Suriye’deki savaşın devam eden bölümleri, İdlip’te bitmeyecek

İdlib’te Suriye ayaklanmasının 9.yıl dönümü kutlaması gerçekleştirildi (SPA)
İdlib’te Suriye ayaklanmasının 9.yıl dönümü kutlaması gerçekleştirildi (SPA)
TT

Suriye’deki savaşın devam eden bölümleri, İdlip’te bitmeyecek

İdlib’te Suriye ayaklanmasının 9.yıl dönümü kutlaması gerçekleştirildi (SPA)
İdlib’te Suriye ayaklanmasının 9.yıl dönümü kutlaması gerçekleştirildi (SPA)

Manal Nahas
İdlib’te yeni bir savaşın başlayacağı ve Türk-Rus anlaşmasının devam etmeyeceği düşünülüyor. NATO, İdlib’te Ankara’yı desteklemenin yollarını arıyor ancak Suriye savaşı, İdlip’deki savaş ile son bulmayacak.
Rus ve Türk güçlerinin, 2011’de Suriye’de patlak veren protestoların yıldönümünde, Halep-Lazkiye yolunda ortak devriyeler düzenlemeye başladı. Buna rağmen Fransa'nın eski Şam Büyükelçisi Michel Duclos gibi Batılı diplomatlar, İdlip savaşında ikinci bir çatışma faslının başlayacağını düşünüyor. Duclos, 5 Mart’ta varılan mutabakatın yalnızca Erdoğan’ın durup nefes aldığı bir durak olduğu görüşünde. Anlaşmanın bazı hükümleri -güvenli bir koridor oluşturulması gibi- bölgeyi doğu ve batı olarak iki kısma ayırıyor. Esed rejimi, tüm İdlib’i yeniden kontrol altına almakta kararlıyken, Rusların ise bu mutabakata uymayacağı öngörülüyor. Şu an İdlib’te Türklerin elinde bulunan bölgede bulunan 40-50 bin isyancının önemli bir kısmı yalnızca Heyetu Tahriru’ş Şam (HTŞ) ile değil, El Kaide ile de bağlantılı.
Doğrusu Suriye'deki savaşın aşamaları henüz sona ermedi. Duclos’un ifadelerine göre, bu savaş veya savaşların “jeopolitik” olduğu üzerinde görüş birliği var. Fransız araştırmacı Alexandra de Hoop Scheffer’ın belirttiğine göre ise, Ortadoğu'daki ABD askeri rolünün değişmesi, askeri ittifakların akışkanlığına izin veren bir dönüm noktası oldu. Washington’un kendi polisinin bu bölgedeki rolünden kısmen vazgeçme kararı, geleneksel müttefiklerinin karar vermede bağımsız olmalarına, Rusya ve İran gibi düşmanlarına ise nüfuzlarını yaymak için kendilerine sunulanı test etmelerine ve oluşan boşlukları doldurmalarına neden oldu.
Ankara ile NATO arasındaki mesafe ve yakınlık
Ancak Ankara’nın Nato ile uzaklığı, çok büyük bir ayrılık değil, yalnızca göreli bir uzaklık. Hürriyet gazetesinden Barçın Yinanç’ın dikkat çektiğine göre, Türk ile Suriye-Rus (Rusların rolü gizlidir) kuvvetleri arasındaki son çatışmada, Türk kuvvetleri NATO askeri teknolojisini talep etmişti. Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen’e göre ise, Türkiye, askerlerinin öldürülmesine ve Rus radarlarının ihlaline yanıt olarak Rus yapımı iki Suriye uçağını düşürdüğünü açıklamış, Türkiye'nin bu olayda etkinliğini kanıtlayan operasyonel gücünün NATO uyumlu mimariye dayandığını söylemişti. Türk kuvvetleri aynı zamanda Türk teknolojisine ve proje babasının Erdoğan’ın ünlü Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) doktora yapan damadı olduğu yerli yapım dronelara başvurdu.
Yinanç, Türkiye’nin Sovyetler Birliği döneminde bile Batı ile Rusya arasında kesin bir tercih yapmak zorunda kalmadığına dikkat çekiyor. Tarımdan sanayiye geçiş döneminde NATO müttefiklerinin kendisine kapılarını kapatmasının ardından Sovyetler ile işbirliğine başvurmuştu; bu yüzden Sovyet yapımı Türk fabrikalarının listesi epey uzundur. Türkiye, Soğuk Savaş’ın zirvesinde olduğu 1960 ve 70’lerde, sosyalist olmayan ülkelerdeki Rus yardımlarının da önde gelen alıcılarındandı. Yinanç, dostlarla düşman kesilmeden “düşmanlarla” işbirliği yapmayı gerektiren bir denge kurmanın dikkatli bir diplomasi gerektirdiğini söylüyor. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın ardından Rusya ile ilişkilerini pekiştirmesi de dikkat çekiciydi. Ancak mevcut dünya düzeninin içinde bulunduğu kaosu düşünüldüğünde ve Moskova'nın isteği ile Ankara'nın hedeflediğinin çatıştığı bir zamanda, askeri ve stratejik olarak Rusya ile işbirliğinde bir sınır bulunuyor. Buna en iyi örnekler Suriye, Kırım ve Libya'daki gerçeklerdir.
Türkiye ve Rusya ortaklıklarını güçlendiriyor olsa da (Türk Akımı gaz hattı, S-400 sistemi, Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santrali) ilgili jeostratejik hedefleri ve stratejik vizyonları değişiklik gösteriyor. Bu nedenle Alexandra de Hoop Scheffer, Ankara’nın Rus yörüngesinde dönüşünün tam bir deveran olmadığını, NATO ve ABD’ye bağlı kalmasının muhtemel olduğunu söylüyor. Gerçekten de Türkiye’nin İdlib ve Libya’da Rusya ile karşı karşıya gelerek çıkmaza düşmesi, Ankara’yı ABD ve NATO’ya yönelmeye itti.
Putin, azılı bir müttefik
Duclos ise, bugün karşılaşılan en önemli sorunun bir yandan Rusya, diğer yandan Avrupa ve NATO arasında gidip gelen Türkiye'nin kaderini belirlediğini söylüyor. Zirâ Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan'a hak ettiği saygıyı göstermedi. Moskova’ya gelen Türk heyetinin 18. yüzyılda Osmanlılara karşı zafer kazanan Katerina heykelinin önünde durduğu, Erdoğan ile Putin’in arkasında duran heykelin ise Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılın sonlarında Bulgaristan’daki yenilgisini simgelediği hakkında haberler çıkmıştı. Erdoğan taraftarları ise bu heykellerin o salonda ilk defa bulunmadığını, başka görüşmelerde de dikkat çektiğini, bu yüzden bunun bir hakaret ya da mesaj niteliğinde olmadığını dile getirmişti. Putin’in çıkarı, Türkiye’yi NATO’dan uzak tutmak yolunda ilerlerken Erdoğan ise, Moskova'nın ülkesini Suriye'de hapsettiği tuzaklardan kurtarabileceğinin ya da büyük askeri kayıplara maruz bırakabileceğinin farkında. Ancak Rusya ile olan ittifakın üzerinde dikenler yer alıyor. Suriye’deki güçler olan Türkiye, Rusya ve İran’ın -liderlerinin önceki toplantılarda söyledikleri ne olursa olsun- hedefleri farklı. Ancak Esed’in tüm Suriye topraklarını kontrol eden Rus ve İran yardımları yoluyla geri çekilmesi, vaziyeti 2011 öncesine döndürmeyecek. Lübnan, Ürdün ve Türkiye'deki Suriyeli mülteciler, Esad rejiminin himayesinde yaşamak için geri dönmeyecek. Zaten bugün savaş alanlarından rejimin kontrolü altındaki alanlara değil, Türkiye’ye doğru kaçıyorlar.
Avrupa destek mi oluyor yoksa uzaklaşıyor mu?
Duclos, “Erdoğan’ın Putin’in pençelerine düşmemesinin” Avrupa ve ABD’nin yararına olacağını söylüyor. NATO’daki Avrupalılar, silahlı gruplar ve HTŞ ile mücadelesinde Türkiye’ye teknik destek sunmayı düşünüyor. Ancak bu destek, Erdoğan'ın aşırılık yanlıları ile olan bağlarını kesme kararını rehin alıyor. Şayet İdlib’teki askeri saldırı, NATO’nun Türkiye’ye desteği olmadan başlarsa bu Avrupa’nın çıkarına olmayacak.
Batı'da, Suriye'de Putin ile işbirliği yapmak, ülkenin yeniden inşasına katkıda bulunmak ve mülteci krizini çözmek için çağrıda bulunanlar var. Ancak Putin ile Esed’in mülteci meselesine ağırlık vermediğini unutuyorlar. Zirâ bu ikili, nüfusun mezhepsel yapısını değiştiren bir “nüfus mühendisliği” politikasını benimsiyor. Yani mültecilik; Suriye, Rusya ve İran’ın askeri operasyonlarının bir sonucu değil, aksine bu ülkelerin zaten hesaplamış olduğu bir hedeftir. Nitekim mülteci krizi, Avrupa halklarının hançeri Avrupa Birliği’ne saplayan eğilimini şişirdiğinde, Ruslar bu hesaplı politikanın meyvelerini toplamış oldu. Putin, Avrupa'ya yeniden bir mülteci akışının olmasını önemsemiyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre Suriyelilerin yerinden edilmesi, İran'ın, Suriye'de daimî askeri üsler oluşturma ve topraklarından Akdeniz'e kadar uzanan bir kara koridoru oluşturma çıkarına da hizmet ediyor. Bunu reddeden İsrail de muhtemelen Suriye’deki İran bölgelerini bombalamaya devam edecek. Esed ise Suriye’deki Sünnilerden “kurtulmadığı” sürece, işlerin rejimi için yolunda gitmeyeceğini düşünüyor. Zirâ 2017’deki bir konuşmasında nüfusun homojenliğine övgüde bulunarak; “Gelişigüzel anlamda değil, gerçek anlamda daha sağlıklı ve daha homojen bir toplum kazandık. Bu homojenlik, ulusal birliktir, inanç, fikir, gelenek, görenek ve vizyon birliğidir” demişti.
Bugün Suriye’deki vaziyeti belki de en iyi özetleyen şey, Fransız analist Alain Frachon’un şu sözleridir:
“Üç eski imparatorluk olan Rus, Fars ve Osmanlı, ölmekte olan hasta bir Arab’ın yatağını kolluyor. Hepsinin bölge hakkındaki niyetleri farklı. Bu durum, ne Suriye’deki savaşın sonu olacak ne de mülteci krizini çözecek.”
 
 



Türkiye, İran'a karşı herhangi bir askerî müdahaleye karşı çıkıyor ve diyalog çağrısında bulunuyor

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
TT

Türkiye, İran'a karşı herhangi bir askerî müdahaleye karşı çıkıyor ve diyalog çağrısında bulunuyor

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugün yaptığı açıklamada, İran’daki protestolar ve buna eşlik eden baskı politikaları nedeniyle ortaya çıkan krizin çözümü için İran ile ABD arasında ‘diyalog’ çağrısında bulundu. Fidan, Türkiye’nin Tahran’a yönelik herhangi bir askerî müdahaleye karşı olduğunu vurguladı.

Fidan, düzenlediği basın toplantısında, “İran’a karşı herhangi bir askerî operasyona kesinlikle karşıyız. İran’ın sorunlarını kendi başına çözebilecek kapasiteye sahip olduğuna inanıyoruz” dedi. Protestoların ‘rejime karşı bir ayaklanma’ olmadığını savunan Fidan, gösterilerin İran’daki ekonomik krizle bağlantılı olduğunu ifade etti.

Türkiye’nin diplomatik girişimlerini sürdürdüğünü belirten Fidan, “ABD ile İran’ın bu meseleyi ister arabulucular veya başka taraflar üzerinden, ister doğrudan diyalog yoluyla çözmesini umuyoruz” diye konuştu. Ankara’nın gelişmeleri ‘yakından takip ettiğini’ de sözlerine ekledi.

Fidan, İran’da istikrarsızlığın artmasının tüm bölgeyi etkileyeceğini söyledi.

Türkiye, son haftalarda 560 kilometrelik kara sınırını paylaştığı İran’daki gelişmelere ilişkin net ve sert açıklamalardan kaçındı.

Ankara, olası bir askerî müdahale durumunda ülkeye yönelik mülteci akınından endişe ediyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise protestoların başladığı 28 Aralık’tan bu yana konuya ilişkin bir açıklama yapmadı.

Norveç merkezli sivil toplum kuruluşu İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHR) yayımladığı son verilere göre, protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısı en az 3 bin 428’e ulaştı. IHR, gerçek sayının daha yüksek olabileceğini belirtirken, gösteriler kapsamında 10 binden fazla kişinin gözaltına alındığını bildirdi.


Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
TT

Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)

Kemal Allam

Pakistan ordusu, 1947'deki kuruluşundan beri, İngiliz Hint Ordusu'nun “Süveyş'in Doğusu” politikası olarak bilinen politikasını devralarak Arap dünyasında ve Ortadoğu'da sürekli olarak önemli bir rol oynamıştır. Ancak, on yıllarca bu rol büyük ölçüde Suudi Arabistan ve Ürdün başta olmak üzere kilit müttefiklerle ve daha az ölçüde Suriye ve Irak ile eğitim ve iş birliğiyle sınırlı kaldı.

Ne var ki, geçtiğimiz yıl boyunca, Başkan Donald Trump yönetimi, savunma diplomasisinin önemli bir bölümünü Pakistan ordusuna ve komutanı Mareşal Asım Münir'e devretti. Münir'in etkisi sadece askeri rolüyle sınırlı kalmadı; hem perde arkasında İran ile gerilimleri azaltmada hem de Gazze barış görüşmelerinde önemli bir rol oynayarak kilit bir diplomatik kanal olarak da öne çıktı. Öyle ki, Trump onu kamuoyu önünde övdü ve uluslararası figürler arasındaki saygınlığını takdir etti.

Son haftalarda, Münir'in liderliğindeki Pakistan ordusu, Suudi Arabistan liderliği, Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter, Ürdün Kralı İkinci Abdullah (iki kez), Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yetkilileriyle görüştü. Ayrıca Yemen'deki gerilimi azaltmak için müdahalede bulundu. Pakistan ordusu, geleneksel bir güvenlik sağlayıcıdan, Kuzey Afrika'dan İran-Körfez yakınlaşmasına kadar birçok coğrafyada, potansiyel çözümler önermek için savunma diplomasisini kullanan bir oyuncuya dönüştü. Bu gelişen pozisyon, Pakistan ordusunu son derece istikrarsız bölgesel iklimde, önemli bir istikrar sağlayıcı güç haline getirebilir.

Pakistan ve Ortadoğu'daki büyük güçler: Tarihsel bir miras

Britanya Hindistanı'nın bölünmesinin ardından yeni bağımsız bir devlet olarak Pakistan'ın müthiş askeri yetenekleri, esasen Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da şekillenen askeri mirasın uzantısıydı. Askerlerinin önemli bir kısmı, Kudüs, Amman, Bağdat, Kahire ve Maskat'ta konuşlanmış Britanya Hindistan Ordusu birliklerinde görev yapmıştı.

Sadece birkaç gün önce Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti

Bu mirasın önemli bir özelliği, askeri kurumun Pakistan'ın dış politikasını şekillendirmede her zaman üstünlüğe sahip olması. Bunun sonucunda, Pakistan şu anda Suudi Arabistan, Türkiye, Bahreyn, Irak, Ürdün ve Umman dahil olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinin en büyük askeri ortağı.

Bu ittifakların niteliği farklılık gösteriyor; Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma anlaşması bulunuyor, Bahreyn ve Umman ise silahlı kuvvetlerinin en az yarısını Pakistan'dan temin ediyor. Irak'a gelince, terörle mücadele eğitiminin yanı sıra, pilotları Pakistan'da eğitim aldı. Irak hükümeti, Musul'un kurtarılmasının ardından DEAŞ’ı yenmede verdiği destekten dolayı İslamabad'a teşekkür etti.

Türkiye, Pakistan'ın müttefiki olduğunu sürekli olarak vurguluyor. Pakistan ile Libya'da Ankara’nın hasmı Halife Hafter arasında yakın zamanda yapılan silah anlaşmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakın isimlerden Amiral Cihat Yaycı, Türkiye ile Pakistan arasında bir zıtlaşmanın düşünülemez olduğunu vurguladı. Pakistan ayrıca, İran ile arabuluculuk yapmak için on yıllardır Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkilerini kullandı. On yıllar önce, Pakistan ordusu, İran-Irak Savaşı'nın sona ermesi için arabuluculuk yaparak, kilit bir rol oynadı; bu rol, merhum İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani tarafından da açıkça övüldü.

xsd
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda düzenlenen bir törenle Genelkurmay Başkanı General Syed Asım Münir'e Mareşal rütbesini birlikte takdim etti, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlar, Pakistan'ı Ortadoğu güçleriyle yaklaşık 80 yıllık etkileşimden sonra olgun bir konuma getirdi; bu süre zarfında, bir tarafa karşı diğerinin tarafını tutmadan görünüşte karşıt ittifakları korumayı ve sürdürmeyi başardı. Bu durum, Pakistan'ı Arap ve Arap olmayan devletler arasında ve bölgedeki Arap içi rekabetlerde köprü görevi görmeye elverişli bir konuma getirdi.

2026, Pakistan'ın köprü rolü ve çatışmaları çözme gücü

Sadece birkaç gün önce, Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti. Pakistan ayrıca, Arap Baharı'nın ardından Körfez ülkeleriyle olan gerilimleri azaltmak için Türkiye ile olan ilişkisini de kullandı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Pakistan, Libya ve Yemen'deki gibi çatışmalarda artık karşıt kutuplarda yer alan taraflarla on yıllardır süregelen askeri ittifakları göz önüne alındığında hem arabulucu hem de müttefik rolünün sınırlarını anladı. Nitekim Libya'da İslamabad, yakın zamanda Kaddafi sonrası dönemin en büyük savunma anlaşmalarından birine, dört milyar dolar değerinde bir anlaşmaya imza attı. Bu anlaşma, savaş uçakları, tanklar ve askeri eğitim uçaklarının yanı sıra Pakistan savunma sanayisini kullanan açık deniz petrol sondaj operasyonlarını da içeriyor.

Bu anlaşma, özellikle Ankara'nın Trablus hükümetini resmen desteklemesi nedeniyle, bazı gözlemcilerin Türk-Pakistan ilişkilerinin durumunu sorgulamasına yol açtı. Ancak Erdoğan'a yakın kaynaklar, Ankara'nın Hafter ile artan ilişkileri göz önüne alındığında, anlaşmanın Türkiye'nin önceden onayıyla sonuçlandırıldığını açıkladılar. Pakistan'ın, Hafter'in oğlunun İslamabad'a yaptığı son ziyaretler sırasında kendisi ile Türk yetkililer arasında görüşmeler ayarlamadaki rolüne işaret ettiler.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti

Pakistan, elbette, Azerbaycan'ı Ermenistan'a karşı desteklemede Türkiye'nin en büyük askeri ortağıydı ve Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı programının geliştirilmesinde resmi bir ortak.

Yunanistan ise Pakistan'ın sınırlarındaki tehditlerle mücadelede Ankara'yı desteklemeye istekli olduğunu gösterir şekilde, askeri müdahalelerinden ve uçaklarının Türk hava sahasında ve Ege Denizi sularında uçmasından sürekli olarak şikayet ediyor.

Pakistan, Suudileri ve Türkleri tek bir güç içinde bir araya mı getiriyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti. Bu bilgiye Bloomberg ve hükümete yakın birçok Türk medya kuruluşunda yer verildi. Ancak bu konuda resmi bir açıklama yapılmadı. Bugün Pakistan, Yemen, Sudan ve Libya'da ve belki de Suriye'de Suudi Arabistan ile koordinasyon içinde çalışıyor.

Gazze konusunda Trump, Pakistan ordusunun bir sonraki aşamaya liderlik edebilecek potansiyel bir güç olarak rolüne işaret etmeye devam ediyor. Yakın tarihli bir Financial Times haberinde, Pakistan ordusu, giderek daha çalkantılı bir dünyada Trump'ın yörüngesindeki jeopolitik nüfuzun yeniden şekillenmesinde “en büyük kazanan” olarak tanımlandı.

xcdfrgt
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Mareşal Syed Asım Münir ve ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da, 26 Eylül 2025 (AFP)

Mısır ve Ürdün de Pakistan ile resmi ilişkilerini yoğunlaştırdı; Kral Abdullah ve Cumhurbaşkanı Sisi, bir ay içinde Pakistan liderliğiyle iki kez görüştü. Gazze'nin bu iki komşusu, Gazze planının ikinci aşamasında kilit oyuncular. General Münir ile kamuoyu önündeki yakınlaşmaları, Trump'ın Pakistan ordusuna olan artan güveniyle birleştiğinde, gelecekte şekillenecek barışın beklentisiyle, uluslararası dikkatleri Pakistan'ın en üst düzey askeri liderliğine çevirdi.

2026 yılı başlarken, Ortadoğu'daki iç savaşlardan henüz netleşmeyen Gazze barış planına kadar dünya benzeri görülmemiş bir belirsizlik yaşıyor. Ancak Pakistan ordusu, Beyaz Saray'dan Maşrık’a (Levant) kadar konumunu sağlamlaştırdı.


Türkiye, Suriye-İsrail müzakerelerini yakından takip ediyor ve SDG'nin bölgede yerleşmesine izin vermeyecek

Fidan ve Eş-Şeybani Paris'te görüştü (Türk Dışişleri Bakanlığı)
Fidan ve Eş-Şeybani Paris'te görüştü (Türk Dışişleri Bakanlığı)
TT

Türkiye, Suriye-İsrail müzakerelerini yakından takip ediyor ve SDG'nin bölgede yerleşmesine izin vermeyecek

Fidan ve Eş-Şeybani Paris'te görüştü (Türk Dışişleri Bakanlığı)
Fidan ve Eş-Şeybani Paris'te görüştü (Türk Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Suriye ile İsrail arasında ABD'nin desteklediği müzakereleri yakından takip ettiğini açıklarken, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) bölgede kök salmasına izin vermeyeceğini vurguladı.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Paris'te Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile İsrail ve ABD ile devam eden müzakereleri görüştüğünü söyledi. Ayrıca, Suriye-İsrail müzakereleriyle eş zamanlı olarak Paris'te düzenlenen Ukrayna konulu "İstekliler Koalisyonu" toplantısının oturum aralarında ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile de bir araya geldi.

Şöyle devam etti: "Suriye ve Amerika taraflarıyla sürekli istişare halindeyiz ve İsrail ile müzakerelerin geldiği aşama ile Suriye tarafının birkaç gün önce SDG lideri Mazlum Abdi ile yaptığı görüşmelerde elde edilen veya elde edilemeyen sonuçlar da dahil olmak üzere bir dizi konuyu ayrıntılı olarak görüştük."

İsrail'e yönelik eleştiriler

Fidan, Paris toplantısına katılımının ardından yaptığı açıklamalarda, Barrack tarafından üçlü görüşmelerin ilerleyişi hakkında bilgilendirildiğini ve bu konudaki görüşlerini ilettiğini belirtti.

İsrail'in Suriye'deki provokasyonlarının, bölgedeki yayılmacı ve bölücü politikasının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Bakan, bölgede istikrarı sağlamak için değerlendirmeler yapmanın ve gerekli önlemleri almanın önemine dikkat çekti.

Bu rolün bölge ülkelerine verildiğini ve İsrail'in Somali bölgesine yönelik son hamlesinin bölgede istikrarsızlık yayma projelerinden biri olduğu düşünüldüğünde, ABD'nin de bu konuda önemli roller oynayabileceğini açıkladı.

Fidan şunları söyledi: “Bunu çok net bir şekilde görüyoruz ve Suriye bizim komşumuz olduğu için orada yaşanan her şey bizi doğrudan ilgilendiriyor. Tüm tarafları tatmin edecek ve istikrarı sağlayacak bir müzakere ve anlaşma için ortak bir zemin bulmayı umuyoruz.”

İki günlük müzakerelerin ardından Suriye ve İsrail, istihbarat paylaşımının koordinasyonunu kolaylaştırmak, askeri gerilimi azaltmak ve diplomatik ilişkileri ve ticari fırsatları teşvik etmek için Amerikan gözetiminde ortak bir iletişim mekanizması kurmaya karar verdi.

SDG'ye uyarı

Aynı zamanda, Türkiye Savunma Bakanı Yaşar Güler, ülkesinin hiçbir terör örgütünün, özellikle de SDG'nin en büyük bileşenlerini oluşturan Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve Kürt Halkı Koruma Birlikleri (YPG)'nin bölgede kök salmasına veya varlık göstermesine izin vermeyeceğini vurguladı.

Ankara'da dün gece düzenlenen bir etkinlikte Güler, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve tüm bağlı grupların Suriye dahil tüm bölgelerde terörist faaliyetlerini derhal durdurmaları ve koşulsuz olarak silahlarını teslim etmeleri gerektiğini söyledi.

Güler'in açıklamaları, SDG'nin 10 Mart 2025'te Şam ile imzalanan Suriye ordusuna entegre olma anlaşmasının uygulanmasında hiçbir ilerleme kaydedilmediği ve bunun sonucunda Halep'te SDG ile Suriye ordusu arasında gerginlik yaşandığı duyurulduktan sonra geldi.

Güler şunları söyledi: “Bu sürecin başarılı olmasını içtenlikle istiyoruz, ancak bunun gerçekleşmesi için PKK ve tüm bağlı grupların koşulsuz olarak dağılması ve silahlarını bırakması gerekiyor.”

Halep'te gerilim artıyor

Aynı bağlamda, Suriye Ordusu Harekat Komutanlığı bugün, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinin askeri bölge olduğunu duyurdu ve sivillere bu bölgelerdeki SDG mevzilerinden uzak durmaları çağrısında bulundu.

Operasyon Komutanlığı yaptığı açıklamada, SDG'nin Halep mahallelerine yönelik önemli bir tırmanışa geçmesi ve sivillere karşı bir dizi katliam gerçekleştirmesi üzerine, iki mahalledeki tüm SDG askeri mevzilerinin ordu için meşru askeri hedefler haline geldiğini belirtti.

Suriye televizyonuna göre açıklamada, bölgeyi terk etmek isteyenler için el-Awadi geçişi ve el-Zuhur Caddesi geçişi olmak üzere iki güvenli insani geçişin bugün saat 15:00'e kadar açık tutulacağı belirtildi.

SDG'nin Halep şehrindeki mahallelere yoğun bombardıman düzenlemesi ve bunun sonucunda sivillerin hayatını kaybetmesi üzerine, gece boyunca süren çatışmaların ardından sabah saatlerinde iki mahallenin çevresinde çatışmalar yeniden başladı.

Şarku’l Avsat’ın Suriye haber ajansı SANA’dan aktardığına göre Suriye ordusu, SDG'nin şehirdeki Suryan mahallesine yaptığı bombardımana, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerindeki ateş kaynaklarını hedef alarak yanıt verdi. Çatışmaların Castello ve el Şihan bölgesinde çıktığını, sivillerin ise iki mahalle ve çevresindeki bölgeleri terk etmeye devam ettiğini kaydetti. Bu arada, sivil savunma ekipleri, SDG'nin aralıklı bombardımanına maruz kalan mahallelerde mahsur kalanların tahliyesini sağlamaya devam ediyor.