Brigitte Macron: Cumhurbaşkanının kulağına fısıldayan kadın

Brigitte Macron
Brigitte Macron
TT

Brigitte Macron: Cumhurbaşkanının kulağına fısıldayan kadın

Brigitte Macron
Brigitte Macron

Tutkulu bir genç ile neredeyse annesi yaşında olan nazik ve güzel bir öğretmen arasındaki aşk hikayesini yazmak için mükemmel bir zaman olmayabilir.
Genç adam lise sıralarındayken ona âşık oldu. Öğretmeni, Paris'in kuzeyinde bulunan Amiens şehrinde tiyatro dersleri veriyordu. Orta sınıf bir aileden gelen kadın eski diller, edebiyat ve tiyatro öğretmeniydi. Evli ve üç çocuk annesiydi. Orta boyu ve zayıf olan genç ise başarılı ve okumaya tutkulu biriydi. Bunun yanı sıra oldukça meraklıydı. Babası tanınmış bir doktor ve annesi ise hemşireydi. Fransa ve Avrupa'nın en güzel katedrallerinden birine ev sahipliği yapan kentin lisesindeki Tiyatro Kulübü'ndeydi. Oldukça hassas ve duyarlı biriydi. İki mavi göz, orta boy ve zayıf bir beden. Tiyatroya ve oyunculuğa olan sevgisi öğretmeni ile olan ilişkisini güçlendirdi. Öğretmeni onu diğer öğrencilerden ayırıyor, o ise öğretmenini çok özel bir yerde konumlandırıyordu. Genç adam öğretmenini her cuma akşamı evinde birlikte bir oyun yazmaya ikna etti. Aralarındaki bu benzersiz ilişki gün geçtikte daha da büyüdü, hisleri alevlendi ve onu en nihayetinde öğretmenine olan aşkını itiraf etmeye sevk etti.
Aralarında 24 yıllık bir yaş farkı vardı. Genç adam ondan eşini terk etmesini ve kendisiyle evlenmesini istedi. Bu, muhafazakâr bir burjuva ortamında hoş karşılanacak bir durum değildi. Genç adam isteğinden vazgeçmedi ve eşinden ayrılması konusunda ısrar etti. En nihayetinde istediği şey oldu.
Emmanuel Macron, 20 Ekim 2007'de -üç çocuk babası olan André Louis Auzière’den boşanan- Brigitte Macron Trogneux ile evlendi. Macron evlendiği sırada 30 yaşında bir delikanlı, eşi ise 54 yaşında olgun bir kadındı. Manş Denizi’ne bakan burjuva yaz tatil beldesi Le Touquet’de evlendiler. Brigitte'nin burada babasından miras aldığı bir evi vardı. Le Touquet şehri bugün, ziyaretçilerin uğrak bir yeri oldu. İngilizler de her hafta sonu veya tatil günlerinde kenti kalabalıklaştırırlar.
Emmanuel ve Brigitte Macron hakkında, özellikle de Emmanuel’in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra birlikte Elysee Sarayı'na girmelerinin ardından çok şey yazılıp çizildi. 17 Mayıs 2017’de cumhurbaşkanı seçilen Emmanuel Macron, henüz 40 yaşını doldurmamıştı. Böylece, 4 Ekim 1958'den bu yana devam etmekte olan Beşinci Fransız Cumhuriyeti’nin en genç Cumhurbaşkanı oldu.
Le Parisien gazetesinde yazar olan Ava Djamshidi ve Nathalie Schuck’un kaleme aldığı ‘Bayan Başkan’ (Madame la president) adlı kitap, bu olağanüstü ilişkinin kalbine temas etmesinden ötürü diğerlerinden farklıdır. Kitabın her bir sayfasında yazarlar, ‘öğretmen, eş ve anne olan bu kadının’ kişiliğine olan hayranlıklarını dile getiriyorlar. Sadece lise sıralarında değil sonrasında da yeteneğini ortaya koyan eşi ve aynı zamanda bir zamanlar öğrencisi olan Emmanuel, Paris'teki Siyasal Bilgiler Enstitüsü 'ne ve sonra ülkenin en iyi kadrolarının ve seçkinlerinin mezun olduğu Ulusal İdare Enstitüsü’ne (ENA) girdi.
Mesleki kariyerinde hızla ilerleyen Macron, önceleri Mali Denetim İdaresi’nde kıdemli çalışan olarak görev yaptı. En eski bankalardan biri olan Paris'te Rothschild Bankası’nda çalıştı. Sonrasında, seçilmesi halinde kendisinin Elysee Sarayı'ndaki ‘üçüncü isim’ olacağını vadeden Sosyalist cumhurbaşkanı adayı François Hollande'a katıldı. Nitekim öyle de oldu. Cumhurbaşkanının ekonomi danışmanlığı görevini yürüten Macron 2014 yazında Ekonomi Bakanı oldu. 2016 yazına kadar bu görevi sürdürdü ve ardından Cumhuriyete Yürüyüş Partisi'ni (La République En Marche!) kurdu. Bunun üzerinden bir yıl geçmeden daha önce benzeri görülmemiş şekilde seçimleri kazandı ve cumhurbaşkanı oldu. Böylece 64 yaşındaki bu sarışın ve zarif kadın, cumhurbaşkanı eşi oldu. Eşiyle birlikte dünya başkentlerini gezen ve büyükler tarafından karşılanan Brigitte’nin fotoğrafları dergilerin parlak sayfalarını dolduruyor. Gazeteciler onun bir cümlesini yazmak veya onunla röportaj yapmak için birbirleriyle yarışıyorlar.
Büyük moda evleri, kendilerinin en güzel tasarımlarını ve kıyafetlerini giymesi için kadını ikna etmekte birbirleriyle yarışıyorlar. Fransa'nın yurtdışındaki imajı olan Brigitte Macron, Elysee Sarayı'nı değiştirdi ve yeniledi. Fransız mutfağına uygun olacak şekilde saray yemeklerinin değiştirilmesini talep etmekten çekinmedi. Ancak yarım milyon euro kadar olan bu harcamalar, masrafların kabardığı bir döneme denk geldi ve Macron'un ‘zenginlerin başkanı’ olduğunu söyleyenlerin elini güçlendirdi. Bazıları onu XVI. Louis'in eşi Marie Antoinette'ye benzettiler. Kendisine ekmeklerinden olduklarını ve yiyecek bir şey bulamadıklarını söyleyen Fransızlara ‘Ekmek yoksa pasta yesinler’ deyişiyle tarihe geçen Fransa kraliçesinin hayatı, Elysee Sarayı’na bir taş atımı mesafesinde yer alan Concorde Meydanı’nda kurulan giyotinde son buldu.
Fakat bu Brigitte de için geçerli mi? Kitabın etrafında döndüğü temel mesele şu soruda özetlenebilir: Kim kimi şekillendirdi? Aralarındaki öğretmen-öğrenci ilişkisi devam mı etti? Yoksa öğrenci, öğretmen vesayetinden kurtuldu mu? Emmanuel, onun imajından yararlanıyor mu? Yoksa sadece Brigitte mi onun konumundan istifade ediyor?
Müelliflerin ikiliye yakın olan bir kaynaktan aktardığına göre, “Emmanuel her şeyi Brigitte'e borçlu. Onun sayesinde cumhurbaşkanı oldu. Onun sayesinde Fransızların evlerine ve kalplerine girebildi.” Bir başka kaynak ise durumu şu sözleriyle anlatıyor: “Brigitte, kocasına yardım eden ve seçiminde katkıda bulunan tek kadındı. O, yeni dünyayı ve modernliği temsil ediyor. Emmanuel ise henüz 20’li yaşlarında olgun biriydi. Brigitte, Emmanuel’in duygusal ve rasyonel güvencesidir.”
Kitap, genç cumhurbaşkanının ‘eşinin, yaptığı her şey hakkındaki görüşünü duymak için ne kadar istekli olduğunu’ gösteren bir dizi detaya da ışık tutuyor. Emmanuel, eski Cumhurbaşkanı François Hollande kendisinden bakan olmasını istediğinde eşine danışmak için zaman istedi. Aynı şekilde cumhurbaşkanı olmak için adaylığını koyduğu sırada da danıştığı ve kendisini buna teşvik eden kişi karısı oldu. Brigitte, seçim kampanyası sırasında da eşini yalnız bırakmadı. Konuşmalarını onunla birlikte gözden geçirdi ve uzun veya belirsiz olduğunu gördüğü zaman eleştirmekten çekinmedi. Uygun ses tonunu bulması için onu eğitti. Her zaman eşinin sözleri veya mesajını iletmek için kullandığı yöntem hakkında çekincelerini dile getirdi. Brigitte, eşinin gerek bakan olduğu dönemde gerekse de aday ve ardından cumhurbaşkanı olduğu dönemde de çalışma tarzına yönelik eleştirilerini sürdürdü.
Kitap, Macron'un danışmanlarının, yurtdışına yaptığı resmi gezilerde cumhurbaşkanına eşlik etmekten keyif aldıklarını aktarıyor. Çünkü ne kadar sürdüğü ve ne kadar uzun olduğu fark etmeksizin yolculuk süresince çalışmalarının gerekmeyeceğinden eminler. Brigitte, “Bu insanlara İşkence ettiğin yeter. Bırak biraz dinlensinler” diye Emmanuel’e çıkışırmış. Nitekim Macron'un, gece çok geç saatlerde de bakanlar ve danışmanlarla iletişim kurma takıntısından mustarip olduğu bir sır değil. Bir toplantıya katılan ve elindeki dosyaya tam olarak hazırlanmamış olan bakanın yahut danışmanın vay haline!
Brigitte, her zaman Emmanuel'e yakın olma isteğini açıkça gösteriyor. Öyle ki resmi toplantı aralarında danışmanlarından ve yardımcılarından biraz da olsa vakit geçirmek için kendilerini yalnız bırakmalarını istiyor. Brigitte, Emmanuel’in yediği yemekler konusunda da oldukça titiz. Örneğin saray mutfağındaki çalışanların her gün 10 çeşit sebze ve meyve hazırlamalarını istiyor. Brigitte, ayda en az bir kez tiyatro veya bir musiki grubunu saraya davet etmeye karar verdi. ‘Elysee Akşamları’ olarak da bilinen bu kültür ve sanat etkinlikleriyle cumhurbaşkanlığı konutu ‘sanat ve kültür dostu’ oldu.
Brigitte Macron'un oyunculuk dersleri verdiği ve özellikle tiyatro başta olmak üzere sanat camiasının birçok kesimiyle kapsamlı ilişkilerinin olduğu biliniyor. Koronavirüs salgınıyla mücadele çerçevesinde evlerinin karantinaya alınmasından birkaç gün önce cumhurbaşkanı ve eşi, başkentin merkezindeki bir tiyatroda görüldüler.
Müellifler, Brigitte'nin eşini hafta sonunu Elysee Sarayı'nın dışında geçirmeye zorladığını aktarıyorlar. Neyse ki cumhurbaşkanlığı konutu, Paris merkeze arabayla yaklaşık yarım saat mesafede olan Versay Sarayı'nın bitişiğinde yer alıyor. Yüksek duvarlarla çevrili olan, ormanın içinde yer alan, tenis kortu ve yüzme havuzuyla birlikte içerisinde bir dizi etkinlik yapılabilecek alanın bulunduğu saray, modernliğin yanı sıra zarafetiyle de göze çarpıyor. Daha önce başbakanın konutu olan saray, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile birlikte cumhurbaşkanının uhdesine geçti.
Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand gayri meşru kızı Mazarine'yi bu sarayda gözlerden saklıyordu. Müellifler, Brigitte Macron'un bu mekânı çok sevdiğini ve fırsat bulduğunda eşiyle birlikte buraya gelmek istediğini aktarıyorlar. Aynı şekilde Brigitte, Akdeniz sularına bakan Akdeniz sularına nazır Brigonson Kalesi’ni de çok seviyor. Ancak eşlerin kalede bir yüzme havuzu yaptırma yönündeki istekleri ülkede tartışmaya sebep oldu ve makyaj için en az yirmi bin euro harcayan bir cumhurbaşkanı imajını akıllara getirdi.
