​İran, Suriye'nin kuzeydoğusunda ‘kalıcı bir nüfuz alanı’ kurma çabalarını yoğunlaştırıyor

İran'ın açılması için çabaladığı Suriye-Irak sınırındaki Elbukemal-el-Kaim Sınır Kapısı (SANA)
İran'ın açılması için çabaladığı Suriye-Irak sınırındaki Elbukemal-el-Kaim Sınır Kapısı (SANA)
TT

​İran, Suriye'nin kuzeydoğusunda ‘kalıcı bir nüfuz alanı’ kurma çabalarını yoğunlaştırıyor

İran'ın açılması için çabaladığı Suriye-Irak sınırındaki Elbukemal-el-Kaim Sınır Kapısı (SANA)
İran'ın açılması için çabaladığı Suriye-Irak sınırındaki Elbukemal-el-Kaim Sınır Kapısı (SANA)

İran, Deyri Zor'daki planlarını Suriye'nin kuzeydoğusunda bir ‘nüfuz alanı’ oluşturmak amacıyla bir üst seviyeye taşıdı. Bu adım, askeri varlığın sosyal, kültürel ve ekonomik alanlardaki faaliyetlerle pekiştirilmesini de içeriyordu. Hamidreza Azizi’nin Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nde (SWP) hazırladığı bir makaleye göre bu adımın amacı, ABD’nin Suriye-Irak-Ürdün sınır üçgeninde bulunan et-Tanf’teki askeri bir üs kurarken her zaman kullanılan yolu kapatmasının ardından İran’ı Irak ve Suriye üzerinden Lübnan'a bağlayan bir ‘kara koridoru’ kurmak.
Suriye rejimi güçleri, İran destekli Haşdi Şabi’nin sınırın diğer tarafındaki el-Kaim’in kontrolünü ele geçirmesinin ardından Kasım 2017'de, İran ve milislerinin işbirliğiyle Irak sınırındaki Elbukemal bölgesini, DEAŞ’tan geri almayı başardı.
Irak'ı Suriye'ye bağlayan iki-üç ana geçiş noktasının da ABD birliklerinin ya da yerel müttefiklerinin kontrolü altında olduğu düşünüldüğünde bu gelişmeler İran için son derece önemliydi. ABD, Suriye'nin güneydoğusundaki et-Tanf’teki geçiş noktası yakınlarında bulunan bölgeleri Suriye’deki ana askeri üssüne dönüştürdü. Bununla birlikte Suriye'nin kuzeydoğusundaki Yarubiye Sınır Kapısı (Irak tarafındaki Rabia Sınır Kapısı’nın karşısında) Kürt unsurların çoğunluğunu oluşturduğu Surie Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolünde bulunuyor.
İran ve İran destekli güçler son iki yıl içinde Deyri Zor’un güneyindeki çeşitli alanlarda konuşlandırılırken yerel güçleri bir araya getiren İran, bölgedeki köylerden 2 bin 500'den fazla Arap savaşçıdan oluşan ‘Ceyşu’l-Kura’ gibi yeni paramiliter gruplar kurdu.
Makaleye göre İran ayrıca biri el-Meyadin şehrinin batısında, diğeri Elbukemal'de olmak üzere Suriye topraklarında en az iki adet askeri üs kurdu.
Bununla birlikte İran, Deyri Zor’da kendi ideolojisini yaymak için iki kültür merkezi kurdu. İran merkezli ‘Jihad al-Bina’ adlı kalkınma derneği bölgedeki yeniden yapılanma ve altyapı projelerinde oldukça aktif. İran, Deyri Zor’daki aşiret büyükleriyle işbirliği yaparak bölgede kendisine sadık güçlerden bir ağ kurmaya çalıştı. Bazı aşiretler, İran'ın mali teşviklerinden ve yeniden inşa projelerinden yararlanmaya çalışmaktan çok İran'ı Suriye rejiminden daha güvenilir bir ortak olarak görüyorlar. Tüm bunlar, İran'ın bölgeye yönelik uzun vadeli bir strateji benimsediğinin işaretidir.

