Esed rejimi Suriye’deki koronavirüs salgınını gizliyor

​Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Genel Müdürü Rami Abdurrahman (Independent Arabia)
​Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Genel Müdürü Rami Abdurrahman (Independent Arabia)
TT

Esed rejimi Suriye’deki koronavirüs salgınını gizliyor

​Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Genel Müdürü Rami Abdurrahman (Independent Arabia)
​Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Genel Müdürü Rami Abdurrahman (Independent Arabia)

Amjad Said
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), İngiltere’de sürgün hayatı yaşayan bir grup Suriyeli insan hakları aktivisti tarafından 2006 yılında kurulmasına rağmen Suriye’de 2011 Mart’ında patlak veren muhalif protestolar sonrası dünya kamuoyunda tanınmaya başladı. Esed rejiminin protesto gösterilerine karşı uyguladığı ağır şiddeti belgeleyen ve tüm dünyaya duyuran SOHR, daha sonra göstericileri de aşıp ayrım göstermeksizin tüm sivillere yönelen katliam, işkence, tecavüz vb. insan hakları ihlallerini Dünyaya duyurmaya devam etti. 
Suriye ile ilgili raporların çoğunun dayandığı istatistikler ve veriler sayesinde merkez, uluslararası açıdan güvenilirlik kazandı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığına göre, SOHR Genel Müdürü Rami Abdurrahman ile ülkenin durumunu, rejime yöneltilen ‘vaka sayısını gizleme suçlamaları’ ortasında koronavirüs tehlikesini, salgının ülkede yayılmasındaki İran rolünü ve Türkiye’nin kriz sırasındaki tavrını görüştü. Abdurrahman ayrıca, SOHR’nin kurulma nedenleri, bilgi ve kaynaklarını nasıl sağladıkları hakkında bilgi verdi. İngiltere’deki varlığının, bazıları tarafından eleştirilere ve güven kaybına maruz kalması meselesini de ele aldı.

Suriye ve koronavirüs
Abdurrahman, konuşmasında ilk olarak, ‘koronavirüse, Suriye topraklarına yayılmasına ve rejim tarafından ilan edilen rakamlara’ değindi.
SOHR Genel Müdürü, “Rejime bağlı olan Sağlık Bakanlığı, ed-Duvayr bölgesindeki karantina merkezlerinde Kovid-19 ile enfekte olan 5 pozitif vakanın kaydedildiğini açıkladı. Karantinanın onlarca vatandaşı içerdiğini söyleyen Abdurrahman, “Şüphelilerin bir kısmı, Şam Uluslararası Havalimanı oteline transfer edildi ve bu da virüsün yayılma ve rejimin kontrol altındaki alanlarda kontrol edilememe şansını artırdı” dedi.
Rami Abdurrahman, “Şam, Humus, Lazkiye ve Tartus’taki kaynaklarımıza göre karantinaya alınan vakaların sayısı 128’e yükseldi. Daha sonra testlerinin negatif çıkmasıyla bunların 56’sı karantinadan ayrıldı. 72 kişi hala test sonuçlarını bekliyor. Aynı şekilde bir hemşire virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Yetkililer ise bu durum karşısında sessiz” açıklamasında bulundu.
Türkiye makamlarının Suriyelilere sağlık yardımı sağlaması gerektiğini belirten yetkili, “Ama bunu yapıyorlar mı? Durumun gerçekliğini bilmiyorum. Bunu onlara bildirmek zorundayız. Çünkü Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kuzeydeki Suriyelilerle medya dayanışmasına tanık olduk” dedi.

İranlı ve Iraklı milisler hastalık yayıyor
Suriye’nin farklı bölgelerindeki İranlı ve yabancı milislere ve İran’ın, salgından mustarip olması dolayısıyla salgının Suriye’ye yayılmasında bir tehlike oluşturup oluşturmadığına da değinen Abdurrahman, “İlk andan itibaren İranlı milislerin koronavirüsle enfekte olmalarının bir sonucu olarak ölümlerin yaşandığını ve milisler arasında hastalığın yayıldığını belirttik. Aynı şekilde İranlı ve Iraklı ziyaretçilerin de büyük bir tehlike oluşturduğunu söyledik” ifadelerini kullandı.

