Koronavirüs insanların kötü yönlerini ortaya çıkardı: Zorbalık, hırsızlık ve ırkçılık

Koronavirüs bulaşanlara ‘cüzzamlı muamelesi’ yapılıyor, devletler diğerlerinin mallarına el koyuyor

 İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)
İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)
TT

Koronavirüs insanların kötü yönlerini ortaya çıkardı: Zorbalık, hırsızlık ve ırkçılık

 İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)
İtalya’da koronavirüs salgının Afrikalı mülteciler yüzünden büyüdüğü iddia ediliyor. (AFP)

Emine Hayri
İnsanlığa faydalı, acı çekenleri kurtaran ve yoksullarla dayanışma içinde olan bir bilim insanını ağırlayan rahim, insanlıktan nasibini almamış, acı çekenleri aşağılayan ve yoksulları ezen bir insanı da doğurabiliyor.
Evlerinde izole olmuş yetenekli insanlar, balkon çıkıp müzik yapıyor ve karantina altındaki diğer insanları neşelendirmek ve biraz olsun acılarını hafifletmek için şarkılar söylüyor. Diğer yandan bazıları gerginliği artırıyor, felaket tellallığı yapıyor ve ırkçı ‘zehirli tohumlar’ ekerek bu zorlu ‘korona günlerinde’ ahlaki zafiyetlerini açığa vuruyor.
‘Korona zamanları’ dünyamız üzerinde yaşayan insanlara, insaniyetin geri döndüğünü hatırlattığı gibi aynı zamanda insanların bastırdığı en kötü düşünce ve davranışların da ortaya çıkmasına neden oldu.

Çin virüsü
Sanki insanlık, ‘damgalama ve zorbalıktan’ yeterince mustarip değilmiş gibi koronavirüs, bazılarına ayrımcılık ve zorbalık için gerekçe verdi. Bu durum dünya genelinde zorbalığın daha fazla artmasına neden oldu. Gün geçmiyor ki ABD’deki Asyalılar yeni bir ayrımcılığa, nefrete ve aşağılamaya maruz kalmasın... Körfez ülkelerindeki yabancı işçiler koronavirüsü yaymakla suçlanıyor. Kenyalılar ‘yarasa katilleri’ olarak tanımladıkları Çinlilere saldırıyor. Mısırlı bir taksici, Çinli müşterisini yolun ortasında aracından kovuyor. Diğerleri de yol ortasında kalan adamın dramını videoya alıp dalga geçiyor. İngiliz öğrenciler, Asya kökenli arkadaşlarını gerçek yaşamda ve sanal dünyada “Çinli virüsler” olarak niteliyor. ABD Başkanı Donald Trump, Kovid-19 virüsünü ısrarla ‘Çin virüsü’ olarak nitelendiriyor. Kuveytli bir sanatçı, yabancı işçilerin tedavi edilmemesini ve derhal ülkelerine gönderilmesini talep ediyor. Avustralyalı aileler, Asya kökenli Avustralya vatandaşları tarafından tedavi edilmeyi reddediyor. Çek devleti, Çin’den İtalya’ya giden tıbbi malzemelere kendi kullanımı için el koyuyor. Koronavirüs salgını insanları öldürmeye devam ederken bazı insanlar da insani ilkeleri ihlal ediyor.
Bazı düşünürler, ‘korona salgını zamanlarında’ insani kuralların bireylerden önce, devletler ve hükümetler tarafından ihlal edilmeye başlandığını belirtiyor. Çoğu kişi, Başbakan Boris Johnson liderliğindeki İngiliz hükümetinin ilk başlarda benimsediği ‘sürü bağışıklığı’ yaklaşımının milyonlarca insanın hayatta kalma hakkını elinden almak olduğunu savunuyor.

Sürü bağışıklığındaki etik sorun
‘Sürü bağışıklığı’ demek, milyonlarca insanın olağan bir şekilde hayatını sürdürürken virüse yakalanmaları anlamına geliyor. Sürü bağışıklığı, toplumda yeterli sayıda insanın herhangi bir enfeksiyona karşı topluca bağışıklı olduğu durumu ifade ediyor. Bu görüşe göre yeni koronavirüs enfeksiyonu ile giderek daha fazla insan enfekte olduğunda iyileşen ve daha sonra gelecekteki enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanan insan sayısı artacaktır.
İngiltere’de ağır vakaların artmasından sonra vazgeçilen bu yaklaşım, toplumdaki zayıf halkaların, yaşlılar ya da kronik rahatsızlıkları olanların virüs sonucu ölmeleri anlamına geliyordu. Doğruluğu açık olan diğer önlemlerin aksine bu yaklaşım, aynı zamanda sağlıklı insanlara da virüsün bulaştırılması ve toplu ölüm riskinin artmasını içeriyordu. Başbakan Boris Johnson enfekte olmadan birkaç gün önce yaptığı konuşmada “Birçok İngiliz ailesinin yakınlarını kaybedeceğini” söyledi. Bu söz doğal olarak toplumda büyük bir panik ve şok etkisi yarattı. Uzmanlar Johnson ile siyasi ve tıbbi danışmanlarının, ‘mantıklı’ hesaplamalarla yaklaşık 66 milyon İngiliz vatandaşından 1 milyonunu ölüme terk etme kararı aldığını düşündü. Bu yaklaşıma göre 47 milyon insan enfekte olacaktı ve yaklaşık 8 milyon kişi tedavi edilecekti. Bu süreçte de 500 bin ila 1 milyon arasında yaşlı ve kronik rahatsızlığı olan insan ölecekti. Böylelikle geride kalanlar hayatın olağan akışına devam edecekti.

Soykırım
Hükümetin, ‘güçlülerin hayatta kalması için zayıfların feda edilmesi’ yaklaşımını ‘ahlaksızlık’ olarak niteleyen muhalif çevreler, sosyal medya paylaşım sitesi Twitter üzerinden “Muhafazakar Parti’den soykırım” etiketi altında bir hashtag açtılar. (Boris Johnson’ın partisi) “#torygenocide” ifadesi aynı zamanda İngiliz müzik grubu Killdren’in bir şarkısının (Kill Tory Scum) adını çağrıştırıyordu. Bu grup, Muhafazakâr Parti karşıtıydı ve 2019 Glastonbury Çağdaş Performans Sanatları Festivali’nde bir konser vermeyi planlıyordu. Şarkı sözlerinde, “Tory pisliğini davulların ritminde öldür” diyordu. Festival yönetimi, şiddet ve nefret ifadeleri içerdiği için bu şarkının söylenmesine izin vermemişti. Ancak ‘korona zamanlarında’ işler tersine döndü ve aynı çevreler “Muhafazakârlardan soykırım” başlığına destek verdi. Çünkü ‘zayıfların güçlülere kurban edilmesi’ kabul edilebilir bir tutum değildi.

