Mısır koronavirüs ile mücadele ediyorhttps://turkish.aawsat.com/home/article/2209546/%E2%80%8Bm%C4%B1s%C4%B1r-koronavir%C3%BCs-ile-m%C3%BCcadele-ediyor
Görevini tamamlayıp hastaneden ayrılan sağlık ekibi (Esna Uzman Hastanesi idaresi)
İstanbul/Şarku'l Avsat
TT
TT
Mısır koronavirüs ile mücadele ediyor
Görevini tamamlayıp hastaneden ayrılan sağlık ekibi (Esna Uzman Hastanesi idaresi)
Abdurrahman Ebubeki
Ülkedeki yeni tip koronavirüsü (Kovid-19) vakalarının karantinaya alınması için Mısır Sağlık Bakanlığı tarafından seçilen Esna Uzman Hastanesi, toplamda 76 kişiden 49’unun iyileşmesinin ardından, ilk sağlık ekibinin hastaneden ayrılışını kutladı.
Bu ekip sonrasında hemşire ve doktorlardan oluşan yeni bir ekip gelecek. Görevini tamamlayan ekipten birkaç kişiyle iletişime geçen Independent Arabia, bu sağlık görevlilerinin katil koronavirüsle mücadelede yaşadıkları deneyim ve hikayeleri dinledi.
Mısır Bakanlar Kurulu tarafından yapılan açıklamaya göre, ülkede doğrulanan ilk vaka, Nil’de seyreden bir turist gemisinin yolcusuydu. Virüs, bu kişiye ABD vatandaşı bir Tayvanlı turistten bulaşmıştı. Luksor şehri Sağlık İşleri Müdürlüğünde önleyici sağlık kadrosundan olan Dr. Muhammed en-Nubi ise, ilk vakalara karantina sürecinde eşlik edecek olan söz konusu ekipteki sağlık görevlilerinden biriydi. Nubi, ailesinin bu görevden muaf tutulmasını talep etmesini istemesine rağmen beyaz yeleğin çağrısına kulak vererek göreve koştu.
Vakanın görüldüğü gemiye binmek
İlk vakanın ilan edilmesinin ardından ekibiyle beraber söz konusu gemiye binen Nubi, hem turist hem de gemi mürettebatını psikolojik çöküşün eşiğinde bulduğunu anlatıyor. Durum böyle olunca da onlara umut vermeye çalışarak iradenin sağlam tutulması gerektiğini ve bu şekilde virüsü yenebileceklerini dile getirmiş. Gemide bulunanların çoğunun genç olması da Nubi’nin işini kolaylaştırmış. Bu konuda şöyle söylüyor:
“Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından onaylanan prosedürlere göre yaptığımız muayeneler neticesinde, aralarında yabancı ve Mısırlıların da olduğu 34 kişinin yeni tip koronavirüsü Kovid-19’a yakalandığını tespit ettik. Test sonuçları pozitifti”
Hastaneden taburcu olan vatandaşlar, doktor ve hemşirelere teşekkürlerini sundu (Esna Uzman Hastanesi idaresi)
Ne zaman öleceğiz?
Dr. Nubi, koronavirüse yakalanan bir kişinin hem karantina hem de tedavi sürecinde kuvvetli bir psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu, zirâ dünya medyasının koronavirüsü insanların gözünde yenmesi imkansız bir canavara konumuna soktuğunu söylüyor. Bazı hastaların “Ne zaman öleceğiz? Bir ay sonra mı yoksa iki ay sonra mı?” dediğini ifade eden Nubi, koronavirüs konusunda daha fazla farkındalık ve doğru bilgi alışveriş olması gerektiğini vurguluyor. Karantinayla görevlendirilen hastanenin bu konudaki ekibinin oldukça profesyonel olduğunun altını çizen Nubi, bazı turistlerin ülkelerine döndüklerinde ekip üyeleriyle iletişime geçerek teşekkür mektupları yolladığını da dile getiriyor.
6 doktor da virüse yakalandı
Hastanede sekiz gün çalışmasının ardından kendisinin de test yaptırmaya karar veren doktor, söz konusu gemiye yardım etmeye giden kişilerden 5’iyle birlikte yeni tip koronavirüse yakalandığının teşhis edildiğini anlatarak şöyle diyor:
“Doktorken birden hastaya dönüştük. Tamamen iyileşene kadar diğer doktor ve hemşire arkadaşlarımızdan muazzam bir ilgi gördük”
Çocuklarını 25 gün boyunca göremeyen bir hemşire
Ekipteki hemşirelerden Hazra Abdurrabbu, görevli olduğu 25 günlük karantina sürecinde çocuklarını göremediğini, yalnızca telefonla konuştuğunu dile getiriyor. Oğullarının görevden ayrılması ve dinlenmesi konusunda ısrar etmelerine rağmen, önceliği görevini bitirmeye verdiğini de ekliyor.
Koronavirüse yakalanan hastalarla kurduğu bağa değinen Abdurrabbu, hastaların aileleriyle de her gün bizzat iletişime geçip hastanın durumu hakkında bilgi verdiğini açıklıyor ve şöyle diyor:
“En az 15 hastanın yaşları 60-70 ve 80’lerdeydi. Açıkçası iyileşmelerinin mümkün olmadığı görüşündeydik, ancak yoğun sağlık bakımı ve samimi bir destek sayesinde test sonuçları pozitiften negatife geçti”
49 hasta iyileşti
Hastanenin Yoğun bakım Birimi Başkanı Şerif Şaban, bu ilk sağlık ekibin tüm hastaları tedavi etmek için 28 gün boyunca gece gündüz çalıştığını ifade ediyor. Bununla birlikte, hastaneye mart ayı boyunca 76 vakanın geldiğini, yoğun çabalar sayesinde içlerinden 49’unun ise iyileştiğini vurguluyor. Şaban, ekip üyelerinin hastalarla temasta olmaları dolayısıyla virüse yakalanmaları ihtimali nedeniyle laboratuvar testlerine tâbi tutulduğunu da ekliyor.
