Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?

Çin ve Rusya’nın uyguladığı ‘salgın diplomasisi’, karar verme mekanizmaları arasındaki güven boşluğunun derinleştiğini ortaya çıkardı

Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?
TT

Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?

Salgın diplomasisi: İnsani bir girişim mi jeopolitik aşağılama mı?

İmil Emin
Diplomasi ne anlama geliyor?  Başlıca ansiklopedilere göre diplomasi, devletlerarasında barışçıl yöntemler ve müzakereler yoluyla iletişim kurulması olarak tanımlanır. Diplomasi, uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünüdür. Devletler hukukuna dayanır. Amacı anlaşmazlıkları zora başvurmadan, barışçıl yollarla çözmektir. Devletlerin birbirlerinin ülkesinde bulundurdukları diplomatlar aracılığıyla yürütülür. Latince (resmi belge anlamına gelen) ‘diploma’ kelimesinden türetilmiştir. Antik Yunancada ‘diploma’ ‘ikiye katlanmış şey, özellikle parşömen, katlanmış belge’ anlamına gelir. Nitekim Ortaçağ’daki kütüphanelerde eski belgelerin katlanarak muhafaza edildiği biliniyor.
Dünyada diplomasi zaman zaman güncellendi ve şekil değiştirdi. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1973 yılı Dördüncü Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) ve akabinde bölgedeki devletlerle yürüttüğü barış görüşmelerinde ‘Mekik Diplomasisi’ yöntemine başvurdu. (Bu terim; üçüncü tarafın ihtilafa taraf ülkeler arasında mekik dokuması eyleminden alıntılanarak oluşturulmuştur.) Kaderin garip bir cilvesi olarak Kissinger aynı zamanda Soğuk Savaş sürecinde de ABD ile Çin Komünist Cumhuriyeti arasındaki buzları eritme amacıyla yürütülen ‘pingpong diplomasisinin’ de arkasındaki isimdir. 
Şu an entelektüel gündemde yer alan soru şudur: Acaba ‘salgın diplomasisi’ çağı mı başladı? Malum olduğu üzere, koronavirüs salgını dünya gündeminde yer alan birçok dosyayı ötelemiş ve adeta gündemi tek başına işgal etmiş durumda. Bir tarafta Çin ve Rusya, diğer tarafta Avrupa Birliği ve ABD olmak üzere yeni gerginlikler ‘korona salgını’ çerçevesinde şekillendiği gibi Rusya ve Çin ‘salgın diplomasisi’ yürüterek ‘rakiplerine ve düşmanlarına’ destek olmaktadır. Acaba ‘salgın diplomasisi’ kavramı (eğer olumlu anlamlar barındırıyorsa) çatışan ve rekabet halindeki bu güçlerin yakınlaşmasına ve uzlaşmasına neden olacak mıdır? Yoksa ‘jeopolitik aşağılama’ içeren bir propagandadan mı ibarettir? Nitekim bu güçler arasında yaşanan ‘kavgalar’ henüz unutulmuş değildir. Özellikle de Ruslar ve Batı arasındaki kadim ‘kan davasının’ devam ettiği düşünülmektedir.

Korona öncesinde NATO ve Asya
‘Salgın sahnesi’, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerin biçiminden ve ABD ile iki büyük Asya ekseni arasındaki ilişkiden bağımsız olarak değerlendirilemez. Yani NATO ve Avrasya ilişkilerinin salgın öncesi durumuna göz atmakta fayda var.
İlk olarak geçen aralık ayından önce, yani Londra’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde Washington’ı endişelendiren gelişmeler oldu. Yaşlı Kıta Avrupa’nın kalbi addedilen Fransa ile Avrupa ekonomisinin lokomotifi Almanya ile Çin ve Rusya arasında yakınlaşma adımları atıldı. İtalya daha da ileri giderek Çin ile Avrupa Birliği’nin diğer üyelerini rahatsız eden antlaşmalar gerçekleştirdi. Bazıları İtalya’nın yatırım çekmek amacıyla attığı bu adımları AB’yi yok saymak olarak yorumladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ve Rusya’ya karşı sert yaklaşımları yeniden AB’yi kendi tarafına çekmesiyle sonuçlandı. Ancak o zamanlar kimse AB’nin ‘korona salgını’ gibi ağır bir sınavdan geçeceğini ve dağılmaya yüz tutacağını öngörmüyordu. 

Virüs Avrupa'yı vurdu
Koronavirüs salgını ansızın İtalya'yı vurdu. İtalyan hükümetinin salgınla mücadelede başarısız olması ve Avrupa Birliği’nin bu süreçte yeterli desteği sağlamaması İtalyanlar arasında öfkeye neden oldu. Herkes AB dayanışmasını beklerken sınırların ve belki de ‘kalplerin’ kapatıldığına şahit oldu. ‘Schengen Ortaklığı’ gereği Almanya ve Fransa’nın gerek İtalya gerekse diğer üye ülkelere destek olma noktasında öncü olması bekleniyordu. Üye ülkelere sağlık malzemelerinin temin edilmesi, solunum cihazı desteği verilmesi ve kapsamlı bir olağanüstü sağlık politikası uygulanması umuluyordu.
AB üyesi ülkelerini bu sorumsuz davranış biçimine yönlendiren sebepler ne olursa olsun anlaşılabilir değildi. İtalya’dan sonra İspanya ve Sırbistan da oldukça zor durumda kaldı. Bu ‘dayanışmama’ durumu kasıtlı mıydı yoksa yaşlı Kıta’nın boyutlarını tahmin edemediği bir salgınla karşılaşmasından doğan ‘kargaşa’ nedeniyle mi böyle olmuştu? 
Nihayetinde salgının büyümeye devam ettiği bu günlerde, ‘’hacet sahibi kendini kaybeder’’ diyen Arap atasözünü hatırlatan sahneler yaşanıyor. Aynı şekilde “denize düşen yılana sarılır” deyimi de Rusya ve Çin’in Avrupa sahnesinde ortaya çıkmasını açıklıyor.

Pekin’den Roma’ya
Almanlar, Avrupa'nın ekonomik sıralamasında üçüncü ülke olan İtalya'ya maske, eldiven ve diğer malzemelerin ihracatını yasakladığında Roma zorunlu bir seçim yapmak zorunda kaldı ve yüzünü Uzakdoğu’ya çevirdi. 12 Mart’ta Çin Komünist Hükümeti, Çin Kızılhaç’ına bağlı 9 kişilik sağlık uzmanı ve 30 ton kadar tıbbi malzemeyi İtalya’ya gönderdi. İtalyanlar Çin yardımlarını memnuniyetle karşıladı. İtalya Kızılhaç Başkanı Francesco Rocca, söz konusu yardımların “uluslararası dayanışmanın gücünü gösterdiğini” söyledi. Bu ifadeler iki yönlü okunabilir. Bir yandan Asya’nın dayanışmasına işaret edilirken diğer yandan da muhalif olarak Avrupa’nın kusuruna gönderme yapılmaktadır. Çin yardımları İtalya’ya akmaya devam etmektedir.
Çin’in yardımları İtalya ile sınırlı değildi. Pekin yönetimi daha sonra 8 ton sağlık malzemesi taşıyan bir kargo uçağını Yunanistan’a gönderdi. Çin’in Atina Büyükelçisi’nin sözlerini takip edenler Çin diplomasisin bir yere adım atmadan iki kere düşündüğünü ve öyle hareket ettiğini fark edecektir. Büyükelçi yardımları sunarken ünlü filozof Aristo’dan alıntı yaptı ve “Dost iki bedende yaşayan tek ruhtur” dedi. Aynı zamanda ‘gerçek dostun zor zamanlarda ortaya çıktığına’ vurgu yaptı. Çin aynı destekleri Sırbistan, İspanya ve Çek Cumhuriyeti’ne de gönderdi.
Çin’in yardımlarının Avrupa’nın ikincil üyeleriyle sınırlı olmaması dikkati çekiyordu. Tabiri caizse İtalya, Fransa, İspanya, Belçika gibi birinci sınıfta yer alan ülkelere de yardımlar ulaştırdı. İşin ilginç tarafı, Rusya ve Çin’e karşı ABD ‘füze kalkanını’ topraklarına konuşlandıran Polonya’nın Çin’den başka kendisine destek verecek bir ülke bulamamasıydı. Çaresiz Çin’den yardım talep ettiler. Çin Polonya’ya on binlerce koruyucu malzeme ve 10 bin adet virüs test kiti gönderdi.
Çin, yolda gördüğü yaralıları iyileştiren Samiri gibi bu hibeleri karşılıksız olarak mı sunmuştu yoksa ‘salgın diplomasisini’ imparatorluk düşlerine aracı mı kılmaktaydı?   

