Barışçıl gösterilerden kanlı savaşa: 10’uncu yıldönümünde Suriye Devrimi

Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)
Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)
TT

Barışçıl gösterilerden kanlı savaşa: 10’uncu yıldönümünde Suriye Devrimi

Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)
Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)

Sevsen Mehanna
Suriye’nin Dera vilayetinde 15 yaşlarındaki bir grup çocuk, okullarının duvarlarına yazdıkları, özgürlük çağrısı yapan ve rejimin düşmesini isteyen sloganların, Suriye halkı üzerinde büyük etkiler yaratacağını, devrim ateşini yakan bir kıvılcıma dönüşeceğini ve özellikle de güvenlik güçleri tarafından acımasız yöntemlerle tutuklanıp işkence görmelerine neden olacağını asla düşünemezlerdi. Tüm bunlar, 26 Şubat 2011'de başladı.
Suriye'nin güneybatısında bulunan ve 18 Mart 2011'de ‘devrimin beşiği’ haline gelen Dera’da halk, el-Ömeri Camii meydanında, tutuklu çocukların serbest bırakılması ve bir takım reformlar yapılması taleplerini dile getirdikleri bir protesto gösterisi düzenledi. ‘Şeref Cuması’ olarak adlandırılan bu ilk gösteride, Mahmud el-Cevabira ve Husam Ayyaş hayatlarını kaybettiler. Kriz büyüdü ve protesto gösterileri ülkenin diğer şehirlerine de sıçradı. Bir rejim askeri, Dera kırsalındaki Sanemeyn şehrinde protestocuların üzerine rastgele ateş açarak 20'den fazla göstericinin ölümüne, yaklaşık 40 göstericinin ise yaralanmasına neden oldu.
Bu haberin ardından ayaklanan halk, eski Devlet Başkanı Hafız Esed’in heykellerinden birini yıkarken mevcut Devlet Başkanı Beşşar Esed'in resimlerini yırttılar. Dera’nın Tahrir Meydanı'nda insanları şok eden sahneler yaşandı. Yerel ve uluslararası televizyon kanalları, Suriyeliler arasındaki korku bariyerinin yıkıldığını göstermek istercesine bu sahneleri tekrar tekrar yayınladılar.
Ancak rejim, halkın taleplerine yanıt vermek yerine üzerlerine gerçek mermilerle ateş açıyordu. Yüzlerce kişinin ölmesi ve yaralanması, muhalif gençleri ve ordudan ayrılan askerleri, Suriye devrimi öyküsünde yeni bir sayfa açmak için silahlanmaya itti.
 
Yerinden edilmeler ve mültecilik
10’uncu yılına girmek üzere olan Suriye devrimi Suriyelileri nereye taşıdır? Suriye’nin şehirlerine verilen zararın boyutu nedir? Zorla yerinden edilmeler demografik değişikliğe neden oldu mu?
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından yayınlanan en son istatistiklere göre Mart 2011'de Suriye devriminin başlamasından 1 Mart 2020'ye kadar 28 bin 316'sı kadın, 29 bin 257’si 18 yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 226 bin 247 sivil hayatını kaybetti. Bununla birlikte 14 bin 391 kişi işkence ile öldürülürken 146 bin 825 kişi hala tutuklu bulunuyor. 98 bin 279 kişiden ise haber alınamıyor.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre Esed rejiminin savaş uçakları ve helikopterleri 20 Kasım 2014’ten 1 Mart 2020'ye kadar, 162 bin 400'den fazla hava saldırısı düzenledi. Savaş uçakları en az 83 bin 895 hava saldırısı düzenlerken helikopterler, Suriye’nin çeşitli bölgelerine 78 bin 505'den fazla varil bombası attılar.
Silahsız insanlara yönelik bu hava saldırıları ve bombardımanlar, dünyanın tanık olduğu en büyük mülteci krizine ve milyonlarca Suriyelinin yerinden edilmesine yol açtı.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu (UNHCR) Suriye’de çatışmaların başladığı Mart 2011’den bu yana kadın, erkek, çocuk tüm Suriyelilerin birçok kez zorla yerlerinden edildiklerini aktardı. Suriyeliler, bugün dünyanın en büyük mülteci grubunu oluşturuyor.  2011 yılından bu yana Lübnan, Ürdün, Irak ve diğer ülkelerde güvenli bir yer arayışı içinde 5.6 milyondan fazla insan Suriye'den kaçmak zorunda kaldı. Milyonlarcası ise kendi ülkelerinde mülteci oldu. İstatistiklere göre 2011 yılında nüfusu 1 milyon olan Rakka şehrinin nüfusunun, Şubat 2017’de koalisyon güçlerinin girişiyle 150 bine düştü. Ayrıca 13.1 milyon kişi muhtaç durumda. 6.6 milyon kişi ülke içinde mülteci konumunda. Ulaşılması zor, kuşatılmış bölgelerde ise 2.98 milyon kişi yaşıyor.
Avrupa ülkeleri Suriyeli göçmenleri komşu ülkelerde tutma konusunda oldukça istekliler. Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki anlaşmada Türkiye, altı milyar dolar yardım karşılığında Yunanistan'dan sürülen sığınmacıları geri almayı kabul etti. Türkiye, 3.3 milyondan fazla kayıtlı Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Lübnan'da ise, resmi kamplar olmadığı için mültecilerin yaklaşık yüzde 70'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Lübnan’da bir milyondan fazla kayıtlı Suriyeli mülteci, ülke geneline dağılan 2 bin 100'den fazla yerleşim biriminde hayatlarını sürdürüyorlar.
Ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ve komşu ülkelerden gelen mülteciler için istikrarlı ve erişilebilir bölgelere geri dönüş işlemleri hala devam ediyor. Ocak 2016 - Eylül 2019 tarihleri arasında, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve Türkiye'den 209 binden fazla mülteci gönüllü olarak ülkelerine geri döndü.
UNHCR, dünyadaki Suriyeli mültecilerin durumu hakkında yayınladığı son istatistiklerde Suriyeli mültecilerin yüzde 75,2'sinin bir gün ülkelerine dönmeyi umduğunu belirtti. Ancak, bunların yüzde 69,3'ü bir yıl içinde geri dönmeye sıcak bakmıyor. Geri dönmek istemeyenler ise güvenlik ve huzur ortamının kaybolması, tutuklama, işkence veya zorla askere alınma gibi çeşitli tehlikelere maruz kalmaktan çekiniyorlar.
 
