​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
TT

​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)

Ahmed es-Suheyl
Irak’ta Fetih Koalisyonu ve diğer bazı Şii güçlerin Adnan ez-Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı olmalarına rağmen Zurfi, parlamentodan güvenoyu almasını sağlayacak çoğunluğun desteğini kazanmak üzere gibi görünüyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii güçlerini Zurfi’ye alternatif bir isim belirlemeye zorlama çabaları pratik sonuçlar vermezken Zurfi’nin çok sayıda Şii tarafın desteğini aldığı, bununla birlikte Sünni ve Kürt siyasi bloklarından açıkça bir ret ile karşılaşmadığı anlaşılıyor.
Ancak Zurfi’nin adaylığına,  Asaib Ehli'l Hak’a bağlı Sadikun Grubu’nun içinde yer aldığı Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Koalisyonu, eski başbakanlardan Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu ve gözlemcilerin hala kararsız olduğuna inandıkları Ammar el-Hekim liderliğindeki Ulusal Hikmet Koalisyonu gibi önde gelen Şii siyasi bloklar tarafından karşı çıkılıyor.
Buna karşın Irak eski Başbakanı Haydar el-İbadi liderliğindeki Nasır (Zafer) Koalisyonu ve Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi'nin desteklediği Sairun Koalisyonu gibi Şii siyasi bloklar, Zurfi’yi destekliyorlar. Sünni ve Kürt blokları ise Zurfi’yi destekleme veya desteklememe konusunda herhangi net bir tutum ortaya koymuyorlar.
Irak resmi haber Ajansı INA’ya göre Zurfi’nin parlamentodan kabinesinin ve hükümet programının oylanması amacıyla düzenlenecek olağanüstü oturum için bir tarih belirlemesini istiyor. Bu arada Zurfi, hükümet programını 4 Nisan Cumartesi günü Meclis Başkanlığı’na sunmuştu.

Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti
Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii kanadı, Zurfi’nin adaylığına karşı çıkma pozisyonunda birleştirme çabaları konuşulurken Iraklı siyasi bir kaynağın yerel haber sitelerinde yer alan açıklamasına göre Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti.
Sadr ile görüşmenin Kudüs Gücü Komutanı’nın gündeminde olduğunu söyleyen kaynak, ancak Sadr’ın bu görüşmeyi reddettiğini ve Irak’ın iç işlerine müdahale edilmemesi gerektiğini belirten bir mesaj gönderdiğini belirtti. Kaynak, Sadr'ın Askeri Danışmanı Ebu Dua İsavi’nin Sadr’dan Kaani’ye ‘Irak’ın yeni bir hükümet kurulması konusunda herhangi bir dış müdahaleyi reddettiği’ şeklinde yazılı bir mesaj ilettiğini söyledi.

Abdulmehdi görevde kaldı
İran’a yakın güçler olarak nitelendirilen başlıca Şii güçlerin, Zurfi’nin ‘anayasaya aykırı bir şekilde’ hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve ‘ABD yanlısı’ olduğu şeklindeki suçlamalarla yaptığı tüm itirazlara rağmen Sadr Hareketi, Zurfi’nin adaylığına karşı olduğunu hiç söylemedi. Bütün göstergeler, Sadr Hareketi’nin desteklediği Sairun Koalisyonu’nun mümkün olan en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını istediğine işaret etti.
Sairun Koalisyonu Milletvekili Riyad el-Mesudi konuyla ilgili açıklamasında, “Mesele, bazı istismarlar, ertelemeler ve gecikmelerin neden olduğu anayasal boşluklardan ve Zurfi'nin başarısız olma sürecinde Iraklıların ‘tartışmaları ve kabullenişleri’ gibi ifadelerin seçimlerinden kaynaklanıyor. Sairun Koalisyonu, ülkenin her alanda yaşadığı büyük zorluklar nedeniyle en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını önceliyor. Bazı siyasi bloklar, Adil Abdulmehdi'nin başbakan olarak kalması için başbakan adaylarını kasıtlı olarak reddetti. Çünkü böylece büyük kazançlar elde ettiklerini düşünüyorlar” diye konuştu.
 
Şii güçler tansiyonu yükseltiyor
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı çıkan hareketlerle birlikte, İran yanlısı silahlı gruplar da söylemlerini sertleştirdiler. İran yanlısı silahlı sekiz grup yayınladıkları ortak bir bildiri ile Adnan ez-Zurfi'yi ‘ABD’nin istihbarat ajanı’ olmakla suçlayarak bazı milletvekillerinin onu desteklemesini ise kınadılar.
Bu gerilim, Kaani'nin Şii güçler arasında Zurfi’nin adaylığına karşı fikir birliği elde etme çabalarına dair bir izlenim verebilir. Bununla birlikte gözlemcilere göre Sünni ve Kürt siyasi güçlere mevcut tutumlarından vazgeçmeleri şeklinde gönderilen bir mesaj da olabilir.
Ortak bildirinin yayınlanmasından birkaç saat sonra, Mukteda es-Sadr adına paylaşımlarda bulunmasıyla bilinen Salih Muhammed el-Iraki, Facebook hesabından, “Birçok siyasetçi ve kendilerini ‘Direniş Grupları’ olarak adlandıran gruplardan bazıları, belalardan ve salgınlardan rahatsız olmayıp hala çıkarları peşinde koşuyorlar. Direniş Grupları’na şunu söylemek istiyorum; ‘Dünyaya olan bu sevginizi dizginleyin. Çünkü halkınız ölüm, yaklaşan bir savaş ve Allah korusun salgının eşiğinde.’” ifadelerini kullandı.