 
Çin’de tıbbi malzemeleri sevk etmeye hazırlanan bir kargo uçağı. (AFP)

Güçlü olanın hayatta kalması
Güçlülerin hayatta kalması hiçbir zaman ahlaklı olacaklarını garanti etmiş değildir. Fransız bir doktor, televizyonda yaptığı açıklamada araştırma aşamasında olan Kovid-19 aşısının Afrikalıları üzerinde denenmesini önerdi. Her ne kadar Paris'teki Cochin Hastanesi yoğun bakım ünitesinin başındaki isim olan Dr. Jean-Paul Mira sosyal medyada linçe maruz kalmasının ardından bu sözlerinden ötürü özür dilemiş olsa da aslında bu düşüncesiyle zaten var olan bir eğilimi yansıtmaktaydı. Kimse dillendirmemiş olsa da bu düşüncenin pratikteki yansımaları biliniyordu.
Belirli bir insan ırkının diğer ırklar üzerindeki üstünlüğü konusunda yargılar içeren ‘ırkçı yaklaşımın’ on yıllar önce tükendiğini düşünenler yanılıyor. Aynı ırkçılığın maske değiştirerek biraz gizlenmiş bir biçimde devam ettiğine şahit oluyoruz. Fransız ‘beyaz’ tabip, aşı denemelerinde ‘siyah’ Afrikalıların kullanılmasını öneriyorsa bunun ardında beyazların siyahlardan üstün olduğuna dair ırkçı zihniyet vardır. Batılılarda Afrikalı siyahlardan sayıca fazla akılca eksik olduğu, dolayısıyla aşağı ırk olduğu yönünde maalesef yaygın bir kanaat mevcuttur. Irkçılık son bulmaz, sadece şekil değiştirir ve çok yönlüdür.
Son dönemlerde internet üzerinde ‘Afro Amerikalılardan Afrika’daki kardeşlerine uyarılar’ başlığıyla birçok video dolaşıma sokuldu. Bu videolarda ABD vatandaşı siyahlar, Afrikalılara ‘beyaz adamın’ virüsüne karşı dikkatli olmalarını tavsiye ediyorlar. Bu videoların altında yapılan yorumlarda yıllar içinde kaybolduğunu sandığımız ırkçı ifadelere sıklıkla rastlanıyor. Batılılar Afrikalıları ebola ve AIDS gibi virüsleri dünyaya yaymakla suçluyor.

Virüsler ve ırklar
Korona salgını, insan ruhunun derinliklerindeki ‘kötü niyetleri’ ortaya çıkartmaya devam edecek gibi. Avrupa ve ABD’de sosyal medya ağları üzerinden koronavirüsün Afrikalılara bulaşmadığı yönünde yalan haberler dolaşıyor. Söylediklerine bakılırsa Afrikalıların bu virüse karşı bağışıklığı bulunuyor. Bu tür teoriler, yani sadece belirli türlerin belirli hastalıklara maruz kaldığına dair inanç da aynı ırkçı zihniyete işaret ediyor. Sadece dolaylı yollardan ırkçılık yapılmış oluyor.

İdris Elba
Afrika kökenli İngiliz aktör İdris Elba,  mart ayının ortalarında koronavirüse yakalandı. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Elba, ırk üzerinden bağışıklık sistemi üzerine yapılan haberleri eleştirdi. Elba şunları söyledi:
“Aileme, dostlarıma ve ırkdaşım olan siyahlara seslenmek istiyorum; bilin ki bu virüs size de bulaşabilir. Siyahlara virüs bulaşmadığı yönündeki ‘komplo teorilerine’ itimat etmeyin ve korunun. Bu teoriler siyahların en kısa yoldan ölmesine neden olabilir. Biz de diğer ırklar gibi bu hastalığa yakalanabiliriz.’’
Korona günlerinde, renge ve etnik üstünlüğe dayanan ‘asil kan’ duygusu, gizlendiği yerden gün yüzüne çıkmış durumda. Popülist kültür, salgının büyüdüğü bu günlerde ‘hayâ maskelerini’ yırtıyor ve daha önce kanunlarla önüne geçilen ırkçılık dalgaları kaostan yararlanarak büyüyor. Dünyanın birçok köşesinde popülist politikaların artışına şahitlik ediyoruz. Sağ popülist siyasi liderler, artan yabancı düşmanlığını oy oranlarını yükseltmek için daha fazla kışkırtıyor. Özellikle Avrupa’da mültecilerin ve yabancıların sınır dışı edilmesi çağrıları artıyor. Bazıları ise tümü kovulmasa da sayılarının azaltılmasını ve haklarının kısıtlanmasını savunuyor. Şüphesiz büyük krizlerde ve felaket anlarında ‘ırkçılıkta’ yükselişin olduğu tarihi bir gerçekliktir. Varoluş savaşında gıda stoklarının yetersizliği ve imkânların kısıtlılığı bahane edilerek bunun sorumluluğu yabancılara yüklenilir. Maalesef dünya genelinde her geçen gün ‘ayrımcı’ sesler daha da yükseliyor.
 
Popülizm ve milliyetçilik
Popülist ve milliyetçi eğilimler, Avrupa'daki sağ partilerin daha fazla hâkimiyeti ve kontrolü anlamına geliyor. Virüsün ilk Uzakdoğu’da ortaya çıkması ve dışarıdan gelenler tarafından taşınması, göç politikalarında daha sert bir tutum takınılması çağrılarını güçlendiriyor. Bu yaklaşımı ilk benimseyen liderlerden biri de İtalya sağ muhalefet Kuzey Ligi Partisi’nin başkanı Matteo Salvini’ydi. Salvini salgının büyümesinin nedeninin Afrikalı mülteciler olduğunu söyledi ve daha fazla büyümesinin önüne geçilmesi için sınırlarda sert önlemler alınmasını istedi.
Salvini’nin ifadeleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD-Meksika sınırına inşa edilen ‘Ayrımcılık Duvarını’ hatırlattı.
Trump’ın bu kararı alması başta ABD olmak üzere tüm dünyada eleştirilere neden olmuştu. ABD-Meksika sınırında 280 km uzunlukta inşa edilen söz konusu duvarın amacı ülkeye yasal olmayan yollarla gerçekleştirilen göçü durdurmaktı. Trump birkaç gün önce duvar çalışmasının ara verilmeksizin sürdürüleceğini ilan etti. Ancak bir ironi örneği olarak bugünlerde Meksikalılar duvarın inşası nedeniyle rahatlamış hissediyor. Nitekim ABD koronavirüs salgının en fazla yayıldığı ülke haline geldi ve söz konusu duvarın virüsün Meksika’ya geçmesine engel olacağı konuşuluyor.


Afrikalılar, koronavirüse bağışıklıkları oldukları yönündeki haberlere karşı uyarılıyor. (AFP)

 
Irkçılık yarışı
Koronavirüs salgınının küresel boyutlara ulaşması, popülist ve milliyetçi akımları güçlendiriyor. Bu hareketler önceliğin ‘asli vatandaşlara’ verilmesini ve başka ülkelerden olup vatandaşlık hakkı kazananların ikinci sınıf olarak değerlendirilmesini talep ediyor. Ayrıca diğer ülke vatandaşlarına karşı da nefret söylemleri artıyor. Her ne kadar koronavirüs ırklar ve ülkeler arasındaki dayanışma ruhunun öne çıkmasını sağlamış olsa da bir denge durumu tespiti yapacak olursak milliyetçiliğin, ırklar arası dayanışmaya baskın geldiğini söyleyebiliriz. Kuveytli sanatçı Hayat el-Fehd’in yabancıların tedavi edilmemesi çağrısı bunun sadece bir örneğidir. Fehd söz konusu açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı:
“Biz artık bıktık. Hastanelerimiz yeterli gelmiyor. Niçin kendi ülkelerine dönmeyip başımıza bela oluyorlar? Artık buramıza kadar geldi. Tahammül sınırını geçtik. Hepsini ülke dışına gönderin.”
ABD Başkanı Trump’ın koronavirüsü ‘Çin virüsü’ olarak tanımlaması üzerine Çin’den karşı hamle geldi ve virüsü ‘ABD virüsü’ olarak nitelediler. Bazı Müslümanlar ise ‘kâfirlerin’ davranışlarının salgına neden olduğunu söyleyerek Allah’tan salgını Müslümanların üzerinden kaldırıp kâfirlere yönlendirmesini istediler. Aşırılık yanlısı Yahudiler, Malezya’da BM’nin tavsiyelerine uymadan cemaatle namaz kılan Müslümanlara virüs bulaştığı için sevinç çığlıkları atıyor. Diğer yandan bazı Müslümanlar salgının İsrail’deki Yahudi köylerinde görülmesi nedeniyle seviniyor. Bu arada söz konusu köylerde ağırlıklı olarak Yahudi Ortodokslar yaşıyor ve ‘salgının ibadet etmek için toplanan inançlı insanlara’ bulaşmayacağına inanıyorlar. Yani sadece etnik kökene dayalı değil, dini referansla da ırkçılık yapılıyor.

Müzik yasağı
İtalya’da balkonlara çıkılarak müzik yapılmasının bir benzeri de Mısır’da gerçekleştirilmek istendi. Ancak bazıları dini, daha doğrusu ‘kültürel ve toplumsal’ gerekçelerle bu eylemlere şiddetle karşı çıktı. Bazı Mısırlılar komşularının moralini düzeltmek için müzik yapıp şarkı söyledi, bazıları ise ‘müziğin şeriatta yasak olduğu ve kâfirleri taklit ettikleri’ gerekçesiyle bu insanlara baskı kurdu. Yani böylesi bir eylem dahi Mısırlılar arasındaki bölünmeyi derinleştirmek için vesile oldu.
 
Savunma Üretim Yasası
Çek Cumhuriyeti’nin Çin’den İtalya’ya giden cerrahi maskelere el koyması tüm dünyanın gündeminde yer aldı. Bunun üzerine açıklamada bulunan Çek yetkililer söz konusu malzemelere ‘kaçakçılıkla mücadele’ çerçevesinde el koyduklarını söylediler.
‘Evin ihtiyacı olan vergi toplayıcısına yasaktır’’ deyimi ‘korona zamanlarında’ benimsenen bir ilkeye dönüşmüş görünüyor.
Geçtiğimiz günlerde solunum maskeleri üreten 3M şirketi, ABD hükümetinin Kanada ve Latin Amerika ülkelerine ihracat gerçekleştirmelerine izin vermediğini, gerekçe olarak da ‘savunma üretimi’ kanunun gösterildiğini duyurdu.  Şirket yetkilisi böylesi bir kararın insani felaketlere neden olabileceğini, başka ülkelerin de ABD’yi taklit ederek benzer kararlar alabileceğini söyledi. Kanada Başbakanı Justin Trudeau ise söz konusu kararı ‘’büyük bir hata’’ olarak niteledi. ABD Başkanı Trump, General Motors'tan solunum cihazı üretmesini talep etmişti. Trump geçtiğimiz günlerde twitter üzerinden yaptığı duyuruda “Bize acil olarak ihtiyaç duyduğumuz 40 bin solunum cihazı üreteceklerinin sözünü verdiler. Şimdi de nisan sonuna kadar sadece 6 bin cihaz üreteceklerini söylüyorlar. Bu kaotik bir durumdur” ifadelerini kullandı. ABD’deki Savunma Üretim Yasası 1950’de yürürlüğe girmişti. Bu yasa acil durumlarda hükümetin sanayi üretimini yönlendirmesini öngörüyor.
ABD’de artan ölüm vakaları, medyanın çirkin yüzünü bir kez daha gösterdi. Bazı medya organlarına karşı sert tutumuyla bilinen Başkan Trump’ın salgına neden olduğu yönünde yapılan yayınların yanı sıra bazı medya organlarında Trump yönetimini zayıflatacağı öngörüsüyle salgın sevinçle karşılandı. NBC News muhabiri Peter Alexander, “Sayın başkan, kaygı içindeki milyonlarca ABD’liye nasıl bir müjde verebilirsiniz’’ diye sordu. Trump ise “Kötü bir muhabir olduğunu ve art niyetli bir soru sorduğunu düşünüyorum” diye yanıtladı.
 
Reklamlar ve dolandırıcılar
Dünyamızdaki birçok ülkede yanılsama, abartı ve dolandırıcılık içeren ‘reklam seline’ şahit olunuyor. Yoksullara yardım gerekçesiyle yapılan ‘vurgunlar’ da söz konusu. Özellikle temizlik ürünleri ve dezenfektanlarda sahteciliğe sıklıkla rastlanıyor. İçeriği bilinmeyen bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor. Orijinal ürünlerde stokların tükenmesi ya da üretici firmaların fiyat yükseltmek için piyasalara sınırlı sayıda ürün arz etmesi üzerine taklit ürünler ortaya çıktı. Bazı ürünler ise karaborsaya düştü. Bu arada bazı şarlatanlar, insanları tedavi vaadiyle kandırıp paralarını iç etti. Bu arada herhangi bir bilimsel tetkikten geçmeyen kaynağı belirsiz koruyucu ürünler fahiş fiyatlarla marketlerde ve e-ticaret sitelerinde yer almaya başladı.
Diğer yandan ‘korona günlerinde’ devletlerarası ticari savaşlar da hız kazandı. Komplo teorisyenleri, ABD’nin Çin ekonomisine virüs aracılığıyla saldırdığını, Çin’in toparlanarak karşı saldırı başlattığını ve nihayet iki ülke liderinin virüsle ortak mücadele kararı almak zorunda kaldığını ileri sürdü.

 Özel yaşamın gizliliği
Felaketler ve kriz anlarında özel yaşamın mahremiyeti ve bireysel haklar değişen öncelikler bahanesiyle yok sayılabilir. İngiliz The Guardian gazetesinde yer alan bir habere göre milyonlarca Güney Korelinin telefonuna kısa mesaj gönderilerek virüslü insanların hareketlerini tespit etmek amacıyla izlendikleri bildirildi. Devletin resmi internet sitesinden yaptığı yayınlarda ‘şu kişide virüs tespit edildi, eğer daha önce nerelerde bulunduğunu öğrenmek istersen tıkla’ butonlarının yer alması özel hayatın mahremiyetini ihlal ettiği gerekçesiyle eleştirilere neden oldu. Kocasının sekreteriyle Wuhan’da bir otelde aynı odada konakladığını öğrenen kadın şok oldu. Estetik doktoruna muayene olan bir kadın bu ziyaretinin sitede yer alması üzerine isyan etti. Genç bir adam gizlediği cinsel eğiliminin çevresi tarafından öğrenilmesi üzerine öfkelendi. 

Dijital kontrol uygulamaları
‘Korona zamanlarında’ ihlal edilen bir diğer mahremiyet örneği de okulların kapanması dolayısıyla internet üzerinden yayın yapan uygulamalarda izleyicilerin özel bilgilerinin yer almasıydı. Bu, ‘özel hayat ihlalcileri’ için bulunmaz bir fırsattı. Katılımcıların nerede yaşadıklarından, şu anda nerede olduklarına kadar birçok bilgiye zorlanmadan ulaşabildiler. Özel yaşamın sınırları tartışmaya açıldı. Bazıları özel yaşamı savunurken diğerleri de toplumun sağlığı için özel yaşamın ihlal edilebileceğini savundu. Rusya’da koronavirüs testi pozitif olan hastaların konumu uygulamalar aracılığıyla görülebiliyor. Tayvan’da sokağa çıkma yasağı online olarak takip ediliyor. İsrail’de de enfekte kişilerin yakın takibe alınması kararı alındı. ‘Korona günlerinde’ yaşanan özel hayat ihlallerinin korona sonrası dönemde de devam etmesinden endişe duyuluyor. Koronavirüs testleri pozitif çıkıp daha sonra iyileşerek taburcu edilenler damgalanmaktan mustarip. Birçok kişi koronavirüse yakalandıktan sonra insanların kendilerine yaklaşımında farklılıklar olduğunu ve şüpheli bakışlara maruz kaldığını aktarıyor. Bazılarının uzaktan selam dahi vermediğinden şikâyetçiler. Bazıları ise konakladıkları evlerden sürülüyor. ‘Damgalama’ kişinin ailesine kadar uzanıyor. Ayrıca virüse yakalananlar sanki ahlaksızlık yapmışlar gibi zorbalığa maruz kalıyor.

Gezegen nüfusunun davranışı
İnsanların ‘korona zamanında’ sergilediği davranışları düzeltmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres bazı ülkelerde, Kovid-19 karantinası altında artan kadına şiddetin ve enfekte hastalara yönelik ayrımcılığın önlenmesi çağrısında bulundu. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet, koronavirüsün Çin ve Güneydoğu Asya halklarına karşı nefret söylemlerinin artmasına sebebiyet vermesinin endişe kaynağı olduğunu söyledi. Bachelet, “Avrupa ve diğer yerlerde Uzakdoğu kökenli insanların ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldığını kanıtlayan raporlar, bu konuda alınan önlemlerin artırılmasını gerektiriyor’’ dedi.
Koronavirüs salgını insanların en kötü yönlerini ortaya çıkarmış olabilir. Ancak aynı zamanda en iyi yönlerini de ortaya çıkarıyor. Nitekim insanlar aynı rahimden dünyaya gelmiştir ancak yaklaşımları farklıdır.



Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix
TT

Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix

Netflix'in popüler bilimkurgu dizisi Stranger Things, yaklaşık 10 yılın ardından sona erdi ancak final bölümü hayranlar arasında karşıt tepkilere neden oldu.

Dizinin "Chapter Eight: The Rightside Up" adlı final bölümü, önceki bölümlerin gösterime girmesinden bir hafta sonra, yeni yılın ilk saatlerinde yayın platformunda izleyiciyle buluştu.

*Bundan sonrası Stranger Things'ın finali hakkında spoiler içerir, bizden uyarması* 

Indiana'nın Hawkins kasabasındaki kahramanlar dizinin son bölümünde, Eleven (Millie Bobby Brown) ve Will Byers'ın (Noah Schnapp) doğaüstü yetenekleri sayesinde Vecna'yı (Jamie Campbell Bower) yenmeyi başarıyor.

Joyce (Winona Ryder) kötü karakterin kafasını kestikten sonra Hopper (David Harbour) ve Murray (Brett Gelman) Upside Down'a giden boyutlararası köprüye bombalar yerleştiriyor ve Eleven'ın kendini feda ederek öteki dünyada kalmış gibi göründüğü anlaşılıyor.

Bölümün henüz ortalarındayken 1989'a bir zaman atlaması yapılıyor ve geri kalan karakterlere ne olduğu gösteriliyor: Ekip, dizideki travmatik olayları geride bırakmaya başlarken Joyce'la Hopper nişanlanıyor.

sdfrg
Stranger Things, yılbaşında uzun metraj film uzunluğunda bir finalle sona erdi (Netflix)

Dizinin son sahnelerinden birinde Mike (Finn Wolfhard), Eleven'ın aslında kendine ölü süsü vererek Upside Down'dan kaçmayı başardığını iddia ediyor. O konuşurken, yaşı daha büyük Eleven'ın uzak bir yerde dolaştığını ve ardından bir kasabaya ulaştığını görüyoruz.

Eleven'ın gerçekten hayatta kalıp kalmadığı belirsizliğini korurken, dizinin ortak yaratıcısı Ross Duffer "Gerçek olsun ya da olmasın, Eleven onların kalplerinde yaşıyor" diyor.

Birçok izleyici finale tepki gösterirken, Vecna'nın bölümün bu kadar erken bir aşamasında yok edilmesi kararı sosyal medyada sıkça eleştirildi.

"Ana kötü karakter bölümün yarısında öldürüldü, önemli kimse ölmedi, Henry Creel'ın başlangıç hikayesi hakkında hiçbir açıklama yapılmadı ve sadece 18 aylık bir zaman atlaması oldu. Stranger Things finali, The Umbrella Academy'yle birlikte gördüğüm en aptalca sondu" diye yazan bir gönderi X/Twitter'da geniş çapta paylaşıldı.

dfgth
Eleven, Stranger Things'in finalinde (Netflix)

Başka bir hayran da şöyle yazdı: 

Yaptıkları en büyük hata, bölümün koskoca 50 dakikasının epilog olmasıydı. Bu 50 dakikanın en az 30'unu dövüş sahnelerini daha iyi hale getirmek için kullanabilirlerdi.

Bir diğeriyse "Stranger Things beni o kadar hayal kırıklığına uğrattı ki, bu konu hakkında konuşmak bile istemiyorum" dedi.

Ancak diğerleri hikayenin sonuna daha olumlu yaklaşırken, biri "Stranger Things'in finalinden keyif alan tek kişi ben miyim?" diye yazdı.

Başka biri de "Stranger Things'in finalinden hoşnut bir şekilde Twitter'a giriyorum ve herkesin şikayet ettiğini görüyorum" diye espri yaptı.

Stranger Things, Netflix'te halen yayında.

Independent Türkçe


James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
TT

James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)

1997 yapımı popüler felaket filmi Titanik'in (Titanic) yönetmeni James Cameron, 1912'de batan ünlü yolcu gemisinden sağ çıkmak için izleyeceği farazi stratejiyi açıkladı.

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'ın başrollerini paylaştığı Titanik, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan filmlerinden biri. Film, 1500'den fazla kişinin hayatını kaybettiği RMS Titanic'in batmasını konu alıyor.

The Hollywood Reporter'a verdiği yeni röportajda Cameron'a "Titanik buzdağına çarptığında ikinci sınıf yolcu olarak tek başınıza seyahat ediyor olsaydınız, ne yapardınız?" sorusu yöneltildi.

Röportajcı, üçüncü sınıf yolcuların güverte altında mahsur kaldığını, birinci sınıf yolcularınsa filikalarda yer bulma şansının daha yüksek olduğunu açıkladı.

Cameron, "Bence tüm olayı 'ya böyle olsaydı' diyerek ya da geriye dönüp bakarak değerlendirmenin ilginç yolları vardı" diye yanıtladı. 

Titanik uzmanlarıyla oynamayı sevdiğim bir oyun var: Şu anda bildiklerimizi bilseydiniz ve kaptana fikir verebilseydiniz herkesi nasıl kurtarırdınız? Diğeri de şöyle: Bir zaman yolcususunuz ve geri dönüp geminin batışını yaşamak istiyorsunuz ama sizi geri götürecek küçük zaman yolculuğu aletiniz bozuluyor ve 'S**tir, gerçekten gemideyim, buradan çıkmam lazım' diyorsunuz.

Cameron bu ikinci senaryoda yapılacak en iyi şeyin, güvertenin kenarında durup tahliyenin ilk aşamalarında bir filikanın indirilmesini beklemek olduğunu savundu. Bu noktada suya atlayıp filikaya yüzerek yolcuların onu bota çekmesini bekleyecekti.

Yönetmen "Çoğu kişinin suya atlayacak cesareti olmazdı" diye devam etti. 

Geminin gerçekten batacağına inanamıyorlardı. Ama geminin batacağından eminseniz ve filikalarda değilseniz, bot denize indiği anda yanına atlarsınız.vFilikalar uzaklaştığında işiniz biterdi. Titanik hâlâ orada dururken ve herkes izlerken sizi boğulmaya mı terk edeceklerdi? Hayır, sizi çekip alırlardı ve görevliler, 'S**tir, bu konuda yapabileceğim bir şey yok' derdi. 4. bot iyi bir seçenek olurdu.

Cameron'ın son filmi Avatar: Ateş ve Kül (Avatar: Fire & Ash) halen sinemalarda. Gişe canavarı film, yönetmenin popüler Avatar serisinin üçüncü halkası.

The Independent için Ateş ve Kül'ü inceleyen Clarisse Loughrey şöyle yazıyor: 

Avatar serisinin 197 dakika uzunluğundaki üçüncü filmi, Paskalya vaazını dinlemek zorunda kalan huysuz bir çocuk gibi hissettirebilir.

Independent Türkçe


2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
TT

2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)

Bu liste, 2025'in müzik gündeminde öne çıkan ve farklı türlere yayılsa da ortak bir duyguda kesişen albümleri bir araya getiriyor: Belirsizlik çağında dayanıklılık, dönüşüm ve birlikte kalma ihtiyacı. 

2025'in büyük albümleri zaten herkesin radarındaydı; popun en büyük isimleri de yeni kayıtlarla sahaya indi. Lady Gaga'dan Rosalía'ya, Bad Bunny'den Taylor Swift'e uzanan bu ana akım hat, milyonlar satan ve Spotify Wrapped dahil yıl sonu listelerini domine eden kayıtlar üretti. Buna paralel olarak, gitar cephesinde de Turnstile'ın 4. albümü NEVER ENOUGH, yıl boyunca konuşulan kayıtların başına yazıldı.

Bu liste ise o büyük manşetin dışına çıkıyor: Daha farklı türlerde dolaşan, daha az konuşulan ama daha derine işleyen albümlerin peşine düşüyor.

Kokoroko'nun sakin ama kararlı iyimserliğiyle açılan hat, Cymande'nin yarım asrı aşan mirasını bugüne taşıyan groove'larıyla derinleşiyor; ikisi de nostaljiye yaslanmadan geçmişi günümüzün diline çeviriyor. 

Durand Jones & The Indications ve Parcels, duyguyu gösterişe kaçmadan akışın içine yerleştiriyor; soul ve funk, burada "iyi hissettirme" vaadinden çok bir ritim disiplini gibi çalışıyor ve omurgayı ayakta tutan bir tempo duygusuna dönüşüyor. 

Il Mago del Gelato, hayali bir filmin müziği tadında kurduğu sinematik evrenle yılın sürpriz hazlarından biri. Celeste, kırılganlığı estetize etmeden anlatabildiği için listede ayrı bir yere oturuyor; albüm, kolay tüketilen bir geri dönüşten ziyade sabır isteyen bir yakınlık kuruyor. 

Geese, rock tarafında 2025'in en kışkırtıcı ve en diri işlerinden birini çıkarıp karmaşayı kontrollü bir estetiğe dönüştürüyor. Florence and the Machine, bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan şarkılarıyla büyük duyguları yeniden sahneye çağırıyor. 

Lily Allen, kişisel bir çöküşü popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatırken, "itiraftan" dramatik gösteriye kaçmayan bir çizgi tutturuyor. Wet Leg ise ilk albümün mizahını koruyup duyguyu daha açık bir yerden kurarak kendini tekrar etmeden ilerliyor. 

Sonuçta bu seçki, yılın özeti değil; 2025'in ruh haline, kırılma noktalarına ve kaçış ihtiyaçlarına dair karalama defterine alınan bir not, yıl boyu elimizden tutan seslerden ve aklımızda kalan cümlelerden oluşuyor.

Kokoroko - Tuff Times Never Last

Kokoroko'nun ikinci albümü Tuff Times Never Last, kaosun ve belirsizliğin gündelik hayatı kuşattığı bir dönemde, sakin ama kararlı bir iyimserlik duygusu kuruyor. Albüm, yüksek sesle umut vaat etmek yerine, neşeyi ve dayanıklılığı müziğin içine sindirerek anlatmayı seçiyor. Brit-soul geleneğinin pürüzsüz estetiğini, cazın derinliği ve Batı Afrika kökenli ritmik hafızayla buluşturan grup, yüzeyde yumuşak ama içeride son derece katmanlı bir dünya kuruyor. Bu müzik, gösterişten uzak; dikkat çekmek için bağırmıyor, sakin bir ısrarla dinleyicisini içine alıyor. Parçalar arasındaki uyum, bireysel virtüözlüğün geri çekilip kolektif duygunun öne çıktığı nadir bir denge hissi yaratıyor.

Albüm boyunca "Az ama öz" fikri seziliyor; her nota yerinde, her boşluk bilinçli. Yaz sıcaklarını hatırlatan bu ses dünyası, nostaljiye yaslanmadan hafızayla konuşmayı başarıyor. Kokoroko, cazın zaman zaman üzerine sinen "mesafeli" algıyı kırarak, bedene ve duyguya aynı anda temas eden bir akış yakalıyor. Tuff Times Never Last, hem dans edilebilen hem de sessizce eşlik edilebilen nadir albümlerden biri. Tam da bu yüzden, 2025 yazının ruhunu tanımlayan, yılın en iyi ve en kalıcı albümü.

Il Mago del Gelato - Chi È Nicola Felpieri?

Il Mago del Gelato'nun Chi è Nicola Felpieri? albümü, daha başlığında "Nicola Felpieri kim?" diye soruyor ama net bir cevap vermek yerine dinleyiciyi hayal kurmaya davet ediyor. Nicola Felpieri, sabit bir kimlikten çok, müziğin içinden geçen bir ruh hali; herkesin kendi hikayesine göre yeniden şekillendirebileceği bir karakter. Albümün büyük ölçüde enstrümantal yapısı, funk, caz ve afrobeat arasında dolaşırken dinleyeni belirli bir anlatıya hapsetmiyor, aksine onu özgür bırakıyor. 1980'ler tadındaki rüya atmosferi, dans eden baslar, kıvrak gitarlar ve vocoder dokunuşlarıyla zaman ve mekan duygusunu bilinçli biçimde askıya alıyor. Parçalar, enerjik patlamalarla içe kapanık anlar arasında rahatça geçiş yaparak tek bir ruh haline sıkışmıyor. Venerus, Le Feste Antonacci ve Mélanie Chedeville gibi konuklar albümün dünyasına eklemleniyor ama hikayenin merkezini ele geçirmiyor. 

Il Mago del Gelato, 1970'lerin film müziklerine göz kırpan estetiğini nostaljik bir alıntı olmaktan çıkarıp bugüne taşıyor. Grup "Biz sadece insanları dans ettirmek istiyoruz" derken, bedeni harekete geçiren ama zihni de açık tutan bir müziği tarif ediyor. Chi è Nicola Felpieri?, hayali bir filmin müziği gibi ilerliyor; sahneleri net değil ama duygusu kalıcı. Tam da bu yüzden albüm, dinlendikçe genişleyen ve her seferinde başka bir ayrıntısını ele veren işlerden biri olarak yılın öne çıkanları arasına yazılıyor.

Cymande - Renascence

Cymande, Renascence'la yalnızca geri dönmüyor; yarım asrı aşan bir müzikal yolculuğun hâlâ canlı, hâlâ anlamlı olduğunu kanıtlıyor. Albüm, grubun hikayesini anlatan belgeselin ardından gelen bir "zafer turu" gibi dursa da nostaljiye yaslanmak yerine bugünün duygusunu yakalamayı başarıyor. Açılışta ağır ağır ilerleyen funk dokuları ve el davulları, Cymande'nin 1970'lerde kurduğu evrenle doğrudan bağ kurarken, bugünden konuşan bir bilgelik taşıyor.

Patrick Patterson ve Steve Scipio, geçmişteki groove'larını tekrar etmekle yetinmiyor; yaşla, kayıpla ve kabullenmeyle yoğrulmuş bir müzik yazıyor. Road to Zion gibi parçalar ölüm ve ahlak üzerine düşünürken, karanlığı inkar etmeyen ama onunla barışmayı öğrenmiş bir ruh hali sunuyor. Celeste'in sesiyle parlayan Only One Way, albümün en duygusal anlarından biri olarak hem zamansız hem bugüne ait hissettiriyor. Coltrane ise müziği neredeyse spiritüel bir mesaj haline getirerek Cymande'nin funk'ı neden her zaman başka bir yerde konumlandığını hatırlatıyor. Renascence, "geri dönüş albümü" klişelerine düşmeden, eskiyi yeniden üretmek yerine onu dönüştürüyor. Bugünün dünyasına bakan sözler, 1970'lerden bu yana aslında ne kadar az şeyin değiştiğini de sessizce ima ediyor. Cymande'nin dönüşü, geçmişe övgü değil; hâlâ söylenecek sözü olan bir grubun güçlü, sakin ve özgüvenli bugünü.

Durand Jones & The Indications - Flowers

Durand Jones & The Indications, 4. albümleri Flowers'ta acele etmeyen, kendinden emin ve olgun bir ruh haliyle karşımıza çıkıyor. Albüm, adını hak eder biçimde sıcak, yumuşak ve yaz gecelerine yakışan bir neo-soul atmosferi kuruyor. Grup bu kez gösterişten çok akışa güveniyor; şarkılar tek seferlik demoların ham enerjisinden doğup yavaş yavaş katmanlanıyor. Durand Jones'un falsettosu albümün merkezinde duruyor ve çoğu parçada enstrümanlar bilinçli biçimde geri çekilerek vokallere alan açıyor.

Paradise ve Lovers' Holiday gibi şarkılar, romantizmi hafif bir disko parıltısıyla sararken nostaljiyi ağırlaştırmadan taşıyor. Albüm boyunca Earth, Wind & Fire ve The Stylistics gibi 1970'ler soul geleneğinin izleri hissediliyor. Ama bu izler birebir taklitten çok bir ruh hali olarak var. Flower Moon ve Been So Long, groove'u sade ama bulaşıcı tutarak bedenle kolayca temas kuruyor. Albümün sonlarına doğru gelen Rust and Steel, abartıya kaçmadan dramatik bir derinlik ekleyerek Flowers'ın duygusal doruklarından birini oluşturuyor. Flowers, yenilik peşinde koşmaktan çok soul müziğin neden hâlâ bu kadar güçlü olduğunu hatırlatan, güven veren ve iç açıcı bir albüm.

Celeste - Woman Of Faces

Celeste, ikinci albümü Woman of Faces'te yalnızca güçlü bir ses değil, çatışmalarla yoğrulmuş bir anlatıcı olduğunu da tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Albüm, pandemiyle kesintiye uğrayan hızlı yükselişin ve uzun bir içe kapanma döneminin ardından gelen ağır ama bilinçli bir geri dönüş hissi taşıyor. Açılış parçası On With the Show, dinleyiciyi neredeyse sahne perdesi aralanıyormuş gibi teatral bir dünyaya davet ediyor. Bu kez merkezde romantik özlemden çok kimlik, kırılganlık ve kontrol duygusu var.

Albüme ismini veren Woman of Faces, Celeste'in kendisinden beklenen rollere ve takılan maskelere karşı sessiz ama sert bir itirazı gibi duruyor. Albüm boyunca sinematik yaylılar, çıplak piyano anları ve Could Be Machine gibi beklenmedik, mekanik dokular yan yana geliyor. Bu stil geçişleri zaman zaman sarsıcı olsa da parçalı yapı albümün ruh haline hizmet ediyor. Celeste'in vokali hâlâ albümün omurgası: Kimi anlarda kırılgan, kimi anlarda neredeyse meydan okuyan bir tonla ilerliyor. Angel Like You ve Carmen's Song, albümün duygusal derinliğini sessizce büyüten anlar arasında öne çıkıyor. Woman of Faces, kolay tüketilen bir soul albümünden çok, sabır isteyen ama karşılığında samimi bir yakınlık sunan bir iç döküm.

Parcels - LOVED

Parcels, LOVED'da çok sesli armoniyi bir "hüner" gibi sergilemek yerine, şarkıların kalbine yerleştirip onu doğal bir dile dönüştürüyor. Albümün en çarpıcı yanı, teknik olarak kusursuz duran bu armonilerin soğuk değil; tam tersine sıcak, davetkar ve sürekli "birlikte" hissettirmesi. İlk bakışta tanıdık bir nu-disco/funk alanında dolaşıyorlar; ama bu kez enerjiyi yükseltmekten çok, duyguyu berraklaştırmayı seçiyorlar. Berlin'in parlak elektronik cilasından biraz geri çekilip köklere dönüyor, Nile Rodgers'ı hatırlatan ritmik gitarlarla Thinkaboutit ve Yougotmefeeling gibi parçaları güneşli bir coşkuyla taşıyorlar.

LOVED'ın sürprizi ise "daha yavaş" anlarda saklı: Everybodyelse ve Summerinlove, grubun yumuşaklığının da en az groove kadar iddialı olabildiğini gösteriyor. Finalde Finallyover ve Iwanttobeyourlightagain, bu kırılgan hattı iyice belirginleştirip albümü dokunaklı bir kapanışa bağlıyor. Bütün bu geçişlerin merkezinde Noah Hill'in bası var; ağır, tekinsizleşmeden derinleşen bir omurga kurarak melodilerin "fazla parlak" olma riskini dengeliyor. Bu sayede Parcels, parıltıyı dozunda tutup şarkılara nefes alan bir genişlik kazandırıyor. Evet, yer yer tekrar hissi var; ama o tekrar, bir yaz gecesi gibi: Aynı rüzgâr, başka bir sıcaklıkla geri geliyor. LOVED, en temelde özgürce akan, titizce örülmüş ve bittiğinde bile kulağın "bir armoni daha" diye geriye dönmek istediği bir albüm.

Geese - Getting Killed

Geese, üçüncü albümü Getting Killed'de son birkaç yıldır geçirdiği dönüşümü bir "tarz değişimi" değil, neredeyse yeni bir karakter yaratımı gibi sunuyor. Grubun 23 yaşındaki lideri Cameron Winter'ın (2024 sonunda Heavy Metal adında nefis bir solo albüme de imza atmıştı) hem büyüleyici hem muğlak anlatıcılığı, şarkıların içine bir vaaz tonu, bir sokak alayı gürültüsü ve ince bir kara mizah katıyor. Albüm, klasik rock melodilerinin tesellisiyle çağın absürtlüğünü yan yana getiriyor; Taxes'ta bir cümle hem dua hem küfür gibi çarpıyor. 

Gitarlar kimi yerde gevezelik ediyor, kimi yerde bıçak gibi kesiyor. Albümde manevi bir titreşimi andıran bir enerji hissediliyor: Bazen sözlerdeki imgeleriyle, bazen Winter'ın sanki kalabalığa seslenir gibi dolaşan vokaliyle. Bu kadar ayrıntı varken Geese, kolayca dağılabilecek bir yapıya kayabilirdi ama Getting Killed hiçbir anında kontrolü kaybetmiş gibi durmuyor. Aksine, grup sanki bu "kalabalığın" riskini göze alıp tam da orada özgürlüğünü buluyor ve karmaşayı estetik bir karara dönüştürüyor. Sonuç, 2025'in en tuhaf, en kışkırtıcı, en diri ve en iyi rock kaydı; kıyameti anlatırken bile canlı, sert ama şefkatli, gürültünün içinden melodinin yolunu açan bir albüm.

Florence and the Machine - Everybody Scream

Everybody Scream, Florence Welch'in kaosu yine güzelliğe çevirdiği, üstelik bu kez bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan bir albüm; sesi, hem bir çığlık hem de bir tür dua gibi işliyor. Florence Welch'in Guardian'a anlattığı üzere, yazma sürecinin fitilini turnede yaşadığı ve hayatını tehdit eden dış gebelik, ardından gelen acil ameliyat ve düşük travması ateşliyor. Sadece 10 gün sonra sahneye geri dönme ısrarı, albümün damarına yerleşen o "acele etme" hissini açıklıyor: Her şey yanarken bile şarkılar durmuyor.

2022 çıkışlı önceki albüm Dance Fever'daki gelgitlerin ardından burada ağırlık, ölümlülüğe ve "bu bedende yaşamanın" acısına kayıyor; sözler sık sık bir yüzleşme ve hesaplaşma duygusu taşıyor. Albümün temel enerjisi, gotik ve pagan imgelemle beslenen bir ritüel hissi: Korku, büyü ve karanlık, umudu çağırmak için kullanılan araçlara dönüşüyor. Welch'in anlatımı romantize etmiyor; yara izlerini gösterirken, şöhretin ve sahne ışığının bedelini de açıkça masaya koyuyor. Albümün en güçlü tarafı, kırılganlığı zayıflık diye sunmaması. Kırılganlığı, güçle yan yana koyup gerçek bir dayanıklılık anlatısı kuruyor. Sonuçta Everybody Scream, dinleyeni karanlığın içine çekip orada bırakmayan; tam tersine, karanlıktan geçerek nefes almayı yeniden öğreten, sert ama umutlu bir geri dönüş.

Lily Allen - West End Girl 

West End Girl, Lily Allen'ın 7 yıllık sessizliğini "geri dönüş" gösterisine çevirmek yerine, kişisel bir enkazın içine elini sokup orada bulduklarını saklamadan masaya dizdiği bir albüm. Ünlü oyuncu David Harbour'la evliliğinin ihanet ve güven yıkımıyla dağılması, albümün ana yakıtını oluşturuyor. West End Girl o kırılmanın hemen ardından, o taze acıyla yazılıp kaydedilmiş. Allen, bu çöküşten doğan parçaları bir intikam manifestosuna çevirmiyor; aksine ihanetin geride bıraktığı utanç, öfke ve boşluğu, popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatıyor. Şarkıları dinlerken, iyileşmekten çok "hayatta kalmak için anlatma" dürtüsünü hissediyorsunuz.

Öte yandan bu kadar "çıplak" bir anlatı, kolayca acındırmaya kayabilirdi ama albümün gücü tam da burada yatıyor: Kendine acımadan, suçu basitleştirmeden ve dramatik numaralar çekmeden konuşuyor. Allen, müzikal olarak da eski şablonunu kopyalamıyor. Deneysel elektronik dokular ve dansa yakın ritimler anlatının ağırlığını taşıyacak kadar akıllı ve kontrollü kurulmuş. O yüzden West End Girl, karanlık bir hikaye anlatırken bile depresif bir albüm gibi akmıyor; Allen'ın yıllardır bildiğimiz o alaycı kıvılcımı, felaketin ortasında bile nabız tutuyor. Albümün duygusal merkezi, ihanetin kendisinden ziyade onun yarattığı kimlik sarsıntısı: Bir evin ve bir bedenin bir anda yabancılaşması. Albümü Beyoncé'nin LEMONADE'ine benzetenler çıkacaktır ama West End Girl'ün farkı, uzlaşma vaadi sunmaması; burada sadece kayıp ve çıplak gerçek var.

Wet Leg - Moisturizer

Wet Leg, Moisturizer'da ilk albümün soğukkanlı mizahını elden bırakmıyor ama bu kez daha içten, duygusunu saklamayan bir yerde duruyor. Rhian Teasdale'ın "perde kalktı" dediği yeni özgürlük hali, şarkılara çocuksu bir coşku ve romantik bir odak getiriyor. Üç yıllık aranın ardından Wet Leg'in ikiliyken beş kişilik bir gruba dönüşmesi, sesi daha iri, prodüksiyonu daha dolgun kılıyor. 

CPR, liquidize ve catch these fists, albümü daha ilk dakikadan ayağa kaldırıyor; sertleşen gitarlar, zihin açan küçük şakalar, kirli riff'ler ve canlı performans düşünülerek kurulmuş bir enerji. Teasdale, aşkın savunmasızlığını anlatırken bile kendini ciddiye almamayı başarıyor ve tam da bu çelişki Wet Leg'i hâlâ eğlenceli kılıyor. 

Pokemon'un yumuşak akışı, rüzgar saçındayken gün batımına sürüyormuş hissi vererek albüme nefes aldıran bir genişlik açıyor. Hemen ardından gelen pillow talk ise grubun en saldırgan anlarından biri; arsız ama dozunda, gürültüsünün içinde tebessüm ettiren bir şarkı. Final düzlüğünde tempo yer yer düşse de u and me at home tatmin edici bir kapanış sunuyor. Moisturizer, ilk albümün büyüsünü aynen geri getirmese de daha samimi, daha derli toplu, yine de kendine özgü bir ikinci adım; insan Wet Leg'in bir sonraki hamlede daha çok risk almasını istemekten kendini alamıyor.

Independent Türkçe