Mülteci kamplarının kapısına dayanan tehlike: Koronavirüs

WHO, Bangladeş’te salgının neden olabileceği can kaybının Hiroşima bilançosunun 7 katına çıkabileceği konusunda uyarıyor

Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)
Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)
TT

Mülteci kamplarının kapısına dayanan tehlike: Koronavirüs

Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)
Rohingyaların yaşadığı bir mülteci kampı (Getty)

Muhammed Tahir
Küresel yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını tüm Dünyayı etkilemeye devam ederken hükümetler ise salgının yayılmasını önlemek için halkları sosyal izolasyona ve evde kalmaya çağırıyor. Ancak isteseler dahi bu önlemlere uyamayacak olmayanlar da var: Bir vatanları ve evleri olmayan mülteciler.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), tüm dünyada 70 milyondan fazla yerinden edilmiş insanın bulunduğunu belirtiyor. Bunların 30 milyonu ülkelerinden temel insan hakları ihlalleri sebebiyle kaçan mülteciler iken, 40 milyonu ise ülkelerinin sınırları içerisinde göç etmek zorunda kalanlardan oluşuyor. Mülteci kampları ve gecekonduların salgın öncesinde bile dâhilindeki ihtiyaçlara yetişilmesinin mümkün olmayacağı kadar çok sayıda insanı barındıran yerler olduğu hiç şüphesiz.
Nitekim, koronavirüs mülteci kamplarına ulaştığı taktirde, kötü insani ve sıhhi koşullar nedeniyle, kısıtlı bir mekandaki kalabalık insan grubu arasında hızlıca yayılacağı kesin.
Örneğin, Bangladeş’in sahil kenti Cox’s Bazar’da Myanmar sınırı bitişiğinde bulunan mülteci kampı, birbiriyle dip dibe 34 kamptan oluşuyor. Bu kamplarda, Myanmar iktidarındaki rejimin zulmünden kaçan en az 855 bin Müslüman Rohingya mülteci yaşıyor. Çevrelerinde ise yaklaşık 400 bin yoksul Bangladeşlinin yaşadığı köyler mevcut. The Economist dergisinin tahminlerine göre, burada kilometrekare başına 40 bin kişi, en kalabalık kamplarda ise 70 bin kişi düşüyor. Karşılaştırmak gerekirse, salgının patlak verdiği Vuhan’da kilometrekare başına 6 bin kişi düşüyor.
“Muazzam bir nüfus yoğunluğunun görüldüğü sınırlı bir coğrafyada mahsur kalan on milyonlarca mülteci, salgın karşısında kendilerini koruyan hiçbir kalkan olmadan kör talihlerini bekliyor.”

Salgına elverişli ortam
Söz konusu mülteci kampından daha kalabalıkları da var. Ortadoğu ve Afrikalı mültecilerin toplandığı Yunanistan’ın Midilli Adası’ndaki Moria Kampı, bunlardan biri. Buradaki nüfuz, Cox’s Bazar’da bulunan kamplardakinden beş kat daha fazla. Yunan hükümeti, biri Eğriboz Adası’nda diğeri ise Atina yakınlarında bulunan iki mülteci kampını birkaç sakininde koronavirüs tespit edilmesinin ardından karantina altına aldı. Nitekim hijyen şartlarının yokluğu ve umumi kullanım alanların varlığı altında sosyal izolasyona uyulmasının mümkün olmaması nedeniyle salgın bu kamplara ulaştığı taktirde hızlıca yayılacağından korkuluyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Cox’s Bazar’da koronavirüs tespit edildiği şüpheleri ile birlikte, Bangladeş’deki UNHCR ofisi, kampları yeni prosedürlere tâbi tuttu. Buralardaki eğitim birimleri, çayhaneler ve temel dükkanlar kapatıldı. Kamplar yalnızca temel ihtiyaçların gireceği şekilde karantina altına alındı. Ancak bu kısıtlamalar insanların çalışıp para kazanmalarını, dolayısıyla karınlarını doyurmalarını engellediği için, karantina uzun vadede bir seçenek olmayabilir. Diğer yandan, İtalya ve ABD gibi gelişmiş sağlık sistemlerine sahip büyük ülkelerdeki can kaybı artışı ve hastanelerin çöküş eşiğine gelişi düşünüldüğünde akıllara şu soru geliyor: Büyük ülkeler dahi salgınla baş edemezken kim bilir kamplarda neler yaşanır?

