Koronavirüs insanların kötü yönlerini ortaya çıkardı: Zorbalık, hırsızlık ve ırkçılık

Koronavirüs bulaşanlara ‘cüzzamlı muamelesi’ yapılıyor, devletler diğerlerinin mallarına el koyuyor

 İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)
İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)
TT

Koronavirüs insanların kötü yönlerini ortaya çıkardı: Zorbalık, hırsızlık ve ırkçılık

 İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)
İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)

Emine Hayri
İnsanlığa faydalı, acı çekenleri kurtaran ve yoksullarla dayanışma içinde olan bir bilim insanını ağırlayan rahim, insanlıktan nasibini almamış, acı çekenleri aşağılayan ve yoksulları ezen bir insanı da doğurabiliyor.
Evlerinde izole olmuş yetenekli insanlar, balkon çıkıp müzik yapıyor ve karantina altındaki diğer insanları neşelendirmek ve biraz olsun acılarını hafifletmek için şarkılar söylüyor. Diğer yandan bazıları gerginliği artırıyor, felaket tellallığı yapıyor ve ırkçı ‘zehirli tohumlar’ ekerek bu zorlu ‘korona günlerinde’ ahlaki zafiyetlerini açığa vuruyor.
‘Korona zamanları’ dünyamız üzerinde yaşayan insanlara, insaniyetin geri döndüğünü hatırlattığı gibi aynı zamanda insanların bastırdığı en kötü düşünce ve davranışların da ortaya çıkmasına neden oldu.

Çin virüsü
Sanki insanlık, ‘damgalama ve zorbalıktan’ yeterince mustarip değilmiş gibi koronavirüs, bazılarına ayrımcılık ve zorbalık için gerekçe verdi. Bu durum dünya genelinde zorbalığın daha fazla artmasına neden oldu. Gün geçmiyor ki ABD’deki Asyalılar yeni bir ayrımcılığa, nefrete ve aşağılamaya maruz kalmasın... Körfez ülkelerindeki yabancı işçiler koronavirüsü yaymakla suçlanıyor. Kenyalılar ‘yarasa katilleri’ olarak tanımladıkları Çinlilere saldırıyor. Mısırlı bir taksici, Çinli müşterisini yolun ortasında aracından kovuyor. Diğerleri de yol ortasında kalan adamın dramını videoya alıp dalga geçiyor. İngiliz öğrenciler, Asya kökenli arkadaşlarını gerçek yaşamda ve sanal dünyada “Çinli virüsler” olarak niteliyor. ABD Başkanı Donald Trump, Kovid-19 virüsünü ısrarla ‘Çin virüsü’ olarak nitelendiriyor. Kuveytli bir sanatçı, yabancı işçilerin tedavi edilmemesini ve derhal ülkelerine gönderilmesini talep ediyor. Avustralyalı aileler, Asya kökenli Avustralya vatandaşları tarafından tedavi edilmeyi reddediyor. Çek devleti, Çin’den İtalya’ya giden tıbbi malzemelere kendi kullanımı için el koyuyor. Koronavirüs salgını insanları öldürmeye devam ederken bazı insanlar da insani ilkeleri ihlal ediyor.
Bazı düşünürler, ‘korona salgını zamanlarında’ insani kuralların bireylerden önce, devletler ve hükümetler tarafından ihlal edilmeye başlandığını belirtiyor. Çoğu kişi, Başbakan Boris Johnson liderliğindeki İngiliz hükümetinin ilk başlarda benimsediği ‘sürü bağışıklığı’ yaklaşımının milyonlarca insanın hayatta kalma hakkını elinden almak olduğunu savunuyor.

Sürü bağışıklığındaki etik sorun
‘Sürü bağışıklığı’ demek, milyonlarca insanın olağan bir şekilde hayatını sürdürürken virüse yakalanmaları anlamına geliyor. Sürü bağışıklığı, toplumda yeterli sayıda insanın herhangi bir enfeksiyona karşı topluca bağışıklı olduğu durumu ifade ediyor. Bu görüşe göre yeni koronavirüs enfeksiyonu ile giderek daha fazla insan enfekte olduğunda iyileşen ve daha sonra gelecekteki enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanan insan sayısı artacaktır.
İngiltere’de ağır vakaların artmasından sonra vazgeçilen bu yaklaşım, toplumdaki zayıf halkaların, yaşlılar ya da kronik rahatsızlıkları olanların virüs sonucu ölmeleri anlamına geliyordu. Doğruluğu açık olan diğer önlemlerin aksine bu yaklaşım, aynı zamanda sağlıklı insanlara da virüsün bulaştırılması ve toplu ölüm riskinin artmasını içeriyordu. Başbakan Boris Johnson enfekte olmadan birkaç gün önce yaptığı konuşmada “Birçok İngiliz ailesinin yakınlarını kaybedeceğini” söyledi. Bu söz doğal olarak toplumda büyük bir panik ve şok etkisi yarattı. Uzmanlar Johnson ile siyasi ve tıbbi danışmanlarının, ‘mantıklı’ hesaplamalarla yaklaşık 66 milyon İngiliz vatandaşından 1 milyonunu ölüme terk etme kararı aldığını düşündü. Bu yaklaşıma göre 47 milyon insan enfekte olacaktı ve yaklaşık 8 milyon kişi tedavi edilecekti. Bu süreçte de 500 bin ila 1 milyon arasında yaşlı ve kronik rahatsızlığı olan insan ölecekti. Böylelikle geride kalanlar hayatın olağan akışına devam edecekti.