Güney Vadisi Üniversitesi Başkanı Yusuf el-Garbavi, üniversitenin Esna Hastanesi’ne gönderdiğini üç adet danışmanın raporlarına göre bu hastanenin Ortadoğu’nun en iyi iyileşme oranlarına sahip olduğunu bildirdi.
Esna Hastanesi’nin 155 yatağı, 27 yoğun bakım yatağı, 15 ayakta tedavi hizmeti, 5 laboratuvarı, kalp kateterizasyonu bölümü iki radyoloji bölümü, 10 çocuk küvezi, son teknoloji sonar, EKG ve tomografi cihazları mevcut.
Sağlık ekibinden mesajlar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Göğüs Hastalıkları Uzmanı Muhammed Abdullah; ellerin sıklıkla yıkanması, kalabalıklardan uzak durulması, sebze gibi besin değeri yüksek gıdaların tüketilmesi gibi koronavirüsle mücadele önlemlerinin hafife alınmaması çağrısında bulunuyor. Aynı zamanda sağlık imkanları Mısır’ınkinden kat kat daha fazla olan ülkelerin günde yüzlerce ölüm kaybettiğini vurguluyor. Ekibin diğer doktorları ise şu çağrıda bulunuyor:
“Mısır’ın iki yoldan birini seçmesi lazım. Salgının genişliğine rağmen vatandaşların önlemlere uyması yardımıyla virüsü kontrol altına alan Çin’in izlediği yol mu yoksa halkın alınan talimatları ihmal etmesi sebebiyle salgının tüm şehirlerinde oldukça ciddi bir hal aldığı İtalya’nın yolu mu.”
İtalyan Konsolosluğundan Esna Hastanesi’ne teşekkür mesajı
Mısır’ın güneyindeki İtalyan Konsolosu Francis Emin, “muazzam sağlık bakımı yürüterek 70’lerinde olan 10 İtalyan hastayı iyileştirdikleri için” Esna Hastanesi’nde görev yapan söz konusu ekibe teşekkürlerini sundu.
Bu ekibin ayrım gözetmeksizin herkes için güvenli bir sığınak görevi gördüğünü kanıtladığını vurgulayan Emin, İtalyan Büyükelçiliğinin küresel kriz sonrasında bu ekip onuruna bir tören düzenlemeyi planladığını müjdeledi.
31 Mart itibariyle Mısır’da 656 kişi yeni tip koronavirüsüne yakalandı. 150 hasta taburcu olurken 41 hasta ise salgında can verdi. 465 kişi ise halen tedavi görüyor.
İsrail, Ali et-Tahir Tepeleri’nin akıbetini araştırıyor ve güneydeki operasyonlarına devam ediyorhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5313819-i%CC%87srail-ali-et-tahir-tepeleri%E2%80%99nin-ak%C4%B1betini-ara%C5%9Ft%C4%B1r%C4%B1yor-ve-g%C3%BCneydeki
İsrail, Ali et-Tahir Tepeleri’nin akıbetini araştırıyor ve güneydeki operasyonlarına devam ediyor
İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
Ali et-Tahir Tepeleri, sahadaki yeni bir aşamaya giriyor. İsrail’in güneyin geniş kesimlerinde operasyonlarını sürdürdüğü bir dönemde, dikkatler yoğun bombardımanın ötesine geçerek bölgenin akıbetine ve buradaki mevcut kontrolün niteliğine yöneliyor.
İsrail Kamu Yayın Kuruluşu KAN, üst düzey güvenlik yönetiminin son dönemde Ali et-Tahir Tepeleri’ndeki kontrolün sürdürülmesi veya bölgenin Lübnan ordusuna devredilmesi konusunu görüştüğünü bildirdi. Kuruluş ayrıca, İsrail’in bölgede bulunduğunu öne sürdüğü Hizbullah mensuplarının çoğunun öldürüldüğüne ilişkin İsrail değerlendirmelerinin bulunduğunu aktardı. Ancak bu bilgiler, bağımsız Lübnan kaynaklarınca doğrulanmadı.
Böylece Ali et-Tahir’deki tartışma, tepelerin maruz kaldığı saldırıların boyutundan, bölgede mevcut olan kontrolün niteliğine, tesisin içindeki durumun akıbetine ve buranın devredilmesinden söz edilmesinin sahada farklı bir aşamaya geçildiğine işaret edip etmediğine kayıyor.
‘Askerî açıdan düşmüş’
Emekli Tuğgeneral Halid Hamade, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ali et-Tahir Tepeleri’nin askerî açıdan düştüğü söylenebilir. Zira İsrail güçleri artık tepenin çevresinde bulunuyor, gece gündüz önünde ve üzerinde hareket ediyor. İsrail güçlerinin havaya uçurduğu Beyt Gandur Sarayı da tepelerin eteğinde yer alıyor. Dolayısıyla İsrail güçlerinin tesise girmemiş olması, bölgede bulunmadıkları veya sahada kontrolü ellerinde tutmadıkları anlamına gelmiyor” dedi.
Lübnan’ın güneyindeki Ali el-Tahir ve ed-Dabşa tepelerinde bombardımanın izlerini gösteren bir fotoğraf (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)
Hamade, “Girişlerin kapalı ve İsrail güçlerinin çevrede bulunduğu bir durumda, içeride bulunan Hizbullah mensuplarının önünde fiilen sınırlı seçenekler kalıyor. Ya tesiste mahsur kalmış durumdalar ya da öldürülmüş olabilirler. Bunların tümü, bölgenin içinde artık herhangi bir yaşam belirtisinin görünmediğine işaret ediyor. Bununla birlikte tesise girildiğinde, içeride unsurların bulunması veya bazı bölümlerin tuzaklanmış olması gibi sürprizlerle karşılaşılması ihtimali de devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Teslim olmaktan bahsetmek ne anlama geliyor?
İsrail medyasında Ali et-Tahir’deki Hizbullah mensuplarının akıbetine ilişkin yayımlanan haberlerin ne anlama geldiği konusunda Hamade, “Bu veriler sahadaki göstergeler olarak kalıyor ve tesise girilip içeride ne olduğunun doğruluğu teyit edilmeden nihai bilgiler olarak değerlendirilemez. Ancak İsrail aynı zamanda konuyu medya ve psikolojik açıdan kullanmaya, Hizbullah’ı kışkırtarak bölgede yaşananlara ilişkin bir açıklama yapmaya veya bilgi vermeye zorlamaya çalışıyor” dedi.
İsrail saldırıları sonucu Nebatiye’deki Ali et-Tahir Tepeleri’nden duman yükseliyor. (AFP)
Hamade, “İsrail, içeride bulunan Hizbullah mensuplarının öldürüldüğünü, özellikle de tahminlerin yaklaşık 100 militanın bulunduğu yönünde olması halinde, bu açıklamanın Hizbullah destekçileri ve çevresindeki toplumsal kesim üzerinde büyük bir etkisi olur. Bu nedenle İsrail’in Ali et-Tahir’de yaşananları askeri, medya ve psikolojik olmak üzere çeşitli yönlerden kullanmaya çalışması muhtemel” ifadelerini kullandı.
Birden fazla etken
Güney Lübnan’dan Şarku’l Avsat’a konuşan yerel bir kaynak, “Ali et-Tahir Tepeleri’ndeki durumun netleşmesi yalnızca bölgenin içi ve çevresinde yaşananlara bağlı değil, aynı zamanda daha geniş bölgesel atmosfere de bağlı. Bu durum, bölgenin statüsünün neden hâlâ belirsiz olduğunu ve nihai saha düzenlemelerine geçilmediğini açıklıyor” dedi.
Kaynak, “Bölgesel gerilim seviyesindeki herhangi bir artış, doğrudan güneye yansıyabilir ve Ali et-Tahir’deki gelişmelerin kontrol altına alınmasını daha da zorlaştırabilir. Buna karşılık gerilimin azalması, sahada daha kalıcı düzenlemelere geçilmesini mümkün kılabilir” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Güney Lübnan’daki Mansuri kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar Sur’dan görüntülendi. (AP)
Kaynak, “Tepelerin hassasiyeti, buranın yerel askeri durum ile Lübnan çevresindeki gerilim düzeyinin kesiştiği bir noktaya dönüşmesinden kaynaklanıyor. Bu da bölgenin akıbetinin yalnızca doğrudan sahadaki bir faktöre değil, birden fazla etkene bağlı olduğu anlamına geliyor” değerlendirmesinde bulundu.
Geniş çaplı operasyonlar
Ali et-Tahir’deki gelişmeler, İsrail’in Güney Lübnan’ın geniş bir kesiminde, Nebatiye çevresinden Mercayun, Bint Cübeyl ve Sur ilçelerine kadar sürdürdüğü operasyonlarla eş zamanlı olarak yaşanıyor. Hava saldırıları ve patlatma operasyonları Kfar Tebnit ve Kantara çevresine kadar uzanırken, burada dağın bir bölümü çöktü. Saldırılar ayrıca Meyfdun ve Duha Kefr Rumman’ın yanı sıra Ali et-Tahir Tepeleri’ni de hedef aldı. Bu sırada sahadan gelen bazı haberlerde Nebatiye el-Fuka’ya yönelik saldırılarda fosfor bombalarının kullanıldığı bildirildi.
Mercayun ilçesinde İsrail güçleri, pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısından kısa süre önce Hayyam beldesinde şiddetli bir patlatma gerçekleştirdi. Bint Cübeyl ilçesinde ise Reşaf’ta şiddetli bir patlama meydana gelirken, Ayta el-Cebel’in çevresine doğru makineli tüfeklerle tarama ateşi açıldı.
Topçu ateşi Hadeta ve Beraşit çevresini de hedef aldı. Batı kesiminde ise Mansuri, Beyyada ve Şema’daki mevzilerden İsrail topçu ateşine yeniden maruz kaldı. Bu saldırılar, belde ve çevresinde gerçekleştirilen yıkım ve tarama operasyonları ile tekrarlanan askeri hareketliliğin ardından geldi.
Hula, Mansuri, Zutar eş-Şarkiyye ve Beyt es-Siyad’da da evlerin yakılması, yıkım çalışmaları ve binaların havaya uçurulmasına yönelik operasyonlar yaşandı. Bazı bölgelerdeki güzergâhlar üzerinden giriş çıkışların ve askeri hareketliliğin de sürdüğü bildirildi.
Mevcut saha koşullarına uyum sağlama taahhüdü
Ancak Hamade, operasyonların gerçekleştirildiği bölgelerin çeşitliliğini, İsrail’in faaliyet alanını her gün yeni bir bölgeye genişlettiğinin göstergesi olarak görmüyor. Bu bölgelerin, askeri hareketliliğe daha önce açılmış mevcut alanın bir parçası olduğunu belirtiyor.
İsrail’in Ali et-Tahir ve Meyfdun’dan Ayta el-Cebel, Mansuri ve diğer bölgelere uzanan operasyonlarını değerlendiren Hamade, bunların ‘operasyon alanının genişlemesi’ olarak nitelendirilmesine karşı çıktı. Hamade, “Yaşananlar, mevcut saha durumunun sürdürülmesidir. Bu, askeri bir terimdir. Çünkü İsrail güçleri esas olarak bu alanlarda hareket ediyor, bölgelere girip çıkıyor. Örneğin Mansuri’de İsrail güçleri girip çıkıyor; diğer bölgelerde de durum aynı. Ayrıca bölge içinde hareket etmek amacıyla oluşturulan ve kullanılan güzergâhlar da bulunuyor” dedi.
Hamade, “İsrail güçleri güneyin geniş kesimlerinde hareket ediyor. Dolayısıyla her gün genişleyen yeni bir operasyon alanıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. Aksine İsrail’in faaliyet gösterdiği ve burada yıkımı sürdürdüğü mevcut bir alan söz konusu. Sürekli devam eden yıkım da Lübnan devletine baskı uygulayarak, mevcut durumun artık sürdürülemeyeceğini ve varılan anlaşmanın uygulanması gerektiğini söylemeye iten bir araç niteliği taşıyor” ifadelerini kullandı.
Hamade, sözlerini şöyle tamamladı: “Yaşananların her seferinde operasyonların yeni bölgelere taşındığı anlamına geldiğini düşünmüyorum. Çünkü aynı model Hayyam’dan Meys el-Cebel ve diğer bölgelere kadar birden fazla yerde görülüyor. İsrail’in askeri hareketlilik, bölgelere girip çıkma ve yıkım yoluyla sürekli olarak sürdürdüğü mevcut bir saha durumuyla karşı karşıyayız.”
Kaddafi'nin yoldaşları İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması hakkında ne söyledi?https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5313814-kaddafinin-yolda%C5%9Flar%C4%B1-i%CC%87mam-musa-es-sadr%C4%B1n-kaybolmas%C4%B1-hakk%C4%B1nda-ne-s%C3%B6yledi
Kaddafi'nin yoldaşları İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması hakkında ne söyledi?
İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
Libya’da Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin üzerinden on beş yıl geçmesine rağmen, Lübnan Yüksek Şii İslam Konseyi Başkanı İmam Musa es-Sadr'ın 31 Ağustos 1978 tarihinde Libya'ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında kaybolmasının ardındaki sır perdesi henüz aralanmış değil. Ziyaret sırasında Sadr'a Şeyh Muhammed Yakup ve gazeteci Abbas Bedreddin eşlik ediyordu, ancak üçünden de bugüne dek herhangi bir iz bulunamadı. Lübnan makamları, 2011 yılında Kaddafi rejiminin devrilmesinden sonra Libya'yı yöneten güçlerle gerçekleştirdikleri temasların bilançosunu bugüne kadar açıklamadı. İmam Sadr'ın kaybolması meselesi, Kaddafi dönemi ve rejiminin işlediği suçlar hakkındaki görüşmelerimde Libyalı yetkililerin gündemine getirdiğim konular arasındaydı. Burada, kendilerinden bizzat duymuş olduğum tanıklıklara yer veriyorum.
Albay Muammer Kaddafi (Arşiv- Reuters)
Abdulmunim el-Huni, Kaddafi'nin pilotunun tasfiyesi hakkında konuştu
Kaddafi'yi 1 Eylül 1969'da iktidara getiren darbenin ardından Abdulmunim el-Huni çeşitli görevler üstlendi. Devrim Konseyi üyeliği yapan Huni, istihbarat başkanlığının yanı sıra içişleri ve dışişleri bakanlıklarını da yönetti. Huni'ye Lübnanlı Şii liderin davasını sorduğumda, bana şu cevabı verdi:
"İmam Sadr'ın tasfiyeye uğradığı açık. Bu olay kesindir ve karşılaştığım bütün Libyalıların ortak inancıdır. Sana bir konuyu açacağım: Kaddafi'nin uçağını kullanan ve yarbay rütbesine sahip Necmeddin el-Yazıcı adında bir bacanağım vardı. İmam Sadr'ın kaybolmasından kısa bir süre sonra bacanağım tasfiye edildi. Aile fertleri, onun suikasta uğramasının Sadr meselesiyle bağlantılı olduğunu söylediler; çünkü kendisi İmam'ın cesedini Libya'nın güneyindeki Sebha bölgesine defnetmek üzere taşımıştı. Akrabalar, Musa el-Sadr'ın hikayesini bilmesinin Libya istihbaratını bu sırrı gizlemek için onu öldürmeye ittiğini belirtiyorlar. Bunlar, bu tür suçlarda yaşanan şeylerdir."
Calllud: Humeyni sadece bir açıklama talep etmekle yetindi
1979'daki İran Devrimi’nden günler sonra, Kaddafi rejiminin ‘iki numaralı adamı’ Abdusselam Callud başkanlığındaki bir heyet tebrik için Tahran'ı ziyaret etmiş ve İmam Humeyni ile görüşmüştü. Callud'a, Humeyni'nin görüşmede İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması konusuna değinip değinmediğini sorduğumda, “Evet. Bu meselenin ayrıntılarına dair bir açıklama yapılmasını ve iki devrim arasındaki iş birliğinin önünde hiçbir engel kalmamasını temenni etti. Otelde bulunduğum sırada, otelin önünde, Sadr'ın kız kardeşi ve eşinin öncülüğünde 37 kişinin katıldığı bir gösteri düzenlenmiş ve sloganlar atılmıştı, ancak devrime bağlı güvenlik güçleri derhal onları uzaklaştırıp dağıttı” yanıtını verdi.
Abdusselam Callud: Albaya (Muammer Kaddafi) konuyu açtım, o da bana: “Beni mi suçluyorsun?” dedi (Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ve eski Libya Başbakanı Abdusselam Callud- Arşiv)
Callud'a, Sadr meselesinin daha sonra Tahran ile ilişkilerde bir engel oluşturup oluşturmadığını sordum. O da “Hayır, sana daha önce de söylediğim gibi, 1980'lerde Irak ile savaş sırasında İran'a füzeler verdik ve silah temin etmesinde temel bir rol oynadık” şeklinde cevapladı.
Callud, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sadr ile 1970'lerin ortalarında Lübnan'da bir kez bir araya geldim. Zaten Libya'ya yaptığı ziyaretten haberim yoktu. Kaybolduğunu öğrendiğimde iki sebepten dolayı çok üzüldüm; birincisi şahsıyla ve temsil ettiği şeyle ilgiliydi, ikincisi ise bu fiili alçakça bir hareket olarak görmemdi. Çünkü birini evine veya ülkesine davet edip ardından ona tuzak kurmak ne bir Arap âdetidir ne de İslamî değerler bunu kabul eder. Hikâye tuhaftı ve üzerine sıkı bir karartma uygulandı.”
