Korona salgını sonrası Arap bölgesinin geleceği

İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)
İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)
TT

Korona salgını sonrası Arap bölgesinin geleceği

İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)
İdlib kırsalındaki Binnish şehrinde koronavirüsten korunmak için maske diken bir kadın (AFP)

Koronavirüs (Kovid-19) salgınının dünya ve Orta Doğu bölgesine yayılması, birçok ülkenin toplumlarını, ekonomilerini ve hükümetlerini tehdit ediyor. Salgın, bazı Arap ülkelerinin ‘ekonomik, toplumsal ve siyasi koşullarını değiştirmeyi amaçlayan benzeri görülmemiş protesto hareketlerine tanık olduğu’ bir dönemde geldi.
Salgın, bölgedeki bazı ülkeleri ve tüm bölgesel sistemi varoluşsal bir güvenlik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya bıraktı. Arap ülkelerinin ‘küresel bir ekonomik durgunlukla birlikte birikmiş derin ekonomik krizlerle’ karşılaştığı bir dönemle de çakıştı. Aynı zamanda iç savaşlar ve dış askeri müdahalelerle uğraşan başarısız ve pasif devletler içinde yayılarak, bölgesel sistem krizini ve giderek artan başarısızlıkları derinleştirdi.
Şarku’l Avsat, Beyrut Amerikan Üniversitesi ‘İsam Fares Kamu Politikaları ve Devlet İşleri Enstitüsü’ ile işbirliği dahilinde, ‘Kovid-19’un Arap ülkeleri üzerindeki siyasi, ekonomik, sağlık ve toplumsal düzeylerdeki etkisi’ hususunda Lübnan ve bölgeden etkili düşünürlerin görüşlerini aldı. Çalışmada, düşünürlerin, ‘hükümetlerin bu salgını kontrol altına almasından kısa bir süre sonra bölgenin geleceğine ne ölçüde tepki verecekleri’ hususundaki dair değerlendirmeleri de dinledi. Uzmanlar, pandeminin ‘değişim ve toplumsal adalete ulaşma hareketlerine ve ekonomiye’ etkilerinin yanı sıra ulusal devletin geleceğine, bölgesel güvenliğe, bunu sağlamak üzere işbirliği sistemini irdelediler. Ayrıca sağlık hizmetleri ve sosyal- ekonomik politikalara etkisini de değerlendirdiler.