Soykırım
Hükümetin, ‘güçlülerin hayatta kalması için zayıfların feda edilmesi’ yaklaşımını ‘ahlaksızlık’ olarak niteleyen muhalif çevreler, sosyal medya paylaşım sitesi Twitter üzerinden “Muhafazakar Parti’den soykırım” etiketi altında bir hashtag açtılar. (Boris Johnson’ın partisi) “#torygenocide” ifadesi aynı zamanda İngiliz müzik grubu Killdren’in bir şarkısının (Kill Tory Scum) adını çağrıştırıyordu. Bu grup, Muhafazakâr Parti karşıtıydı ve 2019 Glastonbury Çağdaş Performans Sanatları Festivali’nde bir konser vermeyi planlıyordu. Şarkı sözlerinde, “Tory pisliğini davulların ritminde öldür” diyordu. Festival yönetimi, şiddet ve nefret ifadeleri içerdiği için bu şarkının söylenmesine izin vermemişti. Ancak ‘korona zamanlarında’ işler tersine döndü ve aynı çevreler “Muhafazakârlardan soykırım” başlığına destek verdi. Çünkü ‘zayıfların güçlülere kurban edilmesi’ kabul edilebilir bir tutum değildi.

 
Çin’de tıbbi malzemeleri sevk etmeye hazırlanan bir kargo uçağı. (AFP)

Güçlü olanın hayatta kalması
Güçlülerin hayatta kalması hiçbir zaman ahlaklı olacaklarını garanti etmiş değildir. Fransız bir doktor, televizyonda yaptığı açıklamada araştırma aşamasında olan Kovid-19 aşısının Afrikalıları üzerinde denenmesini önerdi. Her ne kadar Paris'teki Cochin Hastanesi yoğun bakım ünitesinin başındaki isim olan Dr. Jean-Paul Mira sosyal medyada linçe maruz kalmasının ardından bu sözlerinden ötürü özür dilemiş olsa da aslında bu düşüncesiyle zaten var olan bir eğilimi yansıtmaktaydı. Kimse dillendirmemiş olsa da bu düşüncenin pratikteki yansımaları biliniyordu.
Belirli bir insan ırkının diğer ırklar üzerindeki üstünlüğü konusunda yargılar içeren ‘ırkçı yaklaşımın’ on yıllar önce tükendiğini düşünenler yanılıyor. Aynı ırkçılığın maske değiştirerek biraz gizlenmiş bir biçimde devam ettiğine şahit oluyoruz. Fransız ‘beyaz’ tabip, aşı denemelerinde ‘siyah’ Afrikalıların kullanılmasını öneriyorsa bunun ardında beyazların siyahlardan üstün olduğuna dair ırkçı zihniyet vardır. Batılılarda Afrikalı siyahlardan sayıca fazla akılca eksik olduğu, dolayısıyla aşağı ırk olduğu yönünde maalesef yaygın bir kanaat mevcuttur. Irkçılık son bulmaz, sadece şekil değiştirir ve çok yönlüdür.
Son dönemlerde internet üzerinde ‘Afro Amerikalılardan Afrika’daki kardeşlerine uyarılar’ başlığıyla birçok video dolaşıma sokuldu. Bu videolarda ABD vatandaşı siyahlar, Afrikalılara ‘beyaz adamın’ virüsüne karşı dikkatli olmalarını tavsiye ediyorlar. Bu videoların altında yapılan yorumlarda yıllar içinde kaybolduğunu sandığımız ırkçı ifadelere sıklıkla rastlanıyor. Batılılar Afrikalıları ebola ve AIDS gibi virüsleri dünyaya yaymakla suçluyor.

Virüsler ve ırklar
Korona salgını, insan ruhunun derinliklerindeki ‘kötü niyetleri’ ortaya çıkartmaya devam edecek gibi. Avrupa ve ABD’de sosyal medya ağları üzerinden koronavirüsün Afrikalılara bulaşmadığı yönünde yalan haberler dolaşıyor. Söylediklerine bakılırsa Afrikalıların bu virüse karşı bağışıklığı bulunuyor. Bu tür teoriler, yani sadece belirli türlerin belirli hastalıklara maruz kaldığına dair inanç da aynı ırkçı zihniyete işaret ediyor. Sadece dolaylı yollardan ırkçılık yapılmış oluyor.

İdris Elba
Afrika kökenli İngiliz aktör İdris Elba,  mart ayının ortalarında koronavirüse yakalandı. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Elba, ırk üzerinden bağışıklık sistemi üzerine yapılan haberleri eleştirdi. Elba şunları söyledi:
“Aileme, dostlarıma ve ırkdaşım olan siyahlara seslenmek istiyorum; bilin ki bu virüs size de bulaşabilir. Siyahlara virüs bulaşmadığı yönündeki ‘komplo teorilerine’ itimat etmeyin ve korunun. Bu teoriler siyahların en kısa yoldan ölmesine neden olabilir. Biz de diğer ırklar gibi bu hastalığa yakalanabiliriz.’’
Korona günlerinde, renge ve etnik üstünlüğe dayanan ‘asil kan’ duygusu, gizlendiği yerden gün yüzüne çıkmış durumda. Popülist kültür, salgının büyüdüğü bu günlerde ‘hayâ maskelerini’ yırtıyor ve daha önce kanunlarla önüne geçilen ırkçılık dalgaları kaostan yararlanarak büyüyor. Dünyanın birçok köşesinde popülist politikaların artışına şahitlik ediyoruz. Sağ popülist siyasi liderler, artan yabancı düşmanlığını oy oranlarını yükseltmek için daha fazla kışkırtıyor. Özellikle Avrupa’da mültecilerin ve yabancıların sınır dışı edilmesi çağrıları artıyor. Bazıları ise tümü kovulmasa da sayılarının azaltılmasını ve haklarının kısıtlanmasını savunuyor. Şüphesiz büyük krizlerde ve felaket anlarında ‘ırkçılıkta’ yükselişin olduğu tarihi bir gerçekliktir. Varoluş savaşında gıda stoklarının yetersizliği ve imkânların kısıtlılığı bahane edilerek bunun sorumluluğu yabancılara yüklenilir. Maalesef dünya genelinde her geçen gün ‘ayrımcı’ sesler daha da yükseliyor.
 
