Fernand Braudel’in Akdeniz’i: Bir denizden daha fazlası

Fransız tarihçi Fernand Braudel (Getty Images)
Fransız tarihçi Fernand Braudel (Getty Images)
TT

Fernand Braudel’in Akdeniz’i: Bir denizden daha fazlası

Fransız tarihçi Fernand Braudel (Getty Images)
Fransız tarihçi Fernand Braudel (Getty Images)

İbrahim el-Aris
“Akdeniz'i büyük bir tutkuyla sevdim, nedeni de hiç kuşkusuz bir kuzeyli olmamdır. Uzun yıllar Akdeniz üzerinde çalışmış olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Öte yandan, umarım bu mutluluğun bir kısmı ve ışığının büyük bir bölümü bu kitabın sayfalarını aydınlatacaktır.”
Bu ifadeler, Fransız tarihçi Fernand Braudel’in ilk baskısı 1949 yılında yayınlanan ilk büyük kitaplarından biri olan ‘Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’ kitabının birinci cildinden alıntılanmıştır. Bu kitabın Fransa ve dünyadaki tarih çalışmalarının imajının net bir şekilde değişmesine ve tarihin coğrafya bilimine yaklaşmasına katkıda bulunduğu söylenebilir.
Burada ‘II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’  adlı kitabı kastediyoruz. Ancak bugünkü konumuz Braudel’in az önceki kitaptan çeyrek asır sonra yayınladığı, ‘Akdeniz’ gibi daha açık ve basit başlığı olan iki kitaptan oluşan seri olacak.
Şunu açıkça belirtmeliyiz ki iki kitap arasında, Braudel’in Akdeniz'e olan tutkusu dışında birbirlerini tamamlayıcı hiç bir ilişki bulunmuyor.
Belki de öncelikle Braudel'in kendisi tarafından anlatılan bir hikaye aracılığıyla bu tutkunun kökeni olduğu düşünülebilecek faktörleri ele almak gerekir.
 
Zaman öncesi mekan
Braudel'in anlattığı hikayeye göre İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman hapishanelerinde tutuklu kaldığı yıllarda yazmaya başladığı kitabına başlarda ‘II. Felipe’in Akdeniz Politikası’ adını verdi. Almanların yenilgisinin ardından yeniden halkın arasına döndüğünde yazmaya devam etti. Ancak kitap taslağını daha sonra II. Felipe döneminin en iyi araştırmacılardan biri olarak bilinen öğretmeni Lucian Pfeiffer'e gönderdi. Öğretmeni ona bir mektupla yanıt verdi. Mektupta neden kitabın ‘II. Felipe ve Akdeniz’ konusu üzerine olmadığı yönünde bir soru soran Pfeiffer, “Neden kitabının konusu ‘II. Felipe ve Akdeniz’ olmasın. Bu da büyük bir konu değil mi?  II. Felipe ve Akdeniz arasında, önem açısından hiçbir fark yok” ifadelerini kullandı. Daha sonra araştırmacılar, Braudel'in öğretmeninin isteğine verdiği cevapta kitabının ana konusunu Akdeniz olarak belirlediğini aktarıyorlar. Daha sonra Braudel bu denklemi, Annales Ekolü’nün (tarih yaklaşımı) yönelimlerinin özü haline getirdi.
Braudel’e göre o mektup, Akdeniz'e olan tutkusunun başlangıcıydı. Belki de bu muazzam kitapların doğuşuydu. Burada 1977-1979 yılları arasında yayınlanan ve yayınlanmasından itibaren Akdeniz’in tarihi ve coğrafyasına ilişkin yapılan çalışmaların başını çeken ‘Akdeniz’ serisinden bahsediyoruz. Birçok kişinin ‘Akdeniz: Mekan ve Tarih’ ile ‘Akdeniz: İnsanlar ve Miras’ başlıklı iki kitaptan oluşan serinin bu denizle ilgili kaleme alınan en güzel ve en eksiksiz eser olarak gördüğünden bahsetmiyorum bile. Oldukça kalın olan bu kitaplarda 400'den fazla resim ve harita yer alıyor.
 
Tam bir Akdeniz kitaplığı
Kısacası bu iki kitap okuyucularına göre mükemmel birer Akdeniz kitabıdır. Aynı zamanda kitaplar bir yazar olarak değil de bir editör olarak adını taşıyor olsa da Braudel’in kaleme aldığı en önemli eserlerdendir. Burada Braudel'in her iki kitabında çalışmaların dörtte üçünü yazmış olduğunu belirtmekte fayda var. Birinci kitapta altı bölümden dördünü yardımcılarına bırakan Braudel, ikinci kitapta Fransa'nın önde gelen yeni nesil tarihçilerinden Georges Dobby ve ilk kitapta yer alan araştırmacılarla birlikte çalıştı.
Gerçek şu ki, Braudel'in izleri, tarzı, tarihi ve coğrafi kavramlarına kitabın tüm bölümlerinde ve sayfalarında rastlanıyor. Buna kitaplarının o dönemde televizyon programlarına dönüştürülmesi de eklenmelidir. Belki de bunun, mutlu kültürel zamanlarda bilim ve kültürün televizyona yaptığı en önemli müdahalelerden biri olarak görülmesi adil olur.
Önemli olan bu ikili serinin, Akdeniz’in bilimsel kitabı olmasıydı. Ancak bununla birlikte o dönem bu işlerle uğraşanlar, Akdeniz’le ilgili yazılan en ilginç kitaplar olduğu konusunda da hemfikirler. İlk kitapta Braudel ve yardımcıları Atlantik Okyanusu'na açılmasına bakmaksızın Akdeniz’i kapalı bir dünya olarak görüyorlar. Bu bakış açısı onların tarihi taş, kaya ve harabelere indirmeden, içinde ahlaki ilkelerin, geleneklerin, inançların ve ekonomilerin sürdüğü kapalı bir dünyadaki çeşitliliği göstermelerine yardımcı oldu.
 
Durmadan devam ediyor
Braudel’e göre Akdeniz'de art arda gelen toplumlar yoktur. Çünkü bu denizin Bizans veya Roma’dan aşağı kalır bir yanı olmayan, yaşayan bir medeniyet olduğunu düşünüyor. Ancak bununla birlikte Akdeniz’in dışarıdan gelenlerle adeta bir karıştırma kabına döndüğünü de göz ardı etmeyen Braudel şu uyarıda bulunuyor;
“Gördüğünüz gibi Akdeniz, Asya'dan portakal, mandalina ve limon, ABD’den domates ve Çin'den şeftali getirmedi. Tabii ki hepsi hızla Akdeniz’in oldu! Biblos'tan Kartaca'ya ve İskenderiye'den Yunan adalarına birikmeye başlayan bu medeniyetin bir parçasıdır. Akdeniz, insanları ve ulusları birbirinden ayıran bir denizden daha fazlasıdır.”
George Dobby ve Braudel’in yardımcılarının katkıda bulunduğu ikinci kitapta Akdeniz ile ilgili söylemler, Yunan düşüncesi ve felsefesinden geçerek medeniyetlerin manevi yönüne ulaşıyor. Fakat aynı zamanda tek tanrılı dinlerin doğuşuyla, tek tanrı inancına rağmen bazen akıl ve ruhla, bazen de demir ve ateşle birlikte dönemlere ve ihtiyaçlara göre Akdeniz etrafında yaşanan çatışmalara ve yakınlaşmalara değiniyor. O halde Akdeniz olarak bilinen ailenin toplumların çekirdeğini oluşturması gerekmiyor muydu? Bugün kaç tanesini biliyoruz, en azından bir süre için onları biliyor muyduk? Evet, bu soruların cevapları Akdeniz ailesinin bireyleri için en karanlık yönü olarak kalmaya devam ediyor.
Peki ya Akdeniz ve halklarının binlerce yıldır yaşadığı hareketler ve göçler ne olacak? Milyonlarca Filistinlinin kaderi olan sürgün hakkında ise Braudel, “Bir Yahudi diasporası tarafından köklerinden sökülenler, anavatanlarını arıyordu” ifadelerini kullanıyor. Braudel burada, Cezayir’i vatanları olarak benimseyen ancak ülkenin bağımsızlığını kazanmasının ardından göç etmek zorunda kalan yaklaşık bir milyon Fransız’ı da unutmuyor. Braudel ve kitabın yazımına katkıda bulunanlar Orta Asya'daki yüz binlerce Homeros kökenlinin yaptıkları göçleri de hatırlatıyorlar. Bu bağlamda kitap, siyasi hesaplar ve doğmamış ulusların çıkarları için yapılan katliamlar, yerlerinden edilmeler ve sürgünlerin tarihi hakkındaki ifadeleriyle bizi şaşırtıyor.
Ancak bu göçler sadece Braudel ve arkadaşları için sadece siyasi, askeri ve dini değil, aynı zamanda turistik niteliktedir. Aksi takdirde kuzeyden ve batıdan gelip Akdeniz'in ılık plajlarında yatan milyonlarca turisti nasıl açıklarsınız? Eğer Braudel hayatta olsaydı ve bugün bu seriye yeni bir kitap daha eklemek isteseydi, bu yeni göçleri ve belki de en sonuncusu olan on binlerce Suriyeli, Iraklı ve Afrikalının göçünü takip etmek zorunda kalacaktı. Ne var ki kayıp cennet olduğunu düşündükleri Avrupa’ya giden yol, bazen onlar için cehenneme, bazen de bir mezarlığa dönüşebiliyor.
Belki de Fernand Braudel'in sevgili Akdeniz’indeki bu son manzarayı görmeden önce bu dünyadan gitmiş olması onun için bir şanstır.
 



Sevilen dizinin yaratıcıları, yeni filmdeki eksik oyuncularla ilgili konuştu

The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)
The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)
TT

Sevilen dizinin yaratıcıları, yeni filmdeki eksik oyuncularla ilgili konuştu

The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)
The Inbetweeners'ın oyuncu kadrosu (Channel 4)

The Inbetweeners hayranları, popüler sitcomun gelecek yıl üçüncü bir sinema uyarlamasıyla geri döneceği haberini hâlâ kutluyor ancak oyuncu kadrosundan bir ismin eksikliği gündemden düşmüyor.

Orijinal dizinin 4 başrol oyuncusunun (Simon Bird, Joe Thomas, Blake Harrison ve James Buckley) filmde yer alacağı kesinleşirken, popüler karakter Charlotte Hinchcliffe'i canlandıran Emily Atack, katılımı henüz belli olmayan oyuncular arasında.

Dizinin yaratıcıları Iain Morris ve Damon Beesley, Instagram'da The Inbetweeners 3'le ilgili bir güncelleme paylaşarak bazı karakterlerin neden yer almayacağına dair ipucu verdi.

İkili, "Muhtemelen bildiğiniz gibi, yeni bir Inbetweeners macerasının çekimlerine başladık" diye yazdı. 

Herkesin gösterdiği ilgiden çok memnunuz ve bu 4 aptalın hâlâ haber değeri taşıması harika bir şey. Dedikodu kazanı bazen çığırından çıkabiliyor, bu yüzden basit bir tavsiyemiz var: Sizin için hazırladığımız sürprizlerin tadını tam anlamıyla çıkarmak istiyorsanız, hikayeyle ilgili fotoğraflardan ve spekülasyonlardan uzak durmanızı öneririz. Hiçbir şey bilmeden izlemenin çok daha keyifli olacağına söz veriyoruz.

İkili, bazı karakterlerin yeni filmde yer almayacağını doğrularken, bunun nedenleri hakkında spekülasyonlar olacağına da değindi.

"Şunu açıkça belirtmek isteriz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım dizilerdeki tüm sevilen karakterleri bu yeni filme sığdıramadık" dediler. 

Bu bizim suçumuz, sadece bizim.

fvgthy
Emily Atack, The Inbetweeners'ta (Channel 4)

Ve evet, insanlar bu seçimleri neden yaptığımıza dair spekülasyonlar yürütecek ancak maalesef gerçek şu ki, senaryoda sevgili 'arkadaşlarımızın' hepsini geri getirebileceğimiz makul bir yol bulamadık.

Yeni film duyurulmadan önce çıkan bazı haberlerde yapımcıların Atack'i kadroya almaya çalıştığı öne sürülmüş, The Sun'a konuşan bir kaynak, aktrisin "oturtmak istedikleri projenin eksik parçalarından biri" olduğunu söylemişti.

Sosyal açıdan sıradan bir grup ergenin maceralarını anlatan The Inbetweeners, ilk olarak 2008'le 2010 arasında E4'te üç sezon boyunca yayımlanmıştı. Rekor izleyici rakamlarına ulaşan dizi, daha sonra iki sinema filmine uyarlanmıştı.

2011 yapımı Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie) ve 2014 tarihli The Inbetweeners 2, toplamda 100 milyon sterlinin (yaklaşık 6,5 milyar TL) üzerinde hasılat elde ederek Birleşik Krallık komedi filmleri arasında gişe rekorları kırmıştı.

Yeni devam filmi dijital yayın platformu Netflix için geliştirilirken, sinemalarda gösterime girip girmeyeceği ise henüz kesinleşmedi.

Independent Türkçe


Tarihte tam maraton koşan ilk robot, yeni nesil teknolojilerin önünü açıyor

Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)
Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)
TT

Tarihte tam maraton koşan ilk robot, yeni nesil teknolojilerin önünü açıyor

Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)
Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'na katılan RAIBO2 (KAIST)

Tarihte ilk tam maratonu koşan robotu geliştiren araştırmacılar bulgularını açıkladı.

RAIBO2 adlı robot, Kasım 2024'te Güney Kore'de düzenlenen Sangju Kuru Hurma Maratonu'nun 42 bin 195 km'lik tam parkurunu 4 saat 20 dakikadan biraz daha kısa sürede tamamlamıştı. İlk kez böyle bir robot bu mesafeyi tamamlamış ve bataryasının değiştirilmesine gerek kalmamıştı.

Bilim insanları, dünyada ilk olma özelliği taşıyan bu başarıyı, diğer robotların uzun mesafelerde çalışmasını sağlayabilecek ve teknolojiyi daha işlevsel amaçlar için kullanılabilir hale getirecek faydalı bulgulara dönüştürdüklerini söylüyor.

Araştırmacılar, robotun öneminin sadece maraton koşma yeteneğiyle sınırlı olmadığını belirtiyor. Son zamanlarda makinelerin çeşitli ortamlarda kullanılmasına yönelik artan ilgi, robotların koşu hızlarında ve zorlu koşullarda hareket etme yeteneklerinde çığır açıcı gelişmelere neden oldu. Ancak araştırmacılar, çok fazla güç harcamadan, aşırı ısınmadan, bataryası tükenmeden veya dengesizleşmeden uzun süre çalışabilen bir robot üretmeyi mümkün kılmanın da en az bunun kadar önemli olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar, bu soruna daha büyük bataryalar veya daha verimli motorlar gibi tek tek bileşenler üzerinden yaklaşmak yerine, onu "bütünsel robot sistemi sorunu" olarak ele aldı. Dört ayaklı robotlar bacaklarını hareket ettirirken vücutlarının çeşitli kısımlarından enerji kaybettiği için bu tür çetin görevleri üstlenebilecek bir robot geliştirmek, bütün tasarımını optimize etmek anlamına geliyor.

Ekip, tasarımın işe yaradığından emin olmak için maraton boyunca robotla birlikte koştu ve voltaj, sıcaklık ve batarya durumunun yanı sıra diğer verileri de kaydetti. Robot ayrıca resmi bir katılımcı olarak kaydedildi ve yolculuğu boyunca görüntülendi.

Araştırmacılar bu tek robot araştırmasından elde edilen verileri, seri üretime uygun ve endüstriyel ortamlarda kullanılabilecek bir ürüne dönüştürmeyi umuyor. RAIBO2 robotu elle tasarlanıp üretildi ancak onu gerçek bir ürüne dönüştürmek için tasarımın birden fazla robotta güvenle kullanılabilir hale getirilmesi ve zorlu endüstriyel ortamlarda da güvenilirliğinin sağlanması gerekecek.

Robotun geliştirildiği Kore İleri Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nden (KAIST) Jemin Hwang, "Bu çalışma, dört ayaklı bir robotun ne kadar uzağa koşabileceğini göstermenin ötesine geçiyor" diyor.

Hem yüksek hareket performansı hem de enerji verimliliği elde etmek için robotun tamamının nasıl tasarlanması gerektiğini gerçek maraton verilerini kullanarak gösterdik. Laboratuvarda elde edilen dünya standartlarındaki performansı, endüstriyel ortamlarda herkesin güvenle kullanabileceği ürünlere taşıyacağız.

Çalışma, hakemli dergi Nature'da yayımlanan "A quadruped robot designed to complete a marathon on a single battery charge" (Tek bir batarya şarjıyla maratonu tamamlamak üzere tasarlanmış dört ayaklı robot) başlıklı yeni makalede aktarılıyor.

Independent Türkçe


Sarı koridorların ötesinde: Backrooms hayranlarına 5 dizi önerisi

Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)
Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)
TT

Sarı koridorların ötesinde: Backrooms hayranlarına 5 dizi önerisi

Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)
Backrooms'da terapist Dr. Mary Kline'ı canlandıran 38 yaşındaki Norveçli aktris Renate Reinsve, Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı'yla (Verdens Verste Menneske) dünya çapında tanındı (A24)

Kimimiz sinemada izledi, kimimiz korsan sitelerde arayıp buldu. Ama kabul edelim ki Backrooms, tuhaf fragmanını gördüğümüz günden beri aklımızdaydı ve Saplantı'yla (Obsession) birlikte yazın korku fenomenine dönüştü.

A24'ün 10 milyon dolara çekilen filmi, dünya çapında 400 milyon dolar barajını aşıp bütçesinin katbekat fazlasını kazanınca bizim de aklımıza tek bir soru takıldı: Bu koridorlardan çıkmayı gerçekten istiyor muyuz? 

Ne yalan söyleyelim, biz istemedik. Ama belli ki yalnız da değiliz: Boş ofislerin, terk edilmiş odaların ve hiçbir yere varmayan daracık geçitlerin yarattığı huzursuzluk milyonlarca izleyicide karşılık buldu. 

Biz de Backrooms'un açtığı kapıdan girip gerçeklik duygumuzla benzer biçimde oynayan dizilerin peşine düştük.

Kimi kurumsal hayatı, kimi insan zihnini, kimi de doğrudan başka boyutları kurcalıyor ama hiçbiri izleyicinin kendisini güvende hissetmesine izin vermiyor. Bu dünyalarda duvarın, kapının veya asansörün ardında gerçekliğin başka bir sürümü bekliyor.

Koridor biraz uzun, ışıklar da pek güven vermiyor ama buyurun, liste bu tarafta. Dönüş yolunu sonra düşünürüz.

Severance (2022 - )

Bilindiği üzere Severance, Apple TV'nin en çok ses getiren dizileri arasında başı çekiyor. Başrollerinde Adam Scott, Zach Cherry, Britt Lower ve Tramell Tillman gibi isimleri buluşturan bilimkurgu, klostrofobik atmosferiyle Backrooms hayranlarını daha ilk bölümden içine çekebilecek netameli bir dünyaya sahip. 

Severance, Lumon adlı şirkette çalışan ve anıları, iş hayatlarıyla dışarıdaki yaşamları arasında kesin biçimde ayrılan bir grup insanı merkezine alıyor. Lumon'un beyaz ve gri tonlardaki soğuk odaları, sonu gelmeyecekmiş gibi birbirine açılan steril koridorları ve insanın yön duygusunu bozan tasarımı, işyerini psikolojik olduğu kadar fiziksel bir hapishaneye dönüştürüyor. 

yu
53 yaşındaki Adam Scott, Severance'ta eşinin ölümüyle başa çıkamayınca, iş ve özel hayatını cerrahi bir yöntemle birbirinden ayıran prosedüre başvuran Mark Scout rolünde (Apple TV)

Çalışanların yalnızca ofiste var olan benlikleri binanın dışına hiç çıkamadığı için Lumon, Backrooms'u andıran bir dekor olmanın ötesine geçerek kendi kuralları bulunan, sınırları ve çıkışı belirsiz gerçek bir ara mekan gibi işliyor.

İki yapım da sıradan görünen mekanları kabusa dönüştürürken Backrooms bilinmeyenin yarattığı korkuya, Severance ise kurumsal düzenin insan kimliğini nasıl parçaladığına odaklanıyor. 

Gizemini ağır ağır açan ve ofis hayatının zaten tanıdık gelen sıkışmışlığını gerçeküstü bir kabusa dönüştüren Severance, Backrooms'u sevenlerin kaçırmaması gereken dizilerden.

IMDb: 8,6
Nereden izlenir: Apple TV

Mr. Robot (2015 - 2019)

Son söylenecek şeyi ilk cümlede deyiverelim: Mr. Robot izlemek her zaman iyi bir fikir. 

Ama özellikle Backrooms'un tekinsiz dünyasında kaybolma hissini sevdiyseniz, bu kült gerilim listenin en güçlü seçeneklerinden biri. 

Mr. Robot'ta, henüz Freddie Mercury rolüyle Oscar'ı eve götürmemiş Rami Malek, insanlarla arası pek iyi olmayan Elliot Alderson'ı canlandırıyor. Elliot gündüzleri siber güvenlik uzmanı, geceleriyse dünyanın servetini ve gücünü elinde tutan seçkinlere karşı savaşan son derece yetenekli bir hacker. 

dfgthyju
Mr. Robot'ta Elliot rolünü canlandıran 45 yaşındaki Rami Malek, dizinin kendisini "epey paranoyak" yaptığını söylüyor (USA Network)

Depresyon, paranoya ve dissosiyatif kimlik bozukluğuyla yaşayan Elliot'ın gerçeklik algısı çözüldükçe izleyicinin neyin gerçek olduğuna dair güveni sarsılıyor, haliyle biz de neye inanacağımızı şaşırıyoruz. Dizinin yaratıcısı Sam Esmail'in karakterleri kadrajın köşelerine sıkıştıran görsel dili ve her an kötü bir şey olacakmış duygusu yaratan boğucu atmosferi, en sıradan mekanları bile insanın kaçmak isteyeceği yerlere dönüştürüyor.

Bu akrabalık tesadüf değil: Kane Parsons, 2021'de keşfettiği üç Emmyli Mr. Robot'u Utopia ve Devs'le birlikte YouTube'daki Backrooms kısa filmlerinin başlıca esin kaynakları arasında gösteriyor.

Her iki yapım da gerçeklik algısı bozulan kahramanlarını klostrofobik dünyalara hapsediyor. Backrooms korkuyu boyutlar arasında uzanan sarı koridorlara bırakırken Mr. Robot aynı huzursuzluğu insan zihninde ve dijital çağın soğuk toplumsal düzeninde arıyor. 

Ne demiştik? Her zaman iyi bir fikir. 

IMDb: 8,5
Nereden izlenir: Prime Video

 

Twin Peaks (1990 - 1991)

Övmeye ne hacet? Ama yine de insan birkaç kelam etmeden geçemiyor. Malum, David Lynch'in başyapıtı Twin Peaks, televizyon tarihinin en tuhaf ve tekinsiz dünyalarından birini kurarken sıradan görünen bir kasabayı gerçeklikle kabusun arasına hiç zorlanmadan asıveriyor.

Dizi, aynı adlı kasabada yaşayan lise öğrencisi Laura Palmer'ın gizemli cinayetinin peşine düşen kahve tutkunu FBI ajanı Dale Cooper'ı izliyor. Genç kızın ölümüyle kasabanın usul usul çatırdamasını da... İlk bölümlerde melodramla absürt mizahı yan yana getiren anlatı, kartpostal kadar sevimli görünen bu yerde bir şeylerin hiç de yolunda olmadığı hissini usulca büyütüyor.

scdfrgthy
Kyle MacLachlan'ın canlandırdığı özel Ajan Dale Cooper, kahve sevgisi, ses kayıt cihazı ve mistik yöntemleriyle televizyon tarihinin en ikonik karakterlerinden biri (ABC)

Backrooms'un köklerini arayanlar için Twin Peaks, televizyonda sürrealizmin ve mekansal klostrofobinin ulaştığı zirve noktalardan biri. 
Kasabanın altında kıpırdayan doğaüstü güçler bu huzursuzluğu derinleştirirken, kadife perdeleri, zikzaklı zemini ve sonu yokmuş gibi görünen yapısıyla insanın yön duygusunu bozan meşhur Kırmızı Oda, dizideki araf hissinin en yoğunlaştığı yere dönüşüyor.  

Backrooms da Twin Peaks de bildiğimiz dünyanın kurallarını kapının dışında bırakıyor. Biri korkuyu boşluk ve yalnızlıktan çıkarırken diğeri onu kasabanın sakinleri, bastırılmış sırlar ve doğaüstü güçlerle besliyor.

Sarı koridorlar ya da kırmızı perdeler... Seçim sizin ama iki tarafta da çıkış pek mümkün görünmüyor.

IMDb: 8,7
Nereden izlenir: MUBI

Channel Zero (2016 - 2018)

Bir "korku evi" düşünün, simsiyah ve kocaman. Kapısında birazdan yaşayacakları dehşete meydan okumaya hazır heyecanlı gençler var, bir de gözyaşlarını ya da midelerini tutamayanlar... Channel Zero'dan bahsediyoruz, özellikle de Backrooms'a pek çok açıdan benzeyen ikinci sezonu No-End House'tan (Çıkışı Olmayan Ev).

Channel Zero'nun adını bile duymamış olabilirsiniz, şaşırmayız. Bu gözden kaçmış korku cevheri, internette kulaktan kulağa yayılan şehir efsanelerini ekrana taşıyarak Backrooms'la aynı dijital genetikten besleniyor. Hak ettiği ilgiyi görememiş bu antolojinin yukarıda da bahsettiğimiz ikinci sezonu, sonu gelmeyen ve içine girenleri bırakmaya hiç niyeti olmayan odalarıyla Backrooms'un karanlık kuzeni gibi.

cvfgbh
Channel Zero'nın ikinci sezonu, her biri bir öncekinden daha rahatsız edici ve tuhaf odalardan oluşan gizemli bir korku evini ziyaret eden Margot'nun hikayesini anlatıyor (Syfy)

No-End House, insana bir sonraki odayı görmek istemediği halde o kapıyı açtırıyor. Seyircinin payına da çaresizce çıkış aramak düşüyor.

2016'da başlayıp 4 sezon süren Channel Zero'ya, A24'ün YouTube'dan beyazperdeye taşıdığı dijital korku estetiğinin televizyondaki en somut öncülerinden biri demek mümkün. İki yapım da internetin karanlık köşelerinden çıkan efsaneleri insanı yutan mekanlara dönüştürüyor. Backrooms tek bir evrenin sarı koridorlarında ilerlerken Channel Zero her sezon başka bir kabusun kapısını açıyor.

Favorimiz ikinci sezon olsa da her hikayede bambaşka bir kabusun kapısını aralayan Channel Zero'ya hiç tereddütsüz bir şans vermenizi öneriyoruz. No-End House'a bir girin, çıkabilirseniz gerisine de bakarsınız.

IMDb: 7,1
Nereden izlenir: Türkiye'deki abonelik tabanlı yayın platformlarında yer almıyor​​​​​​

Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone / 1959 - 1964)

Backrooms'un sarı koridorlarında kaybolmamızdan yaklaşık 70 yıl önce Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone), bizi çıkışı olmayan gerçekliklere çoktan hapsetmişti. 1959'da başlayan dizi için bir kasabayı boşaltmak, bir duvarı başka boyuta açmak ya da sıradan bir odayı hakikatten koparmak yeterliydi. Büyük numaralara ihtiyacı yoktu; birkaç küçük dokunuşla insan kendi evindeki koridordan bile kuşku duyabiliyordu pekala.

Diziyi izlerken saatiniz hâlâ çalışır, hayat akmaya devam eder, eviniz yerli yerinde durur ama bunların hiçbirine güvenemezsiniz. Alacakaranlık Kuşağı işte izleyicisine bunu yapar. 

thyjuk
Her bölümde farklı oyuncular ve bambaşka hikayelerle ilerleyen, bilimkurguya korku ve gerilimi ekleyen bu 5 sezonluk antoloji, türün televizyon tarihindeki öncü işlerinden biri sayılıyor (CBS, UPN)

Dizinin daha ilk bölümü Herkes Nerede? (Where Is Everybody?) bizi, ortalıkta tek bir insanın bulunmadığı kasabaya bırakıyor. Boş sokaklar, terk edilmiş evler, dükkanlar ve insanın ensesinden ayrılmayan "Burada bir şeyler çok yanlış" hissi... Backrooms hayranları için gayet tanıdık bir manzara.

Üstelik Alacakaranlık Kuşağı bütün bunları "liminal mekan" ifadesi internetin sözlüğüne girmeden onlarca yıl önce yaptı.

Dizinin insanın hafızasına kıymık gibi saplanan bölümlerinden Kayıp Küçük Kız'da (Little Girl Lost) ise başka türden bir çıkışsızlık var. Küçük kız başka bir boyutta kayboluyor, ailesi onun sesini duvarın ardından duyuyor ama kendisini göremiyor. Birini birkaç santimetre ötede hissedip ona ulaşamamak, boş bir koridorda kaybolmaktan bile beter olabilir.

İki yapım da tanıdık mekanların ardında hiç bilmediğimiz başka bir gerçeklik bulunduğunu söylüyor. Backrooms tek bir kabusun çıkışını ararken Alacakaranlık Kuşağı her bölümde kapıyı açıp bizi başka bir tanesinin içine itiyor. Sağ olsun.

IMDb: 9,0
Nereden izlenir: Türkiye'deki abonelik tabanlı yayın platformlarında yer almıyor

Independent Türkçe