Ulusal devletin akıbeti
Tarık Mitri
Geçen yüzyılda, 1990’larda, dünyanın tanık olduğu derin değişimler hızlanırken, ‘ulus devletlerin, büyük sorunlarla başa çıkabilme kabiliyeti açısından küçüldükleri ve küçük sorunlarla başa çıkma bakımından da büyüdükleri’ söylentileri yayıldı. Bu ifade, dünyanın bir bölgesinde değişen oranlarda doğrudur. Ama Arap ülkeleri açısından ülkelerimiz, güvenlik ve kontrol politikalarıyla ilgili olanlar hariç büyük veya küçük sorunları ele alamıyor gibi görünüyordu.
Ve milli grubun işleri politikasında temel rollerini oynamak, vatandaşların hayatlarını korumak ve haklarını korumak açısından zayıfladı. Bununla birlikte, birçok ülkede, şiddet, terörist, siyasi veya sosyal mücadele bahanesi altında toplumu boyun eğme ve insanların korktuğu anarşiye düşmekten kaçınma potansiyelini yeniden kazanmıştır.
Arap devrimlerinin patlak vermesinden sonra ulus devletlerimiz, daha kırılgan hale geldi ve bazı durumlarda kurumları çöktü veya parçalandı. Ulusal politikada, vatandaşların hayatlarını ve haklarını korumada oynadıkları temel roller açısından zayıflık yaşandı. Bununla birlikte birçok ülkede, toplumsal veya kitlesel terör gerekçesiyle şiddete karşı mücadele bahane edilerek topluma boyun eğdirme ve insanları endişelendiren bir kaosa sürüklenmekle korkutma potansiyeli yeniden baş gösterdi.
Ülkelerimiz, devlet ve yönetim arasında gerekli olan daha büyük bir ayrıma adım atmak yerine birinci sıraya hâkim olmaya yöneldi. Bazı otoriteler, çıplak güçlerinin yanı sıra ulus altı mezhepsel, bölgesel asabiliğe ve bireysel çıkarlara bel bağladılar. Bazı rejimler, topluma çeşitli yollarla dayatılan bir tür kimliğe dayanarak sanki özel mülkiyetmiş gibi kamu çıkarlarıyla ilgilenme noktasına ulaştı. Zorbalıklarını sürdürürlerken veya yenilenmiş otoriter kalıpları oluşturup kişisel onuru zayıflatırken, ulusal onuru savunmakla meşgul olduklarını ilan ettiler.
Salgının yayıldığı ve tehlikesinin de kamu düzenini ters yüz ettiği şu günlerde vatandaşlarını koruyan ve önemseyen, küçük amaçları aşarak kamu yararını öne çıkaran bir ülkeye ciddi şekilde ihtiyaç var. Bu ihtiyaç, birçok zararı önlemek için toplumu kontrol etme ve nizamını dayatma baskısıyla sınırlı değil. Öngörülen disiplin, en zayıf ve en yoksul olanlar da dahil rasyonel bir toplumsal politika ile ortaya koyulmazsa, kısa süre içinde kamusal alana el konulmasını, siyasetin bozulmasını ve özgürlüklerin kısıtlanmasını haklı gösterebilir.
Mevcut kriz ortadan kalktıktan sonra ülkemizi, topluma dahil olmamış veya kontrol edilmemiş tarafsız bir unsur olarak ulusal devletin inşası ikilemi karşısında bulacağız. Devletin gerçek meşruiyetini, yalnızca şiddeti tekelleştirmekten değil, aynı zamanda insanların çıkarlarını dikkate alma sorumluluğundan da alacağını göreceğiz.
Belki de mevcut dünya koşullarının ‘kendisine alternatif olmadığını gösteren’ ulus devletin inşası yolunda yürümek; otoritenin takibi, sorumlu tutulması, ‘kontrolünde güçlü bir sistem değil, daha ziyade kamunun çıkarını gözeten bir aktörün’ talep edilmesi çağrısı yapıyor. Nihayetinde bazı insanların, kaos, kayıp ve hayal kırıklığı korkusu nedeniyle yönetimin kontrolünden memnun kaldığı yıllardan bu yana bildiğimiz deneyimin tekrarlanmasını önlemeye çabalıyoruz. Bazı rejimler de bir devlet inşa etme talebini, ‘zulmü sürdürme çağrısı’ olarak varsayıyor.
Birleşmiş Milletler’in (BM) eski Libya temsilcisi ve eski Lübnanlı Bakan
Saint George Üniversitesi Rektörü- Beyrut

Kadınları ekonomik, yasal ve toplumsal olarak güçlendirmek
Fadia Kiwan
Katil ‘korona’ salgının küresel olarak yayılmasının neden olduğu fırtınanın ortasında bu felaketin dünya genelindeki kadınlara yansımaları hakkında da konuşabiliriz. Normal koşullarda kadınlar, sağlık ve toplumsal koruma hizmetlerine erişememe açısından toplumdaki en zayıf halkadır.
Sağlık ve toplumsal güvenlik sistemleri, çalışmayan ve çalışma yaşını aşmış grupların korunmasını göz ardı ederek, emeklilik yaşına kadar çalışan gruplara hizmetleri kapsıyor. Kadınlar bu iki grubun büyük bir bölümünü oluşturuyor. Arap dünyasında kadınların büyük bir kısmı çalışırken, marjinal ekonomik sektörleri kapsamaksızın resmi sektörlerde çalışanlar, bu hizmetlerden yararlanıyor.
Gelişmeler ışığında koronavirüs salgınından kaynaklanan sağlık, ekonomik ve toplumsal krizlerin, özellikle de kadınlar üzerinde büyük etkileri olacağı söylenebilir. Bunun yanı sıra Arap ülkelerinde çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere sağlık hizmetlerine erişimi olmayan, savaşlardan ve silahlı çatışmalardan kaçan milyonlarca mülteci bulunuyor.
Başta salgın dönemi olmak üzere Arap dünyasındaki kadınları desteklemek, aile uyumunda ve bireylerin evlerinde kalmasını sağlamada önemli bir rol oynuyor. Kadınlar ayrıca, tüm aile üyelerine psikolojik açıdan güven sağlarken, evlerde de özellikle hijyen ve eğitim bilinci konuları başta olmak üzere meydana gelen her şey için bir memur görevi görüyor.
Bu kriz, salgın döneminin sona ermesi ve ekonomik kalkınma çabaları sonrasında ekonomik yaşamda kadınların rolünün artmasını sağlayabilir.
Kızları okula ve üniversiteye gitmeye, ekonomik açıdan verimli çalışmalara katılmaya teşvik eden hükümet politikaları, kadınların Arap dünyasındaki kapasitelerini güçlendirdi. Bu nedenle boğucu kriz ve herkesin evde kalması nedeniyle kadınları ve kızları şiddetten, özellikle aile içi şiddetten koruyan yasaları güçlendirmek için çalışmalıyız. Aynı şekilde ‘felaket dönemlerinde dayanıklılığı artırmak için çeşitli Arap ülkelerinde uygulanacak genel politikalar hususunda ise ‘cinsiyetler arasında fırsat eşitliğine duyarlı yaklaşımları benimsemek’, böylece ‘kadınların ‘tüm toplumun felaketlere mümkün olan en düşük maliyetle karşı koyma ve müdahale etme yeteneklerini güçlendirmeyi amaçlayan’ bilinçlendirme ve eğitim programlarından doğrudan faydalanmasını sağlamak’ zorundayız.
Küresel olarak olağanüstü bir deneyim yaşıyoruz ve her türlü zorluğa karşı daha güçlü ve daha dayanıklı olmak için önceki derslerden faydalanmalıyız. Bu ders ise, kadınların desteğiyle toplumlarımızın gücünün çoğalmasını sağlamaktan geçiyor.
‘Arap Kadın Örgütü’ Genel Müdürü