Popülizm ve milliyetçilik
Popülist ve milliyetçi eğilimler, Avrupa'daki sağ partilerin daha fazla hâkimiyeti ve kontrolü anlamına geliyor. Virüsün ilk Uzakdoğu’da ortaya çıkması ve dışarıdan gelenler tarafından taşınması, göç politikalarında daha sert bir tutum takınılması çağrılarını güçlendiriyor. Bu yaklaşımı ilk benimseyen liderlerden biri de İtalya sağ muhalefet Kuzey Ligi Partisi’nin başkanı Matteo Salvini’ydi. Salvini salgının büyümesinin nedeninin Afrikalı mülteciler olduğunu söyledi ve daha fazla büyümesinin önüne geçilmesi için sınırlarda sert önlemler alınmasını istedi.
Salvini’nin ifadeleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD-Meksika sınırına inşa edilen ‘Ayrımcılık Duvarını’ hatırlattı.
Trump’ın bu kararı alması başta ABD olmak üzere tüm dünyada eleştirilere neden olmuştu. ABD-Meksika sınırında 280 km uzunlukta inşa edilen söz konusu duvarın amacı ülkeye yasal olmayan yollarla gerçekleştirilen göçü durdurmaktı. Trump birkaç gün önce duvar çalışmasının ara verilmeksizin sürdürüleceğini ilan etti. Ancak bir ironi örneği olarak bugünlerde Meksikalılar duvarın inşası nedeniyle rahatlamış hissediyor. Nitekim ABD koronavirüs salgının en fazla yayıldığı ülke haline geldi ve söz konusu duvarın virüsün Meksika’ya geçmesine engel olacağı konuşuluyor.


Afrikalılar, koronavirüse bağışıklıkları oldukları yönündeki haberlere karşı uyarılıyor. (AFP)

 
Irkçılık yarışı
Koronavirüs salgınının küresel boyutlara ulaşması, popülist ve milliyetçi akımları güçlendiriyor. Bu hareketler önceliğin ‘asli vatandaşlara’ verilmesini ve başka ülkelerden olup vatandaşlık hakkı kazananların ikinci sınıf olarak değerlendirilmesini talep ediyor. Ayrıca diğer ülke vatandaşlarına karşı da nefret söylemleri artıyor. Her ne kadar koronavirüs ırklar ve ülkeler arasındaki dayanışma ruhunun öne çıkmasını sağlamış olsa da bir denge durumu tespiti yapacak olursak milliyetçiliğin, ırklar arası dayanışmaya baskın geldiğini söyleyebiliriz. Kuveytli sanatçı Hayat el-Fehd’in yabancıların tedavi edilmemesi çağrısı bunun sadece bir örneğidir. Fehd söz konusu açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı:
“Biz artık bıktık. Hastanelerimiz yeterli gelmiyor. Niçin kendi ülkelerine dönmeyip başımıza bela oluyorlar? Artık buramıza kadar geldi. Tahammül sınırını geçtik. Hepsini ülke dışına gönderin.”
ABD Başkanı Trump’ın koronavirüsü ‘Çin virüsü’ olarak tanımlaması üzerine Çin’den karşı hamle geldi ve virüsü ‘ABD virüsü’ olarak nitelediler. Bazı Müslümanlar ise ‘kâfirlerin’ davranışlarının salgına neden olduğunu söyleyerek Allah’tan salgını Müslümanların üzerinden kaldırıp kâfirlere yönlendirmesini istediler. Aşırılık yanlısı Yahudiler, Malezya’da BM’nin tavsiyelerine uymadan cemaatle namaz kılan Müslümanlara virüs bulaştığı için sevinç çığlıkları atıyor. Diğer yandan bazı Müslümanlar salgının İsrail’deki Yahudi köylerinde görülmesi nedeniyle seviniyor. Bu arada söz konusu köylerde ağırlıklı olarak Yahudi Ortodokslar yaşıyor ve ‘salgının ibadet etmek için toplanan inançlı insanlara’ bulaşmayacağına inanıyorlar. Yani sadece etnik kökene dayalı değil, dini referansla da ırkçılık yapılıyor.

Müzik yasağı
İtalya’da balkonlara çıkılarak müzik yapılmasının bir benzeri de Mısır’da gerçekleştirilmek istendi. Ancak bazıları dini, daha doğrusu ‘kültürel ve toplumsal’ gerekçelerle bu eylemlere şiddetle karşı çıktı. Bazı Mısırlılar komşularının moralini düzeltmek için müzik yapıp şarkı söyledi, bazıları ise ‘müziğin şeriatta yasak olduğu ve kâfirleri taklit ettikleri’ gerekçesiyle bu insanlara baskı kurdu. Yani böylesi bir eylem dahi Mısırlılar arasındaki bölünmeyi derinleştirmek için vesile oldu.
 
Savunma Üretim Yasası
Çek Cumhuriyeti’nin Çin’den İtalya’ya giden cerrahi maskelere el koyması tüm dünyanın gündeminde yer aldı. Bunun üzerine açıklamada bulunan Çek yetkililer söz konusu malzemelere ‘kaçakçılıkla mücadele’ çerçevesinde el koyduklarını söylediler.
‘Evin ihtiyacı olan vergi toplayıcısına yasaktır’’ deyimi ‘korona zamanlarında’ benimsenen bir ilkeye dönüşmüş görünüyor.
Geçtiğimiz günlerde solunum maskeleri üreten 3M şirketi, ABD hükümetinin Kanada ve Latin Amerika ülkelerine ihracat gerçekleştirmelerine izin vermediğini, gerekçe olarak da ‘savunma üretimi’ kanunun gösterildiğini duyurdu.  Şirket yetkilisi böylesi bir kararın insani felaketlere neden olabileceğini, başka ülkelerin de ABD’yi taklit ederek benzer kararlar alabileceğini söyledi. Kanada Başbakanı Justin Trudeau ise söz konusu kararı ‘’büyük bir hata’’ olarak niteledi. ABD Başkanı Trump, General Motors'tan solunum cihazı üretmesini talep etmişti. Trump geçtiğimiz günlerde twitter üzerinden yaptığı duyuruda “Bize acil olarak ihtiyaç duyduğumuz 40 bin solunum cihazı üreteceklerinin sözünü verdiler. Şimdi de nisan sonuna kadar sadece 6 bin cihaz üreteceklerini söylüyorlar. Bu kaotik bir durumdur” ifadelerini kullandı. ABD’deki Savunma Üretim Yasası 1950’de yürürlüğe girmişti. Bu yasa acil durumlarda hükümetin sanayi üretimini yönlendirmesini öngörüyor.
ABD’de artan ölüm vakaları, medyanın çirkin yüzünü bir kez daha gösterdi. Bazı medya organlarına karşı sert tutumuyla bilinen Başkan Trump’ın salgına neden olduğu yönünde yapılan yayınların yanı sıra bazı medya organlarında Trump yönetimini zayıflatacağı öngörüsüyle salgın sevinçle karşılandı. NBC News muhabiri Peter Alexander, “Sayın başkan, kaygı içindeki milyonlarca ABD’liye nasıl bir müjde verebilirsiniz’’ diye sordu. Trump ise “Kötü bir muhabir olduğunu ve art niyetli bir soru sorduğunu düşünüyorum” diye yanıtladı.
 
Reklamlar ve dolandırıcılar
Dünyamızdaki birçok ülkede yanılsama, abartı ve dolandırıcılık içeren ‘reklam seline’ şahit olunuyor. Yoksullara yardım gerekçesiyle yapılan ‘vurgunlar’ da söz konusu. Özellikle temizlik ürünleri ve dezenfektanlarda sahteciliğe sıklıkla rastlanıyor. İçeriği bilinmeyen bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor. Orijinal ürünlerde stokların tükenmesi ya da üretici firmaların fiyat yükseltmek için piyasalara sınırlı sayıda ürün arz etmesi üzerine taklit ürünler ortaya çıktı. Bazı ürünler ise karaborsaya düştü. Bu arada bazı şarlatanlar, insanları tedavi vaadiyle kandırıp paralarını iç etti. Bu arada herhangi bir bilimsel tetkikten geçmeyen kaynağı belirsiz koruyucu ürünler fahiş fiyatlarla marketlerde ve e-ticaret sitelerinde yer almaya başladı.
Diğer yandan ‘korona günlerinde’ devletlerarası ticari savaşlar da hız kazandı. Komplo teorisyenleri, ABD’nin Çin ekonomisine virüs aracılığıyla saldırdığını, Çin’in toparlanarak karşı saldırı başlattığını ve nihayet iki ülke liderinin virüsle ortak mücadele kararı almak zorunda kaldığını ileri sürdü.

 Özel yaşamın gizliliği
Felaketler ve kriz anlarında özel yaşamın mahremiyeti ve bireysel haklar değişen öncelikler bahanesiyle yok sayılabilir. İngiliz The Guardian gazetesinde yer alan bir habere göre milyonlarca Güney Korelinin telefonuna kısa mesaj gönderilerek virüslü insanların hareketlerini tespit etmek amacıyla izlendikleri bildirildi. Devletin resmi internet sitesinden yaptığı yayınlarda ‘şu kişide virüs tespit edildi, eğer daha önce nerelerde bulunduğunu öğrenmek istersen tıkla’ butonlarının yer alması özel hayatın mahremiyetini ihlal ettiği gerekçesiyle eleştirilere neden oldu. Kocasının sekreteriyle Wuhan’da bir otelde aynı odada konakladığını öğrenen kadın şok oldu. Estetik doktoruna muayene olan bir kadın bu ziyaretinin sitede yer alması üzerine isyan etti. Genç bir adam gizlediği cinsel eğiliminin çevresi tarafından öğrenilmesi üzerine öfkelendi. 

Dijital kontrol uygulamaları
‘Korona zamanlarında’ ihlal edilen bir diğer mahremiyet örneği de okulların kapanması dolayısıyla internet üzerinden yayın yapan uygulamalarda izleyicilerin özel bilgilerinin yer almasıydı. Bu, ‘özel hayat ihlalcileri’ için bulunmaz bir fırsattı. Katılımcıların nerede yaşadıklarından, şu anda nerede olduklarına kadar birçok bilgiye zorlanmadan ulaşabildiler. Özel yaşamın sınırları tartışmaya açıldı. Bazıları özel yaşamı savunurken diğerleri de toplumun sağlığı için özel yaşamın ihlal edilebileceğini savundu. Rusya’da koronavirüs testi pozitif olan hastaların konumu uygulamalar aracılığıyla görülebiliyor. Tayvan’da sokağa çıkma yasağı online olarak takip ediliyor. İsrail’de de enfekte kişilerin yakın takibe alınması kararı alındı. ‘Korona günlerinde’ yaşanan özel hayat ihlallerinin korona sonrası dönemde de devam etmesinden endişe duyuluyor. Koronavirüs testleri pozitif çıkıp daha sonra iyileşerek taburcu edilenler damgalanmaktan mustarip. Birçok kişi koronavirüse yakalandıktan sonra insanların kendilerine yaklaşımında farklılıklar olduğunu ve şüpheli bakışlara maruz kaldığını aktarıyor. Bazılarının uzaktan selam dahi vermediğinden şikâyetçiler. Bazıları ise konakladıkları evlerden sürülüyor. ‘Damgalama’ kişinin ailesine kadar uzanıyor. Ayrıca virüse yakalananlar sanki ahlaksızlık yapmışlar gibi zorbalığa maruz kalıyor.

Gezegen nüfusunun davranışı
İnsanların ‘korona zamanında’ sergilediği davranışları düzeltmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres bazı ülkelerde, Kovid-19 karantinası altında artan kadına şiddetin ve enfekte hastalara yönelik ayrımcılığın önlenmesi çağrısında bulundu. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet, koronavirüsün Çin ve Güneydoğu Asya halklarına karşı nefret söylemlerinin artmasına sebebiyet vermesinin endişe kaynağı olduğunu söyledi. Bachelet, “Avrupa ve diğer yerlerde Uzakdoğu kökenli insanların ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldığını kanıtlayan raporlar, bu konuda alınan önlemlerin artırılmasını gerektiriyor’’ dedi.
Koronavirüs salgını insanların en kötü yönlerini ortaya çıkarmış olabilir. Ancak aynı zamanda en iyi yönlerini de ortaya çıkarıyor. Nitekim insanlar aynı rahimden dünyaya gelmiştir ancak yaklaşımları farklıdır.



Sevilen dizinin yaratıcıları, yeni filmdeki eksik oyuncularla ilgili konuştu

The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)
The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)
TT

Sevilen dizinin yaratıcıları, yeni filmdeki eksik oyuncularla ilgili konuştu

The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)
The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)

The Inbetweeners hayranları, popüler sitcomun gelecek yıl üçüncü bir sinema uyarlamasıyla geri döneceği haberini hâlâ kutluyor ancak oyuncu kadrosundan bir ismin eksikliği gündemden düşmüyor.

Orijinal dizinin 4 başrol oyuncusunun (Simon Bird, Joe Thomas, Blake Harrison ve James Buckley) filmde yer alacağı kesinleşirken, popüler karakter Charlotte Hinchcliffe'i canlandıran Emily Atack, katılımı henüz belli olmayan oyuncular arasında.

Dizinin yaratıcıları Iain Morris ve Damon Beesley, Instagram'da The Inbetweeners 3'le ilgili bir güncelleme paylaşarak bazı karakterlerin neden yer almayacağına dair ipucu verdi.

İkili, "Muhtemelen bildiğiniz gibi, yeni bir Inbetweeners macerasının çekimlerine başladık" diye yazdı. 

Herkesin gösterdiği ilgiden çok memnunuz ve bu 4 aptalın hâlâ haber değeri taşıması harika bir şey. Dedikodu kazanı bazen çığırından çıkabiliyor, bu yüzden basit bir tavsiyemiz var: Sizin için hazırladığımız sürprizlerin tadını tam anlamıyla çıkarmak istiyorsanız, hikayeyle ilgili fotoğraflardan ve spekülasyonlardan uzak durmanızı öneririz. Hiçbir şey bilmeden izlemenin çok daha keyifli olacağına söz veriyoruz.

İkili, bazı karakterlerin yeni filmde yer almayacağını doğrularken, bunun nedenleri hakkında spekülasyonlar olacağına da değindi.

"Şunu açıkça belirtmek isteriz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım dizilerdeki tüm sevilen karakterleri bu yeni filme sığdıramadık" dediler. 

Bu bizim suçumuz, sadece bizim.

fvgthy
Emily Atack, The Inbetweeners'ta (Channel 4)

Ve evet, insanlar bu seçimleri neden yaptığımıza dair spekülasyonlar yürütecek ancak maalesef gerçek şu ki, senaryoda sevgili 'arkadaşlarımızın' hepsini geri getirebileceğimiz makul bir yol bulamadık.

Yeni film duyurulmadan önce çıkan bazı haberlerde yapımcıların Atack'i kadroya almaya çalıştığı öne sürülmüş, The Sun'a konuşan bir kaynak, aktrisin "oturtmak istedikleri projenin eksik parçalarından biri" olduğunu söylemişti.

Sosyal açıdan sıradan bir grup ergenin maceralarını anlatan The Inbetweeners, ilk olarak 2008'le 2010 arasında E4'te üç sezon boyunca yayımlanmıştı. Rekor izleyici rakamlarına ulaşan dizi, daha sonra iki sinema filmine uyarlanmıştı.

2011 yapımı Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie) ve 2014 tarihli The Inbetweeners 2, toplamda 100 milyon sterlinin (yaklaşık 6,5 milyar TL) üzerinde hasılat elde ederek Birleşik Krallık komedi filmleri arasında gişe rekorları kırmıştı.

Yeni devam filmi dijital yayın platformu Netflix için geliştirilirken, sinemalarda gösterime girip girmeyeceği ise henüz kesinleşmedi.

