​‘Amerikan Çağının sonu’ yanılgısı

Amerika Birleşik Devletleri'nin çöküşünü imkânsız kılan faktörler nelerdir?

Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
TT

​‘Amerikan Çağının sonu’ yanılgısı

Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)

İmil Emin
Amerika Birleşik Devletleri’nin koronavirüs salgınından en çok etkilenen ülkelerin başında yer alması ve Başkan Donald Trump yönetimini saran panik havası, özellikle son üç yılda gündemden düşmüş olan şu soruyu yeniden akıllara getirdi: acaba koronavirüs salgını ABD’nin egemenliğinin sona ermesini hızlandıracak mı?
ABD’li meşhur gazeteci yazar Fareed Zakaria (Ferid Zekeriya) bu egemenliği; ‘’Zorba ve kısa ömürlü’’ olarak nitelemişti. Zekeriya’ya göre ABD egemenliği İkinci Dünya Savaşından sonra kırk yıl yükselişte olup, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla duraksamış, 2003’teki Irak işgalinden sonra da ‘ağır çekimde’ çöküşe geçmişti.
Tabi bu sorunun cevabını bulabilmemiz için derinlemesine bir bakışa ihtiyaç duyuyoruz. İmkân el verdiğince, sözü çok uzatmadan ve kısa da kesmeden bu yanıtı birlikte arayalım. Öncelikle; Ferid Zekeriya ve aynı kampta yer alanların bakış açısının yüzeysel olduğunu belirtmek isteriz, ABD korona salgınını atlatacak ve uzun süre daha ayakta kalacaktır. Nasıl ve niçin?
 
Amerika geleceğin ulusudur
Bazılarının düşlediği gibi ‘Amerikan çağının’ yakın bir zamanda sona ermeyeceğine dair argümanlarımızı öne sürmeden önce, ABD’nin kuruluşuna dair bazı hatırlatmalar yapmamız gerekebilir.
Bu bağlamda en önemli metinleri kaleme alanlardan biri de; Amerikan siyasetinin ve diplomasisinin ‘çağdaş patriği’ Henry Kissinger’dır. Kissinger devasa eseri ‘Dünya Düzeni’ kitabında,  tarih, coğrafya ve modern siyaseti kapsamlı bir şekilde değerlendirmiştir. Özellikle yedinci bölümde; ABD’nin insanlığa hizmetini ve ‘dünya düzeni’ tasavvurunu işlemektedir. Kissinger Amerika’nın ana mesajının egemenlik değil ‘özgürlük’ olduğunu vurgular, kuruluşundan bu yana ABD’nin projesinin, geleneksel ‘coğrafi yayılmacılık’ olmadığını, ‘göksel öğretiler’ ışığında ‘özgürlük ilkelerini’ yaymayı amaçladığını belirtir.
1839'da, resmi Amerikan Keşif Misyonu, Batı Yarımkürenin ve Güney Pasifik'in uzak bölgelerini keşfettiğinde, Birleşik Devletler ve Demokrasi dergisinde bir makale yayınlandı. ‘Geleceğin Büyük Ulusu’ başlıklı bu makalede, ABD’nin tarihteki tüm medeniyetlerden farklı bir yönetim anlayışı benimsediği vurgulanıyordu. Makalede şu ifadeler yer almıştı: “Doğrusu Amerika halkı bir yandan birçok farklı ırklara ve uluslara aidiyet hissederken, diğer yandan Ulusal Bağımsızlık Bildirgesi, insanların eşitliğine istinat eder. Bu iki gerçeklik bizi diğer uluslardan farklı kılan temel unsuru oluşturur. ‘Amerikan gerçekliği’, bu ülkede yaşayan insanların, mensup oldukları ırkın tarihiyle zayıf bağlar kurmuş olmasıyla ilişkilidir. Tarihin görkemi ya da suçları bizi o kadar da ilgilendirmemektedir. Bağımsızlık Bildirgesi bizim için yeni bir tarihin başlaması anlamına gelmektedir.’’
ABD’nin kurucu babaları, Amerika’dan ‘City upon a hill’ Tepedeki Şehir olarak söz eder. Kurucu babalar, Amerika’nın diğer tüm yönetim biçimlerine baskın geleceğini ve geleceğin ‘demokratik çağını’ oluşturacağını hayal ediyordu. Bu ‘özgür ve büyük’ ulusun, Tanrı tarafından diğer devletlerin öncüsü seçildiğine inanıyordular. Batı Yarımkürede ilkelerini yayarken, bu ilkelerin zaman içinde tüm dünyaya yayılacağını tasavvur ediyordular.    
Amerikalılar başlangıçtan itibaren, yeni devletlerinin, etik ve insani bir temeli olduğuna inanıyordu. İnsanlık gelişimi ve ilerlemesinin bir sonucu olduklarını düşündükleri için, kimsenin bu ‘ilerlemeyi’ durduramayacağına olan inançları tamdı. Amerikalılar güçlerinin ilahi (göksel) bir koruma altında olduğuna iman ediyordu. Dolayısıyla hiçbir dünyevi gücün kendilerine zarar veremeyeceğini düşünüyordular. ABD bu bakış açısıyla diğer ülkelerden radikal bir şekilde farklıdır.
ABD’nin kuruluşundaki ‘teolojik boyut’ hala devam etmektedir, bununla birlikte resmi kimliği, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laiklik uyarınca şekillenmiştir. ABD’de dinlere ve ırklara ayrım yapılmaksızın saygı duyulur.