Bölgesel güvenlik kararlılığı
Kerim Haccac
Koronavirüsün Orta Doğu bölgesine yönelik bölgesel güvenlik etkilerini değerlendirmek için erken olmasına rağmen gözlemciler, salgını, son 20 yılda Orta Doğu’yu sarsan en ciddi şok dalgası olarak nitelendiriyor. ABD’nin Irak işgali, Arap ayaklanmaları, Suriye’deki, Yemen’deki ve Libya’daki iç savaşlar, DEAŞ’ın ortaya çıkışı ve yenilgisinin yanı sıra bölgesel çatışmalar, insani felaketler ve bölgedeki hâkim yönetim metotlarında görülen meşruiyet krizi; bölge ülkelerini başarısız devletler sınıflandırmasına soktu.
Koronavirüs salgınının, en düşük ihtimalle bu dinamiklerin büyümesine yol açması bekleniyor. Aynı şekilde yalnızca tek tek ülkeler düzeyinde değil, bir bütün olarak bölgesel sistemin dayanıklılığı için de sert bir sınav olacak. Krizin siyasi, ekonomik, toplumsal ve güvenlik yönlerini yönetme karmaşıklığı, bölgesel devletlerin hükümetleri açısından, bu krizi yönetmede başarısız olmaları halinde meşru bir krizle karşı karşıya kalacakları büyük bir zorluk oluşturacak. Durumun, bölgedeki halk sağlığı sistemlerinin krizle başa çıkma kabiliyetiyle de büyük bir ilgisi var. Bu ülkelerin çoğunun, küresel sağlık güvenliği endeksinde ortalamanın altında puan aldıkları unutulmamalı.
Salgının etkisi, bölgedeki çoklu çatışma eksenlerinin kalbinde yer almaları dolayısıyla zayıf ve çökmeye yakın devletlerde daha şiddetli olacak. Bu durum da kaçınılmaz olarak kısır bir çatışma döngüsünü, yenilenen terör- isyan dalgalarını ve bölgesel müdahaleyi besleyecek, çatışma bölgelerindeki halk arasında büyük kayıplara yol açacaktır.
Tüm bunlar, şüphesiz ki zaten stresli bölgesel güvenlik çevresi üzerindeki baskıyı artıracak. Ancak bunun karşısında kriz, bölgesel gerilimleri azaltma fırsatı da sunuyor. Arap ülkelerinin İran’a sağlık ve diğer yardımlarda bulunması, Suudi Arabistan’ın salgınla mücadele edebilmek üzere Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Yemen’de ilan edilen ateşkese destek vermesi; ‘Orta Doğu’nun en azından bu son şokun bölgesel sistem üzerindeki etkisini en aza indirebileceği’ umudunu canlandırıyor.
Mısırlı eski diplomat ve Kahire Amerikan Üniversitesi’nde profesör

Sağlık sistemlerinin geliştirilmesi için bölgesel entegrasyon
Belkasım Sabri
Yeni küresel salgın, tüm yönleriyle gelişmişliğe ve özellikle de Akdeniz’in doğusu olmak üzere tüm ülkelerdeki sağlık sistemlerine meydan okuyor. İleriye dönük çalışmalar; durgunluk, ekonomik büyümenin azalması ve sağlık sisteminin finansmanını sınırlayan milyonlarca işin kaybı yoluyla küresel ekonomiler üzerinde çeşitli olumsuz etkilerin olacağını gösteriyor.
Bölge nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ının orta ve zayıf gelire sahip ülkelerde yaşaması, zaten yetersiz olan sağlık hizmetlerinin üzerinde baskılara yol açıyor. Bölgemiz, oldukça zor ekonomik ve toplumsal koşullarda yaşayan çok sayıda mülteci ve yerinden edilmiş kişiye de ev sahipliği yapıyor.
Ülkelerin bu salgınla başa çıkma deneyimlerinden alınan ilk dersler; salgının, İtalya ve Fransa gibi bazı zengin ülkelere ulaşana kadar göstermiş olduğu gücü ve hızı oldu. Nitekim salgının bitmemesi, tüm sağlık sistemini de çöküşle tehdit ediyor.
Yetersiz malzeme ve insan kaynakları koşulları çerçevesinde tedavi hizmetlerine yönelik büyük baskılardan kaçınmak amacıyla, salgınla başa çıkma, bireysel ve toplumsal katılım için mekanizmalar geliştirme yolunda proaktif stratejilere odaklanıldı.
Bölgesel düzeyde ise bu salgın, doğan ihtiyaçlara yanıt vermek ve küresel salgınlarla başa çıkmak üzere sağlık altyapısına yatırım yapmanın ve sağlık sistemlerini güçlendirmenin önemli olduğunu gösterdi. Sağlık güvenliğinin korunmasında devletin sosyal işlevinin önemini gözler önüne serdi.
Sağlık sektörünün kalkınması için yatırımları destekleme ve sağlık sistemleri kapsamlı ve adil bir hedefe ulaşma yolunda herkes, salgının, sağlık alanında sinerji ve dayanışma geliştirmek üzere bölge ülkeleri açısından bir fırsat sağlamasını umuyor.
Tunuslu eski bakan ve Tunus Sağlık Haklarını Savunma Derneği Başkanı

Salgının, değişim hareketleri üzerindeki etkileri
Nedim Huri
Hiç kimse, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yayılan koronavirüs salgınının tam etkisini tahmin edemez. Ancak dikkat çekilmesi gereken 3 nokta var. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, dünyanın geri kalanıyla karşılaştırıldığında şu ana kadar en büyük eşitsizliğin görüldüğü bölgeydi.
Her ne kadar virüs insanları servetlerine göre ayırmıyorsa da gelir düzeyi, mücadele mekanizmalarını etkiliyor. Nitekim bölge genelinde düşük gelirli çalışanlar, işlerini uzaktan (evde) yapma olanağına sahip değil ve işlerinden yoksun olmaları halinde ücret alamıyorlar. Karantina devam ettikçe ve ekonomiler durgunluk sürecine girdikçe, vatandaşların çoğunluğunu kapsayan toplumun en yoksul kesimleri, durumla eşit şekilde başa çıkamayacak. Mülteciler ve göçmen işçiler de durumun sonuçlarıyla mücadelede imkansızlıkla karşılaşacak. Bununla birlikte bölge hükümetlerinin hiçbirinin, ekonomik hasarın nasıl azaltılacağı veya toplumlarındaki büyüyen bölünmenin nasıl tedavi edileceği konusunda bir planı bulunmuyor.
Koronavirüs ayrıca, dünyanın diğer bölgelerinde beklenenden çok daha büyük bir siyasi etkiye sahip olacak. Salgın, Cezayir, Lübnan ve Irak’taki protesto eylemlerini sokaklardan uzaklaştırmayı başardı. Bölgedeki orduların, ‘ev karantinası’ tedbirlerini uygulama bahanesiyle kamusal meydanları kurtardıklarına tanık olduk. Korkunun, otoriter rejimleri, ‘virüsü kontrol etmek üzere baskı altında ortaya koyulan önlemlerle toplumsal kontrolü artırmak, ayrıca eylemcilerin ve muhaliflerin hareketlerini takip etmek’ için salgını kullanmaya itmesi de mümkün.
Son olarak, bölge hala Libya, Suriye ve Yemen’de, sağlık alt yapısını yok eden üç aktif çatışmadan mustarip. Bu ülkelerde milyonlarca insan yerlerinden edildi. Nitekim salgının bu bölgelerde yayılması halinde büyük bir yıkım daha yaşanacak.
‘Arap Reformu Girişimi’ Genel Müdürü

