Barışçıl gösterilerden kanlı savaşa: 10’uncu yıldönümünde Suriye Devrimi

Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)
Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)
TT

Barışçıl gösterilerden kanlı savaşa: 10’uncu yıldönümünde Suriye Devrimi

Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)
Mayıs 2011'de Baniyas şehrinde düzenlenen rejim karşıtı protesto gösterisinden (AFP)

Sevsen Mehanna
Suriye’nin Dera vilayetinde 15 yaşlarındaki bir grup çocuk, okullarının duvarlarına yazdıkları, özgürlük çağrısı yapan ve rejimin düşmesini isteyen sloganların, Suriye halkı üzerinde büyük etkiler yaratacağını, devrim ateşini yakan bir kıvılcıma dönüşeceğini ve özellikle de güvenlik güçleri tarafından acımasız yöntemlerle tutuklanıp işkence görmelerine neden olacağını asla düşünemezlerdi. Tüm bunlar, 26 Şubat 2011'de başladı.
Suriye'nin güneybatısında bulunan ve 18 Mart 2011'de ‘devrimin beşiği’ haline gelen Dera’da halk, el-Ömeri Camii meydanında, tutuklu çocukların serbest bırakılması ve bir takım reformlar yapılması taleplerini dile getirdikleri bir protesto gösterisi düzenledi. ‘Şeref Cuması’ olarak adlandırılan bu ilk gösteride, Mahmud el-Cevabira ve Husam Ayyaş hayatlarını kaybettiler. Kriz büyüdü ve protesto gösterileri ülkenin diğer şehirlerine de sıçradı. Bir rejim askeri, Dera kırsalındaki Sanemeyn şehrinde protestocuların üzerine rastgele ateş açarak 20'den fazla göstericinin ölümüne, yaklaşık 40 göstericinin ise yaralanmasına neden oldu.
Bu haberin ardından ayaklanan halk, eski Devlet Başkanı Hafız Esed’in heykellerinden birini yıkarken mevcut Devlet Başkanı Beşşar Esed'in resimlerini yırttılar. Dera’nın Tahrir Meydanı'nda insanları şok eden sahneler yaşandı. Yerel ve uluslararası televizyon kanalları, Suriyeliler arasındaki korku bariyerinin yıkıldığını göstermek istercesine bu sahneleri tekrar tekrar yayınladılar.
Ancak rejim, halkın taleplerine yanıt vermek yerine üzerlerine gerçek mermilerle ateş açıyordu. Yüzlerce kişinin ölmesi ve yaralanması, muhalif gençleri ve ordudan ayrılan askerleri, Suriye devrimi öyküsünde yeni bir sayfa açmak için silahlanmaya itti.
 