Independent Türkçe


Tarihte tam maraton koşan ilk robot, yeni nesil teknolojilerin önünü açıyor

Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)
Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)
TT

Tarihte tam maraton koşan ilk robot, yeni nesil teknolojilerin önünü açıyor

Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)
Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)

Tarihte ilk tam maratonu koşan robotu geliştiren araştırmacılar bulgularını açıkladı.

RAIBO2 adlı robot, Kasım 2024'te Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'nun 42 bin 195 km'lik tam parkurunu 4 saat 20 dakikadan biraz daha kısa sürede tamamlamıştı. İlk kez böyle bir robot bu mesafeyi tamamlamış ve bataryasının değiştirilmesine gerek kalmamıştı.

Bilim insanları, dünyada ilk olma özelliği taşıyan bu başarıyı, diğer robotların uzun mesafelerde çalışmasını sağlayabilecek ve teknolojiyi daha işlevsel amaçlar için kullanılabilir hale getirecek faydalı bulgulara dönüştürdüklerini söylüyor.

Araştırmacılar, robotun öneminin sadece maraton koşma yeteneğiyle sınırlı olmadığını belirtiyor. Son zamanlarda makinelerin çeşitli ortamlarda kullanılmasına yönelik artan ilgi, robotların koşu hızlarında ve zorlu koşullarda hareket etme yeteneklerinde çığır açıcı gelişmelere neden oldu. Ancak araştırmacılar, çok fazla güç harcamadan, aşırı ısınmadan, bataryası tükenmeden veya dengesizleşmeden uzun süre çalışabilen bir robot üretmeyi mümkün kılmanın da en az bunun kadar önemli olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar, bu soruna daha büyük bataryalar veya daha verimli motorlar gibi tek tek bileşenler üzerinden yaklaşmak yerine, onu "bütünsel robot sistemi sorunu" olarak ele aldı. Dört ayaklı robotlar bacaklarını hareket ettirirken vücutlarının çeşitli kısımlarından enerji kaybettiği için bu tür çetin görevleri üstlenebilecek bir robot geliştirmek, bütün tasarımını optimize etmek anlamına geliyor.

Ekip, tasarımın işe yaradığından emin olmak için maraton boyunca robotla birlikte koştu ve voltaj, sıcaklık ve batarya durumunun yanı sıra diğer verileri de kaydetti. Robot ayrıca resmi bir katılımcı olarak kaydedildi ve yolculuğu boyunca görüntülendi.

Araştırmacılar bu tek robot araştırmasından elde edilen verileri, seri üretime uygun ve endüstriyel ortamlarda kullanılabilecek bir ürüne dönüştürmeyi umuyor. RAIBO2 robotu elle tasarlanıp üretildi ancak onu gerçek bir ürüne dönüştürmek için tasarımın birden fazla robotta güvenle kullanılabilir hale getirilmesi ve zorlu endüstriyel ortamlarda da güvenilirliğinin sağlanması gerekecek.

Robotun geliştirildiği Kore İleri Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nden (KAIST) Jemin Hwang, "Bu çalışma, dört ayaklı bir robotun ne kadar uzağa koşabileceğini göstermenin ötesine geçiyor" diyor.

Hem yüksek hareket performansı hem de enerji verimliliği elde etmek için robotun tamamının nasıl tasarlanması gerektiğini gerçek maraton verilerini kullanarak gösterdik. Laboratuvarda elde edilen dünya standartlarındaki performansı, endüstriyel ortamlarda herkesin güvenle kullanabileceği ürünlere taşıyacağız.

Çalışma, hakemli dergi Nature'da yayımlanan "A quadruped robot designed to complete a marathon on a single battery charge" (Tek bir batarya şarjıyla maratonu tamamlamak üzere tasarlanmış dört ayaklı robot) başlıklı yeni makalede aktarılıyor.

Independent Türkçe


Sarı koridorların ötesinde: Backrooms hayranlarına 5 dizi önerisi

Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)
Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)
TT

Sarı koridorların ötesinde: Backrooms hayranlarına 5 dizi önerisi

Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)
Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)

Kimimiz sinemada izledi, kimimiz korsan sitelerde arayıp buldu. Ama kabul edelim ki Backrooms, tuhaf fragmanını gördüğümüz günden beri aklımızdaydı ve Saplantı'yla (Obsession) birlikte yazın korku fenomenine dönüştü.

A24'ün 10 milyon dolara çekilen filmi, dünya çapında 400 milyon dolar barajını aşıp bütçesinin katbekat fazlasını kazanınca bizim de aklımıza tek bir soru takıldı: Bu koridorlardan çıkmayı gerçekten istiyor muyuz? 

Ne yalan söyleyelim, biz istemedik. Ama belli ki yalnız da değiliz: Boş ofislerin, terk edilmiş odaların ve hiçbir yere varmayan daracık geçitlerin yarattığı huzursuzluk milyonlarca izleyicide karşılık buldu. 

Biz de Backrooms'un açtığı kapıdan girip gerçeklik duygumuzla benzer biçimde oynayan dizilerin peşine düştük.

Kimi kurumsal hayatı, kimi insan zihnini, kimi de doğrudan başka boyutları kurcalıyor ama hiçbiri izleyicinin kendisini güvende hissetmesine izin vermiyor. Bu dünyalarda duvarın, kapının veya asansörün ardında gerçekliğin başka bir sürümü bekliyor.

Koridor biraz uzun, ışıklar da pek güven vermiyor ama buyurun, liste bu tarafta. Dönüş yolunu sonra düşünürüz.

