​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
TT

​İran, Irak’taki Şiileri birleştiremedi

Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)
Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ile görüşmeyi reddetti (Getty Images)

Ahmed es-Suheyl
Irak’ta Fetih Koalisyonu ve diğer bazı Şii güçlerin Adnan ez-Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı olmalarına rağmen Zurfi, parlamentodan güvenoyu almasını sağlayacak çoğunluğun desteğini kazanmak üzere gibi görünüyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii güçlerini Zurfi’ye alternatif bir isim belirlemeye zorlama çabaları pratik sonuçlar vermezken Zurfi’nin çok sayıda Şii tarafın desteğini aldığı, bununla birlikte Sünni ve Kürt siyasi bloklarından açıkça bir ret ile karşılaşmadığı anlaşılıyor.
Ancak Zurfi’nin adaylığına,  Asaib Ehli'l Hak’a bağlı Sadikun Grubu’nun içinde yer aldığı Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Koalisyonu, eski başbakanlardan Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu ve gözlemcilerin hala kararsız olduğuna inandıkları Ammar el-Hekim liderliğindeki Ulusal Hikmet Koalisyonu gibi önde gelen Şii siyasi bloklar tarafından karşı çıkılıyor.
Buna karşın Irak eski Başbakanı Haydar el-İbadi liderliğindeki Nasır (Zafer) Koalisyonu ve Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi'nin desteklediği Sairun Koalisyonu gibi Şii siyasi bloklar, Zurfi’yi destekliyorlar. Sünni ve Kürt blokları ise Zurfi’yi destekleme veya desteklememe konusunda herhangi net bir tutum ortaya koymuyorlar.
Irak resmi haber Ajansı INA’ya göre Zurfi’nin parlamentodan kabinesinin ve hükümet programının oylanması amacıyla düzenlenecek olağanüstü oturum için bir tarih belirlemesini istiyor. Bu arada Zurfi, hükümet programını 4 Nisan Cumartesi günü Meclis Başkanlığı’na sunmuştu.

Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti
Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Şii kanadı, Zurfi’nin adaylığına karşı çıkma pozisyonunda birleştirme çabaları konuşulurken Iraklı siyasi bir kaynağın yerel haber sitelerinde yer alan açıklamasına göre Sadr hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Kaani ile görüşmeyi reddetti.
Sadr ile görüşmenin Kudüs Gücü Komutanı’nın gündeminde olduğunu söyleyen kaynak, ancak Sadr’ın bu görüşmeyi reddettiğini ve Irak’ın iç işlerine müdahale edilmemesi gerektiğini belirten bir mesaj gönderdiğini belirtti. Kaynak, Sadr'ın Askeri Danışmanı Ebu Dua İsavi’nin Sadr’dan Kaani’ye ‘Irak’ın yeni bir hükümet kurulması konusunda herhangi bir dış müdahaleyi reddettiği’ şeklinde yazılı bir mesaj ilettiğini söyledi.

Abdulmehdi görevde kaldı
İran’a yakın güçler olarak nitelendirilen başlıca Şii güçlerin, Zurfi’nin ‘anayasaya aykırı bir şekilde’ hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve ‘ABD yanlısı’ olduğu şeklindeki suçlamalarla yaptığı tüm itirazlara rağmen Sadr Hareketi, Zurfi’nin adaylığına karşı olduğunu hiç söylemedi. Bütün göstergeler, Sadr Hareketi’nin desteklediği Sairun Koalisyonu’nun mümkün olan en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını istediğine işaret etti.
Sairun Koalisyonu Milletvekili Riyad el-Mesudi konuyla ilgili açıklamasında, “Mesele, bazı istismarlar, ertelemeler ve gecikmelerin neden olduğu anayasal boşluklardan ve Zurfi'nin başarısız olma sürecinde Iraklıların ‘tartışmaları ve kabullenişleri’ gibi ifadelerin seçimlerinden kaynaklanıyor. Sairun Koalisyonu, ülkenin her alanda yaşadığı büyük zorluklar nedeniyle en kısa sürede bir hükümetin kurulmasını önceliyor. Bazı siyasi bloklar, Adil Abdulmehdi'nin başbakan olarak kalması için başbakan adaylarını kasıtlı olarak reddetti. Çünkü böylece büyük kazançlar elde ettiklerini düşünüyorlar” diye konuştu.
 
Şii güçler tansiyonu yükseltiyor
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Zurfi’nin hükümeti kurmakla görevlendirilmesine karşı çıkan hareketlerle birlikte, İran yanlısı silahlı gruplar da söylemlerini sertleştirdiler. İran yanlısı silahlı sekiz grup yayınladıkları ortak bir bildiri ile Adnan ez-Zurfi'yi ‘ABD’nin istihbarat ajanı’ olmakla suçlayarak bazı milletvekillerinin onu desteklemesini ise kınadılar.
Bu gerilim, Kaani'nin Şii güçler arasında Zurfi’nin adaylığına karşı fikir birliği elde etme çabalarına dair bir izlenim verebilir. Bununla birlikte gözlemcilere göre Sünni ve Kürt siyasi güçlere mevcut tutumlarından vazgeçmeleri şeklinde gönderilen bir mesaj da olabilir.
Ortak bildirinin yayınlanmasından birkaç saat sonra, Mukteda es-Sadr adına paylaşımlarda bulunmasıyla bilinen Salih Muhammed el-Iraki, Facebook hesabından, “Birçok siyasetçi ve kendilerini ‘Direniş Grupları’ olarak adlandıran gruplardan bazıları, belalardan ve salgınlardan rahatsız olmayıp hala çıkarları peşinde koşuyorlar. Direniş Grupları’na şunu söylemek istiyorum; ‘Dünyaya olan bu sevginizi dizginleyin. Çünkü halkınız ölüm, yaklaşan bir savaş ve Allah korusun salgının eşiğinde.’” ifadelerini kullandı.

İran’ın rolü zayıflıyor
Iraklı araştırmacı ve akademisyen Akil Abbas konuya ilişkin olarak İndepenedent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, “Süleymani ve Mühendis suikastının yanı sıra koronavirüs krizinden sonra İran’ın rolü zayıfladı. Bu durum, Kaani’nin Irak'taki görevinin başarısızlıkla sonuçlanmasına katkıda bulundu. İran’ın nüfuzu güçlü olmasa ve Şii güçlere kendi iradesini dayatamasa bile Kaani’nin başarısızlığının tek nedeni İran’ın rolünün zayıflaması değil” diye konuştu.
Ekonomik yaptırımlar ve koronavirüs krizinin bazı Şii aktörleri İran'ın iradesine meydan okuyacak şekilde güçlendirdiğini söyleyen Abbas, “Sadr’ın Kaani ile görüşmeyi reddetmesi şaşırtıcı bir durum değil. Sadr daha önce de birkaç kez bazı İranlı politikacılarla görüşmeyi reddetti. Hatta bazı durumlarda Süleymani ile görüşmeyi de reddettiği söylendi. Sadr, İran'ın gücüne bir tür başkaldırıyor. Fakat bu düşmanca değil, yumuşak bir başkaldırıdır” yorumunda bulundu.
Zurfi’nin kabinesinin parlamento tarafından onaylanma şansının çok yüksek olduğunu düşünen Abbas, Zurfi hükümetinin güvenoyu alma imkanının son saatlerde yapılacak anlaşmalara bağlı olduğunun da altını çizdi. Silahlı grupların Zurfi'ye karşı çıkmaları ve açıkça tehdit etmelerinin, onu parlamento çatısı altında engelleyecek güce sahip olmadıkları izlenimi verdiğini söyleyen Abbas, “Düşük petrol fiyatları ve koronavirüs krizinin yanı sıra yarı felçli geçici bir hükümetin varlığından kaynaklanan Irak’ta mevcut durum, siyasi elitlerin Zurfi’nin hükümet kurma çalışmalarını sürdürmesi için baskı yapmalarına neden oluyor” şeklinde konuştu.
Başbakanlık konusundaki tartışmaları sürdürmenin Adil Abdulmehdi’nin görevini sürdürmesini destekleyen taraflar için bir zaman kazanma taktiği olduğuna inandığını belirten Abbas, “Iraklılar bu davranışı ülkede yaşananlara karşı bir kayıtsızlık olarak yorumladı. Bu durum eğer koronavirüs riski azalırsa yüksek katılımları protestolara dönüşebilir” dedi.

Müzakere sayfası
Öte yandan siyaset araştırmacısı Hişam el-Muzani İndependent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sadr, İran ekolüne karşı ideolojik bir model. Bununla birlikte Süleymani’nin öldürülmesinden sonra genel olarak Irak'taki Şiiler siyasi krizle ilgili bağlantılarında farklılaştılar. Sadr, kendisini Batı ve Doğu'da ılımlı bir Şii alternatifi olarak sunup yeni bir imaj oluşturmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Kaani’nin Şii güçleri birleştirme görevinde başarısız olmasının nedeninin Süleymani’nin olmayışı değil, ABD’nin stratejisiyle doğrudan çatışmaya yönelmesi olduğunu söyleyen Muzani, söz konusu ABD stratejisinin, Zurfi’ye destek konusunda Şii siyasi güçlerin tutumunda çatlaklar yaratan, vizyonundaki bir değişiklik olduğunu belirtti.
Geleneksel Şii güçlerin en büyük korkularının, ABD ile İran arasında müzakere konusu haline gelmeleri, gözden çıkarılmaları ve doğrudan hedef alınmaları olduğuna dikkati çeken Muzani, “Bu güçlerin İran'ın elinde bir pazarlık konusu haline gelmesi, onlar için ABD’nin hava saldırılarından daha da kötü” diye konuştu.

Şii güçler arasında endişe ve parçalanma korkusu
Independent Arabia’ya konuşan gazeteci yazar Felah ez-Zehebi ise şunları söyledi;
“Tüm göstergeler, Zurfi’nin siyasi güçlerin çoğunun desteğini aldığına işaret ediyor. Bazılarının bunu, Haşdi Şabi çatısı altında olmayan silahlı gruplardan korktukları için açıklamadıklarına inanılıyor. İran, Irak'ı ABD ile müzakere edebileceği bir yangın yeri olarak görüyor. Ancak tam da yaptırımların bir kısmının kaldırılmasını beklerken ortaya çıkan tüm koşullar İran'a baskı yapıyor. Şii siyasi güçlerin çoğu, Zafer Koalisyonu ve Kanun Devleti Koalisyonu tarafından desteklendiği için Zurfi hükümetini destekliyor. Ammar el-Hekim ise sopayı dengede tutmaya çalışıyor. Ancak en sonunda bir yana ağırlık vermek zorunda kalacak. Sadr, ‘utanmaz milisler’ olarak nitelendirdiği tarafları yenerek Zurfi hükümetinin parlamentodan geçmesi için baskı yapacak. Temel endişe ise Zurfi'nin iktidara geldikten sonra bu güçlere yönelmesi ihtimaliyle ilgili. Şii güçler parçalandılar ve çatışma aşamasından aşınma aşamasına geçtiler.”



BAE, Irak'tan kendi topraklarından başlatılan saldırıları durdurmasını istedi

Abu Dabi'deki Barakah Nükleer Santrali (WAM)
Abu Dabi'deki Barakah Nükleer Santrali (WAM)
TT

BAE, Irak'tan kendi topraklarından başlatılan saldırıları durdurmasını istedi

Abu Dabi'deki Barakah Nükleer Santrali (WAM)
Abu Dabi'deki Barakah Nükleer Santrali (WAM)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bugün Irak hükümetine çağrıda bulunarak, Barakah Nükleer Güç Santrali’ni hedef alan insansız hava aracı (İHA) saldırısının ardından kendi topraklarından kaynaklanan "bütün düşmanca eylemlerin acilen, kayıtsız ve şartsız olarak" engellenmesini istedi.

BAE Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ülke içindeki kritik sivil tesisleri hedef alan "kalleş terör saldırıları" şiddetle kınandı. Açıklamada, İHA’lardan birinin ez-Zafra bölgesinde bulunan Barakah Santrali’nin yakınındaki bir elektrik jeneratörüne isabet ettiği belirtildi.

Bakanlık, bu saldırıların BAE’nin egemenliğinin ve hava sahasının açık bir ihlali olduğunu, aynı zamanda uluslararası hukuk ile Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nı açıkça çiğnediğini vurguladı. Bağdat yönetimine, bölge güvenliği ve istikrarının korunması adına kendi topraklarından yönelen tehditlere karşı derhal ve sorumlu bir şekilde harekete geçme çağrısı yapıldı.

Açıklamada ayrıca, "Irak Cumhuriyeti hükümetinin, topraklarından kaynaklanan tüm düşmanca eylemleri acilen, kayıtsız ve şartsız olarak engelleme yükümlülüğü ile bu tehditlere karşı ivedi, anlık ve sorumlu bir yaklaşım sergilemesi gerektiği" ifade edildi.

BAE Savunma Bakanlığı pazar günü yaptığı açıklamada, hava savunma sistemlerinin ülkenin batı sınırından hava sahasına giren üç İHA’dan ikisini başarıyla imha ettiğini, üçüncüsünün ise nükleer santralin iç çeperinin dışındaki bir elektrik jeneratörüne isabet ettiğini duyurmuştu. Saldırıda tesis içinde herhangi bir hasar meydana gelmediği bildirilmişti.

Suudi Arabistan ve KİK'ten BAE'ye tam destek

Saldırıyı "en sert ifadelerle" kınayan Suudi Arabistan, bölge güvenliğini ve istikrarını tehdit eden bu eylemleri kesin bir dille reddettiğini açıkladı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Krallığın BAE ile tam bir dayanışma içinde olduğunu ve BAE'nin egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak adına alacağı tüm önlemleri desteklediğini vurguladı. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, BAE Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayid ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek saldırı sonrası güvenlik önlemleri hakkında bilgi aldı.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de saldırıyı "tehlikeli bir tırmanış" ve bölge güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak nitelendirdi ve KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, kritik bir nükleer tesisin hedef alınmasının, nükleer tesislerin korunmasına ilişkin uluslararası hukuk ve normların açık ihlali olduğunu belirtti. El-Budeyvi; bölgesel ve uluslararası güvenliği, sivillerin emniyetini, çevreyi ve küresel enerji arzını etkileyebilecek felaket doğuracak sonuçlar konusunda uyarıda bulunarak, KİK ülkelerinin, güvenliğini ve istikrarını koruma mücadelesinde BAE'nin yanında olduğunu yineledi.


Güney Lübnan’daki Sur ve Nebatiye’ye düzenlenen İsrail hava saldırılarında 19 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’daki Nebatiye’ye düzenlediği hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (Reuters)
İsrail’in Güney Lübnan’daki Nebatiye’ye düzenlediği hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (Reuters)
TT

Güney Lübnan’daki Sur ve Nebatiye’ye düzenlenen İsrail hava saldırılarında 19 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’daki Nebatiye’ye düzenlediği hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (Reuters)
İsrail’in Güney Lübnan’daki Nebatiye’ye düzenlediği hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (Reuters)

Güney Lübnan’da dün düzenlenen İsrail hava saldırılarında 19 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Lübnan Sağlık Bakanlığı, saldırılara ilişkin yaptığı açıklamada can kaybına dair yeni bilgiler paylaştı. Öte yandan Hizbullah, İsrail güçleriyle çatışmalara girdiğini duyurdu. Tüm bu gelişmeler, taraflar arasında varılan ateşkes anlaşmasına rağmen yaşandı.

Lübnan Sağlık Bakanlığı yaptığı yazılı açıklamada, İsrail’in Sur’a bağlı Deyr Kanun en-Nehr beldesine düzenlediği hava saldırısında ilk belirlemelere göre 10 kişinin yaşamını yitirdiğini, bunlar arasında üç çocuk ve üç kadının bulunduğunu, ayrıca biri çocuk olmak üzere üç kişinin yaralandığını bildirdi.

Bakanlık ayrıca, Nebatiye ve Sur’a yönelik saldırılarda dokuz kişinin daha hayatını kaybettiğini, 29 kişinin yaralandığını açıkladı.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA) tarafından aktarılan bilgilere göre, İsrail hava saldırıları Sur bölgesinde Maşuk, el-Havş, Burc eş-Şemali, Marake, el-Mecadel ve Hanaviye gibi birçok noktayı; Nebatiye’de ise Dibbin ve Kfar Sir bölgelerini hedef aldı.

Güney Lübnan’da İsrail tarafından düzenlenen hava saldırılarında bir binanın üst katlarının çöktüğü, çevredeki yapılar ile park halindeki araçların da zarar gördüğü bildirildi.

Maşuk bölgesine yönelik saldırıda bir binanın iki üst katının yıkıldığı, çevredeki binalarda ve araçlarda da hasar oluştuğu aktarıldı. Nebatiye’deki es-Seray mahallesine düzenlenen saldırının ise dükkânlar, eski bir cami ve tarihi konutların bulunduğu bölgede büyük yıkıma yol açtığı, saldırı sonrası yoğun duman yükseldiğinin görüldüğü belirtildi.

İsrail Ordu Sözcüsü’nün dün Güney Lübnan’da, Litani Nehri’nin kuzeyinde yer alan 11 köy ile Batı Bekaa bölgesindeki bir yerleşim için iki kez tahliye uyarısı yaptığı, ardından Hizbullah’ı ateşkes anlaşmasını ihlal etmekle suçlayarak saldırılar başlattığı ifade edildi. Ancak söz konusu uyarıların Deyr Kanun en-Nehr beldesini kapsamadığı kaydedildi.

İsrail ordusu ayrı bir açıklamada, Lübnan yönünden gelen bir insansız hava aracının (İHA) hava savunma sistemleri tarafından düşürüldüğünü duyurdu.

Öte yandan Hizbullah tarafından yayımlanan açıklamada, ‘direniş savaşçılarının’ dün saat 22.15’te Hadasa çevresine ilerlemeye çalışan İsrail ordusuna ait bir birliğe orta ve roketatar silahlarla saldırı düzenlediği, bu saldırıda bir Merkava tankının imha edildiği ve çok sayıda askerin yaralandığı iddia edildi.

ftbfgrg
Güney Lübnan’daki Deyr Kanun en-Nehr beldesini hedef alan İsrail hava saldırısının gerçekleştiği yerden yükselen dumanı izleyen bir çocuk (AFP)

Hizbullah ayrıca dün, İsrail güçlerine karşı sınır hattındaki birçok noktada saldırılar düzenlediğini ve kuzey İsrail’deki Demir Kubbe batarya mevzilerinin hedef alındığını açıkladı.

Lübnan Sivil Savunma Teşkilatı ise İsrail’e ait bir devriyenin Raşiya el-Fahhar beldesi çevresine sızmasının ardından yedi Lübnan vatandaşının kaybolduğunu bildirdi.

Açıklamada, daha sonra bu kişilerden dördünün serbest bırakıldığı, üçünün ise halen İsrail güçlerinin elinde bulunduğu ifade edildi.

28 Şubat’ta İsrail-ABD’nin İran’a ortak saldırısıyla başlayan Ortadoğu’daki savaş çemberi, Hizbullah’ın İran Dini Lideri Ali Hamaney’in öldürülmesine karşılık olarak 2 Mart’ta İsrail’e füze fırlatmasının ardından Lübnan’a da yayıldı.

İsrail, buna karşılık Lübnan’da geniş çaplı hava saldırıları düzenlerken, güneydeki sınır bölgelerinde kara harekâtı da başlattı.

Ateşkesin 17 Nisan’da ilan edilmesinin ve 45 gün süreyle uzatılmasının yürürlüğe girmesinin ardından, İsrail güçlerinin Hizbullah unsurlarını hedef aldığını belirttiği saldırılarını ve sınır hattına yakın bölgelerde yıkım operasyonlarını sürdürdüğü bildirildi.

İsrail ordusunun ayrıca günlük olarak tahliye uyarıları yayımladığı, bu uyarıların zaman zaman sınır hattından uzak ve farklı bölgeleri de kapsayacak şekilde genişlediği, bu alanlarda hem yerel halkın hem de başka bölgelerden gelen yerinden edilmiş kişilerin bulunduğu aktarıldı.

İsrail saldırılarında 2 Mart’tan bu yana 3 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği, ateşkesin ilk döneminden itibaren de onlarca kişinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

Dün ise İsrail ordusu, Güney Lübnan’da bir askerinin çatışmalarda öldüğünü açıkladı. Böylece son savaşın başlangıcından bu yana İsrail tarafında ölen asker sayısının 21’e yükseldiği ifade edildi.


 Suudi Arabistan enerji krizinde devrede: Küresel petrol piyasasına kritik müdahale

Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad (SPA)
Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad (SPA)
TT

 Suudi Arabistan enerji krizinde devrede: Küresel petrol piyasasına kritik müdahale

Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad (SPA)
Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad (SPA)

Suudi Arabistan, küresel enerji arzının istikrarını sağlama ve İran savaşı ile Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin durmasından kaynaklanan tedarik krizinin etkilerini sınırlandırma yönündeki uluslararası çabaların başını çekiyor. Riyad yönetimi, stratejik lojistik altyapısı sayesinde enerji akışını güvence altına alırken, petrol fiyatlarının kontrolsüz biçimde yükselmesini de engelledi. Buna karşılık akademik ve sektörel çevreler, savaş sona erse ve Hürmüz Boğazı yeniden açılsa bile çatışmanın petrol tesisleri ve rafineriler üzerindeki yapısal etkilerinin yıllarca sürebileceği uyarısında bulunuyor.

Suudi Arabistan Enerji Bakanı Danışmanı Dr. İbrahim el-Muhenna, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, krallığın rolünün son derece önemli olduğunu ve küresel petrol piyasasını ciddi bir krizden kurtardığını söyledi. El-Muhenna, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı’nın yaklaşık 7 milyon varil petrolü Hürmüz Boğazı’na ihtiyaç duymadan Kızıldeniz’e taşıdığını, böylece uluslararası piyasalara ham petrol ve petrol ürünleri sevkiyatının sürdüğünü belirtti. Bu durumun fiyatların “çılgınca yükselmesini” önlediğini ifade etti.

El-Muhenna’nın açıklamaları, King Saud University (Kral Suud Üniversitesi)  Medya Bölümü tarafından düzenlenen “Medyatik Anlatılar... Amerikan-İsrail-İran Savaşı” başlıklı sempozyumun ardından geldi.

İran savaşının başlamasıyla birlikte gelişmelerin ve petrol fiyatlarının çok hızlı dalgalandığını belirten el-Muhenna, “Bilgi kirliliği ve gerçeklerin netleşmemesi nedeniyle petrol piyasalarındaki medya takibi zayıfladı, sağlıklı analizler azaldı. Bu da fiyat dalgalanmalarının hızını ve derinliğini artırdı” dedi.

frvfbv
Dr. İbrahim el-Muhenna katıldığı sempozyumundan bir kare (Şarku’l Avsat)

Vadeli işlemler piyasası ile spot piyasa arasında daha önce görülmemiş bir kopuş yaşandığını kaydeden el-Muhenna, zaman zaman varil başına 50 dolara ulaşan fiyat farklarının oluştuğunu söyledi.

El-Muhenna’ya göre Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, İran ve Irak’tan oluşan Körfez bölgesi yalnızca dünya petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 20’sini karşılamasıyla değil; aynı zamanda rafineri kapasitesi ve sıvılaştırılmış doğal gaz üretimindeki ağırlığıyla da dünyanın en kritik enerji merkezi konumunda bulunuyor.

Savaş nedeniyle dünya piyasalarının günlük yaklaşık 13 milyon varil petrol kaybettiğini söyleyen el-Muhenna, bunun “küresel petrol piyasasının karşılaştığı en büyük krizlerden biri” olduğunu vurguladı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini ve fiyatlarda yeni sıçramalara yol açtığını ifade etti.

Savaşın piyasalara etkisinin ne kadar süreceğine ilişkin değerlendirmesinde ise el-Muhenna, krizin devamının doğrudan çatışmaların sürmesine, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına ve zarar gören petrol sahaları ile üretim tesislerinin durumuna bağlı olduğunu söyledi. Savaşın ne zaman sona ereceğinin ve petrol akışının ne zaman normale döneceğinin bilinmediğini belirten el-Muhenna, tesislerde oluşan yapısal hasarın onarımının uzun zaman alabileceğine dikkat çekti.

sdvdv
Kral Suud Üniversitesi Medya Bölümü tarafından düzenlenen medya anlatıları konulu seminer. (Şarku’l Avsat)

Enerji sektöründeki etkilerin yalnızca birkaç ayla sınırlı kalmayacağını vurgulayan el-Muhenna, askeri ve siyasi çatışmalar sona erse bile üretim, rafinaj ve ihracat zincirinde oluşan bozulmaların giderilmesinin yıllar sürebileceğini söyledi. Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapalı kalmasının üretimin eski seviyesine dönmesini daha da zorlaştıracağını belirten el-Muhenna, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve OPEC’in tüketiciyi korumak amacıyla arz-talep dengesini ve fiyat istikrarını sağlamaya çalıştığını kaydetti.

El-Muhenna ayrıca petrol fiyatları ile medya arasındaki ilişkinin özellikle kriz dönemlerinde daha da güçlendiğini ifade ederek, medyanın yalnızca haber aktaran bir araç olmaktan çıkıp piyasa yönelimlerini ve yatırımcı davranışlarını etkileyen temel unsurlardan biri haline geldiğini söyledi.

Eski Suudi Arabistan Enformasyon Bakanlığı Müsteşarı Dr. Abdülaziz bin Selme ise ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşını “birçok açıdan eşi benzeri görülmemiş” olarak nitelendirdi. Bin Selme, bunun İsrail ve ABD’nin NATO müttefikleriyle önceden istişare etmeden birlikte yürüttüğü ilk savaş olduğunu belirtti.

Avrupa medyasındaki haber dilinin iki temel eksende şekillendiğini söyleyen Bin Selme, bunlardan ilkinin askeri güvenlik, ikincisinin ise ekonomi olduğunu ifade etti. Avrupa’da, Donald Trump döneminde ABD’ye yönelik güven kaybı yaşandığını ve İran balistik füzelerinin Avrupa içlerine ulaşabileceğine dair kaygıların arttığını söyledi.

Üniversitenin eski Medya Bölüm Başkanı Dr. İbrahim el-Buayyez ise Amerikan medyasının savaşın başlangıcında resmi hükümet söylemine dayandığını ve savaşı “İran’ın nükleer hedeflerini engellemeye yönelik önleyici bir operasyon” olarak sunduğunu belirtti. Ancak zamanla resmi anlatıdan uzaklaşan seslerin yükselmeye başladığını ve savaşa yönelik muhalefetin arttığını söyledi.

Üniversitede medya profesörü olan Dr. Mutlak el-Muteyri de İsrail’in yürüttüğü faaliyetlerin yalnızca askeri boyutta değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, bunun aynı zamanda algı yönetimi ve anlam üretimiyle bağlantılı geniş kapsamlı bir strateji olduğunu ifade etti.

El-Muteyri’ye göre İsrail anlatısı üç temel eksen üzerine kuruluyor: tehdidin yeniden tanımlanması, askeri müdahalenin “önleyici savunma” çerçevesinde meşrulaştırılması ve İsrail’in Batı için temel güvenlik ortağı konumunun güçlendirilmesi.

Öğretim üyesi Mişal el-Uveyl ise Tahran yönetiminin medya yaklaşımında iki farklı söylem kullandığını söyledi. Buna göre ilk söylem, iç kamuoyunu mobilize etmeye yönelik İran içi propaganda diline dayanırken; ikinci söylem uluslararası ve Arap kamuoyunu hedef alan siyasi ve medya mesajlarından oluşuyor.