Yerinden edilmeler ve mültecilik
10’uncu yılına girmek üzere olan Suriye devrimi Suriyelileri nereye taşıdır? Suriye’nin şehirlerine verilen zararın boyutu nedir? Zorla yerinden edilmeler demografik değişikliğe neden oldu mu?
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından yayınlanan en son istatistiklere göre Mart 2011'de Suriye devriminin başlamasından 1 Mart 2020'ye kadar 28 bin 316'sı kadın, 29 bin 257’si 18 yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 226 bin 247 sivil hayatını kaybetti. Bununla birlikte 14 bin 391 kişi işkence ile öldürülürken 146 bin 825 kişi hala tutuklu bulunuyor. 98 bin 279 kişiden ise haber alınamıyor.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre Esed rejiminin savaş uçakları ve helikopterleri 20 Kasım 2014’ten 1 Mart 2020'ye kadar, 162 bin 400'den fazla hava saldırısı düzenledi. Savaş uçakları en az 83 bin 895 hava saldırısı düzenlerken helikopterler, Suriye’nin çeşitli bölgelerine 78 bin 505'den fazla varil bombası attılar.
Silahsız insanlara yönelik bu hava saldırıları ve bombardımanlar, dünyanın tanık olduğu en büyük mülteci krizine ve milyonlarca Suriyelinin yerinden edilmesine yol açtı.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu (UNHCR) Suriye’de çatışmaların başladığı Mart 2011’den bu yana kadın, erkek, çocuk tüm Suriyelilerin birçok kez zorla yerlerinden edildiklerini aktardı. Suriyeliler, bugün dünyanın en büyük mülteci grubunu oluşturuyor.  2011 yılından bu yana Lübnan, Ürdün, Irak ve diğer ülkelerde güvenli bir yer arayışı içinde 5.6 milyondan fazla insan Suriye'den kaçmak zorunda kaldı. Milyonlarcası ise kendi ülkelerinde mülteci oldu. İstatistiklere göre 2011 yılında nüfusu 1 milyon olan Rakka şehrinin nüfusunun, Şubat 2017’de koalisyon güçlerinin girişiyle 150 bine düştü. Ayrıca 13.1 milyon kişi muhtaç durumda. 6.6 milyon kişi ülke içinde mülteci konumunda. Ulaşılması zor, kuşatılmış bölgelerde ise 2.98 milyon kişi yaşıyor.
Avrupa ülkeleri Suriyeli göçmenleri komşu ülkelerde tutma konusunda oldukça istekliler. Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki anlaşmada Türkiye, altı milyar dolar yardım karşılığında Yunanistan'dan sürülen sığınmacıları geri almayı kabul etti. Türkiye, 3.3 milyondan fazla kayıtlı Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Lübnan'da ise, resmi kamplar olmadığı için mültecilerin yaklaşık yüzde 70'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Lübnan’da bir milyondan fazla kayıtlı Suriyeli mülteci, ülke geneline dağılan 2 bin 100'den fazla yerleşim biriminde hayatlarını sürdürüyorlar.
Ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ve komşu ülkelerden gelen mülteciler için istikrarlı ve erişilebilir bölgelere geri dönüş işlemleri hala devam ediyor. Ocak 2016 - Eylül 2019 tarihleri arasında, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve Türkiye'den 209 binden fazla mülteci gönüllü olarak ülkelerine geri döndü.
UNHCR, dünyadaki Suriyeli mültecilerin durumu hakkında yayınladığı son istatistiklerde Suriyeli mültecilerin yüzde 75,2'sinin bir gün ülkelerine dönmeyi umduğunu belirtti. Ancak, bunların yüzde 69,3'ü bir yıl içinde geri dönmeye sıcak bakmıyor. Geri dönmek istemeyenler ise güvenlik ve huzur ortamının kaybolması, tutuklama, işkence veya zorla askere alınma gibi çeşitli tehlikelere maruz kalmaktan çekiniyorlar.
 