Severance (2022 - )

Bilindiği üzere Severance, Apple TV'nin en çok ses getiren dizileri arasında başı çekiyor. Başrollerinde Adam Scott, Zach Cherry, Britt Lower ve Tramell Tillman gibi isimleri buluşturan bilimkurgu, klostrofobik atmosferiyle Backrooms hayranlarını daha ilk bölümden içine çekebilecek netameli bir dünyaya sahip. 

Severance, Lumon adlı şirkette çalışan ve anıları, iş hayatlarıyla dışarıdaki yaşamları arasında kesin biçimde ayrılan bir grup insanı merkezine alıyor. Lumon'un beyaz ve gri tonlardaki soğuk odaları, sonu gelmeyecekmiş gibi birbirine açılan steril koridorları ve insanın yön duygusunu bozan tasarımı, işyerini psikolojik olduğu kadar fiziksel bir hapishaneye dönüştürüyor. 

yu
53 yaşındaki Adam Scott, Severance'ta eşinin ölümüyle başa çıkamayınca, iş ve özel hayatını cerrahi bir yöntemle birbirinden ayıran prosedüre başvuran Mark Scout rolünde (Apple TV)

Çalışanların yalnızca ofiste var olan benlikleri binanın dışına hiç çıkamadığı için Lumon, Backrooms'u andıran bir dekor olmanın ötesine geçerek kendi kuralları bulunan, sınırları ve çıkışı belirsiz gerçek bir ara mekan gibi işliyor.

İki yapım da sıradan görünen mekanları kabusa dönüştürürken Backrooms bilinmeyenin yarattığı korkuya, Severance ise kurumsal düzenin insan kimliğini nasıl parçaladığına odaklanıyor. 

Gizemini ağır ağır açan ve ofis hayatının zaten tanıdık gelen sıkışmışlığını gerçeküstü bir kabusa dönüştüren Severance, Backrooms'u sevenlerin kaçırmaması gereken dizilerden.

IMDb: 8,6
Nereden izlenir: Apple TV

Mr. Robot (2015 - 2019)

Son söylenecek şeyi ilk cümlede deyiverelim: Mr. Robot izlemek her zaman iyi bir fikir. 

Ama özellikle Backrooms'un tekinsiz dünyasında kaybolma hissini sevdiyseniz, bu kült gerilim listenin en güçlü seçeneklerinden biri. 

Mr. Robot'ta, henüz Freddie Mercury rolüyle Oscar'ı eve götürmemiş Rami Malek, insanlarla arası pek iyi olmayan Elliot Alderson'ı canlandırıyor. Elliot gündüzleri siber güvenlik uzmanı, geceleriyse dünyanın servetini ve gücünü elinde tutan seçkinlere karşı savaşan son derece yetenekli bir hacker. 

dfgthyju
Mr. Robot'ta Elliot rolünü canlandıran 45 yaşındaki Rami Malek, dizinin kendisini "epey paranoyak" yaptığını söylüyor (USA Network)

Depresyon, paranoya ve dissosiyatif kimlik bozukluğuyla yaşayan Elliot'ın gerçeklik algısı çözüldükçe izleyicinin neyin gerçek olduğuna dair güveni sarsılıyor, haliyle biz de neye inanacağımızı şaşırıyoruz. Dizinin yaratıcısı Sam Esmail'in karakterleri kadrajın köşelerine sıkıştıran görsel dili ve her an kötü bir şey olacakmış duygusu yaratan boğucu atmosferi, en sıradan mekanları bile insanın kaçmak isteyeceği yerlere dönüştürüyor.

Bu akrabalık tesadüf değil: Kane Parsons, 2021'de keşfettiği üç Emmyli Mr. Robot'u Utopia ve Devs'le birlikte YouTube'daki Backrooms kısa filmlerinin başlıca esin kaynakları arasında gösteriyor.

Her iki yapım da gerçeklik algısı bozulan kahramanlarını klostrofobik dünyalara hapsediyor. Backrooms korkuyu boyutlar arasında uzanan sarı koridorlara bırakırken Mr. Robot aynı huzursuzluğu insan zihninde ve dijital çağın soğuk toplumsal düzeninde arıyor. 

Ne demiştik? Her zaman iyi bir fikir. 

IMDb: 8,5
Nereden izlenir: Prime Video

 

Twin Peaks (1990 - 1991)

Övmeye ne hacet? Ama yine de insan birkaç kelam etmeden geçemiyor. Malum, David Lynch'in başyapıtı Twin Peaks, televizyon tarihinin en tuhaf ve tekinsiz dünyalarından birini kurarken sıradan görünen bir kasabayı gerçeklikle kabusun arasına hiç zorlanmadan asıveriyor.

Dizi, aynı adlı kasabada yaşayan lise öğrencisi Laura Palmer'ın gizemli cinayetinin peşine düşen kahve tutkunu FBI ajanı Dale Cooper'ı izliyor. Genç kızın ölümüyle kasabanın usul usul çatırdamasını da... İlk bölümlerde melodramla absürt mizahı yan yana getiren anlatı, kartpostal kadar sevimli görünen bu yerde bir şeylerin hiç de yolunda olmadığı hissini usulca büyütüyor.

scdfrgthy
Kyle MacLachlan'ın canlandırdığı özel Ajan Dale Cooper, kahve sevgisi, ses kayıt cihazı ve mistik yöntemleriyle televizyon tarihinin en ikonik karakterlerinden biri (ABC)

Backrooms'un köklerini arayanlar için Twin Peaks, televizyonda sürrealizmin ve mekansal klostrofobinin ulaştığı zirve noktalardan biri. 
Kasabanın altında kıpırdayan doğaüstü güçler bu huzursuzluğu derinleştirirken, kadife perdeleri, zikzaklı zemini ve sonu yokmuş gibi görünen yapısıyla insanın yön duygusunu bozan meşhur Kırmızı Oda, dizideki araf hissinin en yoğunlaştığı yere dönüşüyor.  

Backrooms da Twin Peaks de bildiğimiz dünyanın kurallarını kapının dışında bırakıyor. Biri korkuyu boşluk ve yalnızlıktan çıkarırken diğeri onu kasabanın sakinleri, bastırılmış sırlar ve doğaüstü güçlerle besliyor.

Sarı koridorlar ya da kırmızı perdeler... Seçim sizin ama iki tarafta da çıkış pek mümkün görünmüyor.

IMDb: 8,7
Nereden izlenir: MUBI

Channel Zero (2016 - 2018)

Bir "korku evi" düşünün, simsiyah ve kocaman. Kapısında birazdan yaşayacakları dehşete meydan okumaya hazır heyecanlı gençler var, bir de gözyaşlarını ya da midelerini tutamayanlar... Channel Zero'dan bahsediyoruz, özellikle de Backrooms'a pek çok açıdan benzeyen ikinci sezonu No-End House'tan (Çıkışı Olmayan Ev).

Channel Zero'nun adını bile duymamış olabilirsiniz, şaşırmayız. Bu gözden kaçmış korku cevheri, internette kulaktan kulağa yayılan şehir efsanelerini ekrana taşıyarak Backrooms'la aynı dijital genetikten besleniyor. Hak ettiği ilgiyi görememiş bu antolojinin yukarıda da bahsettiğimiz ikinci sezonu, sonu gelmeyen ve içine girenleri bırakmaya hiç niyeti olmayan odalarıyla Backrooms'un karanlık kuzeni gibi.

cvfgbh
Channel Zero'nın ikinci sezonu, her biri bir öncekinden daha rahatsız edici ve tuhaf odalardan oluşan gizemli bir korku evini ziyaret eden Margot'nun hikayesini anlatıyor (Syfy)

No-End House, insana bir sonraki odayı görmek istemediği halde o kapıyı açtırıyor. Seyircinin payına da çaresizce çıkış aramak düşüyor.

2016'da başlayıp 4 sezon süren Channel Zero'ya, A24'ün YouTube'dan beyazperdeye taşıdığı dijital korku estetiğinin televizyondaki en somut öncülerinden biri demek mümkün. İki yapım da internetin karanlık köşelerinden çıkan efsaneleri insanı yutan mekanlara dönüştürüyor. Backrooms tek bir evrenin sarı koridorlarında ilerlerken Channel Zero her sezon başka bir kabusun kapısını açıyor.

Favorimiz ikinci sezon olsa da her hikayede bambaşka bir kabusun kapısını aralayan Channel Zero'ya hiç tereddütsüz bir şans vermenizi öneriyoruz. No-End House'a bir girin, çıkabilirseniz gerisine de bakarsınız.

IMDb: 7,1
Nereden izlenir: Türkiye'deki abonelik tabanlı yayın platformlarında yer almıyor​​​​​​

Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone / 1959 - 1964)

Backrooms'un sarı koridorlarında kaybolmamızdan yaklaşık 70 yıl önce Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone), bizi çıkışı olmayan gerçekliklere çoktan hapsetmişti. 1959'da başlayan dizi için bir kasabayı boşaltmak, bir duvarı başka boyuta açmak ya da sıradan bir odayı hakikatten koparmak yeterliydi. Büyük numaralara ihtiyacı yoktu; birkaç küçük dokunuşla insan kendi evindeki koridordan bile kuşku duyabiliyordu pekala.

Diziyi izlerken saatiniz hâlâ çalışır, hayat akmaya devam eder, eviniz yerli yerinde durur ama bunların hiçbirine güvenemezsiniz. Alacakaranlık Kuşağı işte izleyicisine bunu yapar. 

thyjuk
Her bölümde farklı oyuncular ve bambaşka hikayelerle ilerleyen, bilimkurguya korku ve gerilimi ekleyen bu 5 sezonluk antoloji, türün televizyon tarihindeki öncü işlerinden biri sayılıyor (CBS, UPN)

Dizinin daha ilk bölümü Herkes Nerede? (Where Is Everybody?) bizi, ortalıkta tek bir insanın bulunmadığı kasabaya bırakıyor. Boş sokaklar, terk edilmiş evler, dükkanlar ve insanın ensesinden ayrılmayan "Burada bir şeyler çok yanlış" hissi... Backrooms hayranları için gayet tanıdık bir manzara.

Üstelik Alacakaranlık Kuşağı bütün bunları "liminal mekan" ifadesi internetin sözlüğüne girmeden onlarca yıl önce yaptı.

Dizinin insanın hafızasına kıymık gibi saplanan bölümlerinden Kayıp Küçük Kız'da (Little Girl Lost) ise başka türden bir çıkışsızlık var. Küçük kız başka bir boyutta kayboluyor, ailesi onun sesini duvarın ardından duyuyor ama kendisini göremiyor. Birini birkaç santimetre ötede hissedip ona ulaşamamak, boş bir koridorda kaybolmaktan bile beter olabilir.

İki yapım da tanıdık mekanların ardında hiç bilmediğimiz başka bir gerçeklik bulunduğunu söylüyor. Backrooms tek bir kabusun çıkışını ararken Alacakaranlık Kuşağı her bölümde kapıyı açıp bizi başka bir tanesinin içine itiyor. Sağ olsun.

IMDb: 9,0
Nereden izlenir: Türkiye'deki abonelik tabanlı yayın platformlarında yer almıyor

Independent Türkçe