Kolektif kurtuluşa inanan bir sağlık sistemi
Gassan Ebu Sitte
Salgın, ne kadar büyük olursa olsun bir grup kazançlı sağlık şirketinin, bir sağlık sistemi oluşturamadığını, ‘insan sağlığı’ üzerinde ticaret yapan rakip şirketlerin sonsuza kadar mevcut olacağını ortaya koydu. Bu çerçevede insan sağlığının ticarileştirilmesini ortadan kaldırmak dışında, bu salgınla veya gelecekte ortaya çıkabilecek başka salgınlarla savaşmamız pek mümkün değil. Durum, siyasi rejim zihniyetinde bir değişiklik gerektiriyor.
Benzer şekilde, bahsettiğimiz bu sistemler, yapısal krizlerden kaçmak için ister etnik ister toplumsal (kadınlar, çocuklar, etnik azınlıklar) olsun her zaman belirli grupları feda eden (soykırım olarak da görülebilir) kapitalist sistemleridir. Şu an bu sistem, ‘sürü bağışıklığı’ fikrini destekliyor, ekonomiyi yıkıcı sonuçlardan kurtarmak için yaşlıları feda ediyor. Bu nedenle aşılar gibi hızlı teknolojik çözümler, bu tarihsel zorunluluktan kaçmanın bir yolu olmayacak, yalnızca esas sorunlara karşı bir körlük oluşturacaktır. Aynı şekilde bu durum sadece, insanın acı çekme sürecini uzatacak ve ölüm oranını azaltmayacaktır.
Belki de batıdaki müttefik ülkelerin, İtalya gibi önemli bir batı ülkesiyle minimum düzeyde dahi dayanışma göstermemesi etik bir sistem olarak ‘yardım’ ve ‘dayanışma’ arasındaki büyük farkı açıkça ortaya çıkarmış oldu.
Neoliberalizm ve gelişmiş kapitalizm, refahın, ‘toplum üyeleri arasındaki tüm dayanışma biçimlerinin yok edilmesi’ ile bağlantılı olduğunu gösterdi. Bu sistemlerin yapısal krizi, bu salgınla baş etme yolunda yer alırken, toplumsal dayanışma da bu salgınla mücadele bir koşuldur. Bunun yanı sıra etkili ve başarılı bir tıp ve bu gibi durumlarda hızlı tepki verebilen etkili bir sağlık sistemi oluşturma gereği; zengin sağlık kurumlarının ve ileri teknolojinin ürünü değil, iyi sistemlerin ürünüdür.
Filistinli bir saha doktoru ve Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Çatışma Tıbbı Programı’nın kurucusu

Biyogüvenlik sisteminin gözden geçirilmesi
Şerif Nasır bin Nasır
Arap ülkelerinin ve toplumlarının çoğu, zorluklar karşısında muazzam bir kabiliyete sahip. Muhtemelen bu acı, Arap ülkelerinin son yıllarda birbirini takip eden savaşlar, çatışmalar ve krizlerle ilgili deneyiminin bir sonucu olarak meydana geldi. Arap toplumları, krizler sırasında birbirlerine karşı olan ‘korkutma’ faaliyetleriyle de karakterize edilirken, bu nedenle de bunlara bağlı olabilecek riskleri göz ardı ettiler.
Ülkelerin koronavirüs salgınına yanıt verme yeteneği çerçevesinde bu rolün inkâr edilmemesi gerekiyor. Bununla birlikte biyolojik olaylarla mücadele; bir yandan resmi sivil kurumlar, diğer yandan da sivil, askeri ve güvenlik güçleri arasında ‘var olan planlama, ileri hazırlık, işbirliği, koordinasyon ve iletişim de dahil olmak üzere çoğu Arap ülkesinde genellikle zayıflık olarak kabul edilen birçok faktör ve yetenek’ gerektiriyor. Bu faktörlere, hükümetler, özel sektör ve sivil toplum arasındaki işbirliği, koordinasyon ve iletişim de dahil edilebilir.
Bu fikirler, kendini kandırma ya da birini suçlama anlamında değil, aksine bu kriz sona erdiğinde öğrenilecek bazı olası dersleri tanımlamak için ortaya koyuldu. Bu durum, gelecekte biyolojik tehlikelerle mücadele etme yolunda yetenekleri ve imkanları arttırmak amacıyla Arap ülkelerinde biyogüvenlik ve güvenlik sisteminin sistematik ve ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi yolunda bir etken olabilir.
Bunun mümkün olan en son salgın olduğu düşüncesiyle en iyi senaryolar ve gerekçesiz iyimser inançlar üzerine politikalar oluşturmaya devam etmek, pratik bir adım olmaz.
‘Ortadoğu Güvenlik Bilim Enstitüsü’ Müdürü