Maskeler ve jeopolitik nüfuz silahı
Elbette diplomasi dünyasında hiçbir şeyin karşılıksız olmadığı bilinir. Kissinger,İsrail ve Araplar arasında yaşanan Ekim 1973 Savaşı’nın ardından ateşkes girişiminde bulunduğunda Mısır tarafından hırpalanan İsrail’e mümkün olan en yüksek korumayı sağlamayı amaçlıyordu. Çin’e pingpong takımı aracılığıyla giderken Sovyetler Birliği ile ilişkilerini zayıflatmayı hedefliyordu.
Polonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nden analist Martin Brzejhodnik, ‘salgın diplomasisi’ denilen şeyin Pekin’in adımlarının arkasındaki politik ve ekonomik güdülerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini yazdı. Çin’in sadece hasta Kıta’ya insani yardım yapmaktan fazlasını amaçlıyor olabileceğine işaret eden Brzejhodnik, Pekin’in bu yardımlarıyla ABD’yi saf dışı bırakıp Avrupa hükümetleri ile doğrudan çalışmanın yollarını arıyor olabileceğine değindi.
Çin'in Avrupa'ya ‘yardım sahnesi’ temel şu soruyu gündeme getiriyor:  Çin lideri Şi Çinping hükümeti gelecek yıllarda küresel liderlik hedeflerine karşı bir tehlike hissettiği için mi bugün yaşlı Kıta Avrupa’ya ve ABD’ye yakınlaşmak istiyor?
Ayrıca Çin’in acil bir şekilde Avrupa’ya tıbbi ve lojistik yardım sağlamasının arkasında ‘suçluluk psikolojisinin’ yattığı da söyleniyor. Çin’in bu yardımlarıyla dikkatleri koronavirüs salgınını erken duyurmayarak, birkaç hafta içinde tüm dünyaya yayılmasındaki sorumluluğundan bir başka alana çekmek için çaba sarf ettiği ifade ediliyor.
‘Salgın diplomasisine’ dair yapabileceğimiz bir diğer okuma da Çin’in güçlü Brüksel-ABD ilişkilerini zayıflatma çabası içinde olduğu yönündedir. Çin böylelikle Avrupa ile olan ilişkilerini derinleştirmeyi hedeflemektedir. Yani Çin’in yardımlarını tabiri caizse “Truva yardımları” olarak nitelendirebilir miyiz?

Rusya’nın İtalya’yı affetmesi
İtalya, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Kırımı ilhak ettiğini açıklamasının ardından Avrupa Birliği’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara katılmıştı. Şimdilerde Rusya’nın İtalya’ya salgınla mücadelede destek vermesi, her şeyin unutulduğu ve Rusya’nın İtalya’yı affettiği anlamına mı geliyor?
Rusya, geçen mart ayının sonlarında İtalya’ya salgınla mücadelesine katkı kapsamında çok sayıda uzmanı ve malzemeyi taşıyan dev kargo uçakları gönderdi. Bazıları bunu Rusya’nın ‘yumuşak güç’ gösterisi olarak niteledi. Rusya’nın İtalya’ya gönderdiği 100 uzmanın çoğu (eğer tümü değilse) daha önce Afrika’daki salgınlarla mücadelede istihdam ettiği kişilerden oluşuyordu. Bu uzmanlar Rus Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu üzere ebola aşısının geliştirilmesine de ciddi katkılar sunmuştu.
Elbette Rus ‘salgın diplomasisi’ Rusya’nın stratejik hedeflerinden bağımsız değerlendirilemezdi. Medeniyetler Diyalogu Enstitüsü’ndeki bilimsel çalışmaları yöneten Alexei Malashenko, bu yardımlarıyla Putin’in bir zafer kazandığını söylüyor. Malashenko konuya dair şu ifadeleri kullanıyor:
“Putin öncelikle insani bir tavır sergilemiş oldu. İkinci olarak da Rusya’ya uygulanan yaptırımların uygunsuz olduğunu göz önüne serdi. Rusya, Batı ile karmaşık ilişkisine rağmen Sovyetler Birliği döneminden beri takip ettiği küresel dayanışma geleneği ile uyumlu hareket etmiş oldu.”
Bu yeni diplomasi biçimi Rusların İtalya'ya yardımı hakkında şüpheler doğuruyor. Rus medyasının, özellikle de Putin taraftarlarının vurguladığı gibi mesele sadece insani boyuttan mı ibaret yoksa dağın ardında gizli bir gündem mi var?
Rus Vzglyad gazetesinde yer alan haberde Rus yetkililerin, devletlerin mevcut ihtilaflarını bir kenara bırakarak salgınla mücadeleye odaklanması gerektiğini vurguladıkları yer aldı. Nitekim salgın sınır ya da coğrafya tanımıyordu ve korku tüm insanları birleştirmeliydi.
Vzglyad gazetesi, korona salgını ile İkinci Dünya Savaşı’nı ve teröre karşı küresel savaşı kıyasladı. Hitler tehlikesinin, aralarında düşmanlık olan Anglosaksonları ve Rusları bir araya getirdiğini, bunun nedeninin ise Hitler’in ‘mutlak kötülük’ olması değil, zafer kazanmasının hem İngiliz İmparatorluğu’nun hem de Sovyetler Birliği’nin sonu anlamına gelmesi olduğunu hatırlattı.
İtalya'ya gönderilen Rus uçaklarının büyüklüğü, taşıdıkları ekipmanın niceliği ve Rus uzmanların yüksek niteliği, zahirde salgınla mücadele çerçevesinde yorumlandı. Nitekim süreç içinde salgına karşı aktif bir mücadele verdikleri ve son derece faydalı oldukları görüldü. Ancak bazıları Rusların gizli bir gündeminin olmasından şüphelendi ve ortaya bir takım teoriler attı. Acaba Rusya (aralarındaki husumet dolayısıyla) muhtemel bir çatışma öncesinde Avrupa Birliği’nin askeri gücünü mü test etmeyi amaçlıyordu? Zira NATO’nun en gelişmiş üsleri İtalya’da bulunuyor.
Çağdaş Rusya uzmanı olan Alman gazeteci-yazar Boris Reitschuster “Putin’in gizli savaşı: Moskova Batı’yı nasıl istikrarsızlaştırıyor?” kitabında, ‘Kremlin’in Efendisi’nin’ Avrupa ülkeleri ve özellikle de Almanya aleyhinde nasıl gizli bir savaş yürüttüğünü ve Birliğin istikrarını ve demokratik sistemini sarsmak için ne tür faaliyetlerde bulunduğunu geniş ve derin bir şekilde ele alıyor. Reitschuster kitabında, Rus propaganda araçlarının Avrupa Birliği üyesi ülkelerindeki muhafazakâr partilerin üzerindeki etkilerini açıklıyor. ‘Beşinci Kremlin Taburu’ diye adlandırdığı bir yapının Alman devlet kurumlarında çöreklendiği üzerinde duruyor. Yakın gelecekte ülke istikrarını sarsabilecek ne tür hamleler planlandığına ayrıntılarıyla yer veriyor.
Bu durumda şu soru akıllara geliyor: ‘Salgın diplomasisi’ Rusların Avrupa dokusundaki çatlakları derinleştirmek için çağdaş bir aracı mıdır?
Putin’in zihniyeti ve düşüncelerini yakından takip edenler, kendisinin eskilerde sürekli değindiği üzere Sovyetler Birliği’nin aşağılama içeren bir şekilde dağılmasını asla unutmadığını bilir. Bu dönemde ABD’lilerin ve Avrupalıların Ruslara hakaret edercesine davrandığı da bilinen bir gerçektir. Acaba şimdi Rusların tarihi intikam amacıyla Avrupa Birliği içine ‘Truva Atı’ yerleştirmesinin zamanı mı gelmiştir? 

