​Mısır koronavirüs ile mücadele ediyor

Görevini tamamlayıp hastaneden ayrılan sağlık ekibi (Esna Uzman Hastanesi idaresi)
Görevini tamamlayıp hastaneden ayrılan sağlık ekibi (Esna Uzman Hastanesi idaresi)
TT

​Mısır koronavirüs ile mücadele ediyor

Görevini tamamlayıp hastaneden ayrılan sağlık ekibi (Esna Uzman Hastanesi idaresi)
Görevini tamamlayıp hastaneden ayrılan sağlık ekibi (Esna Uzman Hastanesi idaresi)

Abdurrahman Ebubeki
Ülkedeki yeni tip koronavirüsü (Kovid-19) vakalarının karantinaya alınması için Mısır Sağlık Bakanlığı tarafından seçilen Esna Uzman Hastanesi, toplamda 76 kişiden 49’unun iyileşmesinin ardından, ilk sağlık ekibinin hastaneden ayrılışını kutladı.
Bu ekip sonrasında hemşire ve doktorlardan oluşan yeni bir ekip gelecek. Görevini tamamlayan ekipten birkaç kişiyle iletişime geçen Independent Arabia, bu sağlık görevlilerinin katil koronavirüsle mücadelede yaşadıkları deneyim ve hikayeleri dinledi.
Mısır Bakanlar Kurulu tarafından yapılan açıklamaya göre, ülkede doğrulanan ilk vaka, Nil’de seyreden bir turist gemisinin yolcusuydu. Virüs, bu kişiye ABD vatandaşı bir Tayvanlı turistten bulaşmıştı. Luksor şehri Sağlık İşleri Müdürlüğünde önleyici sağlık kadrosundan olan Dr. Muhammed en-Nubi ise, ilk vakalara karantina sürecinde eşlik edecek olan söz konusu ekipteki sağlık görevlilerinden biriydi. Nubi, ailesinin bu görevden muaf tutulmasını talep etmesini istemesine rağmen beyaz yeleğin çağrısına kulak vererek göreve koştu.
Vakanın görüldüğü gemiye binmek
İlk vakanın ilan edilmesinin ardından ekibiyle beraber söz konusu gemiye binen Nubi, hem turist hem de gemi mürettebatını psikolojik çöküşün eşiğinde bulduğunu anlatıyor. Durum böyle olunca da onlara umut vermeye çalışarak iradenin sağlam tutulması gerektiğini ve bu şekilde virüsü yenebileceklerini dile getirmiş. Gemide bulunanların çoğunun genç olması da Nubi’nin işini kolaylaştırmış. Bu konuda şöyle söylüyor:
“Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından onaylanan prosedürlere göre yaptığımız muayeneler neticesinde, aralarında yabancı ve Mısırlıların da olduğu 34 kişinin yeni tip koronavirüsü Kovid-19’a yakalandığını tespit ettik. Test sonuçları pozitifti”
Hastaneden taburcu olan vatandaşlar, doktor ve hemşirelere teşekkürlerini sundu (Esna Uzman Hastanesi idaresi)

Ne zaman öleceğiz?
Dr. Nubi, koronavirüse yakalanan bir kişinin hem karantina hem de tedavi sürecinde kuvvetli bir psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu, zirâ dünya medyasının koronavirüsü insanların gözünde yenmesi imkansız bir canavara konumuna soktuğunu söylüyor. Bazı hastaların “Ne zaman öleceğiz? Bir ay sonra mı yoksa iki ay sonra mı?” dediğini ifade eden Nubi, koronavirüs konusunda daha fazla farkındalık ve doğru bilgi alışveriş olması gerektiğini vurguluyor. Karantinayla görevlendirilen hastanenin bu konudaki ekibinin oldukça profesyonel olduğunun altını çizen Nubi, bazı turistlerin ülkelerine döndüklerinde ekip üyeleriyle iletişime geçerek teşekkür mektupları yolladığını da dile getiriyor.

6 doktor da virüse yakalandı
Hastanede sekiz gün çalışmasının ardından kendisinin de test yaptırmaya karar veren doktor, söz konusu gemiye yardım etmeye giden kişilerden 5’iyle birlikte yeni tip koronavirüse yakalandığının teşhis edildiğini anlatarak şöyle diyor:
“Doktorken birden hastaya dönüştük. Tamamen iyileşene kadar diğer doktor ve hemşire arkadaşlarımızdan muazzam bir ilgi gördük”

Çocuklarını 25 gün boyunca göremeyen bir hemşire
Ekipteki hemşirelerden Hazra Abdurrabbu, görevli olduğu 25 günlük karantina sürecinde çocuklarını göremediğini, yalnızca telefonla konuştuğunu dile getiriyor. Oğullarının görevden ayrılması ve dinlenmesi konusunda ısrar etmelerine rağmen, önceliği görevini bitirmeye verdiğini de ekliyor.
Koronavirüse yakalanan hastalarla kurduğu bağa değinen Abdurrabbu, hastaların aileleriyle de her gün bizzat iletişime geçip hastanın durumu hakkında bilgi verdiğini açıklıyor ve şöyle diyor:
“En az 15 hastanın yaşları 60-70 ve 80’lerdeydi. Açıkçası iyileşmelerinin mümkün olmadığı görüşündeydik, ancak yoğun sağlık bakımı ve samimi bir destek sayesinde test sonuçları pozitiften negatife geçti”

49 hasta iyileşti
Hastanenin Yoğun bakım Birimi Başkanı Şerif Şaban, bu ilk sağlık ekibin tüm hastaları tedavi etmek için 28 gün boyunca gece gündüz çalıştığını ifade ediyor. Bununla birlikte, hastaneye mart ayı boyunca 76 vakanın geldiğini, yoğun çabalar sayesinde içlerinden 49’unun ise iyileştiğini vurguluyor. Şaban, ekip üyelerinin hastalarla temasta olmaları dolayısıyla virüse yakalanmaları ihtimali nedeniyle laboratuvar testlerine tâbi tutulduğunu da ekliyor.
Güney Vadisi Üniversitesi Başkanı Yusuf el-Garbavi, üniversitenin Esna Hastanesi’ne gönderdiğini üç adet danışmanın raporlarına göre bu hastanenin Ortadoğu’nun en iyi iyileşme oranlarına sahip olduğunu bildirdi.
Esna Hastanesi’nin 155 yatağı, 27 yoğun bakım yatağı, 15 ayakta tedavi hizmeti, 5 laboratuvarı, kalp kateterizasyonu bölümü iki radyoloji bölümü, 10 çocuk küvezi, son teknoloji sonar, EKG ve tomografi cihazları mevcut.

Sağlık ekibinden mesajlar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Göğüs Hastalıkları Uzmanı Muhammed Abdullah; ellerin sıklıkla yıkanması, kalabalıklardan uzak durulması, sebze gibi besin değeri yüksek gıdaların tüketilmesi gibi koronavirüsle mücadele önlemlerinin hafife alınmaması çağrısında bulunuyor.  Aynı zamanda sağlık imkanları Mısır’ınkinden kat kat daha fazla olan ülkelerin günde yüzlerce ölüm kaybettiğini vurguluyor.
Ekibin diğer doktorları ise şu çağrıda bulunuyor:
“Mısır’ın iki yoldan birini seçmesi lazım. Salgının genişliğine rağmen vatandaşların önlemlere uyması yardımıyla virüsü kontrol altına alan Çin’in izlediği yol mu yoksa halkın alınan talimatları ihmal etmesi sebebiyle salgının tüm şehirlerinde oldukça ciddi bir hal aldığı İtalya’nın yolu mu.”
İtalyan Konsolosluğundan Esna Hastanesi’ne teşekkür mesajı
Mısır’ın güneyindeki İtalyan Konsolosu Francis Emin, “muazzam sağlık bakımı yürüterek 70’lerinde olan 10 İtalyan hastayı iyileştirdikleri için” Esna Hastanesi’nde görev yapan söz konusu ekibe teşekkürlerini sundu.
Bu ekibin ayrım gözetmeksizin herkes için güvenli bir sığınak görevi gördüğünü kanıtladığını vurgulayan Emin, İtalyan Büyükelçiliğinin küresel kriz sonrasında bu ekip onuruna bir tören düzenlemeyi planladığını müjdeledi.
31 Mart itibariyle Mısır’da 656 kişi yeni tip koronavirüsüne yakalandı. 150 hasta taburcu olurken 41 hasta ise salgında can verdi. 465 kişi ise halen tedavi görüyor.



Suriye, Irak sınırından Hizbullah’a füze ve insansız hava aracı kaçakçılığını engelledi

Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
TT

Suriye, Irak sınırından Hizbullah’a füze ve insansız hava aracı kaçakçılığını engelledi

Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye resmi haber ajansı SANA’nın bugün İçişleri Bakanlığı'ndaki bir kaynağa dayandırdığı habere göre, güvenlik birimleri Suriye-Irak sınırından ülkeye sokulmak istenen gelişmiş silah ve füze sevkiyatını engelledi.

Kaynak, ilk soruşturmaların ele geçirilen sevkiyatın Suriye topraklarından geçirilerek Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılmasının planlandığını ortaya koyduğunu belirtti.

Mdmdm
Irak sınırından gelerek Suriye toprakları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a gönderilmeye çalışılan silah örnekleri. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Bakanlık, operasyonun sınır hattında şüpheli koşullarda park halinde bulunan bir aracın tespit edilmesinin ardından gerçekleştirildiğini açıkladı. Araçta yapılan aramada uzun menzilli füzelerin yanı sıra tanksavar güdümlü füzeler ve insansız hava araçlarından (İHA) oluşan silah sevkiyatı ele geçirildi.

Sınır Kapıları ve Gümrük Genel İdaresi ise söz konusu sevkiyatın ‘Baniyas kentine gitmekte olan bir petrol tankerinin içine ustalıkla gizlendiğini’ bildirdi.

Açıklamada, silahlar, füzeler ve İHA’ların, gümrük denetimlerini aşmak amacıyla tankerin içine profesyonel bir yöntemle saklandığı ifade edildi.

İçişleri Bakanlığı bugün yayımladığı açıklamada, sınırların korunması ve ulusal egemenliğin muhafazasının taviz verilmeyecek öncelikler arasında yer aldığını vurgulayarak, Suriye topraklarının silah kaçakçılığı için geçiş güzergâhı veya Suriye ile komşu ülkelerin güvenliğini tehdit eden faaliyetler için kullanılmasına izin verilmeyeceğini kaydetti.

Nfjdjd
Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde çeşitli mühimmat ele geçirildi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

2024 yılı sonlarında Beşşar Esed rejimini devirerek iktidara gelen yeni Suriye yönetimi, İran’ın nüfuzu ve Esed yönetimi döneminde iç savaş sırasında askeri olarak rejime destek veren Hizbullah’a karşı mesafeli bir tutum benimsedi. Esed döneminde Suriye, Tahran ile Lübnan’daki Hizbullah arasında önemli bir lojistik hat işlevi görüyordu. Hizbullah ise Esed sonrası dönemde Suriye topraklarında herhangi bir varlığı ya da faaliyetinin bulunduğu yönündeki iddiaları reddediyor.

Dkkdk
 Suriyeli görevliler, Irak sınırından Lübnan’daki Hizbullah’a gönderilmek üzere hazırlanan sevkiyatı inceliyor. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye makamları daha önce de Ocak 2026’da, Lübnan sınırından ülkeye sokulmaya çalışılan füze ve çeşitli mühimmatın da bulunduğu bir silah kaçakçılığı girişiminin engellendiğini duyurmuştu.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemde birden fazla kez Suriye’ye, 2024 ve 2026 yıllarında İsrail ile yaşadığı iki savaşın ardından askeri kapasitesi zayıflayan Hizbullah’la mücadelede rol vermeyi planladığını açıklamasının ardından geldi.

Ancak Şam yönetimi, İsrail ile Hizbullah arasında devam eden kanlı çatışmaların yaşandığı Lübnan’a askeri müdahalede bulunma niyetinde olmadığını daha önce de vurgulamıştı.


Kudüs Uluslararası Havalimanı: Dünyaya açılan kapıdan İsrail yerleşim birimine

Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
TT

Kudüs Uluslararası Havalimanı: Dünyaya açılan kapıdan İsrail yerleşim birimine

Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)

Ragide Atme

Filistin-İsrail çatışmasının merkezinde toprak hiçbir zaman sabit coğrafi alan olmaktan öte bir anlam taşımadı. Toprak, 1948 yılından bu yana sistematik olarak yerinde oluşturulmuş gerçekleri dayatan sürekli bir sahneye dönüştü. Sınırlar yeniden çiziliyor, altyapılar ise yerine geçme amaçlı yerleşim projelerine hizmet edecek şekilde yönlendiriliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Kalandiya Uluslararası Havalimanı (Kudüs Uluslararası Havalimanı) bölgesinde kurulacak sözde ‘Yahudi Mirası Merkezi’nin temelini atması, kutsal kentin taş ve tarihi dokusu üzerindeki denetimin yeni ve tehlikeli bir boyutunu daha ortaya koydu. İsrail'in planlama ve inşaat komitelerinin koridorlarında tasarlanan bu proje, gözlemciler tarafından yerleşimcilere yönelik geçici bir konut krizi veya belediye kalkınma projesi olarak değil, siyasi, kişisel, demografik ve çevresel boyutların kesiştiği bütünsel bir stratejik program olarak değerlendiriliyor. Ne var ki proje, geri dönülemez bir jeopolitik gerçekliği dayatacak; bölgenin tarihi anlatısını yeniden şekillendirecek, Doğu Kudüs'ün Filistin çehresinden uzaklaştırılmasını pekiştirecek ve Filistin'in hava taşımacılığına açılan kapılarını yerleşimcilere özel konut mahalleleri ve ideolojik merkezlere dönüştürerek ‘iki devletli çözümün’ maddi temellerini kesin bir şekilde ortadan kaldıracak biçimde titizlikle tasarlandı.

1920 yılında İngiliz Mandası döneminde kurulan Kudüs Uluslararası Havalimanı, Filistin siyasi ve toplumsal hafızasında son derece sembolik ve egemenlik açısından büyük değer taşıyor. Havalimanı, o dönemde Ürdün yönetimi altında gerçek bir gelişim ve geniş çaplı bir kalkınmaya tanıklık etti. Kudüs'ü Arap ve dünya başkentlerine bağlayan hayati bir damar niteliği taşıyan havalimanı, diplomatik heyetleri, turist grupları ve önemli şahsiyetleri ağırlıyordu. Ancak 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail makamlarının havalimanı üzerindeki denetimi ele geçirmesiyle birlikte havalimanı, askeri kullanımlara ve sınırlı iç ticari uçuşlara dönüştürüldü. 2000 yılında ikinci Filistin İntifadası'nın patlak vermesiyle birlikte tamamen kapatıldı.

İdeolojik hedefler

İsrail’in havalimanı bölgesindeki dev projesi, yalnızca ideolojik ve imar amaçlı hedefler taşımıyor. Aynı zamanda İsrail Başbakanı Netanyahu'nun siyasi ivmesine ve kişisel-ailevi boyutuna da dayanıyor. Bu boyut, 1976 yılında Uganda'daki Entebbe Operasyonu’nda İsrail komando birimi Sayeret Matkal’a komuta ederken öldürülen kardeşi Yonatan'ın anısını ölümsüzleştirme çabasıyla bağlantılı. Netanyahu'nun tarihi havalimanı binasında Yahudi Mirası Merkezi’nin temelini atması, sadece bir onurlandırma adımı değil, bölgeyi ‘İsrailleştirme’ye ve havalimanının sembolizmini tarihi Filistin-Arap sivil tesisinden İsrail'in askeri ve güvenlik anlatısının kalesine dönüştürmeye yönelik açık bir girişim niteliği taşıyor. Bu merkez, ziyaretçiler ve yerleşimciler için tarihsel anlatıyı yeniden şekillendirmek ve toprağın ulusal miras kisvesi altında müsadere edilmesini meşrulaştırmak amacıyla propaganda aracı olarak kullanılacak. Plan, Kalandiya Uluslararası Havalimanı'ndan geriye kalan mimari yapılar içinde İsrail havacılık tarihini tanıtan bir müze veya uzmanlaşmış bir merkez kurulmasını içeriyor.

Proje aynı zamanda, bölgeyi İsrail’in gelişim sürecinin özgün parçasıymış gibi tasvir eden yeni bir teknolojik ve askeri anlatıyı yerleştirmek amacıyla, geçmişte var olan Filistin ve Ürdün sivil havacılığının görsel ve tarihi izlerini silecek. Bu durum, yeni yerleşimcilere bölgeyle tarihi bir bağ hissi kazandırmayı hedefliyor. Bu doğrultuda İsrail hükümeti, müze ve Yahudi Mirası Merkezi’nin yanı sıra, yaklaşık 50 bin İsrailli yerleşimciyi barındırmak üzere yaklaşık 9 bin yerleşim biriminden oluşan dev bir konut bölgesi inşasına ilişkin yapı planını onayladı. Bu planda özellikle, Kudüs içinde ağır konut krizi yaşayan dindar Yahudiler (Harediler) kesimine odaklanılıyor. ‘Atarot’ adıyla bilinen proje, bu kesime hükümet destekli geniş bir imar alanı sunacak ve birkaç yıl içinde bölgenin demografik dengesini değiştirecek hızlı bir nüfus akışını garanti altına alacak.

Yerleşimcilik uzmanı Halil Tüfekçi'ye göre Haham Ovadia Yosef'in adını taşıyacak yeni yerleşim birimi, 1997 yılında kurulan Ebu Ganim Dağı'ndan sonra en büyük yerleşim projesi olacak. Tüfekçi, bu projenin, Filistin egemenliğinin simgelerinden birini yok etmeyi amaçlayan stratejik hedefler taşıdığını vurguladı.

Yasalar ve mekanizmalar

İsrail makamları, Atarot Projesi’ni uygulamaya koymak için Filistinlilerin mülkiyet ve toprak haklarını aşmaya yönelik bazı yasalara ve düzenleyici mekanizmalara dayanıyor. Bu projeyi açık bir yeni toprak müsaderesi süreci olarak sunmak yerine, havalimanı arazisini ‘devlet arazisi’ olarak sınıflandırmaya başvurdu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre özellikle bu sınıflandırma, İngiliz Mandası dönemi ve Ürdün yönetimi dönemine dayanan eski belge ve müsadere kayıtlarına dayanıyor. Toplam yüzölçümü yaklaşık 1,2 milyon metrekare olan arazi, kamu yararına tahsis edilmişti. Ancak bu kavram münhasıran Yahudi yerleşim birimi inşası lehine dönüştürüldü. Gözlemcilere göre bu durum, işgalci gücün işgal altındaki topraklarda kamu mülklerinin kullanım niteliğini kendi vatandaşları lehine değiştirmesini yasaklayan uluslararası insani hukukun temel bir ihlalini teşkil ediyor.

Planın kapsadığı toplam alan, Kudüs'ün kuzeyindeki Kalandiya, Beyt Hanina ve Kefer Akab beldelerinden Filistinlilere ait özel mülkiyetli geniş arazi parçaları ve cepler içerdiğinden, İsrail düzenleme komiteleri, projeyi durdurabilecek uzun hukuki itirazlardan kaçınmak amacıyla ‘yeniden birleştirme ve ayrıştırma’ olarak bilinen düzenleyici bir araca başvuruyor. Bu araç yoluyla bütün araziler (özel ve kamu) tek bir düzenleme havuzunda birleştiriliyor, ardından inşaat payları ve haklar yeniden dağıtılıyor. Bunun sonucunda Filistinlilere ait özel mülkler marjinal köşelere sıkıştırılıyor veya bağımsız inşaat kapasitesinden yoksun bırakılıyor, hayati alanları ise yeni yerleşim birimine hizmet edecek sokaklara, kamu tesislerine ve parklara dönüştürülüyor. Bu da hukuk kisvesine bürünmüş fiili bir müsadereye işaret ediyor.

Yerleşim hançeri

Uzmanlara göre Kefer Akab, Kalandiya Mülteci Kampı, Er-Ram, Beyt Hanina ve Bi’r Nabala gibi büyük kentsel yerleşim bölgeleriyle çevrili, son derece hassas bir bölgenin tam merkezine 50 bin dindar yerleşimciyi barındıracak bir yerleşim birimi inşa edilmesi, Kudüs'ün kuzeyindeki Filistinli nüfus çoğunluğunu kırmayı amaçlıyor. Buranın inşası beraberinde yoğun ve silahlı yerleşimci varlığı, sıkı askeri koruma, yeni kontrol noktalarının kurulması ve özel dolambaçlı yollar getirecek. Bu ise komşu yerleşim bölgelerindeki Filistinli vatandaşların hayatını, güvenlik kısıtlamaları ve hareket ablukasından oluşan günlük bir cehenneme dönüştürecek. Başta Kefer Akab ve Er-Ram olmak üzere havalimanı çevresindeki Filistin mahallelerinin doğal genişlemesini boğarak ‘adacıklara’ dönüştürecek anlamına geliyor. Zira bu bölgeler zaten büyük nüfus yoğunluğu, ağır bir konut krizi yaşıyor ve ayrımcı belediye politikaları nedeniyle asgari düzeyde yeşil alan, okul ve kamu tesisinden yoksun. Havalimanının boş arazisinin, hukuki ve planlama açısından, gerçek toprak sahiplerinin doğal genişleme ihtiyaçlarını karşılamak için tahsis edilmesi gerekirken, yerleşim biriminin kurulması onları son yedek arazilerinden mahrum bırakacak ve mahallelerini beton ve yerleşim duvarlarıyla kuşatarak, birbirinden kopuk kentsel ‘gettolara’ veya adacıklara dönüştürecek.

Cxsdfvgbh
1920 yılında kurulan Kudüs Uluslararası Havalimanı, Filistin siyasi ve toplumsal hafızasında son derece sembolik ve egemenlik açısından büyük bir değer taşıyor (Filistin Dijital Müze Arşivi)

Kudüs Sosyal ve Ekonomik Haklar Merkezi Müdürü Ziyad el-Hamuri'ye göre yıllardır gündemde olan plan, esasen 20 ila 22 bin yerleşim birimini kapsıyor. Hamuri, ruhsatlandırılan 9 bin birimin yalnızca ilk aşamayı oluşturduğunu vurguladı. Bu projelerin oteller, ticaret merkezleri ve çeşitli tesisleri de kapsadığını, bunun da yaklaşık 80 ila 100 bin yerleşimciyi barındırmaya zemin hazırladığını belirtti.

Yerleşimcilik konusunda araştırmacı ve Uzman Suheyl Haliliyye ise çok sayıda çocuk sahibi olmalarıyla bilinen Haredimlerin bölgeye yerleştirilmesinin, Kudüs'teki demografik dengeyi kesin bir şekilde Yahudi yerleşimciler lehine kbozmayı amaçladığını belirtti.

Sürgün aracı

Atarot Projesi’nin taşıdığı tehlikeler yalnızca siyasi ve demografik boyutlarla sınırlı kalmıyor. Önceki planlama aşamalarında bazı İsrail bakanlık ve çevre kurumlarının tepkisini çeken keskin çevresel ve sağlık tehditlerini de kapsıyor. Kalandiya Uluslararası Havalimanı, İsrail'in Kudüs'teki en büyük ağır sanayi bölgelerinden biri olan mevcut Atarot sanayi bölgesine tamamen bitişik konumda. Bu bölge, beton ve inşaat malzemeleri fabrikalarını, katı atık ayrıştırma ve geri dönüşüm için büyük tesisleri ve kimyasal fabrikaları barındırıyor. Bu fabrikalara sıfır mesafede dev bir konut alanının kurulması, çevre bölgelerdeki Filistinlileri tehlikeli düzeyde hava kirliliği ve zehirli gaz emisyonlarına maruz bırakabilir.

Toprağın iyileştirilmesine yönelik girişimler için devlet bütçesi ayrılmasına rağmen, çevresel tehlikeler devam ediyor ve genişlemesini sürdürüyor. Havalimanı arazisinin ve çevresindeki bölgenin denetimsiz askeri ve sınai kullanımının onlarca yıl sürmesi nedeniyle yer altına muazzam miktarda hidrokarbon madde, yağ ve kimyasal atık sızmasının yanı sıra, binlerce konut biriminin inşası için gerçekleştirilecek büyük çaplı düzleştirme ve derin kazı çalışmaları, toprakta gizli kirleticileri harekete geçirecek. Bu durum, kirli tozun havaya yayılma riskini ve kirleticilerin bölgenin yer altı su havzasına akmasını artıracak, özellikle ilhak ve genişleme duvarının arkasında kalan Filistin mahalleleri, Kudüs Belediyesi'nin kasıtlı ihmali nedeniyle zaten kanalizasyon ağlarının çökmesi, atık birikimi ve sürekli su kesintileri gibi sorunlarla boğuşuyor. Yeni dev bir yerleşim kütlesinin bölgeye eklenmesi, su ve elektrik kaynaklarının devasa boyutlarda tüketimine yol açabilir. Mevcut politikalar çerçevesinde en iyi hizmetler ve çevresel altyapı yeni yerleşim birimine hizmet edecek şekilde yönlendirilecek, olumsuz çevresel sonuçlar ve atık sular ise Filistin yerleşim bölgelerine doğru akıtılacak. Bu da bölgedeki çevresel ve sağlık açısından bozulmayı daha da derinleştirecek.

İsrail manevraları

Kalandiya Uluslararası Havalimanı'nın son derece yüksek jeopolitik önemi nedeniyle, Atarot Projesi uzun yıllar boyunca uluslararası muhalefetle karşılaştı. Bu muhalefet, süregelen bir diplomatik kulis mücadelesine dönüştü. Art arda gelen ABD yönetimleri (özellikle Demokrat yönetimler) ve Avrupa Birliği (AB), havalimanı bölgesinde yerleşim birimi inşasını ‘kırmızı çizgilerin aşılması’ olarak değerlendiriyor. Diplomatik görüşmelerde bu planın durdurulması yönünde doğrudan ve güçlü baskılar uygulandı. Zira uluslararası toplum bunu, iki devletli çözüm seçeneğini tamamen ortadan kaldırabilecek bir kurşun olarak görüyor. Kalandiya Havalimanı olmadan, gelecekteki bir Filistin devleti sadece coğrafi olarak bağlantılı ve Doğu Kudüs'te bağımsız bir hava kapısına sahip bir başkent seçeneğini kaybetmekle kalmayacak. Batı Şeria da tek hava çıkışı olarak kabul edilen havalimanının egemenlik altyapısını kaybedecek. Bu durum, gelecekteki herhangi bir Filistin oluşumunun bağımsız hava sınırlarına sahip olmasını veya İsrail geçiş noktalarından geçmeden dış dünyayla doğrudan bağlantı kurmasını da engelleyecek.

Bu yoğun uluslararası baskılar karşısında İsrail hükümeti, projeyi tamamen iptal etmek yerine adım adım taktiksel erteleme ve toprak yutma stratejisini izliyor. Dış baskılar yoğunlaştığında plan bölgesel komitelerde donduruluyor veya uluslararası topluma karşı gecikmeyi meşrulaştırmak amacıyla çevresel etki çalışmalarının tamamlanması gerektiği bahanesine başvuruluyor. Uluslararası baskılar azaldığında veya dünya başka krizlerle meşgul olduğunda ise plan yeniden şekillendirilerek inşaatın nihai onay aşamalarına doğru yeniden ilerletiliyor; özellikle İsrail'in açıklanan resmi siyasi tutumu, fiili durumu dayatma ilkesine dayanıyor. İsrail hükümetleri, Kudüs'ün İsrail'in ‘birleşik ve egemen başkenti’ olduğunu, Atarot Planı’ndaki inşaatın ise konut krizlerini çözmeye yönelik iç belediye meselesi olduğunu iddia ediyor.

İsrail meseleleri üzerine uzman yazar Mazin el-Ca'beri, bu projenin hayata geçirilmesinin yalnızca Kudüs'ün kuzeyinde yaşayan, aralarında İsrail kimliği taşıyanların da bulunduğu Filistinli sakinlerin yerinden edilmesi tehdidini taşımadığını, aynı zamanda ‘Büyük Kudüs’ kavramını pekiştirdiğini ve bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini ortadan kaldırdığını vurguladı. Ca'beri, İsrail'in uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı yeni gerçekleri sahada dayatma konusundaki ısrarının, uluslararası topluma hiç aldırmadan projesini sürdürdüğünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladığını belirtti.

Üç boyutlu saldırı

Kalandiya Uluslararası Havalimanı'nın kontrol altına alınması ve Atarot Planı’nın yerleşim birimi ile İsrail askeri miras merkezine dönüştürülmesi projesi, yalnızca bir mühendislik imar planı değil, Filistinlilerin coğrafi ve tarihsel belleğini silme politikasının canlı bir tezahürü niteliğinde. Uluslararası ve Filistin bakış açısından bu plan, üç boyutlu bir saldırı teşkil ediyor. Bunlardan birincisi hukuki boyut, yasaların çarpıtılması ve özel mülkiyetin aşılması yoluyla saldırı. İkincisi demografik boyut, Filistin yerleşim bölgelerini boğan devasa bir nüfus kütlesinin yerleştirilmesi yoluyla saldırı. Üçüncüsü çevresel boyut, kirliliğin dışa vurulması ve çevredeki Arap mahallelerinin kıt kaynakları üzerindeki baskı yoluyla saldırı. Güç kullanılarak dayatılan bu gerçekler karşısında gözlemciler, havalimanı arazisi üzerindeki mücadelenin, iki tarafın anlatısı arasında açık bir çatışma olarak devam edeceğini değerlendiriyor. İsrail tarafı, ilhakı pekiştirmek ve geçmişi silmek için buldozerleri ve ideolojik müzeleri kullanmaya çalışırken, Filistin tarafı ise Kudüs Uluslararası Havalimanı’nın Filistin'in dünyayla bağlantısının bir tanığı ve özgürlük ile bağımsızlığa dair her türlü gelecek ufkunda vazgeçilmez temel taşı olarak egemen ve tarihsel kimliğine sahip çıkmaya devam ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


BM: Arap zamkı ticareti Sudan’daki savaşı körüklüyor

Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
TT

BM: Arap zamkı ticareti Sudan’daki savaşı körüklüyor

Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği dün yaptığı açıklamada, Sudan’daki Arap zamkı sektörüne bağlı devletler, şirketler ve ilgili tüm taraflara uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu. Komiserlik, sektörden elde edilen gelirlerin ülkede devam eden iç savaşın sürmesine katkı sağladığı uyarısında bulundu.

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında dördüncü yılına giren çatışmalar, milyonlarca kişinin yerinden edilmesine ve ülkenin geniş bölgelerinin yıkıma uğramasına yol açtı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere dünya Arap zamkı üretiminin yaklaşık yüzde 80’i Sudan’da gerçekleştiriliyor.

Arap zamkı, akasya ağaçlarından elde edilen doğal bir madde olup gazlı içecekler, ilaçlar ve kozmetik ürünleri başta olmak üzere çok sayıda yaygın üründe bileşenleri karıştırmak, sabitlemek ve kıvam artırmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) yayımladığı raporda, önemli miktarda Arap zamkının HDK’nin kontrolündeki bölgelerden çıkarılarak komşu transit ülkelere kaçırıldığı, burada yerel üretim ürünü olarak ihraç edildiği ve bu nedenle kaynağının izlenmesinin zorlaştığı belirtildi.

Raporda ayrıca, Sudan ordusunun kontrolündeki bölgelerden de Arap zamkının Port Sudan’a taşınarak buradan ihraç edildiği ifade edildi.

Raporda, sektörde faaliyet gösteren şirketlerin de çatışmalardan kaynaklanan insan hakları riskleriyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuldu.

Sudan’daki Arap zamkı üretiminin bir bölümü çatışmalardan etkilenen bölgelerde gerçekleştiriliyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, sektörde çalışanların güvenliklerine yönelik tehditlerle karşı karşıya kaldığını ve hem Sudan ordusu hem de HDK dahil olmak üzere çatışmanın taraflarınca yaygın yağma olaylarına maruz kaldıklarını tespit etti.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, şirketlere insan hakları ihlallerine veya çatışmanın sürmesine katkıda bulunmadıklarından emin olmaları çağrısında bulundu.

Türk, “Şirketler, çatışmalardan etkilenen tedarik zincirlerinden ürün temin ederken faaliyetlerini her zamanki gibi sürdüremez” ifadesini kullanarak, kullandıkları hammaddelerin kaynaklarının titizlikle denetlenmesi gerektiğini vurguladı.

Raporda, Mayıs 2025’te HDK’nin en-Nuhud kentindeki Arap Zamkı Borsası'nı, depolarını ve daha geniş pazar alanının bazı bölümlerini yağmaladığına ilişkin haberler örnek gösterildi. Söz konusu olayın bölge halkının geçim kaynaklarını olumsuz etkilediği kaydedildi.