Kaddafi'ye Sadr konusunu açıp açmadığını sorduğumda ise Callud, “Bir kez konuya üstü kapalı değindim, o ise sadece 'Beni mi suçluyorsun?' demekle yetindi ve konuşma kapandı” ifadelerini kullandı.
Kaddafi ile Sadr arasında yaşandığı söylenen münakaşa hakkında ise Callud, “Ayrıntıları bilmiyorum. Ancak yıllar önce Sadr'ın kimliğine bürünüp onun pasaportuyla kayboluşunun ardından İtalya'yı ziyaret eden polis memurunun, bu rolü hakkındaki konuşmalar başladıktan sonra kaçırılma korkusuyla Muammer tarafından sıkı koruma altına alındığını duydum” yorumunda bulundu.
Abdusselam et-Triki (Arşiv- AFP)
Sadr'ın öldürülüp gömüldüğüne inanıp inanmadığına dair bir soruya ise şu yanıtı verdi:
“Aklım bana bunu söylüyor. Bugüne kadar gizli tutulmuş olması imkânsız. Elbette olaydan önce Kaddafi'den, İran'ın Arap Şiiler üzerinde nüfuzu olan din adamları göndermesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren şeyler duymuştum. İşin bu dereceye varacağını doğrusu hayal edemezdim.”
Şalgam: Bumeydin'in tavsiyesiyle Libya'ya geldiTriki: Garip bir suç
Aynı soruyu eski Libya Dışişleri Bakanı Ali Abdusselam et-Triki'ye de yönelttim. Triki, “Burada dürüstçe konuşuyoruz. Ayrıntılar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim. İmam Sadr Libya'ya Dışişleri Bakanlığı yoluyla gelmedi. Bakanlığın tek rolü, Libya'nın Beyrut Maslahatgüzarı tarafından Sadr'a iletilen bir davetten ibaretti. Bundan sonra diğer makamlarla koordinasyon sağlandı. Ben Sadr ile hiç karşılaşmadım. Duyduğum kadarıyla o, mücadeleci ve millî duruşa sahip bir adamdı” cevabını verdi.
İmam Musa es-Sadr’ın basın toplantısından, (İmam Musa es-Sadr Araştırma ve Çalışmalar Merkezi)
Dışişleri olarak İmam Musa es-Sadr’ın Libya’ya nasıl ve ne zaman geldiğini bilmediklerini ifade eden Triki, “Daha sonra, ben dışişleri bakanlığı görevinden ayrıldıktan sonra bakanlık İtalyanlarla temas kurmakla ilgilendi ve yetkililer o gün Trablus'tan Roma'ya hareket ettiğini söylediler. Daha sonra Kaddafi ile Sadr arasında sert bir tartışma yaşandığı ve bunun da olanlara yol açtığı yayıldı. Hikâye oldukça garip; zira bu tehlikeli ve üzücü olayın Libya'ya veya millî davaya hiçbir faydası yoktu, aksine çok büyük zararlar verdi. Bu, kimin çıkarına ve hangi bağlamda gerçekleştiğini bilmediğim garip bir suçtur” şeklinde konuştu.
Mismari'nin anlatımı: Protokol Müdürü ve Albay'ın gölgesi
Nuri el-Mismari, devlet bakanı rütbesiyle Protokol Müdürü’ydü ve ikametgâhlarında ve seyahatlerinde ‘Albay'ın gölgesi’ konumundaydı. Ona da Sadr konusunu sordum. O da şunları anlattı:
"O sırada önemini kavrayamadığım bir şey oldu. Abdullah el-Senussi beni aradı. O zamanlar Askeri İstihbarat Dairesi'nde genç bir subaydı. Ofisi Şatt Caddesi'ndeydi ve Yüzbaşı Abdullah el-Hicazi'nin başkanlığında faaliyet gösteriyordu. Elbette o zamanki rütbesi buydu ve Muammer Kaddafi'nin 'Hür Subaylar' olarak adlandırdığı kişilerdendi. Sennusi beni telefonla arayıp, 'İtalyan makamlarının, topraklarına girmek isteyen birinin pasaportunu damgalaması zorunlu mu?' diye sordu. Ben de ‘Elbette, damgalanması şarttır. Bu, herhangi bir ülkede geçerli olan kurallardır’ diye cevapladım. Telefonu kapattı. Sennusi daha sonra beni tekrar arayıp ‘Sana pasaportlar göndereceğim ve sahipleri için İtalya vizesi temin edilmesi gerekiyor’ dedi. Sanırım pasaportlar üç taneydi. Tam olarak hatırlamıyorum, çünkü onlarca yıl önce gerçekleşen bir olaydan bahsediyoruz. Sennusi'nin gönderdiği bir asker bana gelip pasaportları verdi. Şüphelenmemi gerektirecek bir durum yoktu, ancak pasaportları açtığımda birinin merhum İmam Musa es-Sadr'a ait olduğunu gördüm. Diğer isimler hafızamda kalmadı. İtalyan büyükelçisini arayıp misafirlerimiz için vize istediğimizi söyledim, o da memnuniyetle karşıladı. Pasaportları gönderdim, ancak kısa süre sonra Sennusi yeniden arayıp, ‘Bitti mi?’ diye sordu. Ona işin biraz zaman aldığını, bana iade edildikleri anda kendisine göndereceğimi söyledim. Öyle de oldu. Daha sonra İmam Musa es-Sadr'ın kaybolduğunu duydum ve özellikle de pasaportları gönderen kişinin Sennusi olması nedeniyle olay hafızamda yer etti.”
Kaddafi döneminde istihbarat şefi Abdullah es-Senussi, 2014 yılında Libya'da görülen davası sırasında (Arşiv- Reuters)
Mismari, Sadr'ın Libya'dan hiç ayrılmadığını, İtalyanların suçsuz olduğunu ve bir aldatmacaya maruz kaldıklarını vurguladı. Zira Sadr'ın kıyafetlerini giyen uzun boylu bir subayın da aralarında bulunduğu üç kişi giriş yapmıştı. Bu kişiler, Sadr ve iki refakatçisinin pasaportlarını, Sadr’ın seccadesiyle birlikte otelde kasıtlı olarak bırakmış, ardından Libya diplomatik pasaportlarıyla İtalya'ya gitmişlerdi.
HDK lideri Hamideti ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed görüşmesinin ardında sınırları aşan mesajlar yatıyorhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5313766-hdk-lideri-hamideti-%C2%A0ve-etiyopya-ba%C5%9Fbakan%C4%B1-abiy-ahmed-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmesinin-ard%C4%B1nda
HDK lideri Hamideti ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed görüşmesinin ardında sınırları aşan mesajlar yatıyor
Sudan’ın askeri coğrafyası, Etiyopya’nın güvenlik derinliği ile kesişmektedir (Sudan Haber Ajansı)
Muna Abdulfettah
Sudan-Etiyopya ilişkilerinin artan bir gerilime sahne olduğu ve sınır bölgesindeki askeri faaliyetlerin karşılıklı anlatılar ve suçlamalarla çevrildiği -bunlar arasında Sudan'ın, Sudan içinde insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlenmesinde Etiyopya topraklarının kullanıldığına dair suçlamaları ve Etiyopya'nın, Sudan hükümetinin Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’ni desteklediğine dair suçlamalar da yer alıyor- bir dönemde, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, cuma günü Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) lideri Muhammed Hamdan Dagalo'yu (Hamideti ) kabul etti. Sudan'daki savaşın patlak vermesinden üç yılı aşkın bir süre sonra gerçekleşen bu ziyaret, sınırın her iki yakasında askeri ve siyasi gelişmelerin hız kazandığı, Mavi Nil eyaletinin ise saha tablosunun ön saflarına çıktığı bir dönemde yapıldı.
Hamideti , HDK liderlerinden oluşan bir heyetin başında Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’ya ulaştı. Hamideti , Abiy Ahmed ile görüşmeye geçmeden önce, Etiyopya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Demeke Mekonnen tarafından karşılandı. Açıklanan bilgilere göre toplantıda, Sudan'daki durumun gelişmeleri ile barış ve istikrar meseleleri ele alındı.
“Üç olası senaryo bulunuyor. Bunlardan birincisi, HDK’nın Kaysan ve Kurmuk’ta varlığını kalıcı hale getirip sürdürülebilir ikmal hatları açması. İkincisi, ordunun inisiyatifi yeniden ele alarak sınır koridorlarını kapatması ve üçüncüsü Mavi Nil’deki çatışmaların Tigray’daki tırmanışla eş zamanlı gerçekleşmesi ve böylece sınır hattının, tarafların birbirine bağlı geniş coğrafi alanlar üzerinden karşılıklı askeri baskı kurduğu uzantılı bir cepheye dönüşmesi.
Sudan coğrafyasının Doğu Afrika'nın hesaplarıyla kesiştiği Addis Ababa'ya yapılan bu ziyaret, Mavi Nil cephesinin art arda askeri gelişmelere sahne olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Bu süreçte HDK ve müttefikleri Etiyopya sınırına yakın bazı bölgelerde ilerleme kaydederken, Sudan ordusu da eyalete askeri takviyeler yapıyor. Burası, coğrafi konumu, Etiyopya sınırıyla doğrudan bağlantısı ve bölgesel güvenlik sahasıyla ilişkisi nedeniyle son derece hassas bir bölge.
Bu ziyaret, savaşın patlak vermesinden bu yana Hamideti 'nin hareket kayıtlarına göre dağınık dış ziyaretler serisinin bir parçası olarak gerçekleşiyor. Hamideti , 2023'ün sonlarından itibaren Uganda, Etiyopya, Cibuti, Kenya ve Güney Afrika'yı kapsayan bir Afrika turuyla dışarıda görünmeye başlamış, ardından sonraki yıllarda dış hareketliliğini sürdürmüştü. Dolayısıyla Addis Ababa'ya yapılan son ziyaret, ziyaretleri arasındaki kronolojik sıralaması, Sudan savaşındaki konumu ve görüşmenin gerçekleştiği anın niteliği itibarıyla önem taşıyor.
Karmaşık bir uzantı
Etiyopya ve Sudan, hiçbir zaman iki devlet arasında sadece birer sınır çizgisi olmadı. Aksine çatışma cephelerinin, hareket koridorlarının, etki alanlarının ve güvenlik geçişkenliklerinin karmaşık bir uzantısı olan uzun bir sınırla birbirine bağlanıyor. Abiy Ahmed döneminde ilişkiler daha da karmaşık bir yola girdi. Çünkü Faşaga bölgesi üzerindeki anlaşmazlık, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı (GERD) ile ilgili uyuşmazlık, Tigray savaşı ve ardından Sudan savaşı, etki mücadelesiyle iç içe geçti. Böylece Addis Ababa, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ve HDK lideri Hamideti ile -her biriyle ayrı ayrı ve tek bir Sudan denklemi içinde iki farklı kulvarda olmak üzere- temas kurmaya başladı.