Hiroşima bilançosunun 7 katı
WHO tarafından hazırlanan ve Bangladeş basınında yer alan müdahale planına göre, acil sağlık planları olmadan koronavirüsün yalnızca Bangladeş’te yarım milyon insanın canına mâl olacağı tahmin ediliyor. Bu rakam, 2. Dünya Savaşı’nda Hiroşima’ya atılan bombanın öldürdüğü insan sayısının -70 bin- 7 katına denk geliyor. Planda “Diğer ülkelerdekiler ile karşılaştırıldığında, bu rakam şaşırtıcı değil. Ancak tehlikenin boyutunu gösteren ve eylem çağrısında bulunan bir rakam” ifadeleri kullanılıyor.
Norveç Mülteci Konseyi Genel Sekreteri Jan Egeland, The Atlantic dergisine verdiği demeçte kamplardaki hassas durumu “Virüsle mücadelede işlerine yarayacak her şeyi kaybetmiş durumdalar. Evlerini, topluluklarını ve hastanelerini” ifadeleri ile anlatıyor. Mart ayında “önleyici tedbirler alınmadığı taktirde yeni tip koronavirüsün mülteci grupları bütünüyle yok edeceği” uyarısında bulunan Egeland, “Mülteciler, güvenli olduğunu düşündükleri için bu kamplarda toplanmışlardı, şimdi ise kendilerini salgın karşısındaki en hassas noktalarda buldular” demişti.
Sosyal izolasyon politikası, birçok ülkede paniğe, stok yapılmasına ve rafların boşalmasına neden olmuştu. Mülteci kamplarındaki durum ise farklı. Bu kampların çoğu, hayatlarını çoğunlukla sivil toplum kuruluşları (STK) destekleriyle idame ettiriyor. Örneğin, Rohingya mültecilerinin neredeyse yarısı yeterli gıdaya ulaşamıyor; Tanzanya’nın kuzeybatısındaki Nyarugusu kampında yaşayan Burundi ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti mültecileri de gıda eksikliğinden şikayet ediyor. Öyle ki, buradaki bir mülteci, içinde bulundukları durumu “Bazen toprakla karıştırılmış un, bazen de yiyebilmek için iki gün boyunca pişirmemiz gereken bayat tahıl yiyoruz” kelimeleriyle anlatıyor.
Bir diğer sıkıntı ise temiz hava ve hijyen eksikliği. Cox’s Bazar kampı sakinleri, tuvalete gidebilmek veya ellerini yıkayabilmek için uzun kuyruklarda beklemek zorunda kalıyor. Bir yardım kuruluşu olan CARE International’ın Asya Bölgesi Direktörü Dr. Deepmala Mahla, “Suya ulaşılan noktaların koronavirüs salgınının odak noktası olacağından endişeleniyoruz” diyor. Bunun yanında, sabun ve diğer sağlık bakım ürünlerinde de ciddi bir kıtlık mevcut. Salgın öncesinde, Nyarugusu sakinleri hem kişisel temizliklerinde hem de kıyafetlerini yıkarken kullanmaları için her ay kendilerine ücretsiz verilen küçük bir sabun parçası ile idare etmeye çalışıyordu. Üstelik sabun dağıtım süreci genellikle düzensiz yapılıyor; sivil toplum çalışanları ise bu konuda “Bazen yiyecek ile sabun arasında seçim yapmak zorunda kalıyorlar” diyor.

Sağlık hizmetleri eksikliği
En endişe verici olan ise salgının sıçramasından korkulan bu kamplarda hiçbir sağlık hizmetinin olmayışı.

