Mülteci kamplarının kapısına dayanan tehlike: Koronavirüs

WHO, Bangladeş’te salgının neden olabileceği can kaybının Hiroşima bilançosunun 7 katına çıkabileceği konusunda uyarıyor

Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)
Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)
TT

Mülteci kamplarının kapısına dayanan tehlike: Koronavirüs

Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)
Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)

Muhammed Tahir
Küresel yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını tüm Dünyayı etkilemeye devam ederken hükümetler ise salgının yayılmasını önlemek için halkları sosyal izolasyona ve evde kalmaya çağırıyor. Ancak isteseler dahi bu önlemlere uyamayacak olmayanlar da var: Bir vatanları ve evleri olmayan mülteciler.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), tüm dünyada 70 milyondan fazla yerinden edilmiş insanın bulunduğunu belirtiyor. Bunların 30 milyonu ülkelerinden temel insan hakları ihlalleri sebebiyle kaçan mülteciler iken, 40 milyonu ise ülkelerinin sınırları içerisinde göç etmek zorunda kalanlardan oluşuyor. Mülteci kampları ve gecekonduların salgın öncesinde bile dâhilindeki ihtiyaçlara yetişilmesinin mümkün olmayacağı kadar çok sayıda insanı barındıran yerler olduğu hiç şüphesiz.
Nitekim, koronavirüs mülteci kamplarına ulaştığı taktirde, kötü insani ve sıhhi koşullar nedeniyle, kısıtlı bir mekandaki kalabalık insan grubu arasında hızlıca yayılacağı kesin.
Örneğin, Bangladeş’in sahil kenti Cox’s Bazar’da Myanmar sınırı bitişiğinde bulunan mülteci kampı, birbiriyle dip dibe 34 kamptan oluşuyor. Bu kamplarda, Myanmar iktidarındaki rejimin zulmünden kaçan en az 855 bin Müslüman Rohingya mülteci yaşıyor. Çevrelerinde ise yaklaşık 400 bin yoksul Bangladeşlinin yaşadığı köyler mevcut. The Economist dergisinin tahminlerine göre, burada kilometrekare başına 40 bin kişi, en kalabalık kamplarda ise 70 bin kişi düşüyor. Karşılaştırmak gerekirse, salgının patlak verdiği Vuhan’da kilometrekare başına 6 bin kişi düşüyor.
“Muazzam bir nüfus yoğunluğunun görüldüğü sınırlı bir coğrafyada mahsur kalan on milyonlarca mülteci, salgın karşısında kendilerini koruyan hiçbir kalkan olmadan kör talihlerini bekliyor.”

Salgına elverişli ortam
Söz konusu mülteci kampından daha kalabalıkları da var. Ortadoğu ve Afrikalı mültecilerin toplandığı Yunanistan’ın Midilli Adası’ndaki Moria Kampı, bunlardan biri. Buradaki nüfuz, Cox’s Bazar’da bulunan kamplardakinden beş kat daha fazla. Yunan hükümeti, biri Eğriboz Adası’nda diğeri ise Atina yakınlarında bulunan iki mülteci kampını birkaç sakininde koronavirüs tespit edilmesinin ardından karantina altına aldı. Nitekim hijyen şartlarının yokluğu ve umumi kullanım alanların varlığı altında sosyal izolasyona uyulmasının mümkün olmaması nedeniyle salgın bu kamplara ulaştığı taktirde hızlıca yayılacağından korkuluyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Cox’s Bazar’da koronavirüs tespit edildiği şüpheleri ile birlikte, Bangladeş’deki UNHCR ofisi, kampları yeni prosedürlere tâbi tuttu. Buralardaki eğitim birimleri, çayhaneler ve temel dükkanlar kapatıldı. Kamplar yalnızca temel ihtiyaçların gireceği şekilde karantina altına alındı. Ancak bu kısıtlamalar insanların çalışıp para kazanmalarını, dolayısıyla karınlarını doyurmalarını engellediği için, karantina uzun vadede bir seçenek olmayabilir. Diğer yandan, İtalya ve ABD gibi gelişmiş sağlık sistemlerine sahip büyük ülkelerdeki can kaybı artışı ve hastanelerin çöküş eşiğine gelişi düşünüldüğünde akıllara şu soru geliyor: Büyük ülkeler dahi salgınla baş edemezken kim bilir kamplarda neler yaşanır?

Hiroşima bilançosunun 7 katı
WHO tarafından hazırlanan ve Bangladeş basınında yer alan müdahale planına göre, acil sağlık planları olmadan koronavirüsün yalnızca Bangladeş’te yarım milyon insanın canına mâl olacağı tahmin ediliyor. Bu rakam, 2. Dünya Savaşı’nda Hiroşima’ya atılan bombanın öldürdüğü insan sayısının -70 bin- 7 katına denk geliyor. Planda “Diğer ülkelerdekiler ile karşılaştırıldığında, bu rakam şaşırtıcı değil. Ancak tehlikenin boyutunu gösteren ve eylem çağrısında bulunan bir rakam” ifadeleri kullanılıyor.
Norveç Mülteci Konseyi Genel Sekreteri Jan Egeland, The Atlantic dergisine verdiği demeçte kamplardaki hassas durumu “Virüsle mücadelede işlerine yarayacak her şeyi kaybetmiş durumdalar. Evlerini, topluluklarını ve hastanelerini” ifadeleri ile anlatıyor. Mart ayında “önleyici tedbirler alınmadığı taktirde yeni tip koronavirüsün mülteci grupları bütünüyle yok edeceği” uyarısında bulunan Egeland, “Mülteciler, güvenli olduğunu düşündükleri için bu kamplarda toplanmışlardı, şimdi ise kendilerini salgın karşısındaki en hassas noktalarda buldular” demişti.
Sosyal izolasyon politikası, birçok ülkede paniğe, stok yapılmasına ve rafların boşalmasına neden olmuştu. Mülteci kamplarındaki durum ise farklı. Bu kampların çoğu, hayatlarını çoğunlukla sivil toplum kuruluşları (STK) destekleriyle idame ettiriyor. Örneğin, Rohingya mültecilerinin neredeyse yarısı yeterli gıdaya ulaşamıyor; Tanzanya’nın kuzeybatısındaki Nyarugusu kampında yaşayan Burundi ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti mültecileri de gıda eksikliğinden şikayet ediyor. Öyle ki, buradaki bir mülteci, içinde bulundukları durumu “Bazen toprakla karıştırılmış un, bazen de yiyebilmek için iki gün boyunca pişirmemiz gereken bayat tahıl yiyoruz” kelimeleriyle anlatıyor.
Bir diğer sıkıntı ise temiz hava ve hijyen eksikliği. Cox’s Bazar kampı sakinleri, tuvalete gidebilmek veya ellerini yıkayabilmek için uzun kuyruklarda beklemek zorunda kalıyor. Bir yardım kuruluşu olan CARE International’ın Asya Bölgesi Direktörü Dr. Deepmala Mahla, “Suya ulaşılan noktaların koronavirüs salgınının odak noktası olacağından endişeleniyoruz” diyor. Bunun yanında, sabun ve diğer sağlık bakım ürünlerinde de ciddi bir kıtlık mevcut. Salgın öncesinde, Nyarugusu sakinleri hem kişisel temizliklerinde hem de kıyafetlerini yıkarken kullanmaları için her ay kendilerine ücretsiz verilen küçük bir sabun parçası ile idare etmeye çalışıyordu. Üstelik sabun dağıtım süreci genellikle düzensiz yapılıyor; sivil toplum çalışanları ise bu konuda “Bazen yiyecek ile sabun arasında seçim yapmak zorunda kalıyorlar” diyor.

Sağlık hizmetleri eksikliği
En endişe verici olan ise salgının sıçramasından korkulan bu kamplarda hiçbir sağlık hizmetinin olmayışı.