İran’ın rolü zayıflıyor
Iraklı araştırmacı ve akademisyen Akil Abbas konuya ilişkin olarak İndepenedent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, “Süleymani ve Mühendis suikastının yanı sıra koronavirüs krizinden sonra İran’ın rolü zayıfladı. Bu durum, Kaani’nin Irak'taki görevinin başarısızlıkla sonuçlanmasına katkıda bulundu. İran’ın nüfuzu güçlü olmasa ve Şii güçlere kendi iradesini dayatamasa bile Kaani’nin başarısızlığının tek nedeni İran’ın rolünün zayıflaması değil” diye konuştu.
Ekonomik yaptırımlar ve koronavirüs krizinin bazı Şii aktörleri İran'ın iradesine meydan okuyacak şekilde güçlendirdiğini söyleyen Abbas, “Sadr’ın Kaani ile görüşmeyi reddetmesi şaşırtıcı bir durum değil. Sadr daha önce de birkaç kez bazı İranlı politikacılarla görüşmeyi reddetti. Hatta bazı durumlarda Süleymani ile görüşmeyi de reddettiği söylendi. Sadr, İran'ın gücüne bir tür başkaldırıyor. Fakat bu düşmanca değil, yumuşak bir başkaldırıdır” yorumunda bulundu.
Zurfi’nin kabinesinin parlamento tarafından onaylanma şansının çok yüksek olduğunu düşünen Abbas, Zurfi hükümetinin güvenoyu alma imkanının son saatlerde yapılacak anlaşmalara bağlı olduğunun da altını çizdi. Silahlı grupların Zurfi'ye karşı çıkmaları ve açıkça tehdit etmelerinin, onu parlamento çatısı altında engelleyecek güce sahip olmadıkları izlenimi verdiğini söyleyen Abbas, “Düşük petrol fiyatları ve koronavirüs krizinin yanı sıra yarı felçli geçici bir hükümetin varlığından kaynaklanan Irak’ta mevcut durum, siyasi elitlerin Zurfi’nin hükümet kurma çalışmalarını sürdürmesi için baskı yapmalarına neden oluyor” şeklinde konuştu.
Başbakanlık konusundaki tartışmaları sürdürmenin Adil Abdulmehdi’nin görevini sürdürmesini destekleyen taraflar için bir zaman kazanma taktiği olduğuna inandığını belirten Abbas, “Iraklılar bu davranışı ülkede yaşananlara karşı bir kayıtsızlık olarak yorumladı. Bu durum eğer koronavirüs riski azalırsa yüksek katılımları protestolara dönüşebilir” dedi.

Müzakere sayfası
Öte yandan siyaset araştırmacısı Hişam el-Muzani İndependent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sadr, İran ekolüne karşı ideolojik bir model. Bununla birlikte Süleymani’nin öldürülmesinden sonra genel olarak Irak'taki Şiiler siyasi krizle ilgili bağlantılarında farklılaştılar. Sadr, kendisini Batı ve Doğu'da ılımlı bir Şii alternatifi olarak sunup yeni bir imaj oluşturmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Kaani’nin Şii güçleri birleştirme görevinde başarısız olmasının nedeninin Süleymani’nin olmayışı değil, ABD’nin stratejisiyle doğrudan çatışmaya yönelmesi olduğunu söyleyen Muzani, söz konusu ABD stratejisinin, Zurfi’ye destek konusunda Şii siyasi güçlerin tutumunda çatlaklar yaratan, vizyonundaki bir değişiklik olduğunu belirtti.
Geleneksel Şii güçlerin en büyük korkularının, ABD ile İran arasında müzakere konusu haline gelmeleri, gözden çıkarılmaları ve doğrudan hedef alınmaları olduğuna dikkati çeken Muzani, “Bu güçlerin İran'ın elinde bir pazarlık konusu haline gelmesi, onlar için ABD’nin hava saldırılarından daha da kötü” diye konuştu.

Şii güçler arasında endişe ve parçalanma korkusu
Independent Arabia’ya konuşan gazeteci yazar Felah ez-Zehebi ise şunları söyledi;
“Tüm göstergeler, Zurfi’nin siyasi güçlerin çoğunun desteğini aldığına işaret ediyor. Bazılarının bunu, Haşdi Şabi çatısı altında olmayan silahlı gruplardan korktukları için açıklamadıklarına inanılıyor. İran, Irak'ı ABD ile müzakere edebileceği bir yangın yeri olarak görüyor. Ancak tam da yaptırımların bir kısmının kaldırılmasını beklerken ortaya çıkan tüm koşullar İran'a baskı yapıyor. Şii siyasi güçlerin çoğu, Zafer Koalisyonu ve Kanun Devleti Koalisyonu tarafından desteklendiği için Zurfi hükümetini destekliyor. Ammar el-Hekim ise sopayı dengede tutmaya çalışıyor. Ancak en sonunda bir yana ağırlık vermek zorunda kalacak. Sadr, ‘utanmaz milisler’ olarak nitelendirdiği tarafları yenerek Zurfi hükümetinin parlamentodan geçmesi için baskı yapacak. Temel endişe ise Zurfi'nin iktidara geldikten sonra bu güçlere yönelmesi ihtimaliyle ilgili. Şii güçler parçalandılar ve çatışma aşamasından aşınma aşamasına geçtiler.”



Irak: İki silah ve iki seçenek arasında Zeydi hükümetinin sıkıntısı

Irak'ın Basra kentindeki Rumeyle petrol sahasında, Irak Enerji Polisi'nin silahlı devriyesi sırasında görülen gaz alevleri, 8 Haziran 2026
Irak'ın Basra kentindeki Rumeyle petrol sahasında, Irak Enerji Polisi'nin silahlı devriyesi sırasında görülen gaz alevleri, 8 Haziran 2026
TT

Irak: İki silah ve iki seçenek arasında Zeydi hükümetinin sıkıntısı

Irak'ın Basra kentindeki Rumeyle petrol sahasında, Irak Enerji Polisi'nin silahlı devriyesi sırasında görülen gaz alevleri, 8 Haziran 2026
Irak'ın Basra kentindeki Rumeyle petrol sahasında, Irak Enerji Polisi'nin silahlı devriyesi sırasında görülen gaz alevleri, 8 Haziran 2026

İyad el-Anbar

Irak'taki silahlı milis grupların silahsızlandırılmasını talep eden herkese karşı vatana ihanet suçlamaları yöneltilirdi. Fraksiyonların liderleri ve çevreleri, silahlarının meşruiyetinden ve “siyasi kazanımları”, “siyasi sistemi” ve “devleti koruma” işlevinden bahsetmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Öyle bir noktaya gelindi ki, bu silah kutsallaştırıldı ve teslim edilmesi yönündeki talepleri kabul etmek, devletin meşruiyetini inkâr etmekle eşdeğer hale geldi. “Silahlarımız ancak beklenen İmam Mehdi”ye yani Şiiler tarafından On İkinci olarak kabul edilen İmam’a teslim edilecektir sözü yaygın bir nakarata dönüştü.

Silahın devleti aşan bir güç olduğu söyleminin arkasında, 2018'den sonra siyasi arenaya giren ve etkileri artmaya başlayan fraksiyon liderleri vardı. Bir ellerinde silah bayrağı, diğer ellerinde siyaset bayrağı taşırken bu arenadaki varlıkları güçlenmeye devam etti. İronik bir şekilde, şimdi de silahlarından vazgeçtiklerini ve silahlı örgütlerle bağlarını kopardıklarını açıklıyorlar!

“Silahın devletin elinde toplanması” ifadesi, 2003'ten sonra kurulan her Irak hükümetinin bakanlık programında tekrarlanmış olsa da Ali el-Zeydi hükümeti, kurulmasının ardından silahsızlandırmayla ilgili bir dizi duyurunun geldiği ilk hükümet gibi görünüyor. Bu duyurular, bu hükümete güvenoyu veren siyasi taraflarla sınırlı kalmayıp, Mukteda es-Sadr örneğinde olduğu gibi, hükümet dışından taraflardan da geldi.

Şimdiye kadar iki hareket silahsızlanma kararı aldı. Bunlar, Şeyh Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehlil Hak ile Şibl el-Zeydi liderliğindeki İmam Ali Tugayları'dır

“Koordinasyon Çerçevesi” içindeki bazı tarafların milis faaliyetler ile aralarına bir mesafe koyup tamamen siyasete yönelme hamleleri ile ilgili öne sürülen tüm gerekçelere rağmen, bu hamleler aslında dini bir merci olan Ayetullah Ali es-Sistani'nin silahın devletin elinde toplanmasıyla ilgili çağrılarına yanıttır. Ancak zaman olarak, Zeydi hükümetinde “siyasi silahlı” güçlere yer olmadığını vurgulayan Amerikan koşullarının baskısı altında yapılmış hamlelerdir. Silahların bırakılması, Zeydi ile Koordinasyon Çerçevesi içindeki silahlı kanada sahip güçler arasında varıldığı ve hükümette bakanlık sahibi olma karşılığında silahı teslim etme esasına dayandığı konuşulan bir anlaşmanın parçasıdır.

Koordinasyon Çerçevesi’nin silahı

Koordinasyon Çerçevesi içinde, silahlı ve siyasi katılım ikilisiyle faaliyet gösteren altı kuruluş bulunuyor; bunların en açık örneği, Temsilciler Meclisi içinde Sadikun Hareketi tarafından siyasi olarak temsil edilen Asaib Ehlil Hak Hareketidir. İmam Ali Tugayları Hizmetler İttifakı tarafından temsil edilirken, Ensarullah el-Evfiya Hareketi ve İmam’ın Askerleri Tugayları ise İmar ve Kalkınma Koalisyonu listelerinden “Sümerliler” başlığı altında seçimlere katıldılar. Seyyid el-Şuhada Tugayları da Hukuk Devleti Koalisyonu içindeki Muzaffer İttifak tarafından temsil ediliyor. Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedr Örgütü de söz konusu koalisyonun bir parçası.

 Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amedi ve Başbakan adayı Ali Zeydi, Bağdat'ta düzenlenen ve Zeydi'nin yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiği törende siyasi figürlerle birlikte duruyor, 27 Nisan 2026 (Reuters)Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amedi ve Başbakan adayı Ali Zeydi, Bağdat'ta düzenlenen ve Zeydi'nin yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiği törende siyasi figürlerle birlikte duruyor, 27 Nisan 2026 (Reuters)

Şimdiye kadar iki hareket silahsızlanma kararı aldı. Bunlar, Şeyh Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehlil Hak ile Şibl el-Zeydi liderliğindeki İmam Ali Tugayları'dır. Pozisyonları özetle “Haşdi Şabi Güçleri ile bağları koparma ve silahın devletin elinde toplanmasını kabul etme” duyurusuydu.

İronik olan şu ki, bu açıklamalar, Haşdi Şabi Güçleri bayrağı altında faaliyet gösterseler bile, devlet kontrolü dışında ve Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı'nın yetkisine tabi olmayan bir silahın var olduğunun açık bir itirafıdır. Bu durum, silahlı grupların Koordinasyon Çerçevesi içindeki liderlerinin, Haşdi Şabi Güçleri Irak Silahlı Kuvvetleri'nin bir parçası olduğu için, silahının devlet kontrolündeki kurumsal çerçeveler içinde faaliyet gösterdiği yönündeki iddialarıyla çelişiyor. Kaldı ki eğer durum böyleyse, yani Haşdi Şabi devlet kontrolünde faaliyet gösteriyorsa neden şimdi onunla bağları koparma duyuruları yapılıyor?

Ayrıca, bu durum, “Haşdi Şabi Güçleri Kanunu” olan 2016 tarihli 40 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 5. fıkrasıyla da çelişiyor; bu fıkrada “Haşdi Şabi Güçleri'ne katılan üyeler tüm siyasi, partizan ve sosyal çerçeveler ile bağlarını koparacak ve saflarında siyasi faaliyette bulunulmasına izin verilmeyecektir” denmektedir.

Başbakan Ali Zeydi'nin, siyasi silahlı gruplar ile silahlarını teslim etmeyi ve silahın devletin elinde toplanmasını kabul ettiklerini duyurmaları karşılığında, Amerikalıları onların hükümete katılmalarını kabul etmeye ikna etme temeline dayanan bir anlaşma yaptığı konuşuluyor

Aynı şekilde bu duyurular, 2015’teki (36 numaralı) Irak Siyasi Partiler Kanunu’nun 8-Üçüncü Maddesi’nde yer alan bir siyasi partinin kurulması için gereken şartları ihlal ettiği için, bu grupların Koordinasyon Çerçevesi’ne siyasi olarak katılmalarının meşruiyetini de sorgulamaya açıyor. Zira bu maddede, “bir partinin kuruluşu ve faaliyetleri askeri veya paramiliter örgütler şeklinde olmamalı ve herhangi bir silahlı kuvvetle bağlantılı olmamalıdır” denmektedir.

Ancak, siyasi kurumların ve yasaların işleyişinde hiçbir rol oynamadığı ve devlet mantığına inanmayan bir siyasi sınıf tarafından kontrol edilen melez ve çarpık bir siyasi sistemde, bu hukuki itirazlar, devlet ve devlet dışı aktörler arasında bir geçiş halinde yaşayanların gerçekleri çarpıtmaya yönelik girişimden başka bir şey değil.

uktada Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef şehrinde bir konuşma yapıyor, 1 Mayıs 2025 (AFP)Muktada Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef şehrinde bir konuşma yapıyor, 1 Mayıs 2025 (AFP)

Bakanlıklar karşılığında silah

Ali Zeydi hükümetine katılım karşılığında silahın bırakılması şartı, Koordinasyon Çerçevesi içindeki silahlı siyasi tarafların davranışlarında bir değişikliği değil, silahı elde tutmanın siyasi nüfuzu kaybetme anlamına geldiğinin anlaşıldığını gösteriyor.

Başbakan Ali Zeydi'nin, siyasi silahlı gruplar ile silahlarını teslim etmeyi ve silahın devletin elinde toplanmasını kabul ettiklerini duyurmaları karşılığında, Amerikalıları onların hükümete katılmalarını kabul etmeye ikna etme temeline dayanan bir anlaşma yaptığı konuşuluyor. Bu temele dayanarak, Şii siyasi güçlere tahsis edilen Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlığı ve diğer bakanlıklara yapılacak atamalar, ayrıca başbakan yardımcılarının atanması da ertelendi.

Ancak bu anlaşmanın sınırları, Zeydi hükümetinin meclisten geçmesini sağlamak ve engellenmesini önlemekle sınırlı olabilir. Hükümet de parlamentodan zaten güvenoyu aldığı için bu anlaşmadan en çok fayda sağlayacak olan taraf odur. Zira artık manevra kabiliyeti açısından üstünlüğe sahip. Zeydi hükümetinin bilhassa ABD'den aldığı ve silahlı fraksiyonlar silahlarını bırakacaklarını deklare etseler bile bu hükümete katılmayacaklarına dair mesajlar göz önüne alındığında, silahlı fraksiyonlara bakanlık verme anlaşmasını yerine getirmemesi mümkün.

Ali Zeydi hükümeti, Koordinasyon Çerçevesi güçleri ile silahları konusunda bir sorun yaşamayabilir, çünkü bu silahların elde tutulmasını haklı çıkaran anlatılar, güç ve nüfuzun cazibesine kıyasla çekiciliğini yitirmiş gibi görünüyor

Görünüşe göre, silahların teslimi, Koordinasyon Çerçevesi güçleri içinde bile üzerinde anlaşılmış bir konu değil; nitekim siyasi olarak Hukuk Devleti Koalisyonu içinde temsil edilen Seyyid el-Şuhada Tugayları bunu reddetti. Geri kalan üç fraksiyon da henüz pozisyonlarını açıklamadı. Bu durum, bahsi geçen dört fraksiyonun artık Ali Zeydi hükümetindeki kalan bakanlıklarda bir pay sahibi olmadığı şeklinde yorumlanabilir. Buna dayanarak, silahlarını teslim etmelerinin, bir bakanlık elde eden ve kendisine bir başbakanlık yardımcılığı sözü de verilen Asaib Ehlil Hak Hareketine fayda sağlayacağını düşünüyorlar. Siyasi silahın geri kalan fraksiyonlarına gelince, silahlarını teslim etmenin karşılığında ya hiçbir şey elde edemeyecekler ya da teslim etmelerine değmeyecek pozisyonlar elde edecekler.

Direniş silahı

Ketaib Hizbullah ve Nuceba Hareketi, bölgede İran liderliğindeki “direniş eksenine” bağlılıklarını açıkça deklare eden en önde gelen silahlı örgütler arasında yer alıyor. Bu iki örgüt, lider kadrosunun bilinmesi ve Amerikalıların onları arananlar listesinin başına koyarak yakalanmalarını sağlayacak bir bilgi için 10 milyon dolarlık ödül vaat etmesi ile diğerlerinden ayrılıyor. Bu nedenle, bu iki örgüt, liderlerinin kim olduğu bilinmeden saldırı eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen diğer örgütlerden farklı. Bu örgütlere örnek olarak Ashab-ı Kehf, Saraya Evliya el-Dem ve Kerbela Tugayları verilebilir.

 Ketaib Hizbullah, Koordinasyon Çerçevesi içindeki silahlı fraksiyonların duyurularına bir dereceye kadar alaycı bir şekilde tepki gösterdi. Bu alaylı işaretler, Ketaib Hizbullah'ın güvenlik yetkilisi Ebu Mücahid el-Assaf'ın açıklamalarında açıkça görülüyordu. Bir açıklamasında, Hizbullah’ın silahların bir kısmını devlet yerine teslim almaya hazır olduğunu duyurdu. Bilhassa, “devlet kurumlarında kendisini kullanacak uzmanının bulunmadığı bazı özel silahları, örneğin insansız hava araçları ve kamikaze dronları teslim almayı ve bedellerini ödemeye hazırız” dedi. Başka bir açıklamasında ise, Assaf, silahlarını teslim ettiklerini açıklayan Koordinasyon Çerçevesi içindeki silahlı fraksiyonları artık “direnişçi” olmamakla tanımlayarak, “İslami Direniş saflarında yer almadıkları için bu durum garip görünmüyor, dahası bu kararların İslami Direniş ile hiçbir şekilde ilgisi yoktur” dedi.

Direniş bayrağını taşıyan örgütlerin sorunu, hâlâ ideolojiye bağlı kalmalarıdır. Henüz siyasi faaliyetlere dahil olmadıklarına ve bu nedenle silahlı mücadele ideolojisi ile siyasi arenaya girme arasında bir seçimle karşı karşıya olmadıklarına inanıyorlar. Belki de bu, silahlı fraksiyonların “ideolojik” bağlılığını devlete bağlılıktan daha öncelikli tutan tutumunda daha da açık bir şekilde kendini gösteriyor.

Ali Zeydi hükümeti, Koordinasyon Çerçevesi içindeki silahlı güçler ile silahları konusunda bir sorun yaşamayabilir, çünkü bu silahların elde tutulmasını haklı çıkaran anlatılar, güç ve nüfuzun cazibesine kıyasla çekiciliğini yitirmiş gibi görünüyor. Bu nedenle, silahları ile ideolojileri ve sloganları ile siyasi nüfuz alanında kalıp ganimetleri paylaşmak arasında bir seçim yapma anları geldi. Bu, silahlı hareketlerin savaş alanından siyasi eyleme geçiş yaptığı birçok ülkenin deneyimlerinde yaşanmış bir durumdur.

Irak, 7 Ekim 2023'te başlayan Ortadoğu'daki Tufan’ın gelişmelerinden izole bir ada değil. Bu Tufan, bölgedeki kırılgan devletlerin gerçekliğini yeniden şekillendirecektir

Bu noktada, İbn Haldun'un dediği gibi, “rehavet ve sükûnet” aşamasına, yani yönetimin ve otoritenin zevklerinin tadını çıkarmaya geçişle denklem daha da netleşiyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre siyasi geçiş deneyimlerinde, ayrıcalıkları ve fonları korumak karşılığında silahlardan ve hatta hükümet pozisyonlarından vazgeçmek, kamusal alana entegre olmak isteyen silahlı örgütlerin sorununa bir çözüm olarak görülmektedir.

Direniş örgütlerine gelince, Zeydi hükümetinin onlarla başa çıkmak için sadece iki seçeneği bulunuyor. Birincisi, siyasi diyaloga ve örgütler ile ateşkesle başlayan, devletin savaş ve barış kararı alma hakkını gasp etmek için silah kullanımını ve Irak'ın bölgesel komşularına karşı zor durumda kalmasını önleyen bir yol haritası oluşturmaya dayanmaktadır. Ardından, güvenlik kurumlarına entegrasyonları için atılacak adımlar konusunda bir anlaşmaya varılabilir. Bu adımlar, Irak'taki silahlı fraksiyonların kararları üzerinde önemli bir etkiye sahip olan İran ile silahlarını teslim etmeye yönelik baskılara katılması için diplomatik çabaları aktifleştirmeyi gerektiriyor; zira bu fraksiyonlar, Tahran'ın müttefik olarak gördüğü iktidar sisteminin varlığını tehdit ediyor. Bağdat hükümetinin yaptırımlara maruz kalması veya Washington'un gözünde güvenilmez bir ortak olması İran’ın çıkarına değildir.

İkinci seçenek ise silahlı örgütlerin devletin silahlı kuvvetleriyle çatışması ve karşı karşıya gelmesidir. Bu seçeneğin bedeli kolay olmayabilir, ancak devletin otoritesini yeniden tesis etmek için gerekli olacaktır.

Sonuç olarak, Irak, 7 Ekim 2023'te başlayan Ortadoğu'daki Tufan’ın gelişmelerinden izole bir ada değildir. Bu Tufan, bölgedeki kırılgan devletlerin gerçekliğini yeniden şekillendirecektir ve artık devletin silahlı gücüne paralel olarak faaliyet gösteren silahlı örgütler ve ideolojik ajandalar kapsamında faaliyet gösteren silahlı kollar var olmayacaktır. Bu denklemi kavrayamayanlar, kendilerini yeni Ortadoğu'nun yeniden şekillenen haritasının dışında bulacaklardır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
TT

12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)

Antoine el-Hac

Büyük güçler arasındaki jeopolitik gerilimlerin giderek arttığı bir dönemde, nükleer savaş tehdidi uzun yılların ardından yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşınıyor. Bir dönem bu riskin geçmişte kaldığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş olsa da, son gelişmeler küresel ölçekte endişelerin yeniden yükselmesine yol açıyor. Devletlerin askeri kapasitelerini geliştirmek ve nükleer sistemlerini modernize etmek için yürüttüğü rekabet sürerken, uzmanlar dünyanın sonuçları kontrol altına alınamayacak ölçekte bir felaketle karşı karşıya kalma ihtimaline her zamankinden daha fazla yaklaştığı uyarısında bulunuyor.

Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, dünya genelinde halen yaklaşık 12 bin 187 nükleer savaş başlığı bulunuyor. Bu rakam, zaman zaman siyasi ve medya söylemlerinde dile getirilen ‘dünyayı defalarca yok edebilecek bir güç’ iddiasını akıllara getirse de, bilimsel değerlendirmeler bu yaygın algıdan farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Fiziksel açıdan bakıldığında, günümüzde mevcut hiçbir nükleer cephanelik dünya gezegenini tamamen yok etme kapasitesine sahip değil. Çünkü bir gezegeni parçalamak veya ortadan kaldırmak için gereken enerji miktarı, insanlığın elindeki toplam yıkıcı gücün çok ötesinde bulunuyor. Ancak uzmanlara göre asıl tehlike gezegenin yok olması değil, insan uygarlığının bugünkü haliyle varlığını sürdüremeyecek ölçüde bir yıkıma uğraması ihtimali.

Yaklaşık hesaplamalara göre modern nükleer savaş başlıklarının gücü 100 ila 800 kiloton TNT eşdeğeri arasında değişiyor. Karşılaştırma amacıyla her bir savaş başlığının ortalama 300 kiloton güce sahip olduğu varsayıldığında, küresel nükleer cephaneliğin toplam yıkıcı kapasitesi yaklaşık 3,7 milyar ton TNT eşdeğerine ulaşıyor. Bu miktar, 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima kentini yerle bir eden atom bombasının yaklaşık 250 bin katına karşılık geliyor.

Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)

Bununla birlikte uzmanlar, ‘dünyayı 10 kez ya da 100 kez yok etme kapasitesi’ yönündeki ifadelerin büyük ölçüde mecazi bir anlatım olduğunu belirtiyor. Zira geniş çaplı bir nükleer savaşın, mevcut cephaneliğin tamamının kullanılmasına gerek kalmadan bile küresel ölçekte bir çöküşe yol açabileceği değerlendiriliyor. Uzmanlara göre nükleer patlamaların doğrudan neden olacağı yıkımın yanı sıra, ortaya çıkacak devasa yangınlar, altyapının çökmesi, radyoaktif kirlilik, ekonomik krizler, gıda kıtlığı ve sağlık sistemlerinde yaşanacak ağır tahribat, dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve çöküş sürecine sürükleyebilir.

Aynı kapsamda, Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), nükleer silahların insanlığın geliştirdiği en yıkıcı ve ayrım gözetmeyen silahlar olmaya devam ettiği uyarısında bulunuyor. Kuruluşa göre nükleer silahlar yalnızca patlama anında can kaybına yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda insanlar, çevre ve gelecek nesiller üzerinde uzun yıllar sürebilecek radyasyon etkileri bırakıyor.

ICAN, büyük bir kentin üzerinde tek bir nükleer silahın patlatılmasının kısa süre içinde yüz binlerce, hatta milyonlarca kişinin ölümüne neden olabileceğini belirtirken, büyük güçler arasında yaşanabilecek kapsamlı bir nükleer savaşın ise yüz milyonlarca insanın hayatına mal olabileceği konusunda uyarıyor.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)

Araştırmalar, bir nükleer patlamanın saniyeler içinde şok dalgaları, yoğun ısı ve radyasyon şeklinde muazzam miktarda enerji açığa çıkardığını ortaya koyuyor. Ses hızını aşan bir süratle yayılan patlama dalgası, binaları ve altyapıyı yerle bir ederken, patlama merkezine yakın bölgelerde bulunan insanların büyük bölümünün hayatını kaybetmesine neden oluyor. Ortaya çıkan aşırı yüksek sıcaklık ise geniş çaplı yangınları tetikleyerek, zamanla tüm şehirleri yutabilecek devasa ateş fırtınalarına dönüşebiliyor.

Uzmanlara göre daha da endişe verici olan husus ise iklim üzerindeki olası etkiler. Bazı bilimsel çalışmalar, günümüzde mevcut nükleer silahların yüzde 1’inden daha azının kullanılması halinde bile küresel iklim sisteminde ciddi bozulmalar yaşanabileceğini ve bunun yaklaşık 2 milyar insanı kıtlık riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini öne sürüyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre binlerce nükleer savaş başlığının kullanıldığı bir senaryonun ise tarımsal üretimi ve ekosistemleri dünya genelinde olumsuz etkileyecek kapsamlı bir ‘nükleer kışa’ yol açabileceği belirtiliyor.

Bu endişeler, özellikle ABD, Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi büyük nükleer cephaneliklere sahip ülkeler arasındaki gerilimlerin arttığı bir dönemde daha da güçleniyor. Uzmanlar, geleneksel çatışmaların nükleer bir boyut kazanması riskinin artık yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını, önlenmesi ve hazırlık yapılması gereken gerçekçi bir senaryo haline geldiğini vurguluyor.

Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)

Bu çerçevede, Atlantik Konseyi tarafından gerçekleştirilen bir ankete göre, katılımcı uzmanların yüzde 40’ı 2035 yılına kadar yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimalini mümkün görüyor. Daha da dikkat çekici olan ise ankete katılanların yaklaşık yarısının, böyle bir savaşta en az bir tarafın nükleer silah kullanacağı öngörüsünde bulunması.

Öte yandan küresel nükleer silah harcamalarındaki artış da sürüyor. Son raporlara göre nükleer silaha sahip dokuz ülke, 2025 yılı boyunca nükleer cephaneliklerini güçlendirmek ve modernize etmek amacıyla yaklaşık 119 milyar dolar harcadı. Bu rakamın, bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 19’luk bir artışa işaret ettiği belirtiliyor.

Harcama sıralamasında, listenin başında 69 milyar doların üzerinde bütçe ayıran ABD yer alırken, onu Çin, Birleşik Krallık ve Rusya takip etti.

Söz konusu veriler, dünyanın nükleer silahlara olan bağımlılığını azaltmak yerine bu kapasiteyi geliştirme ve yenileme yönünde ilerlediğine işaret ediyor. Nükleer silahlanma programları genişlerken, silahsızlanma girişimleri ile büyük güçler arasında güven inşa etmeyi amaçlayan diplomatik çabaların ise giderek zayıfladığına dikkat çekiliyor.

Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)

Sonuç olarak nükleer silahlar, gezegeni fiziksel olarak yok etme kapasitesine sahip olmasalar da, insanlığı ortadan kaldırabilecek ve dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve yıkım dönemine sürükleyebilecek güçte görülüyor. Bu nedenle birçok uzman, olası bir felaketin önlenmesinin yalnızca nükleer risklerin yönetilmesine değil, aynı zamanda nükleer cephaneliklerin azaltılması ve bu silahların kullanımının engellenmesine yönelik ciddi uluslararası çabalara bağlı olduğunu vurguluyor.

Ünlü fizikçi Albert Einstein da bu tehlikeye dikkat çekerek, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum; ancak Dördüncü Dünya Savaşı’nın sopa ve taşlarla yapılacağını biliyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Nükleer silahsızlanma savunucularının sıkça dile getirdiği görüş ise şu sözlerle özetleniyor: “Nükleer rulet oyununu kazanmanın tek yolu, oynamayı bırakmaktır.”


Zeydi hükümeti İran’ın etki alanından kademeli olarak çıkıyor mu?

 Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Başbakanlık Basın Ofisi)
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Başbakanlık Basın Ofisi)
TT

Zeydi hükümeti İran’ın etki alanından kademeli olarak çıkıyor mu?

 Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Başbakanlık Basın Ofisi)
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Başbakanlık Basın Ofisi)

Irak hükümeti, ülkenin dış politikasında kademeli bir yeniden konumlanmaya işaret eden adımlar atıyor. Bağdat yönetimi, İran’ın yıllar boyunca Irak’ın siyasi ve güvenlik kararları üzerindeki geniş nüfuzunun ardından, ABD ve Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor.

Bu gelişme, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin bir gün önce Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’ya Bağdat ile Şam arasında yeni bir koordinasyon mekanizması kurulması çağrısında bulunmasının ardından geldi. Aynı dönemde Irak Dışişleri Bakanlığı, İran’ın ABD’nin İran’daki hedeflere yönelik saldırılarına karşılık olarak Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün’e düzenlediği füze saldırılarını ilk kez kınayan bir açıklama yayımladı.

Irak Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, söz konusu saldırıların bölgesel istikrara tehdit oluşturduğu belirtilerek, ‘bölgenin daha geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenme tehlikesi’ konusunda uyarıda bulunuldu. Açıklamada, bunun bölgesel ve uluslararası güvenlik üzerinde ciddi olumsuz sonuçlar doğurabileceği vurgulanırken, mevcut koşulların diyalog ve sağduyunun öne çıkarılmasını, gerilimin kontrol altına alınmasına yönelik çabaların artırılmasını gerektirdiği ifade edildi.

Bakanlık ayrıca, “Arap ülkeleri ile komşu devletlerin istikrarı, Irak’ın istikrarı ve ulusal güvenliğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır” değerlendirmesinde bulunarak, bölge ülkeleri arasındaki stratejik ilişkilerin korunmasının ve kalkınma ile istikrara hizmet eden ortak çıkarların gözetilmesinin önemine dikkat çekti.

Gözlemciler, bu kınamanın yeni hükümetin attığı bir dizi adımın parçası olduğunu belirtiyor. Bu adımlar arasında silahların yalnızca devletin kontrolünde tutulmasını amaçlayan düzenlemelerin başlatılması ve Zeydi’nin çok sayıda Iraklı iş insanının yer alacağı bir heyetle Washington’a yapması beklenen ziyaret için hazırlıkların sürdürülmesi de bulunuyor. Söz konusu girişimlerin, Bağdat ile Washington arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açmayı hedeflediği ifade ediliyor.

Irak ile ABD arasındaki ilişkiler son yıllarda, Irak’taki Amerikan çıkarlarını hedef alan saldırılar nedeniyle sık sık gerilimlere sahne oldu. Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği ve Erbil’deki ABD Konsolosluğu’na yönelik saldırılar da bu kapsamda öne çıkarken, söz konusu eylemler İran’a yakın silahlı gruplara atfedildi. Bu durumun, iki ülke arasında daha kapsamlı bir siyasi ve ekonomik ortaklığın geliştirilmesi yönündeki fırsatları sınırladığı değerlendiriliyor.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi (INA)Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi (INA)

Artan mali baskılar

Bu diplomatik ve siyasi adımlar, Zeydi hükümetinin ciddi ekonomik ve mali zorluklarla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde atılıyor. Iraklı kaynaklara göre yeni hükümet, ciddi nakit sıkıntısı yaşayan bir hazine devraldı. Kullanılabilir mali rezervlerin 1 milyar doları aşmadığı belirtilirken, hükümetin yaklaşık 8 trilyon Irak dinarı, yani yaklaşık 6 milyar dolar tutarında acil mali yükümlülüklerle karşı karşıya olduğu ifade ediliyor.

Zeydi’nin, Iraklı siyasi gruplara yeni bir halk protestosu dalgasının önüne geçebilmek amacıyla zor ekonomik tedbirler almayı planladığını bildirdiği aktarıldı. Söz konusu protestoların, eski Başbakan Adil Abdülmehdi döneminde patlak veren 2019 gösterilerine benzer bir nitelik taşımasından endişe ediliyor.

Bu çerçevede, Zeydi hükümetinin kurulmasını destekleyen ve Koordinasyon Çerçevesi’nin önde gelen isimlerinden biri olan Hikmet Hareketi lideri Ammar el-Hekim, ülkenin karşı karşıya bulunduğu ‘mali baskıların’ bazı toplumsal kesimlere yönelik ödemelerin gecikmesine yol açabileceğini kabul etti. Hekim, bu durumun nedenleri arasında bölgesel gerilimlerin sürmesi ve Hürmüz Boğazı üzerinden enerji sevkiyatlarını etkileyen istikrarsızlıkların devam etmesini gösterdi.

Irak siyasetinin karşı karşıya olduğu krizin boyutlarına işaret eden bir diğer gelişme ise eski Başbakan Adil Abdülmehdi’den geldi. İran’la yakın ilişkileriyle bilinen Abdülmehdi, ABD ile ilişkilerin güçlendirilmesi ve Zeydi’nin Washington’a yapması beklenen ziyaretin başarıyla sonuçlandırılması çağrısında bulundu.

Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıcını simgeleyen tören sırasında Seraya es-Selam üyeleri, 4 Haziran 2026 (AP)Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıcını simgeleyen tören sırasında Seraya es-Selam üyeleri, 4 Haziran 2026 (AP)

Dış politikanın yeniden yönlendirilmesi

Mustansıriye Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi İsam el-Feyli’ye göre son dönemde yaşanan bölgesel gelişmeler, Irak’ı bölgesel dengeler içindeki konumunu yeniden gözden geçirmeye yöneltti.

El-Feyli, bölgenin tanık olduğu son savaşın Irak’ı da etkilediğini belirterek, bunun Irak’ın dış politika karar alma süreçlerinde daha bağımsız bir çizgi izlemesini zorunlu kıldığını söyledi. Pek çok ülkenin Bağdat’ı Tahran’a en yakın başkentlerden biri olarak gördüğüne dikkat çeken el-Feyli, bu algının da Irak’ın dış politika yaklaşımını etkilediğini ifade etti.

Zeydi’nin son dönemdeki girişimlerinin, Irak’ın Arap dünyası ve uluslararası toplumla daha dengeli ilişkiler kurma isteğine işaret ettiğini kaydeden el-Feyli, bunun aynı zamanda hükümetin karşı karşıya bulunduğu iç siyasi ve ekonomik sorunlarla da bağlantılı olduğunu dile getirdi.

El-Feyli, Bağdat’ın İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınamasını, Irak dış politikasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirdi. Mevcut bölgesel ve uluslararası dönüşümlerin, Irak’ın İran’a yakın konumunu sürdürmesini geçmişe kıyasla daha az avantajlı hale getirdiğini savunan el-Feyli, bu yaklaşımın artık yalnızca Zeydi’nin kişisel tercihi olmadığını söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan el-Feyli, Irak siyasi sistemi içinde giderek güçlenen bir kanaatin, mevcut gelişmelerin Tahran’la sıkı bağların sürdürülmesine hizmet etmediği yönünde olduğunu belirtti. El-Feyli ayrıca, Bağdat-Washington ilişkilerinin yeniden şekillendirilmesine ilişkin Amerikan talepleri arasında İran destekli silahlı gruplar dosyasının da bulunduğunu ifade etti.

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının kınanmasının bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen el-Feyli, Irak hükümetinin bunu artık doğrudan bir ulusal çıkar meselesi olarak gördüğünü kaydetti.

Öte yandan Kufe Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Galib ed-Daami, mevcut göstergelerin Irak’ın hızla ABD ile ilişkilerini güçlendirme ve İran ekseninin etkisinden kademeli olarak uzaklaşma yönünde ilerlediğini ortaya koyduğunu söyledi.

Şarku’l Avsat’a değerlendirmelerde bulunan Daami, bu dönüşümün en belirgin göstergelerinden birinin, silahlı grupların nüfuzunu sınırlandırmaya ve silahları devletin elinde toplamaya yönelik yürütülen çalışmalar olduğunu belirtti. Bunun, ülke içindeki güç dengelerinde somut bir değişime işaret ettiğini ifade eden Daami, resmî güvenlik kurumlarının rolünün güçlenmesinin ve devlet dışı silahlı yapıların etkisinin azalmasının daha istikrarlı bir devlet yapısının oluşmasına katkı sağlayacağını vurguladı.

Daami’ye göre bu süreç, Irak ekonomisinin desteklenmesi için daha elverişli bir ortam oluştururken, bölgesel çatışmaların ve rekabet halindeki eksenlerin ülkenin kalkınma süreci üzerindeki etkisini de azaltabilir.