​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
TT

​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)

Ahmed es-Suheyl
Irak’ta Fetih Koalisyonu ve diğer bazı Şii güçlerin Adnan ez-Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı olmalarına rağmen Zurfi, parlamentodan güvenoyu almasını sağlayacak çoğunluğun desteğini kazanmak üzere gibi görünüyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii güçlerini Zurfi’ye alternatif bir isim belirlemeye zorlama çabaları pratik sonuçlar vermezken Zurfi’nin çok sayıda Şii tarafın desteğini aldığı, bununla birlikte Sünni ve Kürt siyasi bloklarından açıkça bir ret ile karşılaşmadığı anlaşılıyor.
Ancak Zurfi’nin adaylığına,  Asaib Ehli'l Hak’a bağlı Sadikun Grubu’nun içinde yer aldığı Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Koalisyonu, eski başbakanlardan Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu ve gözlemcilerin hala kararsız olduğuna inandıkları Ammar el-Hekim liderliğindeki Ulusal Hikmet Koalisyonu gibi önde gelen Şii siyasi bloklar tarafından karşı çıkılıyor.
Buna karşın Irak eski Başbakanı Haydar el-İbadi liderliğindeki Nasır (Zafer) Koalisyonu ve Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi'nin desteklediği Sairun Koalisyonu gibi Şii siyasi bloklar, Zurfi’yi destekliyorlar. Sünni ve Kürt blokları ise Zurfi’yi destekleme veya desteklememe konusunda herhangi net bir tutum ortaya koymuyorlar.
Irak resmi haber Ajansı INA’ya göre Zurfi’nin parlamentodan kabinesinin ve hükümet programının oylanması amacıyla düzenlenecek olağanüstü oturum için bir tarih belirlemesini istiyor. Bu arada Zurfi, hükümet programını 4 Nisan Cumartesi günü Meclis Başkanlığı’na sunmuştu.

Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti
Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii kanadı, Zurfi’nin adaylığına karşı çıkma pozisyonunda birleştirme çabaları konuşulurken Iraklı siyasi bir kaynağın yerel haber sitelerinde yer alan açıklamasına göre Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti.
Sadr ile görüşmenin Kudüs Gücü Komutanı’nın gündeminde olduğunu söyleyen kaynak, ancak Sadr’ın bu görüşmeyi reddettiğini ve Irak’ın iç işlerine müdahale edilmemesi gerektiğini belirten bir mesaj gönderdiğini belirtti. Kaynak, Sadr'ın Askeri Danışmanı Ebu Dua İsavi’nin Sadr’dan Kaani’ye ‘Irak’ın yeni bir hükümet kurulması konusunda herhangi bir dış müdahaleyi reddettiği’ şeklinde yazılı bir mesaj ilettiğini söyledi.

Abdulmehdi görevde kaldı
İran’a yakın güçler olarak nitelendirilen başlıca Şii güçlerin, Zurfi’nin ‘anayasaya aykırı bir şekilde’ hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve ‘ABD yanlısı’ olduğu şeklindeki suçlamalarla yaptığı tüm itirazlara rağmen Sadr Hareketi, Zurfi’nin adaylığına karşı olduğunu hiç söylemedi. Bütün göstergeler, Sadr Hareketi’nin desteklediği Sairun Koalisyonu’nun mümkün olan en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını istediğine işaret etti.
Sairun Koalisyonu Milletvekili Riyad el-Mesudi konuyla ilgili açıklamasında, “Mesele, bazı istismarlar, ertelemeler ve gecikmelerin neden olduğu anayasal boşluklardan ve Zurfi'nin başarısız olma sürecinde Iraklıların ‘tartışmaları ve kabullenişleri’ gibi ifadelerin seçimlerinden kaynaklanıyor. Sairun Koalisyonu, ülkenin her alanda yaşadığı büyük zorluklar nedeniyle en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını önceliyor. Bazı siyasi bloklar, Adil Abdulmehdi'nin başbakan olarak kalması için başbakan adaylarını kasıtlı olarak reddetti. Çünkü böylece büyük kazançlar elde ettiklerini düşünüyorlar” diye konuştu.
 
Şii güçler tansiyonu yükseltiyor
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı çıkan hareketlerle birlikte, İran yanlısı silahlı gruplar da söylemlerini sertleştirdiler. İran yanlısı silahlı sekiz grup yayınladıkları ortak bir bildiri ile Adnan ez-Zurfi'yi ‘ABD’nin istihbarat ajanı’ olmakla suçlayarak bazı milletvekillerinin onu desteklemesini ise kınadılar.
Bu gerilim, Kaani'nin Şii güçler arasında Zurfi’nin adaylığına karşı fikir birliği elde etme çabalarına dair bir izlenim verebilir. Bununla birlikte gözlemcilere göre Sünni ve Kürt siyasi güçlere mevcut tutumlarından vazgeçmeleri şeklinde gönderilen bir mesaj da olabilir.
Ortak bildirinin yayınlanmasından birkaç saat sonra, Mukteda es-Sadr adına paylaşımlarda bulunmasıyla bilinen Salih Muhammed el-Iraki, Facebook hesabından, “Birçok siyasetçi ve kendilerini ‘Direniş Grupları’ olarak adlandıran gruplardan bazıları, belalardan ve salgınlardan rahatsız olmayıp hala çıkarları peşinde koşuyorlar. Direniş Grupları’na şunu söylemek istiyorum; ‘Dünyaya olan bu sevginizi dizginleyin. Çünkü halkınız ölüm, yaklaşan bir savaş ve Allah korusun salgının eşiğinde.’” ifadelerini kullandı.

İran’ın rolü zayıflıyor
Iraklı araştırmacı ve akademisyen Akil Abbas konuya ilişkin olarak İndepenedent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, “Süleymani ve Mühendis suikastının yanı sıra koronavirüs krizinden sonra İran’ın rolü zayıfladı. Bu durum, Kaani’nin Irak'taki görevinin başarısızlıkla sonuçlanmasına katkıda bulundu. İran’ın nüfuzu güçlü olmasa ve Şii güçlere kendi iradesini dayatamasa bile Kaani’nin başarısızlığının tek nedeni İran’ın rolünün zayıflaması değil” diye konuştu.
Ekonomik yaptırımlar ve koronavirüs krizinin bazı Şii aktörleri İran'ın iradesine meydan okuyacak şekilde güçlendirdiğini söyleyen Abbas, “Sadr’ın Kaani ile görüşmeyi reddetmesi şaşırtıcı bir durum değil. Sadr daha önce de birkaç kez bazı İranlı politikacılarla görüşmeyi reddetti. Hatta bazı durumlarda Süleymani ile görüşmeyi de reddettiği söylendi. Sadr, İran'ın gücüne bir tür başkaldırıyor. Fakat bu düşmanca değil, yumuşak bir başkaldırıdır” yorumunda bulundu.
Zurfi’nin kabinesinin parlamento tarafından onaylanma şansının çok yüksek olduğunu düşünen Abbas, Zurfi hükümetinin güvenoyu alma imkanının son saatlerde yapılacak anlaşmalara bağlı olduğunun da altını çizdi. Silahlı grupların Zurfi'ye karşı çıkmaları ve açıkça tehdit etmelerinin, onu parlamento çatısı altında engelleyecek güce sahip olmadıkları izlenimi verdiğini söyleyen Abbas, “Düşük petrol fiyatları ve koronavirüs krizinin yanı sıra yarı felçli geçici bir hükümetin varlığından kaynaklanan Irak’ta mevcut durum, siyasi elitlerin Zurfi’nin hükümet kurma çalışmalarını sürdürmesi için baskı yapmalarına neden oluyor” şeklinde konuştu.
Başbakanlık konusundaki tartışmaları sürdürmenin Adil Abdulmehdi’nin görevini sürdürmesini destekleyen taraflar için bir zaman kazanma taktiği olduğuna inandığını belirten Abbas, “Iraklılar bu davranışı ülkede yaşananlara karşı bir kayıtsızlık olarak yorumladı. Bu durum eğer koronavirüs riski azalırsa yüksek katılımları protestolara dönüşebilir” dedi.

Müzakere sayfası
Öte yandan siyaset araştırmacısı Hişam el-Muzani İndependent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sadr, İran ekolüne karşı ideolojik bir model. Bununla birlikte Süleymani’nin öldürülmesinden sonra genel olarak Irak'taki Şiiler siyasi krizle ilgili bağlantılarında farklılaştılar. Sadr, kendisini Batı ve Doğu'da ılımlı bir Şii alternatifi olarak sunup yeni bir imaj oluşturmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Kaani’nin Şii güçleri birleştirme görevinde başarısız olmasının nedeninin Süleymani’nin olmayışı değil, ABD’nin stratejisiyle doğrudan çatışmaya yönelmesi olduğunu söyleyen Muzani, söz konusu ABD stratejisinin, Zurfi’ye destek konusunda Şii siyasi güçlerin tutumunda çatlaklar yaratan, vizyonundaki bir değişiklik olduğunu belirtti.
Geleneksel Şii güçlerin en büyük korkularının, ABD ile İran arasında müzakere konusu haline gelmeleri, gözden çıkarılmaları ve doğrudan hedef alınmaları olduğuna dikkati çeken Muzani, “Bu güçlerin İran'ın elinde bir pazarlık konusu haline gelmesi, onlar için ABD’nin hava saldırılarından daha da kötü” diye konuştu.

Şii güçler arasında endişe ve parçalanma korkusu
Independent Arabia’ya konuşan gazeteci yazar Felah ez-Zehebi ise şunları söyledi;
“Tüm göstergeler, Zurfi’nin siyasi güçlerin çoğunun desteğini aldığına işaret ediyor. Bazılarının bunu, Haşdi Şabi çatısı altında olmayan silahlı gruplardan korktukları için açıklamadıklarına inanılıyor. İran, Irak'ı ABD ile müzakere edebileceği bir yangın yeri olarak görüyor. Ancak tam da yaptırımların bir kısmının kaldırılmasını beklerken ortaya çıkan tüm koşullar İran'a baskı yapıyor. Şii siyasi güçlerin çoğu, Zafer Koalisyonu ve Kanun Devleti Koalisyonu tarafından desteklendiği için Zurfi hükümetini destekliyor. Ammar el-Hekim ise sopayı dengede tutmaya çalışıyor. Ancak en sonunda bir yana ağırlık vermek zorunda kalacak. Sadr, ‘utanmaz milisler’ olarak nitelendirdiği tarafları yenerek Zurfi hükümetinin parlamentodan geçmesi için baskı yapacak. Temel endişe ise Zurfi'nin iktidara geldikten sonra bu güçlere yönelmesi ihtimaliyle ilgili. Şii güçler parçalandılar ve çatışma aşamasından aşınma aşamasına geçtiler.”



Futbolun büyüsünün ardında görmediğimiz bir kimya yatıyor

Fotoğraf: Günümüzde futbol topları çeşitli sentetik elyaflardan yapılıyor (Reuters))
Fotoğraf: Günümüzde futbol topları çeşitli sentetik elyaflardan yapılıyor (Reuters))
TT

Futbolun büyüsünün ardında görmediğimiz bir kimya yatıyor

Fotoğraf: Günümüzde futbol topları çeşitli sentetik elyaflardan yapılıyor (Reuters))
Fotoğraf: Günümüzde futbol topları çeşitli sentetik elyaflardan yapılıyor (Reuters))

Hişam el-Yetim

Modern bilim kimya aracılığıyla, toplumun yaşamın her alanında ihtiyaç duyduğu temel değişiklikleri gerçekleştiriyor. Bu bilimler bir bölümüyle, sonunda oyuncu sağlığı, çevre koruma, temiz enerji ve hatta tribünlerde ve sahada herkes için güvenli yiyecek ve su sağlanması yoluyla futbol alanına da giriş yaptı.

Kimya Bilimi Topluluğu, bilim yoluyla spor dünyası da dahil olmak üzere dünyayı daha iyiye doğru değiştirme hedefine ulaşmak için bilgiye, becerilere ve tutkuya sahip olduğunu iddia ediyor. Ancak modern bilim gerçekten futbolu geliştirmeye katkıda bulundu mu, yoksa dünyanın en popüler sporuna sadece müdahale mi etti? Peki bilim, sporlarının geleneklerine ve göreneklerine son derece duyarlı ve hassas olan taraftarların bu sporun geleceği konusunda endişelenmesine neden olmadan nasıl kendisine katkıda bulunabilir?

Gerçek şu ki, tarihi 1950'lere kadar uzanan Dünya Kupası'na modern bilimin “sızdığına” dair birçok açık örnek var. Ancak teknolojinin rolü özellikle 2001 yılında belirginleşti ve 2026 Dünya Kupası'na kadar gelişmeye devam etti. 2026 Dünya Kupası'nda kullanılan topun kendisi bilimin sporu geliştirmedeki rolünün açık bir örneği; çünkü top, on yıllarca esasında deriden yapılmış olan doğal dokusunu korudu. Dünya Kupası'nın başlangıcında üreticiler, araba lastiklerine benzer sert kauçuktan yapılmış iç astarı olan ve hava ile doldurulmuş el yapımı deri futbol topları üretmekle övünürlerdi. Ancak deri bir miktar esnekliğe sahip olsa da ağırdı ve araştırmalar sonunda bu eski toplara tekrar tekrar kafa ile vurmanın bazı oyuncularda beyin hasarına neden olabileceğini gösterdi.

Akıllı top çağı

Eskiden toplar hava ile şişirilirdi, ancak bilim ve modern teknoloji sayesinde nihayet şarj edilebilir Trionda akıllı top çağına ulaştık. Bilim, 2026 Dünya Kupası'na, oyuncuların ve hakemlerin her hareketini eşi benzeri görülmemiş bir doğrulukla izlemek için 500 Hz frekansında çalışan dahili bir sensörle donatılmış daha gelişmiş ve ileri bir top hediye etti. Avrupa Bilimsel Ansiklopedisi'ne göre, 500 Hz frekanslı dahili hareket sensörü (IMU), topun hızını, dönüşünü, ivmesini ve yönünü kaydetmeye yardımcı oluyor. Verileri gerçek zamanlı olarak doğrudan VAR odasına gönderiyor. Ayrıca, ofsayt konusundaki hataları azaltmak için temas anını tam olarak belirlemeye ve elle oynama, topun sahanın dışına çıkması veya gol çizgisini geçmesi durumlarını tespit etmeye yardımcı oluyor.

Bilim gazetecisi Kate Chapman'ın Şubat 2026'da bilim sitelerinde yayınlanan “Futbolun İnanılmaz Kimyası” başlıklı makalesi, toplardan kaleci eldivenlerine, sahadan oyuncuların formalarına ve oyunu büyük ölçüde geliştiren diğer teknolojilere kadar spordaki her şeyin iyileştirilmesine bilimin nasıl katkıda bulunduğunu açıklıyor.

dfrgttr
Hakemler, serbest vuruşlar için zemini işaretlemek üzere özel kaybolan bir sprey kullanıyor (Sosyal medya)

Chapman, modern futbol toplarının daha esnek, daha hafif ve en önemlisi kafa travmasına neden olma olasılığı daha düşük toplar elde etmek amacıyla çeşitli sentetik liflerden yapıldığını vurguluyor. Şunu belirtiyor: “Eğer bir futbol maçı izlediyseniz, muhtemelen oyuna o kadar dalmışsınızdır ki, önünüzde sergilenen spor bilimini düşünmemişsinizdir. Ancak Muhammed Salah, Leah Williamson ve David Raya gibi modern oyuncuların becerilerine katkıda bulunan inanılmaz bir kimya mevcuttur.”

Chapman, öncelikle modern teknolojinin topun kendisini geliştirmedeki rolünü özetleyerek, futbol topları ve tenis topları arasında tamamen kimyasal bir karşılaştırma yapıyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Büyük turnuvalarda kullanılan modern tenis topları tamamen farklı. Topun hâlâ kauçuk bir iç lastiği olsa da yapısının geri kalanı poliüretan, poliolefinler ve polyester gibi bir dizi sentetik elyaftan yapılmıştır.” Chapman'a göre, bu malzemeler izole değil, aksine “toplara tam olarak gerekli özellikleri veren geniş bir yelpazede hafif hidrokarbonlardır.”

Saha

Kimyagerlere göre, futbol sahaları “hayal ettiğimizden daha fazla plastik” içeriyor. Oyuncuların kramponları ve Avrupa'daki çoğu büyük profesyonel kulübün oynadığı çimler, doğal ve yapay çimi birleştiren hibrit sahalardır ve bunlar artık giderek daha fazla alt lig takımları tarafından da kullanılıyor. Dünya çapındaki ünlü kulüpler de çevreyi korumak için plastik atıkları geri dönüştürerek kimyasal yöntemler kullanıyor. Örneğin, Liverpool, Chelsea ve Tottenham Hotspur, tamamen geri dönüştürülmüş plastik şişelerden yapılmış formalar kullanıyor.

Kimya sadece saha ile sınırlı kalmadı; topun el ile olağanüstü derecede iyi tutulmasını sağlayan modern kaleci eldivenlerine de uzandı. Bu, cismin çevresinde oluşan ve artan yüzey alanı ve sürtünme nedeniyle yapışkan hale gelen ve doğal olarak oluşan bir hidrokarbon molekülü olan lateks sayesinde mümkün oluyor. Eldivenlerin iç astarı için kloropren (2-klorobüta-1,3-dien) polimerizasyonundan elde edilen neopren adı verilen sentetik bir kumaş kullanılıyor. Neopren son derece su geçirmez ve süngerimsi bir esnekliğe sahip olduğundan, eldivenlerin kalecinin eline saatte 110 kilometreyi aşan hızlarda çarpan top darbesini emmesini ve böylece herhangi bir kırığı önlemesini sağlıyor.