Türkiye güvenli ama İdlib değil
Türkiye’ye sığınan mülteciler, buradaki sağlık hizmetlerine güvenebilir. Ancak İdlib’de çadırlarda kalan ya da metruk evleri mesken edinen yüz binlerce kişi, o kadar da şanslı değil. Zirâ hava saldırılarına rağmen ayakta kalabilen hastaneler, koronavirüs salgınıyla başa çıkacak kapasiteye sahip değil.
İdlib Sağlık Müdürlüğü’nde halk sağlığı koordinatörü olarak görev yapan Dr. Abdulhekim Ramazan, 3 milyon kişiden sorumlu ve hala hizmet vermekte olan az sayıda hastanede hepi topu 100 solunum cihazının bulunduğunu, zaten bitkin sağlık çalışanlarının ise en temel imkanlardan yoksun olduğunu söylüyor.
İdlib’de çalışan bir Dr. Vesim Zekeriya, çoğu hastanede ameliyat sırasında takılacak kadar dahi maske bulunmadığını, diğer yandan yalnızca 200 yoğun bakım yatağının mevcut olduğunu ifade ediyor.
Üstelik mülteci kamplarındaki kötü koşulların daha kötü bir duruma geldiği görünüyor. Bangladeş yetkililer, Cox’s Bazar’daki Rohingyaların protesto düzenlemelerini engellemek için kamplarda telefon kullanımını yasakladı, buraya sağlanan internet hizmetlerini ise durdurdu. Bu durum, kamplara erişimi tamamen kısıtlanan STK’ların sosyal medya aracılığıyla salgın hakkında önemli bilgiler yayınlamalarını engelliyor. Böylece geriye broşür, hoparlör ve radyo yayınları kalıyor. Ancak zaten yeterince yaygın olmayan bu yöntemler, artlarında bilgi boşluğu bırakabiliyor, söylentilere zemin hazırlayabiliyor. Öyle ki, Rohingyalardan bazıları, virüsün tuz ve şeker karşımı tüketilerek yok edilebileceğini zannediyor.

İdlib’in çilesi
Tüm bunlara rağmen insani yardım kuruluşları, dünyanın dört bir yanındaki mülteci kamplarını felakete hazırlamak için çaba göstermeye devam ediyor. Sağlık merkezleri, el yıkama istasyonları ve karantina tesislerinin kurulması çalışmaları hızlandırılıyor. Bu bağlamda UNHCR, Nyarugusu kampına sağlanan sabun miktarını iki katına çıkardı, toplu gıda kuyruklarının azaltılması yönünde değişiklikler yaptı. Nitekim kamplarda geçen vakit kılıca benzer, ufacık bir gecikme çok ciddi felaketlere mâl olabilir. STK’lar tarafından ne kadar yardım sağlanırsa sağlansın, birden fazla ailenin tek bir çadırı paylaştığı, akan suya, gıda ve elektriğe ulaşımın nadir olduğu ve karantinanın hiçbir şekilde uygulanamayacağı İdlib’e ulaşmak mümkün değil. Nitekim Ramazan, “Burada insanlardan ellerini ılık suyla güzelce yıkamasını istemek, acımasız bir şakayla eşdeğer gibi görünüyor” ifadelerini kullanıyor. Şimdilik, Türkiye ile Rusya arasında Mart ayı başlarında kabul edilen ateşkes hâlâ geçerli gibi görünüyor. Ancak savaş devam ettiği taktirde daha fazla göç yaşanacak, bu da salgının yayılmasını kolaylaştıracak bir risk teşkil edecek. Nitekim şuanda cephedeki ateşkes hattı, koronavirüse karşı da bir siper görevi görüyor.
Koronavirüs, herhangi bir mülteci kampının kapısını çaldığı taktirde, STK’lar tarafından kurulan kırılgan surların hızlıca çöküşü kaçınılmaz olacaktır. Mahla ise bu konuda sivillerin böyle bir musibet ile yüzleşmeye hazır olmadığını vurguluyor. Bu yüzden, yardım sektörü çalışanları salgının olası sonuçlarından endişe etmekte oldukça haklı. Ancak küresel düzeyde paniğin yaşandığı bu dönemde, dünyanın geri kalanının bu endişeleri görmezden gelmesi şaşırtıcı olmayacak.