Mültecilerin ulusal müdahale planlarına dahil edilmesi
Şaden Halaf
Şair Halil Cibran şöyle söylüyor: “İki şey insanın hayata bakış açısını değiştirir; bunlar hastalık ve gurbettir”
Sokağa çıkma yasağı, dükkanların kapatılması, seyahat yasağı, aileden ayrılma, gıda malzemesi yetersizliği, kaygı, panik ve korku. Bugün, koronavirüs salgınıyla dünya bu hale geldi. Ancak bu durumlar, dünya genelinde savaşlar ve silahlı çatışmalarla mücadele etmek zorunda kalan milyonlarca mülteci, erkek, kadın ve çocuğun yaşadığı durumlardır da aynı zamanda. Ve bu sahne, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da dünyanın diğer ülkelerine kıyasla daha yoğun.
Mültecilerin ve mahsur kalanların karşılaştığı birçok zorluk mevcut; Zor yaşam koşulları, sağlık hizmetlerinin yüksek maliyeti, yoksulluk, yardıma ya da günlük ücretlere bağımlılık, yasal korumaya sahip olmama, yerel borçlanma, çocukların eğitim fırsatlarından mahrum kalması… Bunların yanı sıra listeye, tüm dünyaya yayılan yeni bir küresel salgın zorluğu da eklendi.
Kovid-19 virüsünün yayılma hızı, temel temizlik malzemelerine ve hizmetlerine erişimi olmayanlar, zor sağlık koşullarından mustarip dışlanmış insanlar açısından özellikle endişe verici.
Ancak bir fırsat var. Tam bir toplum olarak kitlesel ve uyumlu çabalar sürdürülmelidir. Sivil toplum kurumları, dini kurumlar, özel sektör, akademisyenler, sanatçılar ve bölgedeki milyonlarca insan için kapsamlı çözümler bulma ve uzun kriz yönetimi deneyiminden yararlanma yolunda kamuoyunu etkileyen herkes birbirlerine kenetlenmelidir. Bu nedenle başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve ortakları olmak üzere insani yardım kuruluşları, ‘halk sağlığı, önleme ve müdahale sistemlerini desteklemek için’ çeşitli çalışmalar yürütüyor. Ayrıca bu krize müdahale çerçevesindeki ulusal planlara mülteciler de dahil edilmeli. Mültecilerin temel hizmetlere erişememeleri ya da sosyal ve ekonomik güvenlik ağlarının eksikliği nedeniyle marjinalleştirilmeleri, mevcut koşullarının da açıkça kötüleşmesine yol açacak.
UNHCR yetkilisi

Ekonomik düzeyde kazananlar ve kaybedenler
Sami Mahrum
Virüsün yayılması hususunda Çin, Hong Kong, Singapur veya Tayvan’ın deneyimlerinden örnekler çıkarılabilir. Bu çerçevede herhangi bir ülkenin, virüsün yayılmasını kontrol etmek için en az üç aya ihtiyacı var.
Bu ülkelerin salgını etkili bir şekilde kontrol altına aldığını varsayabiliriz. Gerçekten de göreceli başarılara rağmen bu ülkelerin hiçbiri, salgını kökten yok edemedi. Eğer bu ülkelerin deneyimleri örnek alınırsa, iyimser tahminler, Orta Doğu’nun salgını yaklaşık Haziran ayına kadar kontrol altına alabileceğini gösteriyor. Yani aynı dönemde Avrupa’nın da salgını kontrol altına alabilmesi bekleniyor. Ama ABD’ye gelince, geniş yüzölçümü ve ademi merkeziyetçi hükümet sistemi nedeniyle virüsün yayılmasını kontrol etme aşamasına girebilmesi için yaz sonuna kadar beklemesi gerekebilir.
Dünyanın farklı yerleri, ‘virüs fırtınasını’ değişen düzeylerde etkinlik ve hızla yönetecek. Sınırlı kaynaklara sahip ülkeler daha uzun bir süre mücadele verecek ve salgının dünyanın geri kalanına yayılması hususunda bir tehdit oluşturmaya devam edecek. Bunun sonucunda Afrika, Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu’daki birçok ülkenin, Kovid-19 ile mücadele etmek için daha uzun bir süreye ihtiyaç duyması muhtemel. Ancak esas şekilde birçok ülke açısından virüs krizi, yalnızca aşının keşfi ve kullanımı ile sona erecek.
Bu beklenen zaman çizelgesi, küresel ekonomi, özellikle de turizm gibi mevsimsel ekonomik faaliyetler üzerinde büyük etkilere yol açacak. Petrol zengini ekonomiler dışında Orta Doğu’da turizm, uluslararası akışlardan en çok etkilenen ve dolayısıyla en zarar gören ekonomik faaliyet olacak.
Bununla birlikte bazı kazananların da ortaya çıkması muhtemel. Örneğin yaz sıcaklıklarının yaklaşık 40 santigrat dereceye ulaşabildiği Arap Körfezi ülkelerindeki halkın yurt dışına seyahatleri risk taşıdığı için seçenekleri sınırlı kalacak. Bu durumda Mauritius* ve Şeysel Adaları gibi Kovid 19 vakası kaydedilmemiş bazı ülkeler, bu bölgeler dışında kalabilir ve bu krizden açıkça bir kazanç sağlayabilirler. Ancak henüz büyük oranlarda vaka kaydedilmeyen Lübnan gibi bölgeler de Körfez turistleri için geleneksel seçenekler arasında olabilir.
Brüksel Serbest Üniversitesi profesörü

*(Hint Okyanusu'nun güneybatısında yer alan bir ada ülkesidir.ç.n)

Kolektif kurtuluşa inanan bir sağlık sistemi



Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.


Hizbullah İran ile dayanışma içinde... Caca: Lübnan krizinin sona ermesi, İran tarafından verilen desteğin sona ermesiyle başlar

 Hizbullah destekçileri, Beyrut şehir merkezindeki Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) binası önünde Hizbullah tarafından düzenlenen gösteride Hizbullah ve İran bayrakları salladı, 4 Şubat 2026. (EPA)
Hizbullah destekçileri, Beyrut şehir merkezindeki Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) binası önünde Hizbullah tarafından düzenlenen gösteride Hizbullah ve İran bayrakları salladı, 4 Şubat 2026. (EPA)
TT

Hizbullah İran ile dayanışma içinde... Caca: Lübnan krizinin sona ermesi, İran tarafından verilen desteğin sona ermesiyle başlar

 Hizbullah destekçileri, Beyrut şehir merkezindeki Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) binası önünde Hizbullah tarafından düzenlenen gösteride Hizbullah ve İran bayrakları salladı, 4 Şubat 2026. (EPA)
Hizbullah destekçileri, Beyrut şehir merkezindeki Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCWA) binası önünde Hizbullah tarafından düzenlenen gösteride Hizbullah ve İran bayrakları salladı, 4 Şubat 2026. (EPA)

Bölgenin yaşadığı bekleyiş atmosferi içinde Lübnan’daki tutumlar, özellikle İran’ın rolü başta olmak üzere bölgesel dosyalara yaklaşımda mevcut çelişkiyi yansıtıyor. Bu durum, Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Samir Caca’nın, “İran, Hizbullah’a verdiği desteği kestiği zaman Lübnan’daki sorun çözülür” sözlerinde açıkça görülürken, Hizbullah’ın meclis grubu ise Genel Sekreter Naim Kasım’ın tarafsız kalınmayacağını vurgulamasının ardından Tahran ile ‘dayanışma’ ifade etmekle yetindi.