Hakem spreyi veya köpüğü

Kimyasal maddeler sadece oyuncular için kullanılmıyor. Futboldaki son gelişmelerden biri de hakemlerin mesafeleri belirlemek için sprey (köpük) kullanması. Sprey, serbest vuruş yapıldıktan sonra kaybolmadan önce savunmacıların arkasında durduğu beyaz bir çizgi oluşturuyor. Chapman'a göre, “Bu sprey kesinlikle boya değil. Yüzde 80 su, yüzde 17 bütan gazı ve yüzey aktif maddeler gibi diğer bileşenlerden oluşuyor. Hakem spreyi sıktığında, bütan hızla genleşerek sahaya püskürtülen suda kabarcıklar oluşturuyor. Bu kabarcıklar genellikle neredeyse anında kayboluyor, ancak spreydeki yüzey aktif maddeler geçici bir stabilite sağlayarak köpük oluşturuyor. Sonunda kabarcıklar dağılıyor ve sprey ile sahada çizilen çizgi de kayboluyor. Bu da spreyin tıraş köpüğünden çok farklı olmadığı anlamına geliyor.” Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Chapman, bilim insanlarının hakem köpüğünün gerektiği kadar uzun süre dayanmasını sağlayan kesin formülü ancak 2001 yılına geliştirebildiklerini de vurguluyor.

dvfbf
Bilimsel topluluklar, bilim insanlarının spor yoluyla nesillere ilham vermesine yardımcı olmak için kaynaklar sağlıyor (İngiltere Kraliyet Kimya Derneği)

Kate Chapman, bilim tarihi ve elementlerin keşfiyle özel olarak ilgilenen, uluslararası alanda tanınmış bir bilim gazetecisidir. Sunderland Üniversitesi'nden bilim tarihi ve felsefesi alanında doktora derecesine ve Bradford Üniversitesi'nden de eczacılık alanında yüksek lisans derecesine sahip. Matematiksel bilim alanında Chapman, The Daily Telegraph, Nature, Chemist ve New Scientist gibi birçok prestijli bilimsel dergi ve yayına yazılarıyla katkıda bulundu. Bilimi popülerleştirme üzerine yazdığı ilk kitabı Amerikan Bilim Geliştirme Derneği Ödülü'ne aday gösterildi, ikinci kitabı “The Green Race” ise 2022 yılında yayınlandı.

Chapman, Kimya Bilim Topluluğu’nun kalbinde yer alan Kraliyet Kimya Derneği için yazıyor. Dernek, web sitesinde “Dünyayı değiştirmeye ve spor da dahil olmak üzere bütün alanlarda bir zamanlar imkânsız olan heyecan verici ilerlemeyi mümkün kılmaya yardımcı oluyoruz” deniliyor. Dernek, ortaklıklar, konferanslar, etkinlikler ve küresel ağlar aracılığıyla insanları ve fikirleri bir araya getirmede rol oynuyor. Ayrıca, bilim insanlarının keşiflerini ve görüşlerini yayınlayarak sağlık, çevre ve yaşam tarzlarımızı iyileştirmek için kullanılmasını sağlıyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


Trump-İran anlaşmasıyla "Helsinki tuzağı" yeniden mi tekerrür ediyor?

Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
TT

Trump-İran anlaşmasıyla "Helsinki tuzağı" yeniden mi tekerrür ediyor?

Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)

Mustafa el-Ensari

Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de 1975 yazında 35 ülkenin liderleri bir araya gelerek daha sonra ‘Helsinki Anlaşması’ adıyla tarihe geçecek belgeyi imzaladı. Bu toplantı Soğuk Savaş'ın en kritik dönüm noktalarından biriydi. Yüzeysel olarak bakıldığında anlaşma, Sovyetler Birliği için stratejik zafer niteliği taşıyordu. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirlediği sınırların ve Doğu Avrupa'daki nüfuzunun Batı tarafından zımnen tanınmasını sağlayan Sovyetler Birliği, bunun karşılığında ekonomik iş birliği, insan haklarına saygı ve temel özgürlüklere ilişkin taahhütler verdi.

O dönemde pek çok gözlemci, Batı'nın nükleer gerilimi düşürme karşılığında Moskova'ya tarihsel bir taviz verdiği kanaatindeydi.

Ancak sonradan yaşananlar bambaşka bir tablo çizdi. Özgürlükler ve insan haklarına dair maddeler, Doğu Bloku'ndaki muhaliflerin komünist rejimleri hesap vermeye çağırmak için kullandığı iç baskı araçlarına dönüştü. Bu durum söz konusu rejimlerin meşruiyetini kademeli olarak sarstı. Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle noktalanan büyük dönüşümlerin önünü açtı.

Bu yüzden Atlantic Council'e göre tarihçiler, ‘Helsinki etkisini’ bugün hâlâ mevcut bir düzeni kalıcı kılmak için tasarlandığı hâlde sonunda o düzenin dönüşümünü hızlandıran bir anlaşmanın somut örneği olarak tartışmaya devam ediyorlar.

İran ve Sovyetler Birliği

Bu tarihi bağlam, Şarku’l Avsat gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni ve El-Arabiyye eski Genel Müdürü Suudi Arabistanlı Abdurrahman er-Raşid'in Washington ile Tahran arasında sızdırılan mutabakat metinlerini değerlendirirken çağrıştırdığı tabloyu ortaya koyuyor. Raşid’e göre sızdırılan anlaşmada 1975 Helsinki anlaşmasının kokusu var ve bunun nedeni ayrıntılardaki örtüşme değil, temel fikirdeki çatışmayı çözmek yerine dondurmak şeklindeki yapısal benzerlik. Her iki durumda da Washington maliyetli ve açık bir yüzleşmeyi engellemeye çalışırken, karşı taraf mevcut bir nüfuz ya da siyasi gerçeğin üstü kapalı olarak tanınmasını elde ediyor.

Ancak bu karşılaştırma köklü farklılıkları da barındırıyor. Sovyetler Birliği, görece istikrarlı coğrafi ve siyasi bloka sahip bir süper güçtü. Oysa İran bugün emsalsiz askeri, ekonomik ve güvenlik baskılarıyla ve bazı iç ve bölgesel krizle boğuşuyor. Öte yandan 7 Ekim'den bu yana biriken kayıplarına karşın, savaştaki etkinliğini kanıtlamış vekillik ağlarına sahip olmayı da sürdürüyor.

Bununla birlikte dikkat çekici bir benzerlik göze çarpıyor. Olası herhangi bir anlaşma, Tahran'a nükleer dosya, deniz ulaşımı ve bölgesel güvenliğe ilişkin taahhütler karşılığında bölgesel rolünün zımnen tanınmasını sağlayabilir.

Gerçekçi maddeler mi yoksa tuzak mı?

ABD ile İran arasında dolaşımdaki mutabakat muhtırası taslağı, gerilimi kontrol altına almayı ve 60 gün içinde daha kapsamlı bir uzlaşı için zemin hazırlamayı hedefleyen aşamalı bir anlaşmaya işaret etmektedir. Reuters'a konuşan İranlı bir yetkiliye göre Tahran, Hürmüz Boğazı'nı ticari deniz trafiğine derhal yeniden açmayı taahhüt ederken ABD, İran limanlarındaki deniz ablukasını bir ay içinde kademeli olarak kaldırmayı kabul ediyor. Taslak aynı zamanda ABD’nin uyguladığı yeni yaptırımların dondurulmasını, İran’ın petrol ihracatının bir bölümünü yeniden başlatmasına olanak tanınmasını ve yaptırımların kaldırılması ile yeniden yapılanmaya yönelik kapsamlı müzakerelere hazırlık olmak üzere dondurulmuş 25 milyar dolarlık varlıklarının serbest bırakılmasını öngörüyor.

İran, nükleer dosya çerçevesinde nükleer silah üretmemeyi veya edinmemeyi kabul ederken geçiş dönemi boyunca nükleer programının mevcut durumunu, ilave zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı ve mevcut tesisleri genişletmemeyi kapsayacak biçimde muhafaza etmeyi kabul ediyor. Buna karşın Washington, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yönetimi ile izleyen iki ay içinde müzakere edilecek nihai bir anlaşma çerçevesinde zenginleştirme faaliyetlerinin geleceğine ilişkin mekanizmaları ele almayı kabul ediyor. Bu durum, muhtırayı iki taraf arasındaki anlaşmazlıklar için kalıcı bir uzlaşıdan çok geçici bir gerilimi azaltma çerçevesine dönüştürüyor.

Suudi düşünür Raşid açısından en tehlikeli madde ise ‘bölgesel saldırmazlık anlaşmasına’ ilişkin sızdırılan bilgiler. Bu hüküm, Tahran'ın bölgede istikrarsızlaştırıcı rolüyle öne çıkan vekil güçlerine dokunulmazlık tanıyabilir. Böyle bir durum ise bölgesel aktörler için kabul edilmesi güç bir tablo oluşturuyor.

Suudi Arabistan’ın söylemi farklı bir rotada 

Bölgesel güvenliğin geleceğine dair bu tartışma bağlamında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığında tam yetkili bakan olarak görev yapan Menal Rıdvan, bu yılki Oslo Özgürlük Forumu (Oslo Freedom Forum/OFF) konuşmasında ‘bölgesel hegemonya kurma girişimlerinin on yıllardır sürdüğünü ve bölge halklarına ağır insani, siyasi ve ekonomik bedeller yüklediğini’ vurguladı. Kalıcı istikrarın hegemonya ya da fiili durum dayatma yoluyla değil, iş birliği, ortaklık ve devletlerin egemenliğine saygıya dayalı kolektif güvenlik çerçevesiyle sağlanabileceğini ifade etti.

Ulusal kurumların güçlendirilmesini, güç kullanımının meşru devlet otoritesiyle sınırlandırılmasını ve devlet yapıları dışında faaliyet gösteren silahlı grupların rolünün ele alınmasını isteyen Rıdvan, ‘güvenlik ve istikrarın egemenlik ya da halkların hakları pahasına sağlanamayacağını’ vurguladı. Öte yandan Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasını destekleme sürecindeki katkıları nedeniyle Çin'i, Umman Sultanlığı'nı ve Irak'ı öven Rıdvan, bu çabaları ‘bölgesel istikrar ve diyaloga önemli bir katkı’ olarak nitelendirdi.

Britannica Ansiklopedisi, 1973 temmuzunda Helsinki’de yapılan dışişleri bakanları toplantısının ardından Eylül 1973'ten Temmuz 1975'e uzanan süreçte anlaşma metnini hazırlamak üzere Cenevre'de komisyonların oluşturulduğunu belgeliyor. Sovyetler Birliği'nin asıl hedefi, sınırların dokunulmazlığı ve devletlerin iç işlerine karışmama güvenceleri aracılığıyla Doğu Avrupa'daki savaş sonrası hegemonyasının zımnen tanınmasını sağlamaktı.

ABD ve Batı Avrupalı müttefikleri, bu resmi tanıma karşılığında Sovyetler Birliği'ni insan haklarına saygı, Doğu ile Batı Avrupa arasındaki iletişimin genişletilmesi, seyahat özgürlüğü ve bilginin sınırlar ötesinde serbestçe dolaşımı gibi konularda taahhüt almaya zorladı.

Helsinki Zirvesi’nde imzalanan ‘nihai belge’ her iki tarafın da bakış açısını yansıtıyordu. Fiilen anlaşma, İkinci Dünya Savaşı'nın resmi olarak sona erişini simgeleyen bir nitelik kazanarak savaşın ardından şekillenen, Almanya'nın iki devlete bölünmesi de dahil olmak üzere bütün Avrupa ulusal sınırlarını tanıdı.

‘Kissinger’ın kalıcı büyüsü

O tarihi anlaşmanın 50. yıl dönümünde, yaklaşık iki yıl önce, Avrupalılar söz konusu adımı yeniden değerlendirdi. Avrupa Reform Merkezi'nin kapsamlı raporu, anlaşmanın maddelerini kaleme alan ve başında ABD'nin dünyaca tanınan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın geldiği politikacıların uzmanlığını takdirle karşılamakla birlikte, ortaya çıkan sonuçların Batı'nın kendisi açısından da son derece sürpriz olduğuna dikkati çekti.

Dönemin uluslararası konjonktüründe Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla noktalanan dönüşümlerin tohumlarını atan temel fırsatların yeşerdiğine işaret eden Rıdvan, nihai belgedeki insan hakları maddelerinin teorik metinler olmanın ötesine geçtiğini, ‘Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki kültürel, akademik ve medya alışverişlerinin genişlemesine kapı aralayan uluslararası yumuşama iklimi sayesinde en kalıcı ve en canlı unsur hâline geldiklerini’ vurguladı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu süreç, yeni bir kuşak Batılı diplomat, araştırmacı ve gazetecinin Doğu Avrupa'daki genç Sovyet muhalifleri ve bağımsız düşünürlerle doğrudan köprüler kurmasının önünü açtı.

Ancak bu sonuçlar İran'a, iç dinamiklere ve muhalefete uygulandığında pek çok temel nokta farklılık gösteriyor. Bunların başında rejimin dini renk taşıyan ideolojik yapısı geliyor. Yurt dışındaki muhalefetin durumu da kritik bir etken. Mevcut savaşın seyri bu muhalefetin kırılganlığını açıkça ortaya koyarken, güvenlik baskısına rağmen 2022 yılında Mahsa Amini'nin ölümünün ardından şekillenen iç kaynaklı hareketin çok daha güçlü ve çok daha dinamik bir etki yarattığı görülüyor.

Bu arada analistler, mevcut bölgesel durumun sürmesinin hedefsiz dahi olsa herhangi bir anlaşmadan daha ağır sonuçlar doğuracağını öne sürüyor; bu değerlendirme, savunma ve caydırıcılık arasındaki dengeyi başarıyla kuran ve İran'la açık bir yüzleşmeden kaçınan Körfez yaklaşımına karşın geçerliliğini koruyor.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Siyasi İşler ve Müzakereler Sorumlusu Genel Sekreter Yardımcısı Abdulaziz el-Uvayşık, KİK üyesi ülkelerin ekonomilerinin krizden farklı derecelerde doğrudan etkilendiğini vurguladı. Uluslararası Para Fonu (IMF), geçtiğimiz yıl ekim ayında bazı KİK ülkeleri için 2026 yılında yüzde altıyı aşan güçlü büyüme oranları öngörmüştü. Ancak şimdi, bazı ülkelerin yüzde sekizden fazla küçüleceğini tahmin ediyor. Bu oran, her ülkenin su yoluna olan ihracat bağımlılığına ve kapanmanın süresine göre farklılık gösteriyor.

İhracattaki düşüş ya da durmanın yanı sıra İran’ın düzenlediği saldırılardan kaynaklanan maddi hasar ve kaçan fırsatların yol açtığı görünmez kayıp da gündemdeki yerini koruyor. Yatırım kararları ya erteleniyor ya da yeniden değerlendiriliyor.

Yüzyılın uzlaşısı

Suudi siyasi analist Saad el-Hamid, Washington ile Tahran arasındaki mevcut çatışmayı, birbirinden farklı karmaşıklıklarının bu yüzyılın ‘en zorlu uzlaşı müzakerelerinin yarattığı bir süreç’ olarak nitelendirdi.

Bu karmaşıklığın kökeninin ABD-İsrail ittifakının darbelerinin ardından İran rejiminin çökeceğine dair başlangıçtaki beklentilere dayandığını belirten Hamid’e göre, bu beklentiler rejimin direniş kapasitesi ve Hürmüz Boğazı ablukasıyla küresel ekonomiyi tehdit etme gücüyle yüzleşince sarsıldı. Bu tablo bölgeyi ‘ne barış ne savaş’ şeklinde tanımlanabilecek karmaşık bir duruma sürüklerken, iki taraf arasındaki güvensizlik nihai bir senaryoya ulaşmayı engelledi. İran hükümetinde, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve katı muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlıkla somutlaşan yapısal bir kriz ortaya çıktı. Belirgin, birleşik ve kararlı siyasi kararlar alabilecek bir liderlik ortadan kalktı.

İran'ın ‘içeride yaşadığı çelişkileri’ sorunun özü olarak gören Hamid, boğucu ekonomik baskılar altında farklı tarafların taviz verme konusundaki görüşlerinin birbirinden keskin biçimde ayrıştığını ve buna İsrail faktörünün de eklendiğini belirtti. Hamid'e göre Netanyahu, savaşları uzatma güdüsüyle ‘olası her anlaşmayı sabote etmeye’ çalışıyor.

Suudi Arabistan, Kızıldeniz güzergahı ve geniş kara yolu ağı sayesinde Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından çok fazla etkilenmedi. Bununla birlikte, ihracat hacmi ve değeri güçlü küresel talebe bağlı olduğundan küresel ekonominin büyüdüğü dönemlerde en çok kazananlar arasında yer alıyor.

Başlama noktasına dönüş

Taraflar, Trump ve İran tarafından bir analistin hesaplamasına göre yaklaşık 80 kez gündeme getirilen zorlu anlaşmanın ilk taslağını imzalamak üzereyken, diplomatik süreçler savaş öncesinde Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, savaşın ağır kayıplarını önlemek için müzakere yoluyla bir çözüm çağrısında bulundukları ilk önerilere geri dönüyor. Bölge, İran'da geniş çaplı yıkım ve Körfez ülkelerine yönelik 7 binden fazla füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırısı dahil olmak üzere, yıpratıcı bir yıkıma maruz kaldı.

Bunun yanında Hürmüz Boğazı'nın tamamen felç olması, günlük 13 milyon varil petrolün akışını durdurdu. Ayrıca şiddetli bir ekonomik daralma ve küresel gıda güvenliği tehdidi de ortaya çıktı.

Buna rağmen, anlaşma Binyamin Netanyahu’nun engeliyle karşı karşıya. Çünkü Netanyahu, savaşı sürdürme konusundaki siyasi çıkarlarını gözeterek ve askeri hedeflerini engellediğini düşündüğü stratejik bağ kurmayı reddederek, Lübnan’la ilgili maddenin gerekliliklerinden kaçınabilir.

Böylece Helsinki'den çıkarılacak en önemli ders, büyük anlaşmaların imzalandıkları gün taraflara ne kazandırdıklarıyla değil, uzun vadede ne tür dönüşümler yarattıklarıyla ölçüldüğü dersidir. Sovyetler Birliği, 1975 yılında nüfuzlarının kalıcı olarak tanındığını sanmışlardı, ancak aynı anlaşma daha sonra Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle sonuçlanan siyasi ortamın bir parçası haline geldi.

Bugün, Washington ile Tahran arasında yeni bir anlaşmanın hatları çizilirken, ‘anlaşma İran'ın varlığını teyit mi edecek, yoksa zamanla Avrupa'nın çehresini değiştiren Helsinki etkisinin Ortadoğu versiyonuna mı dönüşecek?’ sorusu cevap bekliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


‘Motorları çalıştırın’... Hürmüz atılımı dünya ekonomisi için ne anlama geliyor?

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

‘Motorları çalıştırın’... Hürmüz atılımı dünya ekonomisi için ne anlama geliyor?

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Dünyanın en kritik deniz ticaret yollarından birinde ticareti felce uğratan ve üç buçuk aydan uzun süredir devam eden durgunluğun ardından, ABD Başkanı Donald Trump’ın Washington ile Tahran’ın savaşı sona erdirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı derhal yeniden açmayı öngören ön barış anlaşmasına vardığını açıklaması küresel ekonomide umutları yeniden canlandırdı.

Trump’ın kendi sosyal platformu üzerinden yaptığı, “Dünya gemileri, motorları çalıştırın... Petrol akmaya başlasın!” şeklindeki coşkulu paylaşımı, 28 Şubat’ta başlayan çatışmaların ardından sert dalgalanmalar yaşayan enerji ve finans piyasaları için uzun süredir beklenen bir yeşil ışık olarak değerlendirildi.

Tarafların ön mutabakat zaptını önümüzdeki cuma günü İsviçre’de resmen imzalayacağının açıklanmasının ardından küresel piyasalar jeopolitik gerilimin azalmasını hızla fiyatlamaya başladı. Gösterge Brent petrolünün vadeli kontratları yüzde 4,5’i aşan düşüşle varil başına 84 doların altına gerileyerek savaşın ilk günlerinin yaşandığı mart ayından bu yana en düşük seviyelerini gördü. Öte yandan Tokyo ve Seul borsalarında hisse senedi endeksleri yaklaşık yüzde 5 yükselirken, kripto para piyasasında da yeniden hareketlilik yaşandı. Bitcoin’in değeri 65 bin 600 dolar seviyesinin üzerine çıkarak yükselişini sürdürdü.

Asya... En büyük kazanan

Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, Körfez enerji kaynaklarına yüksek derecede bağımlı olan ve ekonomik sonuçların en ağır yükünü taşıyan Asya için bir can simidi niteliği taşıyor. Zira boğazdan geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatlarının yüzde 80’inden fazlası normal şartlarda Asya pazarlarına ulaşıyor. Savaşın sürdüğü aylarda Asya para birimleri değer kaybederken, enflasyon baskısı da belirgin şekilde arttı. Enerji arzındaki ciddi daralma, özellikle Pakistan, Vietnam ve Filipinler gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomik görünümünü olumsuz etkiledi. Filipinler, yaşanan enerji sıkıntısı nedeniyle ulusal enerji acil durumu ilan etmek zorunda kaldı.

sdfvbf
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Japonya ve Güney Kore gibi güçlü rezervlere sahip sanayileşmiş ekonomiler de şişen enerji ithalat faturaları nedeniyle ulusal para birimleri üzerinde benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle bölge liderleri anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, anlaşmayı ‘çözüme doğru atılmış büyük bir adım’ olarak nitelendirirken, Hürmüz Boğazı’nda güvenli ve serbest deniz ulaşımının kalıcı biçimde sağlanmasını umduğunu ifade etti. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese de benzer bir değerlendirmede bulunarak, bu stratejik geçiş koridorunun yeniden işler hale gelmesinin bölge ekonomileri üzerindeki baskıların hafifletilmesi açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Etkisi yıl sonuna kadar sürecek

Piyasalarda hâkim olan iyimser havaya rağmen ekonomi uzmanları ve enerji sektörü analistleri temkinli olunması gerektiği uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre ticaret akışlarının tamamen normalleşmesi haftalar, hatta bazı alanlarda aylar sürebilir. Enerji danışmanlık şirketi Wood Mackenzie’nin Asya-Pasifik Bölgesi Başkan Yardımcısı Joshua Ngu, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte petrol ve doğal gaz sevkiyatlarının hızla başlayacak olmasının olumlu bir gelişme olduğunu belirtti. Ancak Ngu’ya göre, boğazın kapalı kaldığı her gün ekonomik hasarın boyutunu artırırken, lojistik sektöründeki aksaklıkların da daha derin ve kalıcı hale gelmesine yol açtı.

Uzmanların dikkat çektiği en karmaşık sorunlardan biri ise sıvılaştırılmış doğal gaz piyasası olarak öne çıkıyor. Asya’da doğal gaz fiyatları genellikle petrol fiyatlarını üç ila altı aylık gecikmeyle takip ediyor. Bu nedenle mart ayında varil başına 100 dolara kadar yükselen petrol fiyatlarının etkisi, önümüzdeki aylarda doğal gaz piyasalarına daha belirgin şekilde yansıyacak. Bu durum, petrol fiyatlarında yaşanan son gerilemeye rağmen doğal gaz ve elektrik fiyatlarının yükselmeye devam edebileceği anlamına geliyor. Uzmanlar, enerji maliyetlerinin en azından yıl sonuna kadar tüketiciler ve sanayi sektörü üzerinde baskı oluşturmayı sürdürebileceği görüşünde.

Gübre ve petrokimyasallar

Hürmüz Boğazı’nın önemi yalnızca petrol sevkiyatlarıyla sınırlı değil. Boğaz aynı zamanda günlük yaşam ve küresel üretim açısından kritik öneme sahip stratejik ürünlerin ticaretinde de kilit rol oynuyor. Körfez ülkeleri, azotlu gübrelerin temel bileşeni olan üre gübresinin küresel arzının üçte birinden fazlasını karşılıyor. Boğazın kapanması ise Güneydoğu Asya’da mayıs ile temmuz ayları arasındaki kritik ekim sezonunu olumsuz etkiledi. Asya Kalkınma Bankası Baş Ekonomisti Albert Park, yaşanan aksamanın küresel gıda güvenliği açısından ciddi riskler oluşturduğunu belirterek, tarımsal verimdeki düşüşün etkilerinin yılın ilerleyen dönemlerinde daha belirgin şekilde hissedileceği uyarısında bulundu.

Sanayi cephesinde ise Japonya ve Güney Kore’deki fabrikalar, plastik ve gıda ambalajı üretiminde kullanılan hayati öneme sahip bir petrol türevi olan nafta tedarikinde ciddi sıkıntılarla karşılaştı. Ayrıca yarı iletken üretiminde kritik rol oynayan helyum gazı arzında da önemli daralmalar yaşandı. Japonya Doğal Kaynaklar ve Enerji Ajansı danışmanlarından Haruhiko Sakaino, Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede tedarik zincirlerinde meydana gelen hasarı ‘yıkıma uğramış kılcal damarlara’ benzetti. Sakaino, sorunun yalnızca ithalatın yeniden başlamasıyla çözülemeyeceğini belirterek, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin üretim kapasitelerini eski seviyelerine ulaştırmalarının yaklaşık bir yıl sürebileceğini ifade etti.

Hindistan: Beklenen toparlanma ve daha düşük fatura

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçılarından biri olan Hindistan açısından anlaşma, önemli bir ekonomik rahatlama anlamına geliyor. Başlıca enerji tedarikçilerinden gelen petrol ve doğal gaz tankerlerinin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli şekilde geçmeye başlaması, son aylarda rekor seviyelere çıkan nakliye maliyetleri ile deniz taşımacılığı şirketlerinin uyguladığı yüksek risk sigortası primlerinin düşmesine katkı sağlayacak. Bu normalleşmenin ilk somut işaretlerinden biri, Katar’dan yüklediği sıvılaştırılmış doğal gaz kargosuyla Hindistan’ın Dahej terminaline doğru yola çıkan Disha adlı LNG tankerinin boğazı geçmesi oldu. Söz konusu gemi, mart ayının başından bu yana Hürmüz Boğazı’nın batısında bekletiliyordu.

xcsdvfd
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Petrol fiyatlarında yaşanacak kalıcı düşüşün Hindistan ekonomisine çok yönlü katkı sağlaması bekleniyor. Daha düşük enerji fiyatları, ülkenin yüksek ithalat faturasını azaltırken rupi üzerindeki baskıyı hafifletecek, cari açığın daralmasına yardımcı olacak ve enflasyonun kontrol altına alınmasını destekleyecek. Olumlu etkinin havacılık, petrokimya, gübre ve lojistik sektörlerine de yansıması öngörülüyor. Yüksek yakıt maliyetleri nedeniyle son dönemde ciddi zararlarla karşı karşıya kalan bu sektörlerdeki birçok şirketin, bir çeyrekte uğradığı kayıpların neredeyse bir yıllık kâra eşdeğer seviyelere ulaştığı belirtiliyor.

Kaygılar ve belirsiz bir gelecek

Bununla birlikte, piyasalardaki mevcut iyimserliğin sürmesi, büyük ölçüde jeopolitik ortamın istikrarlı kalmasına ve Ortadoğu’da çatışmaların yeniden alevlenmemesine bağlı. Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin ayrıntıların henüz netleşmemiş olması, belirsizlikleri koruyor. İran’ın Fars haber ajansı, boğazdaki gemi trafiğinin İran ile Umman tarafından ortaklaşa düzenleneceğini bildirdi. Ancak bu yaklaşımın, anlaşmanın temel unsurlarından biri olarak seyrüsefer özgürlüğünü gören Washington’ın tepkisini çekebileceği değerlendiriliyor. Öte yandan mevcut anlaşma, İran’ın nükleer programının geleceğine ilişkin müzakereler için yalnızca 60 günlük bir süre öngörüyor. Bu durum, varılan uzlaşının kalıcı bir çözümden ziyade geçici bir düzenleme niteliği taşıdığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.

Uzmanlara göre, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla mevcut kriz sona erse bile yaşananlar küresel ticaret ve enerji stratejilerinde kalıcı değişimlere yol açmış durumda. Hem enerji ithalatçısı hem de ihracatçısı ülkeler, dünya ekonomisinin yeniden yalnızca ‘30 kilometrelik bir geçiş koridoruna’ bağımlı kalmaması için ticaret güzergâhlarını ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikalarına hız vermiş bulunuyor.