Demografik değişim
Suriye halkının yerinden edilmesinin ve mülteci olmalarının, bazı şehirlerde ve bölgelerde demografik değişim ve değişen demografik özellikler gibi birçok ciddi yansımaları olmuştur.
Independent Arabia’ya konuşan, sınır bölgesi Asel el-Verd’den Suriyeli muhalif ve aktivist Sair eş-Şeyh Ali, “İranlıların devrimden önce, bölgesinin, özellikle de Emevi Camii'nin yakınlarındaki Hz. Hüseyin'in kızı Seyyide Rukiye’nin kabrinin bulunduğu türbe başta olmak üzere Seyyide Zeyneb ve eski Şam bölgesindeki Şiiler için önemli noktaları kontrol etmeye ve burada gayrimenkuller satın almaya başladılar. Suriyelilerin çoğu, devrim sırasında İranlıların bu noktalarda tam kontrol sağlayana kadar bunun farkına varamadı” ifadelerini kullandı. İran ve Hizbullah’ın Suriye'deki birçok bölge üzerindeki kontrolleri sayesinde açık bir şekilde nüfuzları olduğu düşünen Şeyh Ali, bu nüfuzun özellikle uyuşturucu, haşhaş ve her türlü kaçak malların taşınmasında ana arter görevi gören Lübnan sınırı bölgelerinde olduğunu ve bunun Lübnan'dan Suriye'ye silah taşımacılığını kolaylaştırdığını ve hızlandırdığını belirtti.
Suriye'ye nasıl uyuşturucu taşındığıyla ilgili olarak ise Şeyh Ali, “İranlılar ve Hizbullah üyeleri, askeri hatlardan geçme avantajına sahipler ve asla aranmalarına veya engellenmelerine izin verilmediği için özel muamele görüyorlar” dedi.
Suriye rejimi, İran ve Hizbullah’ın Suriye’nin bazı bölgelerinde mezhepçilik ve demografik değişim için çabaladığına inanan Şeyh Ali, ancak Sünnilerin bu büyük nüfuzu güçleştirdiklerini söyledi. Fakat bununla birlikte uzak köylerdeki bazı ailelerin fakirliklerinden yararlanan İran'ın maddi girişimleri nedeniyle Suriye’de ‘Şiilik konusunun devrimden önce başladığını’ da sözlerine ekliyor.
Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nin (Atlantic Council) Suriye’deki demografik değişimin kurumsallaşmasıyla ilgili 4 Nisan 2019'da yayınlanan raporuna göre 2011'den önce Suriye nüfusunun 21 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor. Ancak sekiz yıl süren çatışmada beş milyon kişi ülkeden kaçarken İdlib ile ülkenin kuzeyi arasında altı milyondan fazla insan ülke içinde mülteci oldu. Bu yerinden edilmeler, sadece savaşın bir sonucu değil, aynı zamanda rejimin ve müttefiklerinin ülkenin kontrolünü yeniden kazanmaya yönelik stratejisinin özel hedeflerinden biri. Rejim Humus, Şam, Halep ve yakınlardaki kırsal kesimde demografik değişim sağlamak için büyük bir zorla yerinden edilme gerçekleştirdi. Kendisine yakın olanları ise Şam'da ev vererek ödüllendirdi. Muhalifleri ise ülkenin diğer tarafına zorla yerlerinden etti. Bu, rejimin savaşın sona ermesinin ardından ülke üzerindeki kontrolünü güçlendirmeye yönelik vazgeçilmez taktiğidir.
Rapor şöyle devam ediyor;
“Nisan 2017'de, uzun zamandır tartışılan ez-Zabadani, Medaye, Keferye ve Fua şehirleri üzerinde büyük bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmaya 2015 yılında varılmıştı, ancak 2017'ye kadar uygulanamadı. Heyet-i Tahriru'ş-Şam (HTŞ) ve Ahraru’ş-Şam gibi aşırılık yanlısı gruplar ile rejim ve rejimin müttefikleri olan Hizbullah ve İran tarafından imzalandı. Anlaşmada, imzacılar arasında esir takası yapılması ve Şam kırsalındaki Medaye ve ez-Zabadani sakinleri karşılığında İdlib kırsalındaki Keferye ve Fua sakinleri arasında bir değişim öngörülüyordu. İran muhalefetle uzlaşı anlaşmalarının önemli bir parçasıydı. Müzakerecilerini, rejimin çıkarlarının temsil edilmesini sağlamak için muhaliflerle çalışmaya gönderecekti. Örneğin, yukarıda geçen dört şehir ile ilgili anlaşma, esasen Şii rejimi yanlılarını başkente yaklaştırırken Suriye rejimi ve İran'ı güçlendirdi. Anlaşma, Şam kırsalındaki Doğu Guta'nın muhalif sakinlerini bölgeyi boşaltmaya ve İdlib'e taşınmaya zorladı. İran, bu anlaşmalarda rol oynayarak, savaş sonrası Suriye'de nüfuz sağlamaya ve bölgesel çıkarlarını korumaya çalıştı.
 