Abiy Ahmed, Orgeneral Burhan ile ilişkisinde, birikmiş gerilimlere rağmen varlığını sürdüren resmi bir kanalı korudu. Burhan, özellikle Tigray savaşı sırasında sınır dosyasında daha sert bir tutum takınmış, ta ki Sudan ordusu Faşaga'daki bazı bölgeleri yeniden kontrol altına alana dek bu duruşunu sürdürmüştü. Aynı şekilde, iki liderin tutumları Rönesans Barajı dosyasında gergin bir şekilde kesişirken, Sudan ve Mısır'ın tutumları iki mansıp ülkesi (nehir ağzı ülkesi) olarak birbirine bağlanmıştı. Buna rağmen Abiy Ahmed, Sudan liderliği ile iletişim kanallarını açık tutmaya özen gösterdi. 2023 yılının ocak ayında Hartum'u ziyaret eden Abiy Ahmed, aynı yılın kasım ayında Orgeneral Burhan'ı Addis Ababa'da ağırlamış ve barış çabalarını ilerletmeye katkı sağlama gayretiyle 2024 yılının temmuz ayında Port Sudan'da bir kez daha görüşmüştü. Ancak bu hamleler, bugüne kadar yeni bir siyasi sürecin açılmasına vesile olmadı.
Addis Ababa, Sudan ordusunun HDK’dan bölge ve eyaletleri geri alarak yeniden kontrolü ele geçirmesini endişeyle izliyor (Abiy Ahmed’in X platformundaki hesabı)
Hamideti ile ise nitelik olarak farklı bir ilişki gelişti; savaş öncesi dönemde Abiy Ahmed, HDK lideri ile doğrudan bir kanal kurmaya çalışırken, Hamideti de bir yandan Etiyopya devlet kurumlarıyla ilişkilerini geliştiriyor ve Addis Ababa'yı sık sık ziyaret ediyordu. Bu durum, Abiy Ahmed'in, Mısır dosyası ve sınırla daha yakın bir şekilde bağlantılı olduğu düşünülen Sudan askeri kurumunun etkisini dengeleme ihtiyacıyla da örtüşüyordu. Öyle ki Etiyopya medyası, Burhan ile Hamideti 'nin Tigray savaşı sırasında Etiyopya çatışmasının iki farklı tarafının yanında yer aldığı yönündeki iddiaları öne sürmüştü: Sudan ordusu Tigray cephesine yakınlaşırken Hamideti , Abiy Ahmed hükümetiyle daha açık bir ilişkiyi sürdürmüştü.
Mevcut durumu çevreleyen koşullar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Hamideti 'nin Addis Ababa'ya gerçekleştirdiği ziyaretin etrafındaki koşullar, son derece çalkantılı bir Sudan ve Etiyopya ortamında şekillendi. Sudan'da savaş, cephelerin daha geniş ve çoklu bir aşamaya evrilmesine doğru giderken, HDK ve müttefiklerinin Kurmuk ve Kaysan şehirleri ile Etiyopya sınırına yakın diğer bölgelere doğru ilerlemesinin ardından ağustos ayında Mavi Nil, savaşın en hassas eksenlerinden biri olarak öne çıktı. Ne var ki Sudan ordusu tarafından perşembe günü yapılan açıklamada, gün içinde yaşanan üçüncü benzer olayda, Etiyopya toprakları yönünden Mavi Nil'e geçtiğini belirttiği bir insansız hava aracının düşürüldüğünü duyurdu. Ancak saldırıyı kimin düzenlediğini veya aracın amacını belirtmedi.
Öte yandan Etiyopya, dikkat çekici bir askeri hareketliliğe sahne oldu. ABD’deki Yale Üniversitesi İnsani Araştırma Laboratuvarı'nın 28 Ağustos tarihli analizi, Assosa'daki Etiyopya ordusu üssüne beş gün içinde yaklaşık 100 hafif aracın yanı sıra zırhlı personel taşıyıcıları, römorklar, kamyonlar ve konteynerlerin ulaştığını ortaya koydu. Laboratuvar, bu yığınağın bir tugay düzeyinde nakliye kapasitesi sağladığını tahmin ederken, zamanlamayı Mavi Nil'deki gelişmelerle ilişkilendirdi, ancak bu ekipmanların nihai operasyonel amacını kanıtlayacak kesin bir delilin bulunmadığına da şerh düştü.
Ayın başından bu yana ise Etiyopya ordusu ile Tigray güçleri arasında Sudan sınırına yakın Sheraro yakınlarında topçu ateşleri ve İHA'lar kullanılarak çatışmalar yeniden alevlendi ve yüzlerce sivil Sudan'a geçti. Tarafların güçleri aylardır askeri varlıklarını artırmış ve bu durum Pretoria anlaşmasının çökme ihtimalini yeniden gündeme getirmişti.
Bu nedenle Faşaga, Tigray ve Mavi Nil, tek bir güvenlik kuşağının, tartışmalı sınır hatlarının, hareket halindeki birliklerin, insansız hava araçlarının, ikmal koridorlarının ve savaş baskısı altında sınır ötesi hareket eden sivil nüfusun parçaları olarak görünmektedir. Bu kuşakta Sudan ve Etiyopya savaşları tamamen ayrı kalmaksızın yan yana duruyor. Bunlardan birindeki herhangi bir askeri ihlal, coğrafya gereği diğerinde hızlı bir şekilde güvenlik etkisi yaratma potansiyeline sahip.
Desteğin nedenleri
Addis Ababa’yı HDK’yı desteklemeye iten çeşitli nedenler bulunuyor. Bunların çoğu, Etiyopya’nın ulusal güvenlik hesapları ve Sudan ile bölgedeki güç dengeleriyle ilgili.
Birincisi, Addis Ababa batı komşusunun geleceğini belirleyecek herhangi bir siyasi veya güvenlik düzenlemesinin dışında kalmak istememektedir. Ordu ile HDK arasındaki herhangi bir anlaşma, Sudan'ın çevresindeki ülkelerin çıkarlarını görmezden gelirse istikrarlı olamaz ve Etiyopya bunların başında geldiğine inanıyor. Dolayısıyla çatışmanın taraflarından biriyle yakın ilişkiyi sürdürmek, Abiy Ahmed'e Sudan denklemi içinde bir konum kazandırmakta ve Etiyopya'nın sınırlarının ve güvenliğinin geleceğini, kendisinden uzakta formüle edilen mutabakatların insafına bırakmıyor.