Rus ayısı Sam Amca'nın ülkesinde
Rus Çarı, avını nasıl ve ne zaman kovalayacağını bilen gerçekten yetenekli bir avcıdır. Başka bir avcı tarafından yorulmuş avını uzaktan seyreder ve doğru an geldiğinde hamlesini yapar.
Ünlü Amerikalı Karayip korsanı kaptan Morgan asla küçük ticari gemilere saldırmazdı. Deniz baskınlarından dönen korsan gemilerine pusu kurar ve onları soyardı. Böylelikle daha az kayıp vererek daha çok kazanıyordu. Putin, Morgan’ın yaklaşımını tersten okuyan bir hamle yapıyor.
Acaba Rus ‘salgın diplomasisi’ normalde yükseklerden uçan ancak korona dolayısıyla çaresiz kalan Amerikan Kartalı’nın yuvasına sızmak için bir yöntem mi? Beyaz Saray’da korkunç bir baskı altında olan Başkan Trump, 2 Nisan'da Rusya'nın ülkesine büyük bir uçakla çok sayıda tıbbi malzeme ve ekipman içeren yardım desteği gönderdiğini duyurdu. Trump Rus desteğini ‘hoş bir jest’ olarak niteledi. Ancak Trump’ın açıklaması muğlaktı. Ruslar tam olarak ne göndermişti? Kremlin mi bu girişimde bulunmuştu yokasa Beyaz Saray mı yardım talep etmişti? Trump sessiz kaldı ancak Rus Vzglyad gazetesi yazarları Natalia Makarova ve Mikhail Mushkin, Putin’in destek teklifinde bulunduğunu, Donald Trump'ın da bunu kabul ettiğini yazdı.
İyimserler genelde tarihi ‘iyilerin cenneti’ olarak okumaya eğilimlidir. Bu isimlerden biri de Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nden Yardımcı Doçent Boris Megoyev olmalı... Zira Megoyev “Dünya bu salgın günlerinde bencil tutumlara yönelmeyecektir. Zira bu gibi durumlarda bencillik tüm kötülüklerin ve felaketlerin kaynağı olarak değerlendirilir” diyor.
Tarihin süreğen bir komplodan ibaret olduğu görüşünde olanlar da var. Rusya Bilimler Akademisi Güvenlik Sorunları Araştırma Merkezi'nden uzman Konstantin Blohin, Putin’in bu tavrıyla ABD’liler arasındaki mevcut bölünmeyi derinleştirdiğini savunuyor. Yani Putin bunu kasıtlı olarak mı yaptı? Eğer amacı buysa ‘salgın diplomasisinin’ saf insani güdülerle icra edilmediği ve Rusların iyiliksever olmalarıyla bir ilgisinin olmadığı görülecektir.
ABD’liler ülkelerinde bir ‘tıbbi kriz’ yaşandığının farkında. Eğer Başkan Trump Rus yardımlarını reddetseydi suçlu addedilecekti. Muhalifleri, Başkan Trump’ın bu kriz anında dahi politikayı bir kenara bırakmayıp Rus yardımlarını reddettiği için üzerine geleceklerdi. Nitekim dış yardımları reddetmek demek, salgınla savaşı önemsememek anlamına gelebilirdi.
Diğer yandan Trump bu yardımları kabul ettiğinde de, özellikle Demokrat kesimden ‘Russia-gate’ dosyası kapsamında eleştirilere maruz kalacak ve eski seçim iddiaları yeniden gündeme gelecekti. Üstelik Rus yardımlarının kabulü, ABD’yi ‘kendisine yetemeyen’ İtalya pozisyonuna sokacağı için dünyadaki ‘süper güç’ imajı zedelenecekti.
Her halükarda Çar'ın’ ABD'yle ilgili niyetleri hakkında yargıda bulunmak oldukça zordur. Latinlerin deyimiyle; hakikat iki karşıt görüşün ortasında gizli olabilir. ‘Salgın diplomasisi’ şu anda iyimser ya da kötümser okumalara açıktı, salgının sona ermesinin ardından birçok mesele açıklığa kavuşacaktır.