Tanıklık
Suriye Özel Kuvvetleri’nden kaçan eski bir subay olan Ahmed ellerini ‘masumların kanına bulamayı reddettiğini’ söyleyerek “Çünkü bu kan, sadece baskıcı ve zalim rejime karşı seslerini yükselten Sünnilerin kanıydı” diye konuştu.
Ordudan ayrılmadan önce güvenlik toplantılarına katıldığını belirten Ahmed, “Rejime ve yardımcılarına karşı çıkanlarla ilgili söylenenleri duyuyordum. Devrimin barışçıl halk ayaklanması olduğunu hepimiz biliyorduk. Güvenlik birimlerinin Suriye’deki tüm mezheplere adaletsiz davrandığından bahsediyorduk. Ancak rejim, devrimin patlak vermesinden bu yana mezhepçiliği teşvik etti. Maalesef güçlü yayınları ve medyası sayesinde başarılı oldu” dedi.
Hizbullah’ın 2013 yılında rejimin yanında Suriye savaşına katılımıyla ilgili olarak ise Ahmed, “Hizbullah 2012 yılının başlangıcında Şam’ın kuzeybatısındaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bölgede görev yapanların bilgi dahilinde paralı askerlerini getirdi. Buradan da Dera ve İdlib’deki özel kuvvetler birliklerine dağıtıldı. Rejim, kendilerine verilen devrime İslami bir boyut kazandırılması görevini yerine getirebilmeleri için radikal İslamcıları hapishaneden çıkararak onlara yardımcı oldu” dedi.
Suriye topraklarında yaşanan demografik değişim hakkında da Ahmed şunları dile getirdi;
“Rusya, Zabadani, Vadi Barada ve Şam’ın mahallelerinden başlayarak yerinden etme ve demografik değişim politikasını izledi. İdlib’e sürgün etme politikasını izlediler. Yıkılan ve terkedilen kasabaların İran, Hizbullah ve diğer milislere devredilmesinin yanı sıra Pakistan’dan ve başka yerlerden Şii aileleri getirerek Suriye vatandaşlığı verdiler. Lübnan'a mülteci olarak ölümden kaçmak için girdim. Ancak Lübnan ordusunun istihbarat birimi tarafından, Suriye ordusuna karşı savaşmak ve ondan kaçmak suçlamasıyla tutuklandım.”
Suriye halkının devrimi devam ettirmeye yönelik tutumuna ilişkin Ahmed şöyle konuştu;
“Devrim, babası, annesi veya kardeşi bu rejim tarafından öldürülen bir çocuk olduğu ve Fatimiyyun Tugayı tarafından temsil edilen Lübnanlı ve Iraklı Şii milisleri topraklarında kaldığı sürece devam edecektir.”
 
Yıkımın maliyeti
Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nin (UNITAR) 18 Mart 2019'da Suriye'deki şehirlerin ve kent merkezlerinin savaştan gördüğü zararı ortaya koyan bir harita yayınladı.
Uydu görüntüleri analiz edilerek oluşturulan harita, Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki yıkımı ve yoğunluğunu gösteriyordu. Yıkım büyüktü. Halep, İdlib, Deyrizor, Dera, başkent Şam ve çevrelerindeki bölgelerde yıkılmış veya hasar görmüş bina sayısı 125 bin 122 olarak açıklandı.
Öte yandan Dünya Bankası'nın 2017 tarihli Savaşın Bedeli (The Toll of War) isimli raporuna göre Suriye savaşının maddi kayıplarının yaklaşık 226 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Oysa ‘World Vision’ adlı organizasyon tarafından yapılan bir araştırmada bu kaybın 2016 sonuna kadar 689 milyar dolar olduğu tahmin edildi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, yıllık finansal kayıplar her yıl artış eğilimi gösteriyor. Savaşın başlangıcından 2015'in sonuna kadar giderek artan kayıpların 259.6 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. BM Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) tarafından yapılan bir araştırma, askeri ve güvenlik güçlerinin kayıpları dışında gayrisafi yurt içi hâsılada (GSYİH) 169,7 milyar dolar kayıp ile sermaye piyasasında 89,9 milyar dolarlık zarar olduğunu ortaya koydu.
Bununla birlikte yaklaşık 400 milyar dolara mal olacağı tahmin edilen ülkenin yeniden imarı ise rejimin karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan biri.



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.