İkincisi, Addis Ababa, ordunun HDK'den bölge ve eyaletleri geri alarak yeniden kontrolü ele geçirmesini endişeyle izliyor ve Nil ve Rönesans Barajı meselelerinde Mısır'ın tutumuyla olası her türlü yakınlaşmaya karşı tedbir alıyor. Öte yandan HDK'nin varlığı, askeri kurumun Hartum’daki stratejik kararı tekeline almasını engelleyen karşı bir güç sunuyor.
Üçüncüsü, Faşaga anlaşmazlığı, iki ülke arasındaki ilişkilerin en hassas dosyalarından birini oluşturuyor. Zira Sudan ordusu, 2020'de buralardaki geniş bölgeleri yeniden kontrol altına almış durumda. Bu nedenle orduya rakip bir Sudan gücünün yükselmesi, Hartum'un sınırda askeri bir fiili durum dayatma kapasitesini sınırlıyor ve Addis Ababa'ya özellikle de Mavi Nil, Benişangul-Gumuz ve Fashaga'nın tamamı birbirine bağlı bir güvenlik kuşağı oluşturduğu göz önüne alındığında bu dosyada daha geniş bir manevra alanı sunuyor.
Dördüncüsü, Tigray'daki savaş Etiyopya hükümetinde ağır bir güvenlik mirası bıraktı. Addis Ababa, Hartum'u Tigray ile bağlantılı unsurlara destek ve sığınak sağlamakla suçladı ve batı sınırı Etiyopya'nın iç güvenlik hesaplarının bir parçası hâline geldi. Tigray bölgesinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte, Sudan ordusuna baskı yapabilecek veya onu Etiyopya sınırından uzaklaştırıp meşgul edebilecek herhangi bir Sudan gücü daha büyük bir stratejik değer kazanıyor.
Beşincisi ise Etiyopya silahlı grupların, mültecilerin ve kaçakçılık ağlarının üzerinden hareket ettiği çökmüş bir Sudan istemediği gibi, çıkarlarıyla uyuşmayan bölgesel ittifaklarla bağlantılı tek bir askeri kurumun tahakküm ettiği bir Sudan da istemiyor. Bu yüzden savaşın tek bir tarafın lehine hızlıca sonuçlanmasından ziyade Sudan güçleri arasında bir dengenin varlığı onun çıkarlarına hizmet ediyor.
Olası güzergâhlar
Mavi Nil, Sudan savaşının önümüzdeki aşamada izleyebileceği yönü gösteren en anlamlı cephe olabilir. Ne var ki çatışmaların Kaysan ve Kurmuk'a sıçraması ve Damazin üzerindeki artan baskı, Sudan'ın askeri coğrafyasının Etiyopya'nın güvenlik derinliğiyle iç içe geçtiği bir noktada, Etiyopya sınırına doğru savaş için yeni bir koridor açıyor. Assosa üssündeki askeri hareketliliğin, Mavi Nil'deki saha gelişmeleriyle eş zamanlı olarak tırmanmasıyla birlikte, sınır artık çatışmanın sadece arka planı değil, operasyon sahasının doğrudan bir parçası hâline geldi.
Tigray'da çatışmaların yeniden başlaması tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor. Kuzeyde Etiyopya ordusunun yaşayacağı her türlü yıpranma, Addis Ababa'nın batı sınırındaki önceliklerini yeniden düzenlemesine yol açmakta ve onu, sınır bölgesini dolaylı araçlarla güvence altına almaya ve Sudan'dan gelebilecek kesintisiz bir askeri tehdidin oluşmasını engelleme kapasitesine sahip Sudanlı güçleri korumaya itiyor. Bu açıdan bakıldığında, Abiy Ahmed'in Hamideti 'yi kabul etmesi siyasi bir nezaketin ötesinde bir önem kazanıyor. Çünkü bu ziyaret, Addis Ababa'nın sınırına en yakın bölgede sahada hareket eden güçle iletişim kanallarını açık tutmaya ihtiyaç duyduğu bir dönemde gerçekleşiyor.
Yakın vadede üç olası senaryo öne çıkıyor. Bunlardan birincisi, HDK’nın Kaysan ve Kurmuk’ta varlığını kalıcı kılmayı başararak sürdürülebilir ikmal hatları açması ve böylece Damazin’i kademeli bir baskı altına alması ve ordunun güçlerini Mavi Nil ile Kordofan arasında bölüşmeye mecbur bırakmasıdır. İkincisi, Sudan ordusunun inisiyatifi yeniden ele alarak sınır koridorlarını kapatması ve böylece mevcut kazanımları lojistik desteği zor ileri hatlara dönüştürmesi. Üçüncüsü ise Mavi Nil'deki savaşın Tigray'deki tırmanışla eş zamanlı gerçekleşmesi ve bu sayede sınır hattının, tarafların birbirine bağlı geniş coğrafi alanlar üzerinden karşılıklı askeri baskı kurduğu uzantılı bir cepheye dönüşmesi.
Bu durumda, Damazin'in düşmesi tek gösterge olmayacak, daha da önemlisi, herhangi bir tarafın toprak kontrolünü ele geçirdikten sonra güç ve ikmali sürdürebilme kapasitesidir. Eğer HDK, Etiyopya sınırını sabit bir lojistik ve siyasi derinliğe dönüştürebilirse, Sudan şehir merkezlerindeki savaştan bu bölge üzerinde uzun soluklu bir çatışmaya evrilebilir. Ancak dış destek sınırlı ve kesintili kalmaya devam ederse, Mavi Nil'deki kazanımlar tersine çevrilebilir niteliğini koruyacaktır. İşte Abiy Ahmed ile kurulan ilişkinin önemi de tam burada yatıyor. Bu önem, onun savaşı tek başına sonuçlandırma gücünden değil, savaşın devam etme koşulları ve yönü üzerinde etki kurabilme yeteneğinden kaynaklanıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة