​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
TT

​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)

Ahmed es-Suheyl
Irak’ta Fetih Koalisyonu ve diğer bazı Şii güçlerin Adnan ez-Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı olmalarına rağmen Zurfi, parlamentodan güvenoyu almasını sağlayacak çoğunluğun desteğini kazanmak üzere gibi görünüyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii güçlerini Zurfi’ye alternatif bir isim belirlemeye zorlama çabaları pratik sonuçlar vermezken Zurfi’nin çok sayıda Şii tarafın desteğini aldığı, bununla birlikte Sünni ve Kürt siyasi bloklarından açıkça bir ret ile karşılaşmadığı anlaşılıyor.
Ancak Zurfi’nin adaylığına,  Asaib Ehli'l Hak’a bağlı Sadikun Grubu’nun içinde yer aldığı Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Koalisyonu, eski başbakanlardan Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu ve gözlemcilerin hala kararsız olduğuna inandıkları Ammar el-Hekim liderliğindeki Ulusal Hikmet Koalisyonu gibi önde gelen Şii siyasi bloklar tarafından karşı çıkılıyor.
Buna karşın Irak eski Başbakanı Haydar el-İbadi liderliğindeki Nasır (Zafer) Koalisyonu ve Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi'nin desteklediği Sairun Koalisyonu gibi Şii siyasi bloklar, Zurfi’yi destekliyorlar. Sünni ve Kürt blokları ise Zurfi’yi destekleme veya desteklememe konusunda herhangi net bir tutum ortaya koymuyorlar.
Irak resmi haber Ajansı INA’ya göre Zurfi’nin parlamentodan kabinesinin ve hükümet programının oylanması amacıyla düzenlenecek olağanüstü oturum için bir tarih belirlemesini istiyor. Bu arada Zurfi, hükümet programını 4 Nisan Cumartesi günü Meclis Başkanlığı’na sunmuştu.

Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti
Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii kanadı, Zurfi’nin adaylığına karşı çıkma pozisyonunda birleştirme çabaları konuşulurken Iraklı siyasi bir kaynağın yerel haber sitelerinde yer alan açıklamasına göre Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti.
Sadr ile görüşmenin Kudüs Gücü Komutanı’nın gündeminde olduğunu söyleyen kaynak, ancak Sadr’ın bu görüşmeyi reddettiğini ve Irak’ın iç işlerine müdahale edilmemesi gerektiğini belirten bir mesaj gönderdiğini belirtti. Kaynak, Sadr'ın Askeri Danışmanı Ebu Dua İsavi’nin Sadr’dan Kaani’ye ‘Irak’ın yeni bir hükümet kurulması konusunda herhangi bir dış müdahaleyi reddettiği’ şeklinde yazılı bir mesaj ilettiğini söyledi.

Abdulmehdi görevde kaldı
İran’a yakın güçler olarak nitelendirilen başlıca Şii güçlerin, Zurfi’nin ‘anayasaya aykırı bir şekilde’ hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve ‘ABD yanlısı’ olduğu şeklindeki suçlamalarla yaptığı tüm itirazlara rağmen Sadr Hareketi, Zurfi’nin adaylığına karşı olduğunu hiç söylemedi. Bütün göstergeler, Sadr Hareketi’nin desteklediği Sairun Koalisyonu’nun mümkün olan en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını istediğine işaret etti.
Sairun Koalisyonu Milletvekili Riyad el-Mesudi konuyla ilgili açıklamasında, “Mesele, bazı istismarlar, ertelemeler ve gecikmelerin neden olduğu anayasal boşluklardan ve Zurfi'nin başarısız olma sürecinde Iraklıların ‘tartışmaları ve kabullenişleri’ gibi ifadelerin seçimlerinden kaynaklanıyor. Sairun Koalisyonu, ülkenin her alanda yaşadığı büyük zorluklar nedeniyle en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını önceliyor. Bazı siyasi bloklar, Adil Abdulmehdi'nin başbakan olarak kalması için başbakan adaylarını kasıtlı olarak reddetti. Çünkü böylece büyük kazançlar elde ettiklerini düşünüyorlar” diye konuştu.
 
Şii güçler tansiyonu yükseltiyor
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı çıkan hareketlerle birlikte, İran yanlısı silahlı gruplar da söylemlerini sertleştirdiler. İran yanlısı silahlı sekiz grup yayınladıkları ortak bir bildiri ile Adnan ez-Zurfi'yi ‘ABD’nin istihbarat ajanı’ olmakla suçlayarak bazı milletvekillerinin onu desteklemesini ise kınadılar.
Bu gerilim, Kaani'nin Şii güçler arasında Zurfi’nin adaylığına karşı fikir birliği elde etme çabalarına dair bir izlenim verebilir. Bununla birlikte gözlemcilere göre Sünni ve Kürt siyasi güçlere mevcut tutumlarından vazgeçmeleri şeklinde gönderilen bir mesaj da olabilir.
Ortak bildirinin yayınlanmasından birkaç saat sonra, Mukteda es-Sadr adına paylaşımlarda bulunmasıyla bilinen Salih Muhammed el-Iraki, Facebook hesabından, “Birçok siyasetçi ve kendilerini ‘Direniş Grupları’ olarak adlandıran gruplardan bazıları, belalardan ve salgınlardan rahatsız olmayıp hala çıkarları peşinde koşuyorlar. Direniş Grupları’na şunu söylemek istiyorum; ‘Dünyaya olan bu sevginizi dizginleyin. Çünkü halkınız ölüm, yaklaşan bir savaş ve Allah korusun salgının eşiğinde.’” ifadelerini kullandı.

İran’ın rolü zayıflıyor
Iraklı araştırmacı ve akademisyen Akil Abbas konuya ilişkin olarak İndepenedent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, “Süleymani ve Mühendis suikastının yanı sıra koronavirüs krizinden sonra İran’ın rolü zayıfladı. Bu durum, Kaani’nin Irak'taki görevinin başarısızlıkla sonuçlanmasına katkıda bulundu. İran’ın nüfuzu güçlü olmasa ve Şii güçlere kendi iradesini dayatamasa bile Kaani’nin başarısızlığının tek nedeni İran’ın rolünün zayıflaması değil” diye konuştu.
Ekonomik yaptırımlar ve koronavirüs krizinin bazı Şii aktörleri İran'ın iradesine meydan okuyacak şekilde güçlendirdiğini söyleyen Abbas, “Sadr’ın Kaani ile görüşmeyi reddetmesi şaşırtıcı bir durum değil. Sadr daha önce de birkaç kez bazı İranlı politikacılarla görüşmeyi reddetti. Hatta bazı durumlarda Süleymani ile görüşmeyi de reddettiği söylendi. Sadr, İran'ın gücüne bir tür başkaldırıyor. Fakat bu düşmanca değil, yumuşak bir başkaldırıdır” yorumunda bulundu.
Zurfi’nin kabinesinin parlamento tarafından onaylanma şansının çok yüksek olduğunu düşünen Abbas, Zurfi hükümetinin güvenoyu alma imkanının son saatlerde yapılacak anlaşmalara bağlı olduğunun da altını çizdi. Silahlı grupların Zurfi'ye karşı çıkmaları ve açıkça tehdit etmelerinin, onu parlamento çatısı altında engelleyecek güce sahip olmadıkları izlenimi verdiğini söyleyen Abbas, “Düşük petrol fiyatları ve koronavirüs krizinin yanı sıra yarı felçli geçici bir hükümetin varlığından kaynaklanan Irak’ta mevcut durum, siyasi elitlerin Zurfi’nin hükümet kurma çalışmalarını sürdürmesi için baskı yapmalarına neden oluyor” şeklinde konuştu.
Başbakanlık konusundaki tartışmaları sürdürmenin Adil Abdulmehdi’nin görevini sürdürmesini destekleyen taraflar için bir zaman kazanma taktiği olduğuna inandığını belirten Abbas, “Iraklılar bu davranışı ülkede yaşananlara karşı bir kayıtsızlık olarak yorumladı. Bu durum eğer koronavirüs riski azalırsa yüksek katılımları protestolara dönüşebilir” dedi.

Müzakere sayfası
Öte yandan siyaset araştırmacısı Hişam el-Muzani İndependent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sadr, İran ekolüne karşı ideolojik bir model. Bununla birlikte Süleymani’nin öldürülmesinden sonra genel olarak Irak'taki Şiiler siyasi krizle ilgili bağlantılarında farklılaştılar. Sadr, kendisini Batı ve Doğu'da ılımlı bir Şii alternatifi olarak sunup yeni bir imaj oluşturmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Kaani’nin Şii güçleri birleştirme görevinde başarısız olmasının nedeninin Süleymani’nin olmayışı değil, ABD’nin stratejisiyle doğrudan çatışmaya yönelmesi olduğunu söyleyen Muzani, söz konusu ABD stratejisinin, Zurfi’ye destek konusunda Şii siyasi güçlerin tutumunda çatlaklar yaratan, vizyonundaki bir değişiklik olduğunu belirtti.
Geleneksel Şii güçlerin en büyük korkularının, ABD ile İran arasında müzakere konusu haline gelmeleri, gözden çıkarılmaları ve doğrudan hedef alınmaları olduğuna dikkati çeken Muzani, “Bu güçlerin İran'ın elinde bir pazarlık konusu haline gelmesi, onlar için ABD’nin hava saldırılarından daha da kötü” diye konuştu.

Şii güçler arasında endişe ve parçalanma korkusu
Independent Arabia’ya konuşan gazeteci yazar Felah ez-Zehebi ise şunları söyledi;
“Tüm göstergeler, Zurfi’nin siyasi güçlerin çoğunun desteğini aldığına işaret ediyor. Bazılarının bunu, Haşdi Şabi çatısı altında olmayan silahlı gruplardan korktukları için açıklamadıklarına inanılıyor. İran, Irak'ı ABD ile müzakere edebileceği bir yangın yeri olarak görüyor. Ancak tam da yaptırımların bir kısmının kaldırılmasını beklerken ortaya çıkan tüm koşullar İran'a baskı yapıyor. Şii siyasi güçlerin çoğu, Zafer Koalisyonu ve Kanun Devleti Koalisyonu tarafından desteklendiği için Zurfi hükümetini destekliyor. Ammar el-Hekim ise sopayı dengede tutmaya çalışıyor. Ancak en sonunda bir yana ağırlık vermek zorunda kalacak. Sadr, ‘utanmaz milisler’ olarak nitelendirdiği tarafları yenerek Zurfi hükümetinin parlamentodan geçmesi için baskı yapacak. Temel endişe ise Zurfi'nin iktidara geldikten sonra bu güçlere yönelmesi ihtimaliyle ilgili. Şii güçler parçalandılar ve çatışma aşamasından aşınma aşamasına geçtiler.”



Suudi Arabistan Ulusal Deniz Taşımacılığı Şirketi: Hürmüz Boğazı’ndaki kazanın ardından Wadiyan tankeri güvenli durumda ve denize açılmaya hazır

Hürmüz Boğazı’nı geçen bir tanker (Arşiv – Reuters)
Hürmüz Boğazı’nı geçen bir tanker (Arşiv – Reuters)
TT

Suudi Arabistan Ulusal Deniz Taşımacılığı Şirketi: Hürmüz Boğazı’ndaki kazanın ardından Wadiyan tankeri güvenli durumda ve denize açılmaya hazır

Hürmüz Boğazı’nı geçen bir tanker (Arşiv – Reuters)
Hürmüz Boğazı’nı geçen bir tanker (Arşiv – Reuters)

Suudi Arabistan Ulusal Deniz Taşımacılığı Şirketi (Bahri), süper petrol tankeri Wadiyan’ın dün Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında bir kazaya karıştığını açıkladı. Şirket, tüm mürettebatın sağlık durumunun iyi olduğunu, geminin güvenli durumda bulunduğunu ve seyrine devam edebilecek durumda olduğunu bildirdi.

Şirketten yapılan açıklamada, uluslararası IMO numarası 9524970 olan tankerin 7 Temmuz’da kazaya maruz kaldığı belirtilerek, yapılan kontrollerin ardından gemideki mürettebat ve çalışanlar arasında herhangi bir yaralanma tespit edilmediği ifade edildi.

Bahri, kazanın meydana gelmesinin hemen ardından ilgili makamlara bilgi verildiğini, durumun yönetimi için ilgili tüm taraflarla koordinasyonun sürdüğünü ve gelişmelerin yakından takip edilmesi amacıyla tanker mürettebatıyla sürekli iletişim halinde olunduğunu kaydetti.

Bahri, çalışanlarının güvenliği, deniz çevresinin korunması ve filosunun güvenli şekilde işletilmesinin şirketin öncelikleri arasında yer aldığını vurgulayarak, tankerlerini en yüksek güvenlik ve operasyonel güvenilirlik standartlarına uygun şekilde işletmeyi sürdüreceğini belirtti.

Olay, dünyanın en önemli petrol ve uluslararası ticaret güzergâhlarından biri olan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin yakından takip edildiği bir dönemde meydana geldi.

Suudi Arabistan dün yaptığı açıklamada, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri sırasında Suudi Arabistan’a ait Wadiyan ile Katar’a ait Al Rukayyat tankerlerini hedef almasını en sert ifadelerle kınadı. Riyad, söz konusu saldırıların uluslararası deniz taşımacılığı güvenliğine ve küresel enerji arzının emniyetine yönelik kabul edilemez bir saldırı niteliği taşıdığını bildirdi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, İran’ın bu tür saldırıları sürdürmesinin uluslararası hukuk ve teamüllerin yanı sıra deniz ulaşımının serbestisini ve deniz yollarında güvenli geçişi güvence altına alan Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 2817 sayılı kararının da ağır ihlali olduğu ifade edildi.

Riyad yönetimi, İran’dan bölge güvenliğini, uluslararası deniz seyrüseferini ve enerji tedarikini tehdit eden tüm eylemlerine derhal son vermesini isterken, saldırılar ile bunların yol açtığı tüm zarar ve sonuçlardan Tahran’ı tamamen sorumlu tuttuğunu açıkladı.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi de İran’ın Wadiyan tankerini hedef almasını en sert ifadelerle kınadı. Budeyvi, saldırının uluslararası hukukun ve uluslararası deniz yollarının güvenliğine ilişkin kuralların açık ihlali olduğunu belirtti.

Budeyvi, saldırının İran’ın bölge güvenliğini istikrarsızlaştırmaya, küresel enerji güvenliğini zayıflatmaya ve uluslararası ticaret akışını tehdit etmeye yönelik düşmanca ve provokatif politikasını sürdürdüğünü gösterdiğini ifade etti. Bunun tüm uluslararası hukuk kuralları, teamüller ve anlaşmalara açık bir meydan okuma niteliği taşıdığını söyledi.

Budeyvi dün yayımladığı açıklamada, üye ülkelerin Suudi Arabistan ile tam dayanışma içinde olduğunu ve Riyad’ın ulusal çıkarlarını korumak amacıyla attığı tüm adımlara destek verdiğini vurguladı.

Aynı gün Katar Dışişleri Bakanlığı da İran’ın Doha Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Muhsin Kanani’yi bakanlığa çağırarak, Hürmüz Boğazı yakınlarından geçişi sırasında Al Rukayyat tankerinin hedef alınması nedeniyle protesto notası verdi.

Katar Dışişleri Bakanlığı Protokol Dairesi Müdürü İbrahim Fahru tarafından Kanani’ye iletilen protesto notasında, saldırının uluslararası deniz seyrüseferinin güvenliğine yönelik ciddi bir ihlal, küresel enerji arzı güvenliğine doğrudan tehdit ve uluslararası hukukun açık şekilde ihlali olduğu vurgulandı.

Notada, Katar’ın söz konusu saldırıyı ve bunun uluslararası deniz taşımacılığı güvenliği ile bölgesel istikrara yönelik oluşturduğu tehdidi kesin bir dille reddettiği belirtilerek, İran’dan bölge güvenliğini tehdit eden tüm uygulamalara derhal son vermesi ve uluslararası deniz seyrüseferi ile küresel enerji arzını riske atan eylemlerden kaçınması istendi.

Katar, uluslararası hukuk çerçevesinde çıkarlarını ve ulusal varlıklarını korumak amacıyla gerekli gördüğü tüm adımları atma hakkını saklı tuttuğunu da bildirirken, İran’dan saldırıyla ilgili acil açıklama yapmasını, benzer olayların tekrarını önleyecek tedbirleri almasını ve ilgili uluslararası hukuk kurallarına tam olarak uymasını talep etti.

Öte yandan birçok Arap ve Körfez ülkesi de İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapan Suudi petrol tankeri ile Katar’a ait doğal gaz tankerini hedef almasını kınayarak, söz konusu saldırıların uluslararası deniz taşımacılığının güvenliğini ciddi şekilde tehdit ettiğini vurguladı.


İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi

İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi
TT

İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi

İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi

ABD Başkanı Donald Trump, İran ile imzalanan geçici anlaşmanın sona erdiğini açıkladı. Açıklama, ABD ordusunun Hürmüz Boğazı’nda üç tankerin saldırıya uğramasının ardından İran’a yönelik yeni bir hava saldırısı dalgası başlatmasının hemen sonrasında geldi.

Trump, İranlılarla artık muhatap olmak istemediğini belirterek onları “hasta” olarak nitelendirdi. Ayrıca NATO’nun İran ve Grönland konularındaki tutumundan memnun olmadığını ifade etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Çarşamba sabaha karşı yaptığı açıklamada İran’a ağır bir bedel ödetmeyi amaçlayan bir dizi saldırı başlattığını duyurdu. CENTCOM’un X platformundaki açıklamasında, “İran’ın sergilediği saldırganlık sebepsiz ve tehlikelidir; ateşkesin açık bir ihlalini temsil etmektedir” denildi.

İran medyası ise ülkenin güneyindeki kıyı kenti Sirik’te, ayrıca Kişm Adası, Bender Abbas ve Buşehr’de bir dizi patlama meydana geldiğini bildirdi.

Öte yandan İran Devrim Muhafızları, Kuveyt ve Bahreyn’deki ABD üslerine saldırılar düzenlediklerini açıkladı. Kuveyt ordusu düşman İHA’ları ve füzeleri engellediğini duyururken, Kuveyt Dışişleri Bakanlığı İran’ın ülke topraklarına yönelik “hain saldırılarının” tekrarlanmasını kınadı. Bahreyn’de ise sabah saatlerinde alarm sirenleri çaldı.


Washington ve Tel Aviv: Stratejik ittifak denklemindeki ayrışmanın arkasında ne yatıyor?

Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)
Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)
TT

Washington ve Tel Aviv: Stratejik ittifak denklemindeki ayrışmanın arkasında ne yatıyor?

Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)
Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)

Ragida Atme

On yıllardır, Washington ve Tel Aviv'deki karar alma çevreleri ilişkilerini “sağlam bir ortaklık” olarak tanımladı ve dünyanın en güçlü stratejik ikilisi olduklarını söyledi. Gelgelelim ilişkiler son zamanlarda benzeri görülmemiş gerilimlere ve siyasi anlaşmazlıklara sahne oluyor. Birçok analize göre bu durum, söz konusu ittifakın tarihinde yeni ve farklı bir sayfa açabilir ve bu da önümüzdeki yıllarda bölgenin çehresini değiştirebilir. Bunun nedeni, sadece İsrail'in askeri operasyonları yönetme biçimi, Gazze'nin geleceği veya mevcut ABD yönetiminin güvenlik taahhütlerini yerine getirebilmesi hakkındaki artan İsrail endişesi değil. Aksine, bunun nedeni Washington'daki siyasi karar alma süreçlerinin artık eski diplomatik geleneklerle değil, ABD Başkanı Donald Trump'ın öncülük ettiği anlaşma yapma mantığıyla yönetilmesidir. On yıllardır koşulsuz Amerikan koruması altında yaşayan İsrail, şimdi kendisini desteğin sürmesini sağlamak için taktiksel itaate zorlayan yeni bir gerçeklikle karşı karşıya buluyor. Beyaz Saray'ın koridorlarında ve kapalı kapılar ardında, ilk kez, bölgenin Amerikan çıkarlarına zarar verecek tam teşekküllü bir savaşa sürüklenmesini önlemek için diplomasi ve ekonomik baskı yoluyla gerilimi kontrol altına almaya çalışanlar ile eylemlerini ABD başkanının gündemiyle uyumlu hale getirmek zorunda kalanlar arasında temel bir ayrışma belirginleşiyor.

İsrail'in 1948'deki kuruluşundan bu yana, Amerika Birleşik Devletleri onu tanıyan ilk ülke oldu ve İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük ABD dış yardım paketi haline gelen kademeli bir destek sağlamaya başladı. Bu yardım öncelikle İsrail'in niteliksel askeri üstünlüğünü desteklemeyi, bölgedeki diğer ülkelere karşı teknolojik üstünlüğünü sağlamayı ve eğitim, sağlık, enerji ve bilimsel araştırma alanlarında ortak iş birliğini amaçlıyor.

sdfrgthy
Trump ve İsrail arasındaki ilişkilerdeki gerilimler (Independent Arabia)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'nın (USAID) verilerine göre, 1946 ile 2023 yılları arasında İsrail'e yapılan toplam ABD yardımı yaklaşık 260 milyar dolara ulaştı. Resmi ABD tahminlerine göre, aynı dönemde İsrail'e yapılan ABD askeri yardımı yaklaşık 114,4 milyar dolar olup, buna ilave olarak füze savunması için yaklaşık 9,9 milyar dolar yardımda bulunuldu.

Kongre Araştırma Servisi'ne göre, ABD'nin İsrail'e sağladığı yıllık dış askeri finansman, İsrail askeri bütçesinin yaklaşık yüzde 16'sını temsil ediyor ve dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline gelen yerli bir İsrail savunma sanayisinin kurulmasına katkıda bulundu.

Büyük bir şok

Son birkaç ayda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, politikalarından bağımsız olarak ABD'nin İsrail'e olan sarsılmaz bağlılığına güvenerek, Trump yönetiminden beklentileri en üst seviyeye çıkardı. Ancak, Trump tarafından Fransa'da sonuçlandırılan ve müzakerelerin sonucunu etkilemese de İsrail'i dışlayan son ABD-İran anlaşması, Washington'un artık İsrail'in isteklerine göre hareket etmediğini açıkça gösterdi. İsrail'in ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptına şiddetli muhalefeti, ABD yönetiminin Netanyahu hükümetinin politikalarından, özellikle Lübnan'daki politikalarından duyduğu hoşnutsuzluğun boyutunu ortaya koydu. ABD yönetimi, iki taraf arasındaki keskin anlaşmazlıkları uluslararası medyaya açık etmekle kalmadı, Trump’ın kendisi Netanyahu'ya şahsen hakaret etti. Ardından Yardımcısı J. D. Vance, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’i İran ile yapılan anlaşmayı eleştirdikleri için sert bir şekilde hedef aldı.

J.D. Vance, İsrailli bakanları Başkan Trump'ı hedef alma konusunda uyararak, onun “şu anda dünyada İsrail'e sempati duyan tek devlet başkanı” olduğunu belirtti. Ayrıca İsrail'in ABD askeri desteğine büyük ölçüde bağımlı olduğunu da vurguladı.

Son aylarda İsrail'i koruyan silahların üçte ikisi Amerika Birleşik Devletleri'nde üretildi ve bedeli Amerikan vergi mükellefleri tarafından ödendi” dedi. İsrail merkezli Yediot Aharonot gazetesinden siyasi analist Itamar Eichner'e göre İsrail siyasi liderliği J.D.Vance'ın sert saldırısı karşısında büyük bir şok yaşadı.

Eski İsrail Askeri İstihbarat (AMAN) birimi subayı Jack Neria, yaşananların “iki ülke arasındaki ilişkinin doğasında tehlikeli bir değişimi” temsil ettiğini belirterek, Amerikan yönetiminin “artık kendi iç çıkarlarını ve önceliklerini her şeyin üstünde tutmaya başladığını” kaydetti. İsrail'e Amerikan silahlarının teslimatının kısıtlanması veya engellenmesi konusundaki konuşmaları “iki müttefik arasındaki ilişkide eşi benzeri görülmemiş bir değişim” olarak değerlendirdi.

Bu arada, İsrail'in eski Washington büyükelçisi Mike Herzog, Trump yönetiminin hedef alınmaya devam edilmesinin sonuçları konusunda uyararak, iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin en düşük seviyesinde olduğunu ve “İsrailli yetkililerin sorumsuz açıklamalarının Beyaz Saray ile kalıcı bir kopmaya yol açabileceğini” belirtti.

 Güç açığı

İsrail açısından bakıldığında, üç aydan fazla süren çatışmayı sona erdiren ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptı, önemli nükleer tesislerin kapatılması ve sökülmesi konusunda bir taahhüt içermiyor. Ayrıca, özellikle İsfahan, Natanz ve Fordo tesislerindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetini belirleyen bir madde içermiyor ve İran'ın zenginleştirme kapasitesini korumasını engellemiyor.

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi, İsrail itirazının özünün, mutabakat zaptının içeriğiyle değil, savaşı sona erdirmeyi ve müzakere yoluna girmeyi reddetmesiyle ilgili olduğuna işaret etti. Bu arada, ABD yönetimi İran ile siyasi bir uzlaşma sürecine geçiş yapmayı, askeri kazanımları boşa harcama değil, onlara yapılan bir yatırım olarak değerlendiriyor. Zira ona göre askeri saldırılar, beraberindeki ekonomik abluka ve doğrudan tehditler istenen amacı gerçekleştirmiş ve İran'ı bir kez daha müzakereleri kabul etmeye zorlamıştır.

Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nün değerlendirmesine göre mutabakat zaptı, İsrail'in askeri gücü ile savaşın siyasi sonucunu etkileme gücü arasındaki açığı belirgin hale getiriyor. İsrail askeri, istihbarat ve teknolojik gücünü göstermiş olsa da bunları bir uzlaşmanın şartları üzerinde yeterli etki yaratmak için kullanamadı. Bu nedenle, kendisini bir kez daha, kendisi olmadan formüle edilmiş ve geniş uluslararası desteğe sahip bir Amerikan girişiminin neredeyse tek eleştirmeni konumunda buldu.

Askeri bağımsızlık

İsrail'de, ABD'nin Tel Aviv’in güney Lübnan ve Suriye'deki Hermon Dağı'ndan çekilme, askeri operasyonlarını azaltma ve kuzeyde İsrail ordusunun hareket özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir taahhütte bulunma taleplerini reddetmeye devam etmesi halinde, ABD ile olan anlaşmazlığın acı verici pratik adımlara dönüşebileceğine dair iç endişeler artıyor. Bu arada Financial Times, iki taraf arasında on yıl sürmesi beklenen yeni bir uzun vadeli güvenlik anlaşmasına ilişkin resmi görüşmelerin, eski Başkan Barack Obama döneminde 2016'da imzalanan mutabakat zaptının yerini alacağını bildirdi. Bu anlaşmanın, harcama mekanizmalarını, fonlamanın niteliğini ve iki taraf arasındaki askeri ve endüstriyel entegrasyon düzeyini kapsayan güvenlik ilişkisi çerçevesinin tamamen yeniden düzenlenmesini içereceğini ifade etti.

Gazete, müzakerelerdeki kilit eğilimlerden birinin, araştırma, geliştirme ve askeri sistemlerin ortak üretimi alanlarında iş birliğini genişletmek karşılığında doğrudan nakit transferlerine olan bağımlılığı azaltmak olduğunu belirtiyor.

scdvf
ABD-İsrail ilişkileri benzeri görülmemiş ve zorlu bir sınavla karşı karşıya (AFP)

Buna karşılık, Netanyahu, Gush Etzion bölgesindeki Migdal Oz yerleşim yerinde yedek muharip subay adayları ile buluşmasında, İsrail'in askeri kapasitesini güçlendirmenin ve silahlanmada bağımsızlık kazanmanın önemini vurguladı. Hükümetinin, 2028 yılına kadar ABD'den alınan 38 milyar dolarlık askeri yardımdan kademeli olarak vazgeçmeyi ve nihayetinde tam bağımsızlık elde etmeyi hedeflediğini açıkladı. Geçtiğimiz yıl Aralık ayında da Netanyahu, İsrail'in diğer ülkelere olan bağımlılığını azaltmak için bağımsız bir silah sanayisi geliştirmek üzere 350 milyar şekel (110 milyar dolar) harcayacağını belirtmişti. Bu, özellikle İsrail Savunma Bakanlığı'na göre İsrail'in 2025 yılında askeri ihracatta rekor kırarak 19,2 milyar dolara ulaşması ve ihracatının 2024 yılına göre yüzde 30 artış göstermesi göz önüne alındığında önemli. Askeri ihracatla ilgili yıllık rapora göre, bu rakam İsrail tarihinin en yüksek seviyesini temsil ediyor; ihracat beş yılda iki katından fazla, on yılda ise dört katına çıktı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ABD Kongresi'nde şu anda doğrudan mali yardım modelinden ortak üretim ve derin endüstriyel ortaklıklara geçişi hedefleyen girişimler değerlendiriliyor.

Gözlemcilere göre bu geçiş, İsrail'in teknolojik üstünlüğünü sürdürmesini sağlarken, onu ABD savunma sanayi döngüsüne daha yakından bağlamayı amaçlıyor.

Kamuoyunun öfkesi

Trump'ın eleştirileri, Vance'in sert mesajları ve Netanyahu hükümetinin Lübnan'da taviz verme konusundaki uzlaşmazlığı arasında, analistler ABD-İsrail ilişkilerinin, özellikle ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşının Trump'ın popülaritesini doğrudan ve olumsuz etkilemesi nedeniyle, benzeri görülmemiş ve zorlu bir sınavla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. ABC News'in Washington Post ve Ipsos ile iş birliği içinde mayıs ayında yaptığı bir kamuoyu yoklaması, Trump’a destek oranının mevcut başkanlık dönemindeki en düşük seviye olan yüzde 37'ye gerilediğini gösterdi. Bu arada, performansından duyulan hoşnutsuzluğun oranı iki dönem boyunca kaydedilen en yüksek seviye olan yüzde 62'ye ulaştı. Kamuoyu yoklaması, Trump'ın özellikle yaşam maliyeti, enflasyon, ekonomi ve dış ilişkiler gibi kilit konulardaki yönetimini büyük bir çoğunluğun reddettiğini ortaya koyuyor.

Buna ilave olarak, Amerikalıların yüzde 66'sı İran'a karşı askeri güç kullanımını bir hata olarak değerlendirerek onaylamadıklarını ifade etti. Bu arada, yüzde 65'i de ABD’nin müttefikleriyle olan ilişkilerinden memnuniyetsizliklerini dile getirdi; bu da açıkça İsrail'e bir gönderme.

İsrail'in İran ile savaş arzusuna karşı Amerikan hamleleri, Amerikan kamuoyunun İsrail'e olan desteğindeki düşüşle eş zamanlı olarak geldi. Pew Araştırma Merkezi'nin yaptığı bir anket, on Amerikalıdan altısının artık İsrail'e olumsuz baktığını, bunun geçen yıla göre yedi puanlık ve 2022'ye göre yirmi puanlık bir artış olduğunu ortaya koydu. Çok olumsuz görüşlerin yüzdesi de dört yıl öncesine göre yüzde 10'dan yüzde 28'e yükseldi.

Amerikalıların yüzde 60'ı İsrail Başbakanı Netanyahu'nun uluslararası ilişkilerle ilgili kararlarına olan güvenini kaybetti. Öte yandan, Haziran 2026'da İbrani Üniversitesi tarafından yapılan bir anket, İsrail liderliğinin güven konusunda daha geniş bir kriz yaşadığını gösterdi. Ankete katılanların neredeyse dörtte üçü, Netanyahu'nun İsrail'in önemli kazanımlar elde ettiği ve varoluşsal bir tehdidi ortadan kaldırdığı iddiasına inanmadıklarını söyledi.

Bu arada, yüzde 56,4'ü savaş yönetimini “başarısız” veya “kötü” olarak değerlendirdi. İsrail'de yapılan son kamuoyu anketleri de Netanyahu'nun Likud Partisi’nin popülaritesinde önemli bir düşüşe işaret ediyor. Parti, yaklaşan seçimlerin Netanyahu’nun siyasi ve kişisel geleceği için belirleyici olabileceği göz önüne alındığında, hassas bir siyasi dönemle karşı karşıya gibi görünüyor.

İsrail medyasının büyük bir kısmı ABD-İran anlaşmasını krizin sonu değil, bir dönüşümün başlangıcı olarak görürken, diğerleri İsrail'in Washington'un Ortadoğu vizyonunda merkezi bir stratejik ortak olarak kalacağını vurguluyor. Tarih, iki taraf arasındaki anlaşmazlıkların çoğu zaman ittifakı parçalamaktan ziyade güçlendirdiğini gösteriyor; çünkü ortak güvenlik ve teknolojik çıkarlar, geçici siyasi ayrışmalardan daha güçlü olmayı sürdürüyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."