Suriye’de en az 11 İranlı 4 Iraklı vaka var
SOHR Genel Müdürü, “Meyadin ilçesinde İran’a bağlı bir hastanede kaydedilmiş 15 vaka var. Bunların 11’i İranlı ve 4’ü de Iraklı ve karantinadalar. Esed rejimi, bunu bir utançmış gibi gizli tutuyor. Kovid-19 virüsü taşıyan İranlı milisler, Suriye’de serbestçe hareket ediyor. Bu durumun ciddi şekilde ele alınması gerekiyor” dedi.

Ruslar virüs sebebiyle İranlılardan uzak duruyor
Suriye’deki Rus kuvvetlerinin koronavirüs nedeniyle İranlılarla çalışmak istemediği söylentilerine de değinen Rami Abdurrahman, “Bu söylentiler, rejim ve muhalefet arasındaki medya kampanyalarında yer alıyor. Esas olarak Rusya’nın, Halep'in güney kırsalındaki küçük bir coğrafi alan dışında İran güçleriyle bir araya karışması söz konusu değil. Suriye’nin İranlıların bulunduğu doğu bölgelerinde de önemli düzeylerde Rus bulunmuyor. Ruslar, Deyr-i Zor ve batı bölgelerinde ve İranlılar ise Meyadin’den Ebu Kemal’e uzanan alanlarda mevcut” değerlendirmesinde bulundu.

Korona Esed rejiminin ömrünü uzatır mı?
Bazı kesimler, koronavirüsün Suriye savaşını durdurmak ve Esed rejimini sürdürmek için bir neden olabileceğini belirtiyor. Konu hakkında konuşan SOHR Genel Müdürü, “Salgının, Esed rejiminin devamlılığıyla bir ilgisi yok. Esed, şu anda iktidarda olmasına rağmen, rejim veya muhaliflerin kontrolündeki alanlarda olsun, halkın gözünde bitmiş durumdadır.
Suriyeliler, devrimi kontrol etmeye çalışan belirli bir İslamcı gruba ya da bazı cihatçı grupların hedefleri için isyan etmediler. Halk hareketi Suriye’deki tüm etnisite, mezhep ve dini kimlikleri içerecek bir çoğulculukla halkın tümü için bir özgürlük, onur ve halkçılık için patlak verdi.” değerlendirmesinde bulundu.

SOHR’nin Güvenilirliği
Koronavirüs konusundan SOHR’nin kurulması meselesine geçiş yapan Rami Abdurrahman, “Aslında Suriye’deki insan hakları kuruluşları belirli siyasi kesimlere angajedir. Sadece taraflarca yaşanan ihlalleri kapsarlar ve Suriye’deki koşullarla ilgilenmezler. Suriye halkını ve siyasi partilerini gözlemlemek için kurulmamızı sağlayan neden bu oldu” dedi.

SOHR Suriye’nin her noktasında
Yetkili, gözlemevinin, merkezini İngiltere’de açtığını ve bu durumun, bazıları tarafından kurumun güvenilirliğinin sorgulanmasına neden olduğu meselesine de değinirken, “Suriye’nin her yerinde geniş bir aktivist ve muhabir ağımız var. Yönetimin yurt dışında olması güvenilirliğimizi etkilemiyor. SOHR’nin aktivistleri tüm Suriye topraklarına yayılmış haldeler. İngiltere’de yalnızca yönetimden bazı üyeler bulunuyor. Bu durumun da gözlemevine güç verdiğini umuyoruz. Çünkü Suriye topraklarında hiçbir partinin yetkisi altında çalışmıyoruz” dedi.
Abdurrahman, güvenilirlik hususunda ise “Rejimin içerisinde ve Suriye topraklarındaki silahlı gruplar arasında bulunanlar da dahil olmak üzere çok sayıda kaynağımız var. İnsan haklarının savunulmasına inanan aktivistler ağına sahibiz. Hepimiz belirli bir tarafın değil, tüm tarafların ihlallerini gün yüzüne çıkarmak için çalışıyoruz. Bu durum da bizi daha fazla gizlilikte çalışmaya itiyor. Son olarak gerçekleri olduğu gibi aktarıyoruz” açıklamasında bulundu.



Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
TT

Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)

Güney Lübnan, Temmuz 2006 savaşının sona ermesinden bu yana çatışma ortamının dışında olmaktan ziyade savaşın zamanlamasının dışında kaldı. Bölgede hâkim olan ateşkes kalıcı bir barışı değil, nedenleri ortadan kaldırılmadan ve yapısal koşulları ele alınmadan ertelenmiş bir çatışmayı ifade ediyordu. Ekim 2023’te savaşın yeniden başlamasıyla birlikte Güney Lübnan, bölgesel ve uluslararası siyasi uzlaşıları bekleyen istikrarsız bir cephe haline geldi.

Yaklaşık 19 yıl boyunca bu tablo ‘istikrar’ olarak sunuldu. Oysa gerçekte, caydırıcılık hesaplarına dayanan ve bölgesel siyaset tarafından yönetilen kırılgan bir dengeden ibaretti. Güney cephesindeki gelişmeleri yakından izleyen Lübnanlı kaynaklara göre, 2025’in sonuna gelindiğinde ortaya çıkan durum, istikrarın çöküşünden ziyade, bu istikrar algısının bir yanılsama olduğunun anlaşılması oldu.

Savaştan önce siyaset

Eski Lübnan Sosyal İşler Bakanı Raşid Derbas, 2006’dan sonra Güney Lübnan’da ‘istikrar’ olarak adlandırılan durumun gerçekte ‘sahte ve zehirli bir sükûnetten’ ibaret olduğunu belirterek, bunun başından itibaren kalıcı bir istikrar yolu değil, geçici bir uzlaşma olarak ele alındığını söyledi. Derbas, bu yanlış yaklaşımın sonraki dönemde yaşanan patlamanın temel nedenlerinden biri olduğunu vurguladı.

Derbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ilgili tarafların 2006 sonrası ateşkesi, güneyi korumaya ya da devleti güçlendirmeye yönelik bir adım olarak değil, nüfuzu pekiştirme ve yeni güç dengeleri inşa etme fırsatı olarak gördüğünü ifade etti. Öte yandan İsrail’in de bu sakinlik dönemini ‘sessiz bir hazırlık ve yıpratma süreci’ olarak kullandığını belirten Derbas, Tel Aviv’in gelecekteki çatışmalara hazırlandığını söyledi. Hizbullah’ın ise bu dönemi, askeri kontrolünü güçlendirmek ve devlet ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) rolünü aşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini dile getirdi.

cdf
İsrail'in 2024'te Lübnan'ın güneyindeki el-Hıyam kasabasında düzenlediği bombardıman sonucu bir kilisede meydana gelen hasar (EPA)

Bu çerçevede Derbas, Lübnan’ın ‘uluslararası meşruiyet şemsiyesi altına tam anlamıyla yerleşme yönünde önemli bir fırsatı kaçırdığını’ ifade ederek, bu şemsiyeye sıkı biçimde bağlı kalınmasının, İsrail’den gelebilecek her türlü saldırı karşısında devlete Arap ve uluslararası düzeyde siyasi ve hukuki güç kazandıracağını söyledi. Derbas’a göre uluslararası meşruiyet zemininden kademeli olarak uzaklaşılması, UNIFIL’in rolünü de doğrudan zayıflattı.

Derbas ayrıca, sükûnetin bozulmasının yalnızca bir güvenlik ihlali ya da askeri bir aşım olarak ele alınamayacağını belirtti. “Güvenlik ihlali, çatışmanın nedeni değil, araçlarından biridir” diyen Derbas, asıl sorunun, güç dengelerinin göz ardı edilmesinden ve bazı kesimlerde Lübnan’ın gerçekleriyle örtüşmeyen askeri ya da siyasi denklemler dayatılabileceği yönünde oluşan yanılsamadan kaynaklanan açık bir siyasi hata olduğunu savundu. Derbas, bu tür hesapların asgari düzeyde siyasi öngörüden dahi yoksun olduğunu bildirdi.

Caydırıcılık kavramı

Konuya askeri-siyasi açıdan yaklaşan emekli Tümgeneral Abdurrahman Şuhaytli, Güney Lübnan’da 2006–2024 yılları arasında ‘istikrar’ olarak nitelenen dönemin gerçekte kalıcı bir istikrar değil, İsrail ile Hizbullah arasında ertelenmiş bir savaşa yönelik karşılıklı hazırlıkları gizleyen ‘sahte bir sükûnet’ olduğunu söyledi. Şuhaytli, 2024 sonrasında yaşananların mevcut durumun gerçek niteliğinin açığa çıkması olduğunu vurguladı.

dfgth
İsrailli bir subay, Lübnan'ın güneyinde, Gazze Şeridi'nde ve Suriye'de ordu tarafından ele geçirilen silahları sergiliyor. (EPA)

Şuhaytli, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, 2006 savaşının taraflardan hiçbiri açısından nihai hedeflere ulaşmadığını belirterek, İsrail’in Hizbullah’ın kapasitesini ortadan kaldıramadığını, Hizbullah’ın da savaşın sonuçlarını iç ya da bölgesel düzeyde siyasi kazanımlara dönüştüremediğini ifade etti. Bu sonucun, iki tarafı da uzun vadeli bir sonraki çatışmaya hazırlık sürecine soktuğunu dile getiren Şuhaytli, Hizbullah’ın güneyde kurduğu kapsamlı tahkimatlar ile İsrail’in yıllar öncesinden oluşturduğu ayrıntılı hedef bankası, mühimmat birikimi ve operasyon planlarını buna örnek gösterdi. Şuhaytli’ye göre Güney Lübnan, ‘savaşın dışında değil, onu bekleyen bir zaman diliminin içindeydi’.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasının görece sakin yıllar boyunca sahada ve güvenlik alanında bazı kazanımlar sağladığını belirten Şuhaytli, bu kazanımların son savaşın patlak vermesiyle fiilen ortadan kalktığını söyledi. Şuhaytli ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hızlı şekilde devreye girmesinin, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını, Lübnan cephesinin daha geniş bir bölgesel bağlamda ve Lübnan iç dinamiklerini aşan dengeler çerçevesinde yönetildiğini ortaya koyduğunu kaydetti.

2006 ile 2025 yılları arasında neler değişti?

Şuhaytli, 2006 savaşı ile son çatışma turu arasında doğrudan bir karşılaştırma yaparak, bu kez temel farkın İsrail’in önleyici saldırısının başarısında ortaya çıktığını söyledi. Şuhaytli’ye göre İsrail bu defa çatışmanın ilk aşamalarında Hizbullah’ın komuta kademesini, ikmal hatlarını ve hedef bankasını vurmayı başardı. 2006’da İsrail’in komuta ve kontrol sistemini devre dışı bırakamadığını, ikmal hatlarının işlerliğini koruduğunu ve bunun da savaşın uzamasına yol açtığını hatırlatan Şuhaytli, son gelişmelerin çatışmanın yönetilme anlayışında bir değişime işaret ettiğini belirtti. Şuhaytli, bu dönüşümün, uzun süreli yıpratma stratejisinden çatışmayı erken aşamada sonuçlandırmayı hedefleyen bir yaklaşıma geçiş anlamına geldiğini ifade ederek, bunun olası her yeni çatışmanın maliyetini artırdığını ve yönetilebilir sükûnet alanlarını daralttığını ifade etti.

Garanti yok

2026 yılının başı itibarıyla Güney Lübnan’ın gerçek bir istikrara kavuştuğu yönünde bir tablo ortaya çıkmıyor; aksine bölgenin önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan bir dengeye sürüklendiği görülüyor. 2006 sonrası istikrarı belirleyen unsurların değiştiğine dikkat çekilirken, savaş araçlarının geliştiği, bölgesel ortamın daha karmaşık hale geldiği ve Lübnan devletinin ekonomik ve kurumsal açıdan daha da zayıfladığı vurgulanıyor. Bu çerçevede Şuhaytli, kalıcı güvenlik istikrarının artık geniş çaplı bölgesel ve uluslararası bir siyasi karara bağlı olduğunu belirterek, bunun başta Filistin meselesinin seyri ve İran’ın bölgesel rolünün niteliği olmak üzere kapsamlı uzlaşılarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Aksi halde Güney Lübnan’ın, istikrardan ziyade ‘sürekli bir istikrarsızlık alanı’ olarak kalacağı uyarısında bulundu.


Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
TT

Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)

Irak’ta gelenek gereği Kürtlere ayrılan cumhurbaşkanlığı makamı için Kürt adayın belirlenmesi süreci, Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana parti olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki siyasi görüş ayrılıkları ve belirsizlikler nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. KYB’nin nihai aday ismini ne zaman açıklayacağı merakla bekleniyor.

KYB lideri Bafel Talabani’ye yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “KYB henüz resmî adayını sunmadı. Nihai ismin pazartesi günü açıklanması bekleniyor. Bu tarih, aday listesinin Parlamento Başkanı’na teslim edilmesi için son gündür” dedi. Kaynak, medyada dolaşan isimlerin resmî olmadığını ve henüz kesin bir aday üzerinde uzlaşma sağlanmadığını vurguladı.

Siyasi kaynaklar ise mevcut Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid’in görev için yeniden adaylığını koyduğunu, bunun da bazı Kürt siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattığını belirtiyor. Buna karşılık KDP’nin, Kürt siyasi dengelerini yeniden şekillendirme arayışı çerçevesinde, ister KYB’den ister ona yakın bir isim olsun, uzlaşı adayını desteklemeye sıcak baktığı ifade ediliyor.

Karar toplantıları

Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana partinin, cumhurbaşkanlığı dosyasını ele almak üzere yarın (cumartesi) Erbil ve Süleymaniye’de ayrı ayrı toplantılar yapması bekleniyor.

Şafak News ajansına göre KYB, Süleymaniye’deki toplantısında aday isimlerini masaya yatıracak. Öne çıkan isimler arasında Nizar Amedi ve Halid Şuvani bulunuyor. Toplantının, parti lideri Bafel Talabani’nin katılımıyla nihai kararın alınmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

hnj
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid (Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Öte yandan KDP de parti lideri Mesud Barzani başkanlığında, Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirecek. Bu toplantıda, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Riber Ahmed ile Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in adaylıkları ele alınacak.

Her iki toplantının ardından, Kürt siyasi partilerinin üst düzey isimlerini bir araya getirecek geniş kapsamlı bir görüşme yapılması da gündemde. Amaç, Kürt siyasi evi adına tek bir aday üzerinde uzlaşı sağlamak. Diğer siyasi bloklar da, sürecin sorunsuz ilerlemesi için bu yönde bir mutabakat çağrısı yapıyor.

Kürtler arası görüş ayrılıkları

Kürt siyasi sahnesinde, açık polemiklere dönüşmese de, Kürtler arası görüş ayrılıklarının giderek derinleştiği belirtiliyor. Bu durumun, özellikle KDP lideri Mesud Barzani’nin cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin önerdiği mekanizma nedeniyle ortaya çıktığı ifade ediliyor. Tüm siyasi süreç ise ana üç bileşen (Şii, Sünni ve Kürt) arasındaki kırılgan dengeler üzerinde ilerliyor. Gözlemciler, bu iç ayrılıkların yaklaşan anayasal süreçlere yansımasından endişe ediyor.

Irak’ta 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana siyasi teamül gereği cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şii güçlere, parlamento başkanlığı ise Sünni güçlere veriliyor. Bu yapı, geleneksel “muhasasa” (kota) sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor.

2005’ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamı, yazılı olmayan uzlaşılar çerçevesinde KYB’nin payına düşerken, KDP’nin ise bölge içindeki egemen ve kilit pozisyonları elinde tutması öngörülüyor.

Seçim yöntemi tartışması

2025’in sonunda Mesud Barzani, Kürt cumhurbaşkanının belirlenme yönteminin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Barzani, üç olası mekanizma önerdi: Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nun Kürtleri temsilen bir isim belirlemesi; tüm Kürdistani tarafların tek bir aday üzerinde uzlaşması; ya da Irak Parlamentosu’ndaki Kürt bloklar ve milletvekillerinin adayı seçmesi.

Barzani, en önemli hususun Kürtler arasında geniş bir mutabakat sağlanması olduğunu vurgulayarak, cumhurbaşkanının “Bağdat’ta Kürdistan halkını temsil eden” bir figür olması gerektiğini, belirli bir partiye bağlı olmamasının esas olduğunu dile getirdi.

Ancak bu öneri, özellikle iki ana parti arasında yeni bir tartışma alanı açtı. KYB, cumhurbaşkanlığını siyasi nüfuzunun temel unsurlarından biri olarak görürken; KDP, geleneksel teamülü kırarak devletin egemen makamlarının paylaşımında daha büyük bir rol elde etmeyi hedefliyor.

Gözlemcilere göre Kürtler arasındaki bu anlaşmazlıkların sürmesi, sessiz kalsa bile, Bağdat’taki müzakere sürecini etkileyebilir. Zira cumhurbaşkanlığı seçimi, başbakanın belirlenmesi ve parlamentodaki ittifak düzenlemeleriyle yakından bağlantılı daha geniş siyasi dengelerin bir parçası olarak görülüyor.


Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare

Sahadaki kaynaklar, Hadramut Valisi ve Güvenlik Komitesi Başkanı’nın komutasındaki Vatan Kalkanı güçlerinin, El-Haşa bölgesinde bulunan stratejik 37. Tugay Kampı’nın kontrolünü ele geçirdiğin doğruladı.

Sahadaki kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin, Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından El-Haşa Kampı’nda tam kontrol sağladığını, GGK unsurlarının ise geri çekildiğini bildirdi.

Aynı kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin kamp çevresindeki bölgeleri güven altına almak için  operasyonların sürdürdüğünü aktardı.

Hadramutlu askerî kaynaklara göre, GGK güçleri, olası hava saldırılarından endişe duydukları için erken saatlerden itibaren kampın çevresindeki bazı noktalarda konuşlanmıştı. Kaynaklar, bu unsurlarla müdahale edildiğini ve bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaların hâlen devam ettiğini belirtti.

Kaynaklar ayrıca, “Vatan Kalkanı” güçlerinin Seyun yönünde ilerlemeyi sürdüreceğini, kalan askerî kamplar ve bölgelerin kontrol altına alınmasının hedeflendiğini vurguladı. Açıklamada, Suudi Arabistan’daki müttefiklerin desteğiyle, Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki tüm kampların güvenliğini sağlamaya yönelik net planlar doğrultusunda hareket edildiği ifade edildi.

Kaynaklar, “Vatan Kalkanı” güçlerinin şu anda bazı noktalarda Seyun’un kırsalına ulaştığını da kaydetti.

Öte yandan kaynaklar, GGK güçlerinin Seyun’daki Birinci Askerî Bölge’den tamamen çekildiğine dair haberleri doğrulamadı; ancak göstergelerin olumlu olduğunu belirtti. Açıklamada, GGK’ya bağlı bazı unsurların Seyun Hastanesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda konuşlandığı, diğer noktaların ise tamamen boşaltıldığı ve güçlerin El-Katın yönüne çekildiği ifade edildi.