Korona Ruslardan daha merhametli
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yaklaşık iki hafta önce Çin ve Rusya karşıtı sert açıklamalarda bulundu. Macron, koronavirüse yakalanmanın Rusya ve Çin’in Avrupalılara destek verme noktasında iyi niyetler taşıdığına inanmaktan daha az tehlikeli olduğunu ima etti.
Macron ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Çin karşısında eğilmek zorunda kalmasından son derece rahatsız oldu. Leyen, Çin’in 2 milyon tıbbi maske ve 50 bin virüs test kiti göndermesini istemişti. Oysa Avrupa Birliği geçen ocak ayında Çin’e 50 ton N-95 maskesi ve 20 bin tıbbi malzeme bağışlamıştı.
Macron, İtalyan basınına yaptığı açıklamada, ‘’Herkes Çin ve Rusya yardımlarından bahsediyor. Fransa ve Almanya İtalya’nın yanındadır. Niçin bizim 2 milyon maske ve on binlerce koruyucu kıyafet gönderdiğimizden bahsetmiyorsunuz’’ diye tepki gösterdi.‘Salgın diplomasisi’ Avrupa’da farklı şekillerde aksediyor. İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio, Rusya’ya yardımlarından ötürü teşekkür etti. Kremlin’den yapılan açıklamada üzerinde bir kalp şeklinde İtalya ve Rusya bayraklarının yapıştırıldığı yardımların karşılığında İtalya’dan herhangi bir ayrıcalık talep edilmediği vurgulandı. Ancak bu iki bayrağın bir arada yer alması, NATO yetkilileri tarafından, Rusya’nın nüfuz alanını genişletme hamlesi olarak değerlendirildi.
‘Salgın diplomasisi’, dünyadaki karar verme mekanizmaları arasındaki güven boşluğunun derinleştiğini ortaya çıkardı. İtalyan jeopolitikçi Manlio Dinucci, “Avrupa Birliği ve ABD arasında zaman zaman gerginlikler yaşanabilir. Ancak sonuçta Çin ve Rusya’ya karşı birleşeceklerdir” öngörüsünde bulundu.
Washington ve Brüksel, Moskova ve Pekin'in nüfuzlarını artırmak için çok kutuplu bir dünya tasarlamaya çalıştığının farkında. Nitekim bu doğrultuda yeni ‘ipek yolunu’ ortaklaşa geliştirmekteler. Asya, Afrika ve Avrupa’dan 70 ülke bu devasa projenin içinde yer alıyor. Avrupa Birliği ise bu adımı ‘serbest ticarete’ aykırı kabul ediyor.
‘Salgın diplomasisi’ mevcut krizin sadece G7 veya G20 ülkelerinin gücüne etki etmeyeceğini, sınırları aşan karmaşık bir ‘küresel sistem’ tasarlandığını göstermektedir. Bunu daha iyi anlamak isteyenler, ABD siyasetinin ‘tilkisi’ Henry Kissinger’ın Wall Street Journal için yazdığı makaleye göz atabilir.
*Bu yazı Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic