Irak ve ilkesel olarak ‘sıfırdan başlamak’ (4)

Gösterilerde hayatını kaybeden gençlerin fotoğrafları (AP)
Gösterilerde hayatını kaybeden gençlerin fotoğrafları (AP)
TT

Irak ve ilkesel olarak ‘sıfırdan başlamak’ (4)

Gösterilerde hayatını kaybeden gençlerin fotoğrafları (AP)
Gösterilerde hayatını kaybeden gençlerin fotoğrafları (AP)

Luey Abdulilah
Çağdaş Irak devletinin kuruluşunun yüzüncü yıldönümüne yaklaşılırken, ülkede yaygınlık kazanan ‘halk hareketinin’ sloganı: “Bir vatan istiyorum’’ şeklindeydi. Kral Faysal bin Hüseyin’in taç giydiği 23 Ağustos 1920 tarihi, Irak devletinin kuruluş tarihi olarak görülüyor. ‘Halk hareketine’ katılan gençlerin çoğunun, daha sonraki nesillerin hayatını doğrudan etkileyen bu münasebete dair bir fikrinin olduğundan şüpheliyim. Tahrir Meydanı’nda toplanan bu gençler, devletin kurucusu Kral Faysal ile farkında olmasalar da aynı özlemi paylaşıyorlar. Bu gençler derinlerde bir yerde, sevgiyle bayrağını taşıdıkları Irak’ın adeta ezelden beri var olduğunun bilincindedirler. Irak’ı oluşturan şartlar ve bileşenleri arasındaki ilgi, yabancı müdahalelerle şekillenmemiştir. Şunu bilmek gerekir ki, devletin kurucu kadroları, bağımsız sivil bir devlet inşa etmek için vatani hislerle hareket etmiş ve 1921-1958 yılları arasında, özverili çabalar sarf etmiştir.
Vatana bağlılığı her türlü bağlılığın üstünde gören genç protestocular, modern Irak’ın temel sorunlarından biri ile karşı karşıya olduklarını belki de kavramakta zorluk çekecektir. Bu sorun, esasında bir ‘kimlik çatışması’ sorunudur. Onların aksine diğerleri, etnik kökenlerini ve mezhepsel eğilimlerini, ‘ulus ve vatandaşlık bilincinin’ önüne konuşlandırmaktadır. Nasıl ki geçmişteki öncüleri, Britanya ile ittifaktan yararlanmak isteyenleri ‘hain’ olarak adlandırmışsa, şimdikiler de, protestocu gençleri, dış güçlerin ‘kuyruğu’ olarak tanımlamaktadır.
Ötekini ‘şeytanlaştırmak’ ve hain olarak damgalamak, modern Irak zihniyetinde, sistematik olarak kendini tekrar eden bir olgudur.
Bu bağlamda, protestocu gençler de, Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden bu yana geçen 17 yıl zarfındaki , (az olsa da) her türlü olumlu gelişimi inkâr etmeye meyillidir. Her ne kadar ülke altyapısının ıslahı ve devlet kurumlarının tamiri noktasında kayda değer ilerlemeler gerçekleşmemişse de, toplum üzerinde 35 yıl süren devlet baskısı son bulmuştur. Saddam Hüseyin rejiminde toplum nefes almakta güçlük çekiyordu, rejimin devrilmesiyle birlikte, sorunlu da olsa, devletin topluma egemenliği, toplumun devlete egemenliğine dönüşmüştür.

Fırsatlar ve seçenekler
Ayrıca bu işgal sonrası dönemde, birden fazla seçeneğin ve fırsatın söz konusu olduğu evreler yaşandı. ABD’nin gözetiminde, 2004 yılında yönetime gelen Birleşik Irak İttifakı hükümetinin görev süresinin bitmesinin ardından, İyad Allavi başkanlığındaki geçiş hükümeti devlet kurumlarını yeniden faal hale getirme hususunda önemli adımlar atmıştı. Eğer 2005 yılında yapılan seçimler bir yıl daha ertelenebilmiş olsaydı, Irak’ın ‘etnik-mezhepsel’ paylaşımlı bir yönetime maruz kalması engellenebilirdi. Ancak o dönem etkin olan güçler, yani: ABD ve Şii mercileri, seçimlerin ertelenmesi taleplerini reddetti. Bu kritik evrede, mezhepsel ve etnik kimlikler, ulusal yaklaşım ve vatandaşlık duygusunun önüne geçmiş oldu. Bu seçimleri takip eden sekiz yıl boyunca, ‘mezhepsel paylaşım’ sistemi en kötü şekliyle sistemleştirildi. Seçim listelerinde, seçim bölgelerinde tanınmayan insanlar yer aldı ve kitleler mensubiyetleri doğrultusunda oy vermek zorunda bırakıldı. Bu sebeple Irak Parlamentosu okuma yazma bilmeyen ve en ufak eğitimi ve kültürel gelişimi olmayan insanlarla dolduruldu. Bakanlıkların dağılımı da, ana güçler, yani; Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında güçleri oranında paylaştırıldı. Kitleler bu süreçte mensubiyetleri doğrultusunda bir yerden diğerine sürüklendi. Bu yaklaşım, bakanlıklar bünyesinde adeta ‘felce’ neden oldu. Bakanlıklar halka hizmet vermek yerine, bağlı bulundukları liderlerin emrine tahsis edildi. Bu liderlerin çoğu, güçleri oranında, devlet bürokrasisinde yapılanmalara gitmiş durumdaydı.
Bu ‘mafyatik bakanlık’ anlayışı, kuruluşundan bu yana iyi kötü işleyen devlet mekanizmasını tamamen atıl duruma getirdi. Oysa devletin ana görevi, altyapının sağlamlaştırılması, deneyimli kadrolar oluşturulması ve üniversite mezunlarına, niteliklerine uygun görevler vererek, üretimin sürdürülebilir olmasını sağlamaktı. 
Şii altyapılı İslami Davet Partisi liderlerinden olan Başbakan Nuri el-Maliki’nin mezhepçi politikaları, terör örgütü DEAŞ’ın Musul dâhil olmak üzere Irak’ın 1/3’ünü işgal etmesine olanak sağladı. Görevi bırakmak zorunda kalan Nuri el-Maliki’nin ardından, İslami Davet Partisi’ne mensup olan Haydar el-İbadi’nin başbakanlık süreci başladı.  
Mühendis Haydar el-İbadi, yönetimde olduğu dört yıl boyunca, ‘orta çözüm’ ve ‘çatışmasızlık’ ilkelerini benimseyerek, başarıyla uyguladı. Bu yaklaşım Iraklı politikacılar arasında nadir görünen bir eğilimi temsil ediyordu. Bu süreçte, bakanlıklar ve devlet kurumları üzerindeki mezhepsel ‘boyaların’ yavaş yavaş aktığına şahit olundu. Hükümet ve devlet içinde yolsuzluğa bulaşan kadroların yargılanmasına başlandı. Hükümete başkanlık ettiği bu dönemdeki en önemli kararlarından biri de, hükümetin izole edilmiş görüntüsüne son vermekti. İbadi, mezhepsel esaslar üzerinden bölgeleri birbirinden ayıran barikat ve duvarların kaldırılmasını emretti. Ayrıca gece uygulanan sokağa çıkma yasağını da kaldırdı. Bu uygulamaları, halkta bir rahatlamaya ve farklı kesimlerin yeniden birbiriyle kaynaşmasına neden oldu. İbadi’nin bir diğer takdire şayan uygulaması da, terör örgütü DEAŞ’ı sonlandırmak için, farklı bileşenleri bir araya getirebilmesiydi. Haşd-i Şabi, ABD liderliğindeki koalisyon güçleri ve Irak ordusu koordine içinde DEAŞ’la mücadele ederek başarı kazandı. Son önemli icraatı da, Kekük’ün kan dökülmeden merkezi hükümete bağlanmasıydı.

Çorak yıllar
ABD’nin işgalinden bu yana Irak’ın yaşadığı ‘çorak yılların’, ebeveynleri ve dedelerinden farklı özelliklere sahip yeni bir nesil oluşturduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki; bu yeni nesil, 1958 ile 2003 yılları arasındaki otoriter rejimlerin, siyasi baskılarına şahit olmuş değildi. O yıllarda, liderlere adeta tapılır, radyo ve televizyonlarda sürekli aynı kişiler görünür ve halkın bilinçaltına korku aşılanırdı. Bu yeni nesil eski kanlı çatışmalara ve savaşlara da şahit olmadığı için, eskinin acıları ve dramından habersizdi. Yeni neslin öfkesi daha çok, Irak işgalinin ardından, devletin çözülmesi ve altyapının tahrip olması nedeniyle, halkın temel isteklerinin yerine getirilmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Bu isteklerin başında da, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve diğer temel haklar geliyordu. Ancak üzülerek ifade etmeliyiz ki, bu yeni nesil de atalarının yolundan giderek, mevcut olan her şeyi reddederek, ‘sıfırdan başlama ilkesini’ benimsemiş görünüyordu.
Irak’ta 2018 Mayıs ayında gerçekleşen genel seçimlerde, oy kullanma hakkı olan seçmenlerin yüzde sekseni, sandıklara gitmeyi reddetti. Bu tutum, mezhepsel örgütlerin, parlamentoda çoğunluğu oluşturmalarına sebebiyet verdi. Haydar el-İbadi’nin listesi, mezhepler üstü bir anlayışla hazırlanmış, bağımsız nitelikli adaylar içeriyordu. Ancak halkın seçimi boykot etmesi, İbadi’nin listesinin başarısız olmasını ve üçüncü sıraya gerilemesini sağladı. Sorbonne Üniversitesi mezunu Adil Abdulmehdi’nin başbakanlık görevine getirilmesi olumlu bir adımdı. Ancak Abdulmehdi’nin parlamento üzerinde güçlü bir etkisinin olmaması, etkiye açık olmasına neden oldu. Abdulmehdi bu görevi kabul ederek, Şii,Sünni ve Kürt partilerin egemenliği altına girmeyi de kabul etmiş oluyordu ki bu da, başarısızlığını taahhüt ediyordu.
Abdulmehdi henüz bu göreve gelmeden önce de, Irak’ta gösteriler bir alışkanlık haline gelmişti. Haydar el-ibadi’nin son iki yılında, hemen hemen her Cuma günü, gösteriler düzenleniyor ve İbadi’nin partisinden istifa ederek yeni bir parti kurması talep ediliyordu. Oysa bu talep oldukça tuhaftı, Haydar el-İbadi, İslami Davet Partisi’nden ciddi bir kesimi, Nuri el-Maliki’nin etkisinden kurtararak kendi yanına çekebilmişti, bu kesimin ‘sivil bir devlet kurulması yönünde’ ikna edilmesi mümkündü. Ancak ‘ya hepsi ya hiç’ yaklaşımı iki sonuç doğurdu, birincisi: aleyhine şiddetli protestolar düzenlenerek İbadi’nin gücü zayıflatıldı, ikincisi: seçimler boykot edilerek, İran bağlantılı grupların parlamentoda çoğunluğu kazanmasına sebebiyet verildi. İran Devrim Muhafızları dahi bu süreçte bazı şahsiyetler aracılığıyla parlamentoda etkinlik kazanabildi.