Türkiye güvenli ama İdlib değil
Türkiye’ye sığınan mülteciler, buradaki sağlık hizmetlerine güvenebilir. Ancak İdlib’de çadırlarda kalan ya da metruk evleri mesken edinen yüz binlerce kişi, o kadar da şanslı değil. Zirâ hava saldırılarına rağmen ayakta kalabilen hastaneler, koronavirüs salgınıyla başa çıkacak kapasiteye sahip değil.
İdlib Sağlık Müdürlüğü’nde halk sağlığı koordinatörü olarak görev yapan Dr. Abdulhekim Ramazan, 3 milyon kişiden sorumlu ve hala hizmet vermekte olan az sayıda hastanede hepi topu 100 solunum cihazının bulunduğunu, zaten bitkin sağlık çalışanlarının ise en temel imkanlardan yoksun olduğunu söylüyor.
İdlib’de çalışan bir Dr. Vesim Zekeriya, çoğu hastanede ameliyat sırasında takılacak kadar dahi maske bulunmadığını, diğer yandan yalnızca 200 yoğun bakım yatağının mevcut olduğunu ifade ediyor.
Üstelik mülteci kamplarındaki kötü koşulların daha kötü bir duruma geldiği görünüyor. Bangladeş yetkililer, Cox’s Bazar’daki Rohingyaların protesto düzenlemelerini engellemek için kamplarda telefon kullanımını yasakladı, buraya sağlanan internet hizmetlerini ise durdurdu. Bu durum, kamplara erişimi tamamen kısıtlanan STK’ların sosyal medya aracılığıyla salgın hakkında önemli bilgiler yayınlamalarını engelliyor. Böylece geriye broşür, hoparlör ve radyo yayınları kalıyor. Ancak zaten yeterince yaygın olmayan bu yöntemler, artlarında bilgi boşluğu bırakabiliyor, söylentilere zemin hazırlayabiliyor. Öyle ki, Rohingyalardan bazıları, virüsün tuz ve şeker karşımı tüketilerek yok edilebileceğini zannediyor.

İdlib’in çilesi
Tüm bunlara rağmen insani yardım kuruluşları, dünyanın dört bir yanındaki mülteci kamplarını felakete hazırlamak için çaba göstermeye devam ediyor. Sağlık merkezleri, el yıkama istasyonları ve karantina tesislerinin kurulması çalışmaları hızlandırılıyor. Bu bağlamda UNHCR, Nyarugusu kampına sağlanan sabun miktarını iki katına çıkardı, toplu gıda kuyruklarının azaltılması yönünde değişiklikler yaptı. Nitekim kamplarda geçen vakit kılıca benzer, ufacık bir gecikme çok ciddi felaketlere mâl olabilir. STK’lar tarafından ne kadar yardım sağlanırsa sağlansın, birden fazla ailenin tek bir çadırı paylaştığı, akan suya, gıda ve elektriğe ulaşımın nadir olduğu ve karantinanın hiçbir şekilde uygulanamayacağı İdlib’e ulaşmak mümkün değil. Nitekim Ramazan, “Burada insanlardan ellerini ılık suyla güzelce yıkamasını istemek, acımasız bir şakayla eşdeğer gibi görünüyor” ifadelerini kullanıyor. Şimdilik, Türkiye ile Rusya arasında Mart ayı başlarında kabul edilen ateşkes hâlâ geçerli gibi görünüyor. Ancak savaş devam ettiği taktirde daha fazla göç yaşanacak, bu da salgının yayılmasını kolaylaştıracak bir risk teşkil edecek. Nitekim şuanda cephedeki ateşkes hattı, koronavirüse karşı da bir siper görevi görüyor.
Koronavirüs, herhangi bir mülteci kampının kapısını çaldığı taktirde, STK’lar tarafından kurulan kırılgan surların hızlıca çöküşü kaçınılmaz olacaktır. Mahla ise bu konuda sivillerin böyle bir musibet ile yüzleşmeye hazır olmadığını vurguluyor. Bu yüzden, yardım sektörü çalışanları salgının olası sonuçlarından endişe etmekte oldukça haklı. Ancak küresel düzeyde paniğin yaşandığı bu dönemde, dünyanın geri kalanının bu endişeleri görmezden gelmesi şaşırtıcı olmayacak.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic