Suriye’deki savaşın devam eden bölümleri, İdlip’te bitmeyecek

Suriye’deki savaşın devam eden bölümleri, İdlip’te bitmeyecek

Cuma, 20 Mart, 2020 - 17:45
İdlib’te Suriye ayaklanmasının 9.yıl dönümü kutlaması gerçekleştirildi (SPA)
İstanbul/Şarku’l Avsat

Manal Nahas
İdlib’te yeni bir savaşın başlayacağı ve Türk-Rus anlaşmasının devam etmeyeceği düşünülüyor. NATO, İdlib’te Ankara’yı desteklemenin yollarını arıyor ancak Suriye savaşı, İdlip’deki savaş ile son bulmayacak.

Rus ve Türk güçlerinin, 2011’de Suriye’de patlak veren protestoların yıldönümünde, Halep-Lazkiye yolunda ortak devriyeler düzenlemeye başladı. Buna rağmen Fransa'nın eski Şam Büyükelçisi Michel Duclos gibi Batılı diplomatlar, İdlip savaşında ikinci bir çatışma faslının başlayacağını düşünüyor. Duclos, 5 Mart’ta varılan mutabakatın yalnızca Erdoğan’ın durup nefes aldığı bir durak olduğu görüşünde. Anlaşmanın bazı hükümleri -güvenli bir koridor oluşturulması gibi- bölgeyi doğu ve batı olarak iki kısma ayırıyor. Esed rejimi, tüm İdlib’i yeniden kontrol altına almakta kararlıyken, Rusların ise bu mutabakata uymayacağı öngörülüyor. Şu an İdlib’te Türklerin elinde bulunan bölgede bulunan 40-50 bin isyancının önemli bir kısmı yalnızca Heyetu Tahriru’ş Şam (HTŞ) ile değil, El Kaide ile de bağlantılı.

Doğrusu Suriye'deki savaşın aşamaları henüz sona ermedi. Duclos’un ifadelerine göre, bu savaş veya savaşların “jeopolitik” olduğu üzerinde görüş birliği var. Fransız araştırmacı Alexandra de Hoop Scheffer’ın belirttiğine göre ise, Ortadoğu'daki ABD askeri rolünün değişmesi, askeri ittifakların akışkanlığına izin veren bir dönüm noktası oldu. Washington’un kendi polisinin bu bölgedeki rolünden kısmen vazgeçme kararı, geleneksel müttefiklerinin karar vermede bağımsız olmalarına, Rusya ve İran gibi düşmanlarına ise nüfuzlarını yaymak için kendilerine sunulanı test etmelerine ve oluşan boşlukları doldurmalarına neden oldu.
Ankara ile NATO arasındaki mesafe ve yakınlık

Ancak Ankara’nın Nato ile uzaklığı, çok büyük bir ayrılık değil, yalnızca göreli bir uzaklık. Hürriyet gazetesinden Barçın Yinanç’ın dikkat çektiğine göre, Türk ile Suriye-Rus (Rusların rolü gizlidir) kuvvetleri arasındaki son çatışmada, Türk kuvvetleri NATO askeri teknolojisini talep etmişti. Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen’e göre ise, Türkiye, askerlerinin öldürülmesine ve Rus radarlarının ihlaline yanıt olarak Rus yapımı iki Suriye uçağını düşürdüğünü açıklamış, Türkiye'nin bu olayda etkinliğini kanıtlayan operasyonel gücünün NATO uyumlu mimariye dayandığını söylemişti. Türk kuvvetleri aynı zamanda Türk teknolojisine ve proje babasının Erdoğan’ın ünlü Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) doktora yapan damadı olduğu yerli yapım dronelara başvurdu.

Yinanç, Türkiye’nin Sovyetler Birliği döneminde bile Batı ile Rusya arasında kesin bir tercih yapmak zorunda kalmadığına dikkat çekiyor. Tarımdan sanayiye geçiş döneminde NATO müttefiklerinin kendisine kapılarını kapatmasının ardından Sovyetler ile işbirliğine başvurmuştu; bu yüzden Sovyet yapımı Türk fabrikalarının listesi epey uzundur. Türkiye, Soğuk Savaş’ın zirvesinde olduğu 1960 ve 70’lerde, sosyalist olmayan ülkelerdeki Rus yardımlarının da önde gelen alıcılarındandı. Yinanç, dostlarla düşman kesilmeden “düşmanlarla” işbirliği yapmayı gerektiren bir denge kurmanın dikkatli bir diplomasi gerektirdiğini söylüyor. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın ardından Rusya ile ilişkilerini pekiştirmesi de dikkat çekiciydi. Ancak mevcut dünya düzeninin içinde bulunduğu kaosu düşünüldüğünde ve Moskova'nın isteği ile Ankara'nın hedeflediğinin çatıştığı bir zamanda, askeri ve stratejik olarak Rusya ile işbirliğinde bir sınır bulunuyor. Buna en iyi örnekler Suriye, Kırım ve Libya'daki gerçeklerdir.

Türkiye ve Rusya ortaklıklarını güçlendiriyor olsa da (Türk Akımı gaz hattı, S-400 sistemi, Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santrali) ilgili jeostratejik hedefleri ve stratejik vizyonları değişiklik gösteriyor. Bu nedenle Alexandra de Hoop Scheffer, Ankara’nın Rus yörüngesinde dönüşünün tam bir deveran olmadığını, NATO ve ABD’ye bağlı kalmasının muhtemel olduğunu söylüyor. Gerçekten de Türkiye’nin İdlib ve Libya’da Rusya ile karşı karşıya gelerek çıkmaza düşmesi, Ankara’yı ABD ve NATO’ya yönelmeye itti.
Putin, azılı bir müttefik

Duclos ise, bugün karşılaşılan en önemli sorunun bir yandan Rusya, diğer yandan Avrupa ve NATO arasında gidip gelen Türkiye'nin kaderini belirlediğini söylüyor. Zirâ Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan'a hak ettiği saygıyı göstermedi. Moskova’ya gelen Türk heyetinin 18. yüzyılda Osmanlılara karşı zafer kazanan Katerina heykelinin önünde durduğu, Erdoğan ile Putin’in arkasında duran heykelin ise Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılın sonlarında Bulgaristan’daki yenilgisini simgelediği hakkında haberler çıkmıştı. Erdoğan taraftarları ise bu heykellerin o salonda ilk defa bulunmadığını, başka görüşmelerde de dikkat çektiğini, bu yüzden bunun bir hakaret ya da mesaj niteliğinde olmadığını dile getirmişti. Putin’in çıkarı, Türkiye’yi NATO’dan uzak tutmak yolunda ilerlerken Erdoğan ise, Moskova'nın ülkesini Suriye'de hapsettiği tuzaklardan kurtarabileceğinin ya da büyük askeri kayıplara maruz bırakabileceğinin farkında. Ancak Rusya ile olan ittifakın üzerinde dikenler yer alıyor. Suriye’deki güçler olan Türkiye, Rusya ve İran’ın -liderlerinin önceki toplantılarda söyledikleri ne olursa olsun- hedefleri farklı. Ancak Esed’in tüm Suriye topraklarını kontrol eden Rus ve İran yardımları yoluyla geri çekilmesi, vaziyeti 2011 öncesine döndürmeyecek. Lübnan, Ürdün ve Türkiye'deki Suriyeli mülteciler, Esad rejiminin himayesinde yaşamak için geri dönmeyecek. Zaten bugün savaş alanlarından rejimin kontrolü altındaki alanlara değil, Türkiye’ye doğru kaçıyorlar.
Avrupa destek mi oluyor yoksa uzaklaşıyor mu?

Duclos, “Erdoğan’ın Putin’in pençelerine düşmemesinin” Avrupa ve ABD’nin yararına olacağını söylüyor. NATO’daki Avrupalılar, silahlı gruplar ve HTŞ ile mücadelesinde Türkiye’ye teknik destek sunmayı düşünüyor. Ancak bu destek, Erdoğan'ın aşırılık yanlıları ile olan bağlarını kesme kararını rehin alıyor. Şayet İdlib’teki askeri saldırı, NATO’nun Türkiye’ye desteği olmadan başlarsa bu Avrupa’nın çıkarına olmayacak.

Batı'da, Suriye'de Putin ile işbirliği yapmak, ülkenin yeniden inşasına katkıda bulunmak ve mülteci krizini çözmek için çağrıda bulunanlar var. Ancak Putin ile Esed’in mülteci meselesine ağırlık vermediğini unutuyorlar. Zirâ bu ikili, nüfusun mezhepsel yapısını değiştiren bir “nüfus mühendisliği” politikasını benimsiyor. Yani mültecilik; Suriye, Rusya ve İran’ın askeri operasyonlarının bir sonucu değil, aksine bu ülkelerin zaten hesaplamış olduğu bir hedeftir. Nitekim mülteci krizi, Avrupa halklarının hançeri Avrupa Birliği’ne saplayan eğilimini şişirdiğinde, Ruslar bu hesaplı politikanın meyvelerini toplamış oldu. Putin, Avrupa'ya yeniden bir mülteci akışının olmasını önemsemiyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre Suriyelilerin yerinden edilmesi, İran'ın, Suriye'de daimî askeri üsler oluşturma ve topraklarından Akdeniz'e kadar uzanan bir kara koridoru oluşturma çıkarına da hizmet ediyor. Bunu reddeden İsrail de muhtemelen Suriye’deki İran bölgelerini bombalamaya devam edecek. Esed ise Suriye’deki Sünnilerden “kurtulmadığı” sürece, işlerin rejimi için yolunda gitmeyeceğini düşünüyor. Zirâ 2017’deki bir konuşmasında nüfusun homojenliğine övgüde bulunarak; “Gelişigüzel anlamda değil, gerçek anlamda daha sağlıklı ve daha homojen bir toplum kazandık. Bu homojenlik, ulusal birliktir, inanç, fikir, gelenek, görenek ve vizyon birliğidir” demişti.

Bugün Suriye’deki vaziyeti belki de en iyi özetleyen şey, Fransız analist Alain Frachon’un şu sözleridir:

“Üç eski imparatorluk olan Rus, Fars ve Osmanlı, ölmekte olan hasta bir Arab’ın yatağını kolluyor. Hepsinin bölge hakkındaki niyetleri farklı. Bu durum, ne Suriye’deki savaşın sonu olacak ne de mülteci krizini çözecek.”

 

 


Editörün Seçimi

Multimedya