ABD/İsrail-İran savaşında kritik saatler yaklaşırken, kısmi bir anlaşma için bölgesel girişim başlatıldı

Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
TT

ABD/İsrail-İran savaşında kritik saatler yaklaşırken, kısmi bir anlaşma için bölgesel girişim başlatıldı

Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Geçtiğimiz mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, gerilimi azaltma çabalarını görüşmek üzere bir araya geldi (Mısır Dışişleri Bakanlığı)

ABD ve İran arasında karşılıklı tehditlerin sürdüğü bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın salı akşamı sona erecek olan süresinin yaklaşması ve bunun beraberinde getireceği benzeri görülmemiş bir gerginlik artışıyla birlikte, Ortadoğu bölgesinde gerginliği yatıştırmaya yönelik yoğun bölgesel girişimler yaşanıyor.

ABD kaynaklarından sızan bilgiler, bu çabaların İran'da 45 günlük kısmi ateşkes anlaşması sağlanmasına yönelik olduğuna işaret etti. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlara göre ise bu çabalar, 28 Şubat'tan bu yana süren bu şiddetli savaşı durdurmak için üçlü arabuluculuğun sahip olduğu bölgesel ağırlık ve uluslararası istek göz önüne alındığında Trump'ın son tarihini uzatarak veya geçici bir durdurma sağlayarak ilerleme kaydetme umuduyla daha önce eşi ve benzeri görülmemiş tehditler altında yürütülen baskı diplomasisi çerçevesinde değerlendiriliyor.

Tahran'da meydana gelen patlamanın ardından duman yükseliyor (Reuters)Tahran'da meydana gelen patlamanın ardından duman yükseliyor (Reuters)

ABD ve İran, arabulucular aracılığıyla, Mısır, Türkiye ve Pakistan aracılığıyla, 45 günlük olası bir ateşkesin şartları hakkında görüşmeler yürütüyor. Bu ateşkes, savaşın kalıcı olarak sona ermesine yol açabilir. Görüşmelerden haberdar olan ve ABD merkezli haber sitesi Axios’a konuşan ABD'li, İsrailli ve bölge ülkelerinden dört kaynak dün yaptıkları açıklamalarda, bu istişareleri ‘son şans’ olarak nitelendirdi.

Reuters ise dün, İran ve ABD'nin düşmanlıkların sona erdirilmesine yönelik bir teklif aldığını doğruladı.

Mısır'ın eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muhammed Hicazi'nin değerlendirmesine göre Mısır, Türkiye ve Pakistan'ın öncülüğündeki arabuluculuk, caydırıcılık hesaplarının yatıştırma baskılarıyla kesiştiği, son derece hassas bir bölgesel anın izlerini ortaya koyuyor ve bu da müzakere dengelerini yeniden düzenlemek ve bölgesel çerçeveyi aşabilecek daha geniş bir çatışmaya sürüklenmeyi önlemek için zaman kazanmak amacıyla yapılıyor.

Üçlü arabuluculuğun, sürece dahil olan tarafların niteliği nedeniyle özel bir öneme sahip olduğunu düşünen Hicazi, "Mısır, bölgesel krizlerin yönetilmesinde geleneksel bir ağırlığa sahipken, Türkiye çeşitli aktörlerle karmaşık iletişim kanallarına sahip. Pakistan ise Tahran ile iletişimde son derece hassas bir rol üstleniyor. Bu durum, çok yönlü bir diplomatik mimariyi yansıtıyor. Ancak savaşın tarafları arasında asgari düzeyde dahi stratejik bir uzlaşının olmaması, bu çabayı krizin çözümünden çok, kriz yönetimine yaklaştırıyor” değerlendirmesinde bulundu.

İran Politika Analizi Arap Forumu Başkanı ve İran uzmanı Muhammed Muhsin Ebu’n-Nur, bu girişimin kriz yönetimi modelinde önemli bir dönüşümü yansıttığını, zira uluslararası ve bölgesel güçlerin gerginliği geleneksel ikili kanallar yerine çok taraflı bir format aracılığıyla kontrol altına almaya çalıştığını belirtti. Ebu'n-Nur, girişimin sadece geçici bir ateşkes hedeflemediğini, aynı zamanda küresel enerjinin en önemli arterlerinden birinde gerilimi kontrol altına almak için daha geniş kapsamlı düzenlemeler oluşturmayı amaçladığını da vurguladı.

Müzakere sürecinin sonuçları merakla beklenirken, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi dün, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Mısır Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre Sisi bu görüşmede, Mısır'ın savaşı durdurmaya yönelik çabalarını gözden geçirdi ve bu hedefe ulaşmak için uluslararası ve bölgesel çabaların birleştirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Mısır'ın kardeş Arap ülkelerine yönelik saldırıları kesin bir dille kınadığını, bu ülkelerin egemenliğine, istikrarına ve halklarının kaynaklarına yönelik her türlü müdahaleyi reddettiğini vurgulayan Sisi, Mısır'ın bu kardeş Arap ülkeleri destekleme konusundaki kararlı tutumunu bir kez daha teyit etti.

Mısır Temsilciler Meclisi üyesi Mustafa Bekri ise dün sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, Mısır'ın Türkiye ve Pakistan ile birlikte gösterdiği çabaları ‘bölgeyi yıkıcı savaş selinden kurtarmak için son dakika girişimleri’ olarak nitelendirdi. Bekri, ‘önümüzdeki saatlerin belirleyici olacağını’ ifade etti.

Mısır’ın bu tür girişimlerde oynayacağı rolün belirleyici olmaya aday olduğunu düşünen İran uzmanı Ebu’n-Nur’a göre Mısır, çatışan taraflar arasındaki iletişim kanallarını yönetme konusunda uzun yıllara dayanan bir deneyime sahip olmasının yanı sıra hem ABD hem de Körfez ülkeleriyle dengeli bir ilişki ağına sahip ve İran ile de doğrudan iletişim kanallarını açık tutmaya devam ediyor.

Ahvaz ilindeki Mahşahr Petrokimya Kompleksi’ne düzenlenen saldırıların ardından duman yükseliyor (Reuters)Ahvaz ilindeki Mahşahr Petrokimya Kompleksi’ne düzenlenen saldırıların ardından duman yükseliyor (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığına göre Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi dün “Savaşın sona ermesini ve tekrarlanmamasını istiyoruz”ifadesini kullandı. IRNA’nın haberine göre geçici ateşkes istemediklerini belirten Bekayi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı açmaması halinde salı akşamı İran'ın ana altyapısını bombalayacağı yönündeki tehdidine atıfla, herhangi bir diplomatik görüşmenin ‘savaş suçu işleme uyarıları ve tehditleriyle tamamen çeliştiğini’ ifade etti.

Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı bir paylaşımda, “Salı günü İran'da hem 'Elektrik Santrali Günü hem de Köprü Günü' olacak” ifadelerini kullandı. İran'ın altyapısını hedef alan olası geniş çaplı saldırılar düzenleneceğini ima eden Trump, “Bunun benzeri bir şey olmayacak” dedi. Müzakere yolunun açık olduğunu da belirten Trump, Fox News'e verdiği röportajda, dolaylı temasların devam ettiği bir ortamda anlaşmaya varılması için ‘iyi bir şans’ olduğunu söyledi.

Anlaşmazlıklar devam ederken kısmi bir anlaşmaya varılma olasılığından söz etmenin sadece siyasi iradeyle ilgili bir mesele olmadığını, özellikle de üçlü arabuluculuk çerçevesinde diplomasiye son bir şans tanınması yönünde bir adım da olduğunu düşünen Büyükelçi Hicazi, ancak bunun, ‘zorlayıcı diplomasi’ çerçevesi içinde değerlendirilebileceğini kaydetti. Askeri tehditlerin, tarafları müzakereye itmek için kullanıldığını belirten Hicazi, fakat bunun uzlaşı koşullarının mevcut olduğu anlamına gelmediğini vurguladı.

Hicazi’ye göre şimdiye kadar elde edilen veriler, önümüzdeki birkaç saat içinde tarafların tutumlarında niteliksel bir dönüşüm yaşanmadığı sürece, bölgenin sürdürülebilir bir sükûnet sürecine girmekten ziyade, kontrollü bir gerginlik yönetimine daha yakın olduğunu gösteriyor.

Öte yandan Ebu’n-Nur, İran'ın ‘hesaplı bir tereddüt’ içinde olduğunu, bunun amacının sunulan garantilerin ciddiyetini test etmek ya da müzakere koşullarını iyileştirmek olabileceğini, buna karşın ABD'nin ise özellikle de girişimin stratejik kazanımlara dönüşüp dönüşmeyeceği ya da İran'a kartlarını yeniden düzenlemesi için zaman kazandıran geçici bir ateşkes olup olmayacağının belirsizliği nedeniyle taktiksel bir ihtiyat içinde olduğunu değerlendirdi.

Ebu’n-Nur’a göre girişimin başarısı, arabulucuların her iki tarafa da ikna edici güvenlik ve siyasi garantiler sunabilmesine bağlı. Aksi takdirde, taraflar bu aşamada gerçek bir uzlaşma sürecine geçmek yerine, mevcut gerginlik sınırları içinde çatışmayı sürdürmeye devam edecekler.


İstanbul'da İsrail konsolosluğu yakınlarında düzenlenen saldırıda üç kişi öldü, iki polis memuru yaralandı

Türkiye'deki İsrail konsolosluğu binası yakınlarında silah sesleri duyulmasının ardından polis olay yerine müdahale etti (Reuters).
Türkiye'deki İsrail konsolosluğu binası yakınlarında silah sesleri duyulmasının ardından polis olay yerine müdahale etti (Reuters).
TT

İstanbul'da İsrail konsolosluğu yakınlarında düzenlenen saldırıda üç kişi öldü, iki polis memuru yaralandı

Türkiye'deki İsrail konsolosluğu binası yakınlarında silah sesleri duyulmasının ardından polis olay yerine müdahale etti (Reuters).
Türkiye'deki İsrail konsolosluğu binası yakınlarında silah sesleri duyulmasının ardından polis olay yerine müdahale etti (Reuters).

Medyada yar alan haberlere göre bugün İstanbul'daki İsrail konsolosluğu binası yakınlarında meydana gelen silahlı saldırıda üç kişi öldü, iki polis memuru ise yaralandı.

Reuters'e göre, Türkiye Adalet Bakanı, İsrail konsolosluğu yakınlarındaki silahlı saldırıyla ilgili olarak üç savcının görevlendirildiğini belirtti.

Reuters'ın yayınladığı bir videoda, silah sesleri duyulurken bir polis memurunun silahını çekip siper aldığı görülüyor. Videoda kan içinde bir kişi de görülüyor. İsrail konsolosluğu çevresinde her zaman yoğun güvenlik önlemleri alınıyor.

Televizyon görüntülerinde ise silahlı polis memurlarının olaydan sonra bölgede devriye gezdiği gösterildi.

NTV ve Doğan Haber Ajansı'na (DHA) göre, operasyonda üç şüpheli "etkisiz hale getirildi".

Soruşturmaya yakın bir kaynak AFP'ye, şu anda Türkiye topraklarında İsrail diplomatı bulunmadığını söyledi.


‘Bilinci kapalı, hareket edemiyor ve durumu kritik’... The Times, Mücteba Hamaney’in durumunu ve bulunduğu yeri ortaya koydu

Tahran’da bir caddede İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafının yer aldığı bir afiş (AFP)
Tahran’da bir caddede İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafının yer aldığı bir afiş (AFP)
TT

‘Bilinci kapalı, hareket edemiyor ve durumu kritik’... The Times, Mücteba Hamaney’in durumunu ve bulunduğu yeri ortaya koydu

Tahran’da bir caddede İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafının yer aldığı bir afiş (AFP)
Tahran’da bir caddede İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafının yer aldığı bir afiş (AFP)

 

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in sağlık durumu hakkındaki belirsizlik artarken, ülke yönetiminde aktif rol oynayıp oynamadığı tartışma konusu olmaya devam ediyor. Hamaney, şubat ayı sonunda gerçekleşen ABD-İsrail hava saldırısında yaralanmasının ardından yalnızca yazılı mesajlar yayımlamakla yetindi ve doğrudan halka görünmedi. Bu gelişmeler, kendisine ait olduğu iddia edilen askeri kontrol odasında çekilmiş görüntülerin dolaşıma girmesiyle, durumunun ve İran’ı bu hassas dönemde yönetme rolünün gerçekliği hakkında spekülasyonlara yol açtı.

Bu bağlamda, İngiliz gazetesi The Times, Hamaney’in sağlık durumuna dair yeni ayrıntıları yayımladı. Söz konusu hava saldırısı, Hamaney’in babasının hayatını kaybetmesine de neden olmuştu.

Gazete, bir diplomatik yazıya dayandırdığı bilgilere göre, Mücteba Hamaney’in ‘çaresiz durumda olduğu ve Kum şehrinde tedavi gördüğünü, ayrıca bilincini kaybettiğini ve ciddi olarak nitelendirilen bir durumdan dolayı tedavi altında bulunduğunu’ açıkladı.

Bu açıklama, Hamaney’in konumunun ilk kez kamuoyuna duyurulması anlamına geliyor. Kum, Tahran’ın yaklaşık 140 kilometre güneyinde yer alıyor ve Şii dini eğitim merkezlerinin ve İran’daki din âlimlerinin merkezi olarak biliniyor.

Diplomatik yazıda, “Mücteba Hamaney, Kum’da ciddi bir durumda tedavi görüyor ve rejimin herhangi bir kararına katılamıyor” ifadesi yer aldı.

Bu verilerin ışığında gazete, Amerikan ve İsrail istihbarat servislerinin uzun süredir Hamaney’in konumunun farkında olduğunu ancak bilgilerin bugüne kadar gizli tutulduğunu belirtti.

Ali Hamaney’in cenaze töreni düzenlemeleri

Diplomatik yazıya göre, merhum Dini Lider Ali Hamaney’in cenazesi Kum’da defnedilmek üzere hazırlanıyor.

The Times, istihbarat birimlerinin ‘Kum’da birden fazla mezar kapasitesine sahip büyük bir türbe inşa edilmesi için hazırlık yapıldığını’ tespit ettiğini ve bunun, aileden diğer kişilerin veya belki Mücteba Hamaney’in de merhum Dini Lider’in yanına defnedilme olasılığına işaret ettiğini aktardı.

İran, Hamaney’in oğlunun, babası, annesi, eşi Zehra Haddad-Adil ve çocuklarından birinin hayatını kaybettiği saldırıda yaralandığını doğruladı. Söz konusu saldırı, Ortadoğu’da beş haftadan fazla süren savaşın ilk gününde gerçekleşmişti.

O tarihten bu yana, yalnızca iki açıklama resmi İran televizyonunda yayımlandı. Kanal dün, yapay zekâ teknolojisiyle üretilmiş ve Hamaney’in bir savaş odasına girip İsrail’deki Dimona Nükleer Santrali’nin haritasını incelediğini gösteren bir video yayımladı.

Ses kaydının olmaması, Hamaney’in hâlâ kritik durumda olduğuna dair doğrulanmamış iddiaları güçlendiriyor.

İran’da kontrol kimin elinde?

İranlı yetkililerin, Mücteba Hamaney’in hâlâ ülkeyi yönettiğinde ısrar etmesine rağmen, sızıntılar ve çeşitli raporlar farklı bir tablo çiziyor. Muhalif gruplar Hamaney’in komaya girdiğini iddia ederken, bazı kaynaklar ise ağır yaralandığını, buna bacak kırığı ve yüzünde yaralanmaların da dahil olduğunu aktardı.

Şarku’l Avsat’ın The Times’tan aktardığına göre bu çelişkili anlatılar, İran’da siyasi ve dini otoritenin mutlak merkezi olan Dini Lider’in durumuyla ilgili soruları artırdı.

Bu çerçevede The Times, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) fiilen yönetimi elinde tutabileceği, Hamaney’in ise karar verenden çok sessiz bir figür konumunda kalıyor olabileceği yönünde spekülasyonların arttığını aktardı.