Brigitte Macron gün yüzüne çıktığı zaman Fransızlar tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Nitekim her ne kadar kalbinin sesine kulak verip Emmanuel Macron ile yaşamak için eşini terk ederek büyük bir adım atmış olsa da muhafazakâr bir burjuva kadını olarak değerlendirildi.
Fransa, tüm Avrupa ülkeleri arasında en güçlü merkezi sisteme sahip olan ülkedir. Bu merkezin kalbi, Beşinci Cumhuriyet Anayasası ile kuşanmış olan Elysee Sarayı’dır. Birçok kimse cumhurbaşkanlarının yetkilerinin, monarşi dönemindeki herhangi bir kralın yetkilerinden daha fazla olduğunu düşünüyor. Bu durumun neticesi ise cumhurbaşkanının eşinin kocası aracılığıyla bir çeşit gizli güç kullanabilmesidir. Brigitte Macron her zaman bu tür yanlışlıklardan uzak dursa da gerçeklik başka bir şeydir.
Kitapta Brigitte Macron’un hükümetin en önde gelen isimlerinden biri olan Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer’i keşfettiği aktarılıyor. Zaman zaman bakanları karşılayan Brigitte’nin hükümet saflarında da hayranları var. Kitapta, isminin açıklanmasını istemeyen bir bakanın şu ifadelerine yer veriliyor: “Bir bakan yasa tasarısının metninde bir değişiklik yapmak istiyorsa, Brigitte ile konuşması çok faydalı olur. Çünkü Brigitte, danışmanları atlayarak cumhurbaşkanını etkileyebiliyor.”
Brigitte, bir emlak skandalı nedeniyle Sosyalist Parti'den ayrılarak Macron'a ilk katılan kişiler arasında yer alan Richard Ferrand’ı destekledi ve bir gün onu rahatlatmaya çalışırken, “Richard, sen büyük bir meclis başkanı olabilirsin” demişti. Richard bugün meclis başkanı.
Müellifler, siyasi sezgisinin çok güçlü ve son derece hassas olduğunu söyledikleri Brigitte’yi, ‘başkanın beynin sağ lobu’ olarak nitelendiriyor ve Elysee Sarayı'nın kapıları kapandıktan sonra Cumhurbaşkanı Macron’un her şeyi ona danıştığını söylüyorlar. Kitapta, Elysee Sarayı'na davet edilen kimselerle akşam yemeğine oturulduğunda Brigitte’nin her daim hazır bulunduğu belirtiliyor. Bu durum cumhurbaşkanlık resmi not defterinde bulunmasa da bakanlar ve bakanlık hayali kuranlar bunu biliyorlar. Bundan dolayı da ona yakınlaşmaya çalışıyorlar.
Sarı Yelekler Hareketi'nin patlak verdiği dönemde bazı protestocular, Brigitte’yi XVI. Louis'in eşi Marie Antoinette'yi hatırlatırcasına ‘Brigitte Antoinette’ olarak nitelendirmekten çekinmediler. Ayrıca kitapta, Brigitte’nin cumhurbaşkanının pusulası olduğu ve sağcı Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’in yanı sıra Fransa Hareket Partisi (MPF) lideri Philippe de Villiers de dahil olmak üzere birçok kişi ile iyi ilişkiler kurmasını sağladığı kaydediliyor.
Kitapta, Brigitte’nin siyasi sezgisine veya daha doğrusu siyasi dehasına rağmen eşinin siyasetine karşı bazı hatalara düştüğü de aktarılıyor.
Brigitte Macron: “Karmaşık ve gizemli kişiliğe sahip bir kadın. Fakat aynı zamanda gerek siyasi gerekse de kişisel yaşamında bir istisnayı temsil ediyor. Onun hayatının ayrıntılarından habersiz olan, şu anda bulunduğu yere gelmek için hangi engelleri aştığını bilemez. Ancak en nihayetinde etkilendiği kadar da etkiledi.”



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.