Kara koridoru
Batı ve Arap dünyasındaki analistler ve politikacılar arasında İran'ın Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a bağlanmak için bir kara koridoru kurmaya çalıştığı konusunda yaygın bir görüş var. Bu görüşe göre söz konusu koridor, İran’ın üç ülkede kendisine bağlı gruplarını daha iyi desteklemesini ve aynı zamanda Lübnan’daki Hizbullah’a silah ve teçhizatı sorunsuz ve kolay bir şekilde aktarmasını sağlayacak. Bununla birlikte, Suriye krizinin başlarından 2017 sonuna kadar İran’ın Suriye’ye yönelik stratejisinde bu koridorun önceliğine ilişkin söylentilerin abartıldığı düşünülüyordu. Çünkü İran, Irak-Suriye sınırındaki geçitleri kullanamamasına rağmen Hizbullah’ı bir hava koridoru da dahil olmak üzere birçok farklı yolla desteklemeye devam etti.
Bir yandan ABD'nin Irak ve Suriye'nin çeşitli bölgelerindeki askeri varlığı, diğer yandan İsrail'in istihbarat üstünlüğü göz önüne alındığında, silah ve teçhizatın söz konusu kara koridoru üzerinden doğrudan taşımak büyük riskler barındıracaktır. İsrail, 2016-2018 yılları arasında Suriye’deki İran hedeflerini 200’den fazla bombaladı.
İran için Elbukemal’in bir geçiş noktası olması, askeri ve paramiliter güçlerin Suriye-Irak sınırındaki hareketlerini kolaylaştırmak için askeri açıdan oldukça önemlidir. Bu nokta, İran güçlerinin, sınırının her iki tarafındaki alanları kontrol etmesini kolaylaştırıyor. Böylece İran tarafından desteklenen gruplar da ileri geri hareket ederek yeniden konuşlandırılabiliyor ve diğer bölgelere kaydırılabiliyorlar. Örneğin, Haşdi Şabi’nin yaklaşık 400 üyesi Şubat ve Mart aylarında bu noktadan geçerek İdlib cephesine gönderildi.
İran destekli güçlerin hareketliliklerinin artması onları zaman zaman yaşanan ABD ve İsrail saldırılarına karşı kısmen bağışıklık kazanmalarını sağlayabilir. Öte yandan ABD birliklerinin Mart ayı ortalarında Katar'daki askeri üsden çekilmesi de İran'ın bölgede manevra kabiliyetini artırıyor.

Ekonomik boyut
Çin’in dış politikasında 2013 yılından bu yana ‘Bir Yol Bir Kuşak’ girişimine öncelik verdiği biliniyor. Bu girişimle Çin, Doğu ile Batı arasındaki ticareti kolaylaştırmayı hedefliyor. Çin'i Avrupa’ya bağlama konusunda, Rusya ve Orta Asya üzerinden kuzey karayolu güzergahlarının yanı sıra Basra Körfezi üzerinden bir deniz rotası inşa edilmesine öncelik veren Çin, Bbununla birlikte Tahran, Pekin, İran, Irak ve Suriye'yi Akdeniz ve ardından Avrupa ile birleştiren güney kara yoluna da ilgi duyuyor.  
İran, Kasım 2018'de İran-Irak sınırındaki eş-Şelamce Sınır Kapısı’nı Irak’ın güneyindeki Basra limanına bağlayan bir demiryolu inşa etmeyi planladığını açıkladı. Demiryolunun daha sonra Suriye’nin Akdeniz kıyılarına doğru uzatılması bekleniyor. Bununla birlikte 2019 ilkbaharında İran'ın Lazkiye limanında bir konteyner terminali kiralamayı hedeflediği açıklandı. Elbette İran'ın Suriye'ye müdahalesinin ekonomik bir yönü de var. Irak’ın batısı ve Suriye'nin doğusundaki değişken ve istikrarsız bölgelerde kontrol sağlaması, bölgedeki iktisadi planlarını uygulaması için şart.

Nüfuz alanı
İran’ın 2012 yılında Suriye krizine müdahale etmesinin başlıca nedeni müttefiki olan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'i iktidarda tutmaktı. İran, DEAŞ’ın ortaya çıkışıyla teröristlerle mücadele etmeyi ve sınırlarına doğru ilerlemelerini engellemeyi öncelikler listesine eklendi. Bununla birlikte, İran'ın 2016 yılı sonlarında Suriye ordusunun Halep’i geri almasındaki önemli katkısı ve 2017 yılı sonlarında DEAŞ terör örgütünün çöküşü, yavaş yavaş Suriye için yeni hedefler ve çıkarlar belirlemesine neden oldu.
O zamandan bu yana, İran’ın Suriye'ye yönelik stratejisinin daha da genişlemesi yönünde bir eğilim söz konusu. İran, 2018’den bu yana Suriye hükümetiyle savaş bittikten sonra ülkenin yeniden inşasında aktif bir rol üstlenmeyi istediğini ortaya koyan bir dizi ekonomik anlaşma imzaladı. Bununla birlikte İran ve Suriye Ağustos 2018'de de askeri bir işbirliği anlaşması imzaladılar.
Buna karşın İran yönetimindeki karar vericiler ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanları, bu anlaşmaların uzun vadede uygulanabileceğinin garantisi olmadığının farkındalar. Çünkü İran’ın Suriye'deki nüfuzu büyük ölçüde Esed'e, Suriye rejimine ve Suriye ordusundaki İran yanlılarına bağlı.
Bununla birlikte Suriye rejiminin mevcut yapısında, özellikle de Rusya taraftarları arasında, İran'ın ülkedeki varlığı ve müdahalesinden yana olmayan görüşler bulunuyor. Eğer Esed iktidardan ayrılırsa veya siyasi sistemde adem-i merkeziyetçilik gibi bir değişiklik olursa İran'ın Suriye'deki rolü ve nüfuzu bundan etkilenecektir.
Azizi’nin makalesinde şu ifadeler yer alıyor;
“İran'ın alternatif bir yaklaşım ya da bir yedek plan olarak Suriye'de jeopolitik ve sosyal bir nüfuz alanı kurmaya çalışıyor gibi görünüyor.”
Yani, İran ideolojisinin yayılması ve Deyri Zor'da yeni paramiliter grupların oluşturulması, Suriye'nin belirli bir bölgesinde kendilerine sadık bir sosyal taban kurma girişimi olup, bu nüfuz alanının kontrolü, Suriye'deki uzun vadeli İran çıkarlarının olası zorluklar karşı bir kalkan olabilir. Mesela Suriye'de bir federal hükümet sistemi hayata geçirilirse İran'ın doğu ve güneydoğudaki bu önemli federal bölgelerden birinde varlığı sürecektir. Aynı şekilde İran, Deyri Zor’un sosyal ve kültürel yapısını değiştirmeyi başarırsa İran yanlıları, Suriye’de parlamenter sistem kurulması halinde de Tahran’ın çıkarlarını koruyacaklardır. Belirli bir nüfuz alanının kurulması, İran’ın elinde Suriye’nin geleceği ile ilgili müzakerelerde değerli bir kart olmasını sağlayabilir.

Caydırıcı ek katman
İran ve İsrail, 40 yılı aşkın bir süredir doğrudan askeri çatışmaya girmemiş olsalar da, İran Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, birbirlerini tehdit ettikleri bir gerçek. Bu tehditler, iki ülkenin de askeri stratejisinin temel direklerinden birini temsil ediyor.  İran için bu yaklaşım, iki ana şekilde uygulanmaktadır; birincisi balistik füze programını geliştirmek, diğeri bölgede faaliyet gösteren vekil gruplarından bir ağ oluşturmak. Suriye krizinin patlak vermesinden önce, bu ağ esas olarak Lübnan ve Filistin'de bulunuyordu. Fakat son yıllarda Suriye'de ortaya çıkan siyasi boşluk İran'ın bu ağın kapsamını Suriye topraklarına kadar genişletmesini sağladı. İran’ın, coğrafi olarak İsrail'e olan yakınlıkları göz önüne alındığında Dera gibi bölgelerde uzun vadeli bir varlık göstermesi daha mantıklı olabilir. Ancak bir yandan Tel Aviv'in bu bölgeler üzerindeki tam askeri hakimiyeti, diğer yandan Rusya'nın Suriye’nin batı ve güneybatısında İran'ın askeri nüfuzunun genişlemesine karşı muhalefeti, İran'ın bu arzunu yerine getirmesini zorlaştırdı.
Bu bağlamda Deyri Zor ve İsrail sınırı arasındaki mesafe ile Rusya’nın buraya olan ilgisizliği, bölgeyi İran’ın uzun vadeli planlarının ana hedefi haline getirdi. Deyri Zor’un ABD’nin kontrolü altındaki bölgelerin arasında bulunduğu göz önüne alındığında söz konusu bölge, ABD’nin Suriye'deki birliklerine yönelik gerçek bir tehdit oluşturacaktır. ABD’nin Ocak 2020'de DMO Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye suikast düzenlemesinin ardından İran’ın bu bölgeleri ABD’ye misilleme yapmak için kullanacağına dair bir takım spekülasyonlar orta atıldı.

DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkışını engelleme
DEAŞ’ın eylemlerinin zirvede olduğu sırada, Suriye’nin doğu bölgeleri ile Deyri Zor’u ve Irak'ın batısında Anbar vilayetini kontrol ediyor olması, teröristlerin Irak ve Suriye sınırının her iki tarafında da serbestçe hareket etmesini sağlıyordu. Dolayısıyla İran'ın DEAŞ’la mücadele stratejisinin başlıca nedeni bu bağlantıyı koparmaktı. İran, DEAŞ’ın resmen yenilgiye uğraması sonrasında dahi örgütün bu bölgelerde yeniden ortaya çıkmasını engellemeye odaklandı.
Azizi makalesinde, Tahran'ın Deyri Zor’da nüfusunun bir dizi uzun vadeli jeopolitik, ekonomik, güvenlik ve askeri hedeflerini genişletmeye ve güçlendirmeye yönelik olduğu sonucuna varıyor. Makalede ayrıca bunu yapmasının bir diğer önemli nedeninin ‘diplomatik alanda diğer aktörler tarafından tamamen dışlanma korkusu’ olduğu vurgulanıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 



Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Umman ve İran, Hürmüz'de geçici koridor konusunda anlaştı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi'yi karşılarken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Umman ve İran, salı günü, Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılması için geçici bir çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı. Anlaşma, ortak bir geçici denizcilik koridorunun oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini öngörüyor. İki ülke ayrıca kalıcı bir geçiş koridoru ve gelecekte gemi trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda müzakereleri sürdürme kararı aldı.

Anlaşma, Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin Tahran'a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti sırasında sağlandı. Busaidi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşme, iki ülke arasında boğazdaki deniz ulaşımının yeniden düzenlenmesine ilişkin haftalardır sürdürülen teknik müzakerelerin ardından gerçekleşti.

Umman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak açıklamada, görüşmelerde iki ülkenin egemenliklerini ve egemenlik haklarını koruyacak şekilde Hürmüz Boğazı üzerinden güvenli deniz ulaşımının yeniden başlatılmasına verdiği önemin ele alındığı belirtildi.

Açıklamada, mevcut koşullar ve son savaşın boğaz üzerindeki etkileri dikkate alınarak, "uygulanabilir ve hayata geçirilebilir bir temel" oluşturacak "aşamalı bir çerçeve" üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğu kaydedildi.

Önerilen çerçeve, Hürmüz Boğazı'ndan ortak bir geçici denizcilik koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin uygulanmasını içeriyor.

srgthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün Tahran'da Ummanlı mevkidaşı Bedr el-Busaidi ile görüşmeler gerçekleştirirken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Taraflar ayrıca kalıcı bir denizcilik koridoru ile boğazın gelecekteki yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda anlaşmaya varılması amacıyla teknik müzakerelerin sürdürülmesi üzerinde mutabık kaldı. Bunun yanı sıra, bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve ilgili denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulması kararlaştırıldı.

Maskat ve Tahran, Körfez'in sularına kıyısı bulunan bölge ülkeleriyle ortak görüşmeler yapılmasının önemini de vurguladı. İki taraf, uluslararası hukuk hükümlerine uyulması ve kıyı devletlerinin egemenlik haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Haftalar süren müzakereler

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan görüntülere göre Arakçi, Busaidi'yi bakanlık binasına gelişinde karşıladı. Ardından iki bakan görüşmelere başladı.

İran devlet haber ajansı İSNA, görüşmelerin ana gündem maddesinin Tahran ile Maskat arasında Hürmüz Boğazı'nda gemilerin güvenli geçişi için bir su koridorunun belirlenmesine ilişkin anlaşma ve bu konudaki son mutabakatların gözden geçirilmesi olduğunu bildirdi. Busaidi'nin ziyareti sırasında başka üst düzey İranlı yetkililerle de görüşmesi bekleniyor.

Ortak açıklama, tarafların üzerinde uzlaştığı unsurları açık biçimde ortaya koyan ilk resmi açıklama oldu. İran tarafından son haftalarda yapılan açıklamalar ise teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı ve deniz ulaşım güzergâhlarına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya varıldığı yönündeki ifadelerle sınırlı kalmıştı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü, Umman ile görüşmelerin "devam ettiğini" ve iki tarafın bir mutabakat zaptını kesinleştirmek ve nihai bir formüle ulaşmak için "son rötuşları" yaptığını söylemişti.

Bekayi, 15 Ağustos'ta yaptığı açıklamada ise iki ülkenin gemilerin geçiş güzergâhına ilişkin bir harita üzerinde anlaşmaya vardığını ve ulaşılan düzenlemelere ilişkin ortak bir açıklama hazırladığını duyurmuştu.

dfvgthyj
Gemiler, 25 Ağustos 2026 Salı günü İran'ın güneyindeki Bender Abbas kıyıları açıklarında Hürmüz Boğazı'nda (Reuters

Salı günkü görüşme öncesinde Busaidi ile Arakçi arasında cuma günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirilmişti. Umman Haber Ajansı, iki bakanın "diyalog ve müzakerelerin yeniden başlaması için uygun koşulların hazırlanmasının yolları ile Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımındaki gelişmeleri" ele aldığını bildirmişti.

Ajansa göre taraflar, deniz ulaşımının özgürce ve kesintisiz şekilde yeniden başlamasını, bölgenin güvenliği ve istikrarını destekleyecek "pratik mutabakatlara ulaşmak için görüşmelerin sürdürülmesinin önemini" vurguladı.

Geçici koridordan kalıcı güzergâha

Arakçi daha önce boğaza ilişkin müzakerelerin, ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik temaslardan ayrı teknik bir süreç olduğunu belirtmişti. Arakçi, İran Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla iki ülkenin uzmanlarının yeni deniz koridorlarına ilişkin düzenlemeler üzerinde çalıştığını söylemişti.

Tahran, önceki müzakerelerde, onlarca yıldır uygulanan deniz ulaşım sisteminin aşamalı olarak değiştirilmesini ve gemi trafiğinin yönetiminde İran'a daha büyük bir rol verilmesini öngören bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ortak açıklama öncesinde İranlı yetkililer tarafından aktarılan ayrıntılara göre geçiş aşamasında gemilerin İran kıyıları ile Lark Adası yakınlarındaki kuzey koridorundan Basra Körfezi'ne girmesi, Umman kıyılarına yakın güney koridorundan çıkması planlanıyordu.

Tahran, bu aşamanın iki ila dört ay veya daha uzun süre devam edebileceğini, ardından kalıcı bir düzenleme kapsamında "orta güzergâha" geçilebileceğini belirtmişti.

Ancak Umman-İran ortak açıklamasında salı günü geçici koridorun yeri veya coğrafi güzergâhı belirtilmedi. Açıklamada ayrıca Tahran'ın daha önce ortaya koyduğu, giriş ve çıkış sorumluluklarının nasıl paylaşılacağına ilişkin ayrıntılar da açıkça benimsenmedi.

Buna karşılık açıklamada, gelecekte boğazın yönetimine ilişkin düzenlemeler ile kalıcı denizcilik koridorunun bundan sonraki müzakerelerin açık gündem maddeleri olacağı ilk kez resmen kabul edildi.

Bu yaklaşım, gemi trafiğinin koordinasyonu ve tankerler ile ticari gemilere ilişkin bilgilerin paylaşılması amacıyla İran-Umman ortak bir merkez kurulmasına yönelik daha önceki İran önerisiyle de örtüşüyor.

Yeni açıklama ise bunun ötesine geçerek bilgi paylaşımı, deniz trafiğinin yönetimi ve buna bağlı denizcilik ile güvenlik hizmetlerinin sağlanmasına yönelik bir mekanizma kurulmasını öngörüyor.

Yeniden açılma ve ücretler

Ortak açıklamada, İran'ın daha önce Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması için ortaya koyduğu şartlara açıkça yer verilmedi. Açıklamada ayrıca müzakerelerin önceki aşamalarında gündeme gelen geçiş ücretlerine ilişkin herhangi bir rakam da belirtilmedi.

Arakçi, Maskat ile yürütülen müzakereler sırasında deniz ulaşımının düzenlenmesi ve yeni geçiş koridorlarının belirlenmesine ilişkin teknik mutabakatların Hürmüz Boğazı'nın tamamen yeniden açılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Tahran, boğazın yeniden açılmasını askeri operasyonların durdurulması, ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukasının kaldırılması ve İran petrol ihracatının yeniden başlamasına izin verilmesi şartlarına bağlamıştı.

İran daha önce yapılan görüşmelerin bazı aşamalarında, boğazdan geçen yüklerin değerinin yüzde 5 ila 7'si arasında değişen ücretleri gündeme getirmişti. Umman tarafında ise daha geniş bir uzlaşmanın parçası olarak yaklaşık yüzde 3'lük bir formül önerilmişti.

Ancak İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu pazar günü farklı bir düzenlemeyi kabul etti. Buna göre, geçişine izin verilen ülkelerin gemilerinden; seyir, sigorta, güvenlik, çevre hizmetleri ve özel koşullarda yakıt ikmali gibi hizmetler karşılığında ücret alınmasına izin veriliyor.

Parlamento metninde yük değerinin belirli bir yüzdesi şeklinde bir oran öngörülmüyor ve yalnızca geçiş yapılması karşılığında ücret alınması şartı getirilmiyor. Ücretlendirme, sağlanan hizmetlere bağlanırken ödemelerin İran riyaliyle veya Tahran'ın belirleyeceği herhangi bir para birimiyle yapılması öngörülüyor.

ABD ise İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı üzerinde tek taraflı yetki verilmesine veya geçiş karşılığında zorunlu ücret uygulanmasına karşı çıkıyor ve boğazda seyrüsefer özgürlüğünde ısrar ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump da Hürmüz Boğazı'na ilişkin herhangi bir düzenlemenin ABD planının "önünde durması" halinde buna karşı mücadele edecekleri uyarısında bulunmuştu. Trump'ın açıklaması, Umman'ın İran ile yürüttüğü söz konusu mutabakat görüşmelerine işaret ediyordu.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.