslararası hukuk kurallarının göz ardı edilmesi ile karakterize edilen, devletlerin egemenliğini ve ulusal tercihlerini etkileyen hızlanan jeopolitik dönüşümlerin gerçeklerini kavramaya davet ediliyor” dedi.

General Şangariha, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, Cumhuriyet Muhafızları ve Ulusal Jandarma komutanları ile ordunun merkezi kurum ve birimlerinin komutanlarının da katıldığı toplantıda şunları söyledi:

“Ortadoğu’da yaşanan kaos ve şiddetli askeri gerginlik, ‘herkesin, dünyanın yaşadığı derin jeopolitik dönüşümler, özellikle de bunların Güney ülkeleri üzerindeki etkileri konusunda, yüksek profesyonellik ve öngörülü bir proaktiflikle farkındalık düzeyini artırmasını’ gerektiriyor.”

Aynı söylem, bir süredir ülkedeki siyasi liderler tarafından da tekrarlanıyor. Bu bağlamda, solcu İşçi Partisi lideri ve eski cumhurbaşkanlığı adayı Louisa Hanoune, başkent Cezayir’de Siyasi Büro ile yaptığı toplantıda, “Eğer dostlarına vurulduğunu görürsen, bunun sana da ulaşacağını bil” deyişini kullandı. Bu atasözü, ülkede başkalarına (arkadaşlara) gelen kötülük veya zarardan ders çıkarmaya ve tedbirli olmaya teşvik etmek için kullanılır. Zira Hanoune da öncelikle İran'a ve ayrıca ‘Mutlak Kararlılık Operasyonu’ adı verilen ABD askeri müdahalesine sahne olan Venezuela'ya atıfta bulunuyordu. Söz konusu operasyon, artan jeopolitik gerginlikler ortasında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşinin tutuklanıp ABD’ye götürülmesiyle sonuçlanan bir operasyondu.

Hanoune’a göre Cezayir'in şu anda iç istikrarı ve toplumsal uyumu koruması gerekiyor. Zira arka arkaya gelen uluslararası krizler, devletlerin dış baskılara karşı koyabilecek güçlü bir iç cepheye sahip olmasının önemini teyit ediyor ve kanıtlıyor. Ayrıca bu durum ‘geniş çaplı bir siyasi seferberlik ve ulusal bilincin güçlendirilmesini’ de gerektiriyor.

Öte yandan (Cezayir'in en eski muhalefet partisi) Sosyalist Güçler Cephesi’nin birinci sekreteri Youcef Aouchiche, başkentte düzenlenen parti kadroları toplantısında yaptığı konuşmada, Ortadoğu'da tırmanan gerginliklerin ‘yüksek düzeyde uyanıklık ve ulusal sorumluluk’ gerektirdiğini vurguladı. Aouchiche, ulusal egemenliğin savunulması ve devletin stratejik direncinin güçlendirilmesinin, kalkınma ve demokrasiye dayalı bir ulusal proje gerektirdiğine dikkati çekti.

fvf
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, başkent Cezayir’de İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi ağırladı, 25 Mart 2026 (AFP)

Cezayir, tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyuyor ve bunun için şu an çok uygun bir fırsat bulunuyor.

Daha önce 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olan Youcef Aouchiche’e göre bir devletin gücü askeri kapasitesi veya doğal kaynaklarıyla değil, esas olarak toplumunun uyumu ve vatandaşlarının kurumlarına duyduğu güvenle ölçülür. Ayrıca Aouchiche, halkın kamu hayatına fiilen katılımı ve demokratik meşruiyete dayalı bir yönetimin varlığı olmadan hiçbir devletin güçlü, istikrarlı ve güvenli olmasının mümkün olmadığını düşünüyor. Aouchiche, dış zorluklar ve baskılarla mücadelenin, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin sağlamlaştırılması, ekonomik bağımsızlığımızın güçlendirilmesi ve başta gıda, enerji, teknoloji ve dijital güvenlik olmak üzere hayati alanlarda kendi kendine yeterliliği sağlayabilecek bir ulusal ekonominin inşa edilmesi sayesinde gerçekleştirilebileceğini de sözlerine ekledi.

Endişenin sebebi ne?

Cezayir’deki askeri yetkililer ve parti liderleri arasında endişeli açıklamaların dikkat çekici şekilde artması, ‘İran’a karşı savaş, neden resmi yönetici kesimleri ve ülkenin siyasetçilerini endişelendiriyor?’ şeklindeki temel bir soruyu gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre uzmanlar, Cezayir’in bugün, on binlerce kurbanın verildiği ve ülkenin 1990’lı yıllarda yaşadığı ‘kara on yıl’ diye adlandırılan döneme hakim olan türden bir ‘siyasi parçalanma’ ya da ‘çatışma’ yaşamadığı ve kurumsal bir kriz bulunmadığı konusunda hemfikir. Ancak dış faktörler güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor. Stratejik çalışmalar uzmanı Prof. Muhammed Zenasni, Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, Cezayir’in dengeleyici bir bölgesel aktör olarak büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını ve bugün egemenliğini ve bağımsızlığını korumak için karşı karşıya olduğu bu büyük tehditlerin farkında olduğunu, bu sebeple Cezayir’in askeri ve siyasi liderliğinin, herhangi bir acil duruma karşı iç cepheyi sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi konuşma başlattığını belirtti.

Prof. Zenasni'ye göre Cezayir'in temel korku ve endişesinin arkasında, toplumsal güvenliği sarsmak amacıyla toplumu mezheplere bölme girişimleri yoluyla toprak bütünlüğüne ve toplumsal uyuma yönelik olası tehdit yatıyor. Bu da değerler düzeyindeki güvenliği sarsmaktan geçiyor. Bu yüzden Cezayir'den, liderleri ve halkı, sosyal güvenliğin bir emniyet valfi olarak fikri, değerler ve hukuki güvenliği sağlamaları ve böylece ulusal uyumu güçlendirmeleri bekleniyor.

Cezayir’in tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyduğunu, bunun için diplomatik iletişim kanallarını açık tutmanın yanı sıra şu an çok uygun bir fırsatın olduğunu belirten Prof. Zenasni, “Şu and, kapsayıcı diplomasi uygulamanın, bazı düşman güçlerin hesaplanamayan tırmanışlarını önlemenin ve başta enerji dosyası olmak üzere mevcut tüm kozları kullanmanın en uygun zamanı” yorumunda bulundu.

Cezayir, bir enerji ülkesi olarak, petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak fayda sağlayabilir. Ancak bunun karşılığında, büyük savaşların küresel ekonomik belirsizliğe yol açtığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu çok iyi biliyor.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora sahibi Nabila Ben Yahya, Cezayir’deki askeri liderlikte güç savaşlarının şiddetlenmesi konusunda artan endişeye ilişkin özel bir açıklamada bulundu. Al Majalla’ya konuşan Ben Yahya, “Cezayir’deki resmi ve askeri elitler arasında artan endişe, yapısal, bölgesel ve iç olmak üzere üç analitik düzeyin kesişimi üzerinden açıklanabilir” ifadelerini kullandı.

Bunlardan birincisinin yapısal düzey olduğunu ifade eden Ben Yahya'ya göre Cezayir, ‘İran'a karşı savaşın sadece geleneksel bir çatışma olmadığını, aksine uluslararası sistemin doğasında, uluslararası hukuk kurallarının etkisinin azalarak sert güç dengelerinin öne çıktığı, yasal çerçevelerin dışındaki (güç savaşları) mantığına doğru bir dönüşümü yansıttığının’ farkında. Bu dönüşüm, Cezayir dahil olmak üzere orta büyüklükteki ülkeleri tehdit ediyor. Çünkü bu, müdahalelerin ve önleyici saldırıların meşrulaştırılmasına kapı açarak, 2003'ten beri bölgede tanık olduğumuz kaos modellerini yeniden üretiyor.

dfbfgb
Başkent Cezayir’deki sahil şeridi boyunca dalgalanan Cezayir bayrakları, 18 Eylül 2021 (AP)

Ben Yahya’ya göre ikincisi olan bölgesel düzeyde ise Cezayir, ulusal güvenliğinin stratejik derinliği olarak bölgesel istikrarı sağlamak için mevcut tüm mekanizmaları kullanıyor. Ben Yahya, Ortadoğu'da yaşanacak herhangi bir büyük patlamanın diğer etkileşimleri yeniden şekillendirebileceğini ve bölgedeki askerileşmenin artırabileceğini, bunun da özellikle zaten kırılgan olan Afrika Sahel bölgesinde uluslararası aktörlerin geri dönüşü için elverişli bir ortam yaratabileceğini söyledi.

Cezayir, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerini de kapsayan askeri tırmanışı kınadı ve İran-ABD müzakerelerinin tıkanmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Dışişleri Bakanlığı'nın daha önceki bir açıklamasında Cezayir, Umman'ın arabuluculuğunda yürütülen ve birçok kişinin İran-ABD müzakerelerinde barışçıl bir çözüme ulaşılabileceğine dair büyük umutlar beslediği müzakerelerin başarısız olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirmişti.

Ben Yahya, üçüncü ve son olan iç düzeydeki endişenin ise ekonomik ve sosyal dengelerin yönetilmesiyle ilgili olduğunu ifade etti. Ben Yahya bu ayrıntıyı açıklarken Cezayir'in bir enerji ülkesi olarak petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak faydalanabileceğini, ancak bunun karşılığında büyük savaşların küresel ekonomik belirsizlik yarattığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu tam olarak farkında olduğunu belirtti. Ben Yahya’ya göre bu durum, gelişmekte olan ülkelerin istikrarı pahasına büyük güçlerin önceliklerini yeniden düzenleyebilir. Bunun yanında, düzensiz göç veya sınır ötesi ağların büyümesi yoluyla bir ‘güvenlik bulaşması’ endişesi de bulunuyor.

Bu yüzden Cezayir'in güvenlik doktrini, saldırganlığı reddetme ve devletlerin egemenliğini destekleme üzerine kurulu ilkesel bir tutum benimsiyor. Bu da Cezayir'in, hegemonyayı meşrulaştırabilecek ve adalet dengesindeki bozulmayı pekiştirebilecek herhangi bir savaşa endişeyle bakmasına neden oluyor.


Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
TT

Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'tan beri yürüttüğü İran savaşı, Suriye yönetimini de tehdit ediyor.

Irak'taki Şii milislerin ve Tahran destekli Hizbullah'ın saldırılarının hedefindeki Suriye, İran savaşında tarafsız kalmaya çalışıyor.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşik Krallık'a (BK) gerçekleştirdiği bu haftaki ziyaretinde Başbakanı Keir Starmer'la bir araya geldi.

Londra yönetiminden yapılan açıklamada, iki ülkenin de Hürmüz Boğazı'nın yeniden tam kapasite faaliyet göstermesi için uygulanabilir bir planın gerekliliği üzerinde durduğu belirtildi.

Şara, BK merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'un düzenlediği etkinlikte ülkesini savaşın dışında tutmak istediğini yineleyerek, "Yeterince savaş yaşadık. Başka bir savaş deneyimine hazır değiliz" dedi.

14 yıl süren yıkıcı iç savaşın ardından Suriye'yi yeni bir çatışmanın içine sokmak istemediğini vurgulayan lider, şöyle devam etti:

Suriye herhangi bir tarafın hedefi haline gelmedikçe, herhangi bir çatışmaya dahil olmayacak. Suriye'nin bir savaş alanı haline gelmesini istemiyoruz. Ancak ne yazık ki bugün işler akıllı kişiler tarafından yönetilmiyor. Durum istikrarsız ve öngörülemez.

Ancak Financial Times'ın analizinde, İran savaşının başından bu yana Suriye topraklarına düzenlenen saldırıların ülkenin tarafsızlık politikasını zora soktuğuna dikkat çekiliyor.

Beyrut'taki düşüne kuruluşu Carnegie Ortadoğu Merkezi'nden Suriye uzmanı Kheder Khaddour, savaşın uzamasıyla Şam yönetiminin çatışmalara çekilebileceğine işaret ediyor:

Suriye ne kadar süre tarafsız kalabilir? Bu savaş ne kadar uzun sürerse, bu çatışma ne kadar yayılırsa Suriye'ye sıçrama riski de o kadar artar.

Reuters'ın geçen ay yayımladığı haberde, ABD'nin Lübnan'daki Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik operasyonlara katılması için Şara yönetimine baskı yaptığı öne sürülmüştü.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise iddiaları yalanlayarak "ABD'nin, Suriye'yi Lübnan'a asker göndermeye teşvik ettiği yönündeki haberler yanlış ve gerçeğe aykırıdır" demişti.

Khaddour da "Suriye silahlı kuvvetlerinin böyle bir şey yapma imkanı yok. Kendi topraklarını zar zor koruyacak kadar güce sahipler" diyor.  

Diğer yandan Şam yönetimi, İran savaşının yarattığı krizi kullanarak yatırım çekmeyi de amaçlıyor.

Avrupa temaslarında Almanya'yı da ziyaret eden Şara, Berlin'deki iş insanlarının yer aldığı toplantıda, Hürmüz Boğazı'ndaki durumun yarattığı enerji krizinde Suriye'nin "güvenli bir alternatif rota" oluşturduğunu söyledi:

Suriye güvenli bir liman işlevi görebilir. Stratejik konumu sayesinde tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlayabileceği gibi, Akdeniz kıyıları üzerinden enerji tedarikini de güvence altına alabilir.

Irak da yıllar sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına bu hafta başladı. Politico'nun aktardığına göre Iraklı yetkililer, kamyonlarla sevkıyatın başarılı olması halinde Kerkük-Baniyas boru hattının tamir edilerek yeniden kullanılabileceğini söylüyor.

Analizde, İran savaşının yarattığı krizde Şara'nın "farklı bir yol çizmeye çalıştığı" yazılıyor. Medya kuruluşuna konuşan kaynaklardan biri şu ifadeleri kullanıyor:

Savaş, Ortadoğu'yu farklı şekilde düşünmeye zorluyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Politico, SANA