İran müdahalesi
Irak’ta mevcut protesto hareketinin taleplerinden biri de; İran’ın Irak’ın içişlerine müdahalesinin son bulması yönündedir. Oysa 2018 yılında seçimlerin boykot edilerek, Haydar el-İbadi listesinin zayıflatılması, İran’ın ülke içindeki nüfuzunu pekiştirmesine neden olmuştur. Haydar el-İbadi, hem İran hem de ABD tarafları arasında, ikisiyle doğrudan çatışmaya gitmeyerek, Irak’ın çıkarları doğrultusunda bir denge politikası gözetiyordu. İran’ın etkisini zayıflatmak için, Batı ülkeleri ile ABD’yi kullanıyor, ABD’nin egemenliğini kırmak için de İran’a tavizler veriyordu. Sanırım bu tutum, gerçekçi bir yaklaşımı temsil etmektedir. İyad Allavi ve Haydar el-İbadi’nin müşterek noktası; ‘Irak önceliklidir’ ilkesini benimsemiş olmalarıydı. Ancak maalesef bu iki şahsiyete de, iz bırakabilmeleri için gerekli süre tanınmadı. İki lider de, İran ve Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerini korumaya hassasiyet gösteriyor ve Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye özen gösteriyordu. Aynı zamanda, ABD, İngiltere ve Batı ülkeleri ile de olumlu ve makul seviyede bir ilişki kurma potansiyeline sahiptiler. İyad Allavi, cesur tutumlar takınarak lafı dolandırmadan doğrudan konuşmayı tercih ediyordu. Haydar el-İbadi ise, esnek bir yaklaşım taraftarıydı ve müzakereci kişiliğiyle ‘orta çözümler’ bulma hususunda başarılıydı. Eğer bu iki lider arasında bir ittifak gerçekleşebilseydi, Irak’ın içinde bulunduğu kriz ortamından çıkışı yüksek bir ihtimalle mümkün olurdu. İkisinin karakteri farklı olmakla birlikte, Irak’ın çıkarları doğrultusunda birbirini tamamlamaları olasıydı. Birincisi cesur ve dobra karakteri, ikincisi de pragmatist ve müzakereci kişiliğiyle öne çıkıyordu.
Mevcut ayaklanmalara iştirak eden gençler, selefleri olan siyasi, sivil ve askerlere benzer tutumlar sergiliyor. Bugünkü protestocular, maddi olanaklara sahip olmadıkları için, isteklerini uygulama imkânından yoksun olsalar da, taleplerindeki cevheri sorunları görmezden gelemeyiz. Geçmişte ‘değişim idealine’ inanan Iraklılar, taleplerini uygulayabilmek için, gerek askeri gerek devlet kadrolarındaki yapılanmalarını kullanabilmişti. Ancak süreklilik arz eden sorunsal; ‘yapılanları yıkıp, sıfırdan başlama’ eğiliminde gizildir. Bu eğilim, eski sistemin şahsiyetlerini ‘şeytanlaştırarak’ izlerini silme hedefini taşır. Dolayısıyla protestocular, ‘sıfırdan başlayabilmek için’, siyasi erkin tamamen ilga edilmesini, anayasanın askıya alınarak, seçim sisteminin ortadan kaldırılmasını talep ettiler. Bu protestocular, kendi içlerinden bir ‘lider kadro’ çıkarılmasına dahi karşıydılar. Buna karşılık, geçiş dönemini yönetmesi için seçilecek başbakan için, imkânsıza yakın şartlar öne sürdüler. Bu şartlar üç aşağı beş yukarı şöyleydi: parlamentoda yer almamış olmak, yabancı ülke vatandaşlığına sahip olmamak, Baas Partisi ile herhangi bir ilişkisinin olmaması vesaire. Aynı zamanda seçilecek başbakanın, yeni anayasa tamamlandığında ve seçim sitemi oluşturulduğunda istifa etmesini şart koşuyordular. Oysa ‘halk hareketi’ ilk başladığında, birçok Iraklı, vatandaşlık bilincinin ön plana çıktığı bir değişim imkânı gördüğü için umutlanmıştı.  Olması gereken, dinine, mezhebine, etnik kimliğine, düşüncelerine ve ideolojisine bakmaksızın ötekinin kabullenilmesiydi. Meydanlardaki kitlelerin çok çeşitliliği ve müzik ile duygularını ifade edişleri, uzun yıllar uykuda olan bir ruhun uyanışına şahitlik ettiğimiz sanrısına kapılmamıza neden olmuştu.

Köklü değişim
Ancak siyasi ve mezhepsel kimliklerle parçalanmış bir ülkede köklü bir değişimin gerçekleşebilmesi için nesillere ihtiyaç vardır. Şu an şahit olduklarımız, geçmişin ruhunun şimdiye sirayet ediyor olmasıdır. Protestocu gençler, daha iyi bir yaşam umudu taşımadıkları gibi, daha iyi bir gelecek inşası için de yeterli donanıma sahip değildir. İntifada başsız hareket eden bir cisme benzemektedir. Protesto eylemlerine iştirak eden çoğu insan, bu eylemlerden ‘kurtarıcı bir kahramanın’ tebarüz ederek, organize ettiği askerleriyle ülkeyi kurtarmasını bekliyordu. Bu beklenen kahraman, ülkedeki yolsuzlukları bitirecek, çalınan kamu mallarını geri alarak devlet hazinesine koyacak, hayallerindeki yüzlerce harika projeyi hayata geçirecekti. Bununla birlikte, onlar da ataları gibi, piramitsel bir yapıyı kabule yanaşmıyordular. Kas gücünden ve karizmadan yoksun ancak yüksek nitelikli liderlerin peşinden gitmeye hazır değildiler. Bu noktada, adeta fıtri olarak, adil bir diktatöre olan meyil dikkati çekiyor. Ancak tüm sorumluluğu üstlenen böylesi bir lider her şeyi yoluna koyabilir ve bir düzen sağlayabilir. Irak intifadasındaki ironik hususlardan biri de şudur: mevcut mezhep kotalı sistemden faydalanan bazı kesimler de, protesto eylemlerine katılarak, sonlarının Saddam Hüseyin’in başına gelenlerle benzerlik arz etmemesini garanti altına almak istemiştir. Yeşil Bölge’den çıkış için kendilerine güvenli bir yol önerilmemiş olması bu siyasileri paniğe sürüklemiştir. Oysa karşılarındakiler, askeri bir gücü olmayan kitlelerden ibaretti, tek silahları haklı talepleri ve öfkeli sesleriydi.
İşte böylece Irak, yeniden çatışma ortamına sürüklenmiş oldu. Susturucu takılmış bir silah gibi, iç savaş patlak vermeksizin kargaşa hâkim oldu. Kabul etmeli ki, Irak’ta daha önce böylesi bir dönem yaşanmamıştı, bir yanda; köklü bir değişim talep eden, ideolojisiz barışçıl göstericiler, diğer yanda; göstericilere şiddet uygulayan kimliği belirsiz milis güçleri. Tüm bu mülahazalara rağmen, kişisel kanaatim, ‘halk intifadasının’ hedeflerine ulaştığı yönündedir. Şöyle ki; bir deprem sonrasında toprağın eski pozisyonunda kalması nasıl mümkün değilse, bu protesto eylemleri sonrasında da, Irak’ın eski Irak olması artık mümkün değildir. İntifada toplumda deprem etkisi yapmıştır, vatana bağlılık hissi ve bireyin kalabalıklar arasında temeyyüz etme arzusu, inkâr edilemeyecek bir güce dönüşmüştür. Eğer bu eylemciler ile sivil devleti hedefleyen siyasi yapılar arasında köprüler tesis edilebilirse, mezhep kotalı mevcut sistem bölünmeye mahkûm olacaktır.
Irak gibi bir tarihe ve coğrafyaya sahip ülkelerde, bir ulusun inşa edilmesi hayli zor bir görevdir. Bilincin değişimi için, eğitime, doğru iletişime ve uzun bir zamana yayılmış istikrara ihtiyaç vardır. Ancak Iraklı genç ‘devrimciler’ bu gerçekleri kabul etmeye yanaşmamaktadır. Tahrir Meydanı’ndan ayrıldıktan sonra, bu yeni neslin üzerinde düşünmesi gereken şeyler de bunlardır. Gençler, geçmişin yükünden özgür oldukları için, vatanı kendi elleriyle inşa edebilecek tek kesimdir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.

Irak ve ilkesel olarak ‘sıfırdan başlamak’ (-3-)
​Irak: Kaçırılmış fırsatlar ülkesi (-2-)

Irak: Kaçırılmış fırsatlar ülkesi (-1-)



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.