Bu gelişmeler, İsrail’in Lübnan’ın güneyi ve doğusuna yönelik hava saldırılarına yeniden başladığı bir dönemde yaşandı. Dün öğleden sonra güneyde Mahmudiye beldesi ve Vadi Burguz’u hedef alan saldırılar, daha sonra güneyde Cebel er-Reyhan’daki el-Vaziyye bölgesi ile doğuda Hermel-Zegrin tepelerine yöneldi.

İsrail Ordu Sözcüsü Ella Waweya, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “İsrail ordusu, Lübnan’ın çeşitli bölgelerinde Hizbullah terör örgütüne ait hedeflere saldırılar düzenliyor” ifadesini kullandı.

 İsrail’in Lübnan’ın doğusundaki Hermel bölgesini hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen duman (Sosyal medya)İsrail’in Lübnan’ın doğusundaki Hermel bölgesini hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen duman (Sosyal medya)

Hizbullah, İran’la dayanışma içinde olduğunu ifade etti

Hizbullah’ın meclis grubu yayımladığı açıklamada, “ABD’nin saldırgan tehditleri karşısında İran İslam Cumhuriyeti ile liderliği, hükümeti ve halkıyla tam dayanışma içinde olduğunu” ifade ederken, ‘İran’ın liderliği ve halkıyla sergilediği kararlı ve dirençli tutumun, olası bir saldırıyı püskürtebileceğini’ belirtti.

Lübnan’ın güneyindeki sınır kasabası Ayta eş-Şaab’da İsrail güçleri tarafından havaya uçurulan bir evin enkazı (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)Lübnan’ın güneyindeki sınır kasabası Ayta eş-Şaab’da İsrail güçleri tarafından havaya uçurulan bir evin enkazı (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Lübnan iç siyasetine ilişkin olarak da açıklamalarda bulunan blok, ‘günlük suikastlardan sivil tesislerin yoğun şekilde hedef alınmasına kadar uzanan suç niteliğindeki saldırıları’ kınadığını belirtti. Açıklamada, ‘ekili alanlara ve tarım arazilerine zehirli maddeler atılması ve Lübnanlıların sağlığının tedavisi zor hastalıklar riskiyle karşı karşıya bırakılmasına’ dikkat çekilerek, bunun ‘ön cephe bölgelerini çölleştirerek halkından arındırmayı amaçladığı’ ifade edildi. Blok, ‘uluslararası sessizliği’ ve ‘bu açık terör suçları karşısındaki ihmali’ de kınarken, uluslararası toplum kuruluşlarını bu ihlallerin sürmesinden tamamen sorumlu tuttu.

Caca: İran Hizbullah’a desteğini keserse sorun çözülecek

Buna karşılık Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Samir Caca, “İran, Hizbullah’a verdiği desteği kestiğinde tüm sorun çözülecek” görüşünü dile getirdi.

Bir radyo programında konuşan Caca, “Dünyadaki tüm ülkeler cuma günü (bugün) Umman’da yapılacak toplantıyı bekliyor” diyerek, ‘ihtilaf noktalarının son derece büyük olduğunu’ vurguladı. Sorunun müzakereler yoluyla çözülmesini temenni ettiğini belirten Caca, “Ancak bunun bir sonuca ulaşacağını görmüyorum” ifadesini kullandı.

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Samir Caca, (Arşiv)Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Samir Caca, (Arşiv)

Umman’da yaşanacak gelişmelerin Lübnan’a yansımalarına da değinen Caca, “Ne yazık ki Lübnan ve İran dosyaları arasında bir bağlantı var” değerlendirmesinde bulundu. Caca sözlerini şöyle sürdürdü: “İran, son kırk yıl içinde Lübnan devletinin tüm işleyişini sekteye uğratan bir nüfuz alanı oluşturmayı başardı. İran, Hizbullah’a verdiği desteği durdurduğunda tüm sorun çözülecek.”

Caca, ‘ateşkes anlaşmasının Lübnan’da belirli bir bölgeyi değil, ülkenin tamamını kapsadığını’ vurgulayarak, 1559 sayılı kararın ‘Lübnan topraklarının tamamında tüm gayrimeşru silahlı örgütlerin tasfiye edilmesini talep ettiğini’ hatırlattı. Meclis seçimlerine ilişkin olarak ise ‘seçimlerin zamanında yapılacağını’ ve ‘tüm sürecin yüzde 100 anayasal ve yasal çerçevede ilerlediğini’ ifade etti.