Demografik değişim
Suriye halkının yerinden edilmesinin ve mülteci olmalarının, bazı şehirlerde ve bölgelerde demografik değişim ve değişen demografik özellikler gibi birçok ciddi yansımaları olmuştur.
Independent Arabia’ya konuşan, sınır bölgesi Asel el-Verd’den Suriyeli muhalif ve aktivist Sair eş-Şeyh Ali, “İranlıların devrimden önce, bölgesinin, özellikle de Emevi Camii'nin yakınlarındaki Hz. Hüseyin'in kızı Seyyide Rukiye’nin kabrinin bulunduğu türbe başta olmak üzere Seyyide Zeyneb ve eski Şam bölgesindeki Şiiler için önemli noktaları kontrol etmeye ve burada gayrimenkuller satın almaya başladılar. Suriyelilerin çoğu, devrim sırasında İranlıların bu noktalarda tam kontrol sağlayana kadar bunun farkına varamadı” ifadelerini kullandı. İran ve Hizbullah’ın Suriye'deki birçok bölge üzerindeki kontrolleri sayesinde açık bir şekilde nüfuzları olduğu düşünen Şeyh Ali, bu nüfuzun özellikle uyuşturucu, haşhaş ve her türlü kaçak malların taşınmasında ana arter görevi gören Lübnan sınırı bölgelerinde olduğunu ve bunun Lübnan'dan Suriye'ye silah taşımacılığını kolaylaştırdığını ve hızlandırdığını belirtti.
Suriye'ye nasıl uyuşturucu taşındığıyla ilgili olarak ise Şeyh Ali, “İranlılar ve Hizbullah üyeleri, askeri hatlardan geçme avantajına sahipler ve asla aranmalarına veya engellenmelerine izin verilmediği için özel muamele görüyorlar” dedi.
Suriye rejimi, İran ve Hizbullah’ın Suriye’nin bazı bölgelerinde mezhepçilik ve demografik değişim için çabaladığına inanan Şeyh Ali, ancak Sünnilerin bu büyük nüfuzu güçleştirdiklerini söyledi. Fakat bununla birlikte uzak köylerdeki bazı ailelerin fakirliklerinden yararlanan İran'ın maddi girişimleri nedeniyle Suriye’de ‘Şiilik konusunun devrimden önce başladığını’ da sözlerine ekliyor.
Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nin (Atlantic Council) Suriye’deki demografik değişimin kurumsallaşmasıyla ilgili 4 Nisan 2019'da yayınlanan raporuna göre 2011'den önce Suriye nüfusunun 21 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor. Ancak sekiz yıl süren çatışmada beş milyon kişi ülkeden kaçarken İdlib ile ülkenin kuzeyi arasında altı milyondan fazla insan ülke içinde mülteci oldu. Bu yerinden edilmeler, sadece savaşın bir sonucu değil, aynı zamanda rejimin ve müttefiklerinin ülkenin kontrolünü yeniden kazanmaya yönelik stratejisinin özel hedeflerinden biri. Rejim Humus, Şam, Halep ve yakınlardaki kırsal kesimde demografik değişim sağlamak için büyük bir zorla yerinden edilme gerçekleştirdi. Kendisine yakın olanları ise Şam'da ev vererek ödüllendirdi. Muhalifleri ise ülkenin diğer tarafına zorla yerlerinden etti. Bu, rejimin savaşın sona ermesinin ardından ülke üzerindeki kontrolünü güçlendirmeye yönelik vazgeçilmez taktiğidir.
Rapor şöyle devam ediyor;
“Nisan 2017'de, uzun zamandır tartışılan ez-Zabadani, Medaye, Keferye ve Fua şehirleri üzerinde büyük bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmaya 2015 yılında varılmıştı, ancak 2017'ye kadar uygulanamadı. Heyet-i Tahriru'ş-Şam (HTŞ) ve Ahraru’ş-Şam gibi aşırılık yanlısı gruplar ile rejim ve rejimin müttefikleri olan Hizbullah ve İran tarafından imzalandı. Anlaşmada, imzacılar arasında esir takası yapılması ve Şam kırsalındaki Medaye ve ez-Zabadani sakinleri karşılığında İdlib kırsalındaki Keferye ve Fua sakinleri arasında bir değişim öngörülüyordu. İran muhalefetle uzlaşı anlaşmalarının önemli bir parçasıydı. Müzakerecilerini, rejimin çıkarlarının temsil edilmesini sağlamak için muhaliflerle çalışmaya gönderecekti. Örneğin, yukarıda geçen dört şehir ile ilgili anlaşma, esasen Şii rejimi yanlılarını başkente yaklaştırırken Suriye rejimi ve İran'ı güçlendirdi. Anlaşma, Şam kırsalındaki Doğu Guta'nın muhalif sakinlerini bölgeyi boşaltmaya ve İdlib'e taşınmaya zorladı. İran, bu anlaşmalarda rol oynayarak, savaş sonrası Suriye'de nüfuz sağlamaya ve bölgesel çıkarlarını korumaya çalıştı.
 
Tanıklık
Suriye Özel Kuvvetleri’nden kaçan eski bir subay olan Ahmed ellerini ‘masumların kanına bulamayı reddettiğini’ söyleyerek “Çünkü bu kan, sadece baskıcı ve zalim rejime karşı seslerini yükselten Sünnilerin kanıydı” diye konuştu.
Ordudan ayrılmadan önce güvenlik toplantılarına katıldığını belirten Ahmed, “Rejime ve yardımcılarına karşı çıkanlarla ilgili söylenenleri duyuyordum. Devrimin barışçıl halk ayaklanması olduğunu hepimiz biliyorduk. Güvenlik birimlerinin Suriye’deki tüm mezheplere adaletsiz davrandığından bahsediyorduk. Ancak rejim, devrimin patlak vermesinden bu yana mezhepçiliği teşvik etti. Maalesef güçlü yayınları ve medyası sayesinde başarılı oldu” dedi.
Hizbullah’ın 2013 yılında rejimin yanında Suriye savaşına katılımıyla ilgili olarak ise Ahmed, “Hizbullah 2012 yılının başlangıcında Şam’ın kuzeybatısındaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bölgede görev yapanların bilgi dahilinde paralı askerlerini getirdi. Buradan da Dera ve İdlib’deki özel kuvvetler birliklerine dağıtıldı. Rejim, kendilerine verilen devrime İslami bir boyut kazandırılması görevini yerine getirebilmeleri için radikal İslamcıları hapishaneden çıkararak onlara yardımcı oldu” dedi.
Suriye topraklarında yaşanan demografik değişim hakkında da Ahmed şunları dile getirdi;
“Rusya, Zabadani, Vadi Barada ve Şam’ın mahallelerinden başlayarak yerinden etme ve demografik değişim politikasını izledi. İdlib’e sürgün etme politikasını izlediler. Yıkılan ve terkedilen kasabaların İran, Hizbullah ve diğer milislere devredilmesinin yanı sıra Pakistan’dan ve başka yerlerden Şii aileleri getirerek Suriye vatandaşlığı verdiler. Lübnan'a mülteci olarak ölümden kaçmak için girdim. Ancak Lübnan ordusunun istihbarat birimi tarafından, Suriye ordusuna karşı savaşmak ve ondan kaçmak suçlamasıyla tutuklandım.”
Suriye halkının devrimi devam ettirmeye yönelik tutumuna ilişkin Ahmed şöyle konuştu;
“Devrim, babası, annesi veya kardeşi bu rejim tarafından öldürülen bir çocuk olduğu ve Fatimiyyun Tugayı tarafından temsil edilen Lübnanlı ve Iraklı Şii milisleri topraklarında kaldığı sürece devam edecektir.”
 
Yıkımın maliyeti
Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nin (UNITAR) 18 Mart 2019'da Suriye'deki şehirlerin ve kent merkezlerinin savaştan gördüğü zararı ortaya koyan bir harita yayınladı.
Uydu görüntüleri analiz edilerek oluşturulan harita, Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki yıkımı ve yoğunluğunu gösteriyordu. Yıkım büyüktü. Halep, İdlib, Deyrizor, Dera, başkent Şam ve çevrelerindeki bölgelerde yıkılmış veya hasar görmüş bina sayısı 125 bin 122 olarak açıklandı.
Öte yandan Dünya Bankası'nın 2017 tarihli Savaşın Bedeli (The Toll of War) isimli raporuna göre Suriye savaşının maddi kayıplarının yaklaşık 226 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Oysa ‘World Vision’ adlı organizasyon tarafından yapılan bir araştırmada bu kaybın 2016 sonuna kadar 689 milyar dolar olduğu tahmin edildi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, yıllık finansal kayıplar her yıl artış eğilimi gösteriyor. Savaşın başlangıcından 2015'in sonuna kadar giderek artan kayıpların 259.6 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. BM Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) tarafından yapılan bir araştırma, askeri ve güvenlik güçlerinin kayıpları dışında gayrisafi yurt içi hâsılada (GSYİH) 169,7 milyar dolar kayıp ile sermaye piyasasında 89,9 milyar dolarlık zarar olduğunu ortaya koydu.
Bununla birlikte yaklaşık 400 milyar dolara mal olacağı tahmin edilen ülkenin yeniden imarı ise rejimin karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan biri.



Husiler Sana'daki Şeyh el-Ahmar'ın evini kuşattı

Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
TT

Husiler Sana'daki Şeyh el-Ahmar'ın evini kuşattı

Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)
Sana'da Şeyh el-Ahmar'ın evi Husi kuşatmasında (X)

Husi grubu, birkaç gündür Yemen'deki Haşid aşiretinin en önde gelen şeyhlerinden biri olan aşiret lideri Himyar el-Ahmar’ın, Husi kontrolündeki başkent Sana'nın kuzeyindeki el-Hesebe mahallesindeki evine güvenlik kuşatması uyguluyor. Bu hareket, aşiret ve siyasi çevrelerde geniş çaplı kınamalara yol açtı.

Şarku’l Avsat'a bilgi veren kaynaklar, Husi lideri Yusuf el-Madani'nin birkaç gün önce el-Ahmar’ın evinin etrafına sıkı bir güvenlik kordonu kurulması emrini verdiğini söyledi. Maskeli silahlı kişiler zırhlı araçlar ve askeri kamyonlarla eve giden sokaklara konuşlandırıldı ve giriş çıkışları kısıtlamak için kontrol noktaları kuruldu.

Kaynaklara göre, grubun uyguladığı prosedürler arasında Haşid kabilesi ve diğer kabilelerden şeyhler de dahil olmak üzere ziyaretçilerin kimliklerinin kontrol edilmesi ve bazılarının eve girmesinin engellenmesi, diğer ziyaretçilerin ise bir daha el-Ahmer'i ziyaret etmeyeceklerine dair taahhüt imzalamaya zorlanması yer alıyordu. Bu durum, grubun kontrolü altındaki bölgelerde kabile şeyhlerine karşı dikkat çekici bir tırmanış anlamına geliyor.

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'deki Haşid kabilesinin en önde gelen şeyhlerinden biridir (Facebook)

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'deki Haşid kabilesinin en önde gelen şeyhlerinden biridir (Facebook)

Sana'a'nın kuzeyindeki el-Ahmar’ın evinin yakınlarında yaşayanlar, Şarku’l Avsat'a verdikleri demeçte, mahallede alışılmadık güvenlik takviyelerinin yaşandığını, bunun günlük hayatı etkilediğini ve özellikle artan halk hoşnutsuzluğu doğrultusunda durumun aşiret çatışmalarına dönüşmesi konusunda ciddi endişeler doğurduğunu söylediler.

Bölge sakinleri ayrıca, "provokatif" olarak nitelendirdikleri bu hamlenin, özellikle kuşatma uzarsa veya hedef alınan kişilerin sayısı artarsa, kabileler arasındaki gerilimleri daha da artıracağından endişe ediyorlar.

Boyun eğdirme mesajları

Şeyh Himyar el-Ahmar, Yemen'in siyasi sahnesindeki en büyük ve en etkili kabilelerden biri olan Haşid kabilesinin en önde gelen sosyal figürlerinden biridir. Gözlemciler, bu statüdeki bir kabile figürünü hedef almanın, acil güvenlik endişelerinin ötesine geçen siyasi bir mesaj olarak görülebileceğini değerlendiriyor.

Amran, Sana ve çevresindeki kırsal kesimden aşiret liderleri, Şarku’l Avsat'a yaptıkları açıklamada, Husilerin aldığı önlemlerden duydukları derin memnuniyetsizliği dile getirerek, aşiret önderlerine yönelik devam eden tacizin yerleşik toplumsal normların ihlali ve kuzeydeki aşiretler arasında gerilimi artırma tehdidi olduğunu belirttiler.

Bu tür önlemlerin devam etmesinin, Yemen toplumunda derinden kök salmış aşiret geleneklerine doğrudan bir provokasyon oluşturduğunu, bu geleneklere göre evleri silahlarla kuşatmanın veya kutsallıklarını ihlal etmenin suç sayıldığını vurguladılar.

 Husiler, kendilerine karşı herhangi bir ayaklanma korkusuyla halk üzerinde sıkı bir güvenlik baskısı uyguluyor (EPA)Husiler, kendilerine karşı herhangi bir ayaklanma korkusuyla halk üzerinde sıkı bir güvenlik baskısı uyguluyor (EPA)

Yerel kaynaklar, Husi militanlarının, Haşid aşiretinin önde gelen isimlerinden aşiret şeyhi Cibran Mücahid Ebu Şevarib'i, Sana'nın kuzeyindeki bir kontrol noktasında, el-Ahmar ailesinin evini ziyaretinden dönerken kaçırdığını ve hiçbir açıklama yapmadan bilinmeyen bir yere götürdüklerini bildirdi.

Ziyaretler devam ediyor

Husilerin sıkılaştırdığı güvenlik önlemlerine rağmen, aşiret şeyhleri ​​ve ileri gelenleri, grubun birkaç gündür konut çevresinde uyguladığı kısıtlamaları hiçe sayarak Sana'daki Şeyh Humeyr el-Ahmar’ın evini ziyaret etmeye devam ediyor.

Aşiret kaynaklarına göre önde gelen sosyal figürler, silahlı adamların konuşlandırılması ve bölge çevresinde kontrol noktalarının kurulmasının devam etmesi göz önüne alındığında, "aşiret geleneklerinin ihlali" olarak nitelendirdikleri durumu reddetmek ve dayanışma göstermek için Şeyh el-Ahmar’ın evine ulaşma konusunda istekliydiler.

Kaynaklar, ziyaretlerin gergin bir atmosferde gerçekleştiğini ancak aşiretlerin Şeyh el-Ahmar'a olan sürekli desteğini yansıttığını vurguladı.

Gözlemciler, bu aşiret hareketlerinin taciz politikasını ve evlerin kuşatılmasını reddeden açık mesajlar taşıdığını, Yemen'deki aşiret geleneklerinin evlere özel bir kutsallık tanıdığını ve onları herhangi bir şekilde hedef almayı yasakladığını savundu.

 Bir güvenlik kamerası görüntüsü, Şeyh el-Ahmar’ın evinin önünde daha önce yapılan bir Husi askeri geçit törenini gösteriyor (Facebook)Bir güvenlik kamerası görüntüsü, Şeyh el-Ahmar’ın evinin önünde daha önce yapılan bir Husi askeri geçit törenini gösteriyor (Facebook)

Bu gelişmeler, Husilerin Sana ve diğer şehirleri ele geçirmesinden bu yana, kabilelerin nüfuz dengesini yeniden şekillendirmek ve geleneksel liderleri kendi otoritesine tabi kılmak amacıyla, Husiler ile bir dizi kabile şeyhi ve ileri gelenleri arasında yaşanan gergin ilişki bağlamında ortaya çıkmaktadır.

Tekrarlanan provokasyonlar bağlamında, Husi grubu geçen yıl Ağustos ayında Sana'da merhum Şeyh Abdullah bin Hüseyin el-Ahmar’ın evinin ana kapısı önünde "Humeyni sloganı" atarak askeri geçit töreni düzenledi.


Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
TT

Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık ettiği Barış Konseyi’nin ilk toplantısı, çeşitli önerileri gündeme taşıdı. Washington yönetimi toplantının çıktısını Gazze Şeridi’nin yeniden imarı için finansman sağlanması ve Hamas’ın silahsızlandırılması başlıklarında özetlerken, Arap tarafı taleplerini Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının tüm maddeleriyle uygulanması, uluslararası istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve teknokrat komitenin Tel Aviv’in engellemeleri olmaksızın görev yapabilmesi üzerine yoğunlaştırdı.

40’tan fazla ülkeden temsilciler ile 12 ülkeden gözlemcinin katıldığı toplantının sonuçlarının uygulama aşamasında başarıya ulaşıp ulaşamayacağı ise tartışma konusu oldu. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, özellikle İsrail’in geri çekilmemesi ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına ilişkin net mutabakat sağlanamaması gibi başlıca engeller nedeniyle sürecin ciddi zorluklarla karşılaşabileceğini, bunun da anlaşmanın aksamasına ya da askıya alınmasına yol açabileceğini ifade etti.

Endişeler

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Gazze Şeridi’ndeki barış sürecini zayıflatabilecek girişimlere karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguladı.

Söz konusu açıklama, Subianto’nun, ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan Barış Konseyi’nin açılışına katılmasının ertesi gününde geldi. Toplantıda, İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Gazze Şeridi’nin yeniden inşası ve bölgede uluslararası bir istikrar gücü oluşturulması konuları öne çıkmıştı.

Trump, ABD’nin konseye 10 milyar dolar bağışta bulunacağını açıklarken; Suudi Arabistan, Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas, Bahreyn, Katar, Özbekistan ve Kuveyt’in Gazze Şeridi’ne yönelik yardım paketi için 7 milyar dolardan fazla katkı sağladığını belirtti.

Hamas’ın silahsızlandırılması gerektiğini vurgulayan Trump, hareketin söz verdiği üzere silahlarını teslim edeceğini ifade ederek, aksi halde ‘sert bir karşılık’ verileceği uyarısında bulundu. Trump, “Dünya şu anda Hamas’ı bekliyor… Şu an önümüzdeki tek engel o” dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar da Barış Konseyi toplantısındaki konuşmasında Hamas ve diğer grupların silahsızlandırılması planına destek verdiğini açıkladı. Başbakan Binyamin Netanyahu ise toplantı öncesinde “Gazze silahsızlandırılmadan yeniden inşa olmayacak” mesajını vermişti.

Toplantıda konuşan ve yeni kurulan uluslararası istikrar gücünün komutanı olan General Jasper Jeffers, Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk’un güç göndermeyi taahhüt ettiğini açıkladı. Gazze’ye komşu iki ülke olan Mısır ve Ürdün’ün ise polis ve güvenlik güçlerinin eğitilmesini üstlenmeyi kabul ettiği bildirildi.

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, toplantıda yaptığı konuşmada Batı Şeria ile Gazze Şeridi arasındaki bağın korunmasının önemine işaret ederek, Filistin Yönetimi’nin Gazze Şeridi’ndeki sorumluluklarını yeniden üstlenebilmesi gerektiğini belirtti. Medbuli, Filistinlilerin kendi işlerini doğrudan yürütebilmesi ve teknokrat komitenin Gazze Şeridi’nin tüm bölgelerinde görev yapabilmesi çağrısında bulundu.

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ise konuşmasında Doha’nın nihai çözüme ulaşılması amacıyla Konsey’in çalışmalarına 1 milyar dolar katkı sağlayacağını duyurdu. Al Sani, Trump liderliğindeki Barış Konseyi’nin ‘20 maddelik planın tam ve gecikmeksizin uygulanmasını’ sağlayacağını ifade etti.

Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde İsrail meseleleri analisti olarak görev yapan Dr. Said Ukkaşe, Barış Konseyi’nde ortaya konan çerçevenin net planlar içermediğini ve bunun anlaşmanın uygulanmasında karmaşaya, hatta tıkanma ve donmaya yol açabileceğini belirtti. Ukkaşe, ABD Başkanı Donald Trump’ın, engellerin giderilmesi ve gerekli mutabakatların sağlanmasına odaklanmadan konseyi hızla devreye sokarak bir başarı elde etmeye çalıştığını ifade etti.

Filistinli siyasi analist Nizar Nazzal da benzer bir görüş dile getirdi. Nazzal, Konsey’in taahhütlerinin uygulama aşamasında sekteye uğrayabileceğini belirterek, ekonomik başlıklara -örneğin yeniden imar için fon sağlanmasına- ağırlık verildiğini, ancak açık bir yol haritası ortaya konmadığını söyledi. Güvenlik boyutunda ise Hamas’ın silahsızlandırılmasının gündeme getirildiğini, buna karşın İsrail’in çekilmesi ya da hareketin geleceği konusunda netlik bulunmadığını kaydetti.

Nazzal, siyasi yükümlülüklerden uzak bu yaklaşımın temel bir sorun teşkil ettiğini vurgulayarak, uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması, İsrail’in geri çekilmesi ve teknokrat komitenin yetkilendirilmesi gibi hassas başlıkların güvenlik alanındaki karmaşık dengeler nedeniyle gecikebileceğini ifade etti.

Hamas’ın önceliği

Hamas ise son günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın silahsızlanma yönündeki açıklamalarıyla doğrudan bir polemiğe girmekten kaçınmayı sürdürdü. Hareket, perşembe günü yayımladığı bildiride, Gazze Şeridi’ne ilişkin herhangi bir düzenlemenin ‘İsrail saldırılarının tamamen durdurulmasıyla’ başlaması gerektiğini vurguladı.

Hamas, akşam saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada da Gazze’nin ve Filistin halkının geleceğine dair ele alınacak her türlü siyasi sürecin ya da düzenlemenin, ‘saldırıların bütünüyle sona erdirilmesi, ablukanın kaldırılması ve başta özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere Filistin halkının meşru ulusal haklarının güvence altına alınması’ temelinde şekillenmesi gerektiğini belirtti.

ABD’li arabulucu Bishara Bahbah ise perşembe günü basına yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahsızlandırılmasının, mensuplarına güvence ve koruma sağlanmasına bağlı olduğunu ifade etti.

Ukkaşe, ABD ve İsrail’den gelen açıklamaların, silahsızlanma gerçekleşmeden Gazze Şeridi’nde saldırıların durmasının mümkün olmadığına işaret ettiğini savundu. Ukkaşe, Hamas’ın izlediği çizginin örgütün varlığını sürdürme isteğini yansıttığını belirterek, bunun anlaşma maddelerinin tamamlanmasına engel olabileceğini ve Washington’un istikrar gücünün yetkileri ile konuşlandırılma takvimini netleştirmemesi halinde savaşın yeniden başlayabileceğini söyledi.

Nazzal ise Hamas’ın tamamen tasfiyesi üzerinden bir müzakere yürütülmesinin mümkün olmadığını belirterek, hareketin geleceğinin kapsamlı biçimde ele alınması ve karşılıklı tavizlere dayalı formüller yerine gerçek ve ciddi mutabakatlara yönelinmesi gerektiğini ifade etti.


Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)

Trump yönetimi, ülkedeki iç savaş sırasında 2012 yılında kapatılan Şam'daki ABD büyükelçiliğini yeniden açma planlarıyla ilgili olarak Kongre'ye bildirimde bulundu.

Associated Press (AP) tarafından elde edilen ve bu ayın başlarında Kongre komitelerine gönderilen bir bildirimde, Dışişleri Bakanlığı'nın "Suriye'deki büyükelçilik faaliyetlerinin olası yeniden başlatılmasına yönelik aşamalı bir yaklaşım uygulamayı" amaçladığı belirtildi.

10 Şubat tarihli bildirimde, bu planlara ilişkin harcamaların 15 gün içinde, yani gelecek hafta başlayacağı belirtilmişti; ancak planların tamamlanma tarihi veya Amerikalı personelin Şam'a kalıcı olarak ne zaman döneceğine dair bir zaman çizelgesi belirtilmemişti.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre ABD yönetimi geçen yıldan beri, özellikle Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te beklenen düşüşünden kısa bir süre sonra, büyükelçiliği yeniden açmayı değerlendiriyordu.

Yönetim, bu adımı Başkan Donald Trump'ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gündemindeki en önemli önceliklerden biri olarak belirledi.