Çürüme mi, yenilenme mi?
Bugün sıklıkla dillendirilen Amerika’nın çöküşü meselesine dair yaklaşımda birçok yapısal sorun bulunmaktadır. Amerikan tarihçi Paul Kennedy bu teoriyi ilk öne sürenlerdendi, daha sonra ‘Çürüme Ekolü’ olarak tanınacak olan bu yaklaşıma göre; ekonomi ve strateji arasında doğrudan bir ilgi bulunmaktaydı. ‘Emperyalist Yayılmacılık’ olarak tanımladığı teorisinde, ABD’nin ‘imparatorluğunu’ sürdürebilmesi için ‘dışarıdaki varlığına’ yatırım yapması gerektiği, bu durumun da uzun vadede gücünü ve servetini yitirmesine neden olacağını öngörmekteydi. Bu gerçekliğin sadece Amerika’ya has olmadığını, Roma başta olmak üzere geçmişteki imparatorlukların ortak özelliği olduğunu söylemekteydi.
Kennedy’nin bu teorisi, ABD’nin stratejik eylemlerine yön veren birçok ABD’li düşünür tarafından eleştirildi. Bu düşünürlerin başında da ‘Amerikan bilgesi’ Zbigniew Kazimierz Brzezinsk gelmekteydi. Brzesinski Varşova Paktı’nın özellikle Afganistan’da mağlup edilmesinde aktif bir şekilde rol aldı.  Jimmy Carter'ın Ulusal güvenlik yardımcılığını yaptı. Samuel Huntington’la birlikte çalışarak, 43 sayfalık gizli bir bülten yazdı. Bu bültende gelecek yönetimin 10 önemli ulusal güvenlik politikası hedefi açıklanıyordu. Huntington ABD çürüyor mu yoksa yenileniyor mu sorusunu ele almış ve cevaben: “ABD’nin gücü çok boyutludur, onunla rekabet halinde olan kuvvetlerin gücü ise tek boyutludur’’ demişti.
Paul Kennedy ‘çürüme’ sorgulamasıyla ‘Amerikan çağının sonu’ tartışmalarını alevlendirmişti. Kennedy’nin teorisi, Chicago Küresel İlişkiler Konseyi başkanı ve Amerikan dış politika teorisyeni Ivo H. Daalder, ‘yeni muhafazakâr’ akımdan tarihçi Robert Cagan gibi düşünürler tarafından büyük ölçüde çürütüldü. Bu düşünürlere göre ABD’nin gücü hala zirvedeydi. Dünyadaki güç dengesindeki en önemli unsurun ekonomi olması ve ABD dolarının en önemli rezerv para olması da bunun kanıtıydı. Dünyadaki farklı ülkeler, ekonomilerini ayakta tutabilmek için dolara yönelmek zorundaydı. Ayrıca ABD’nin eğitim sistemi en iyi üniversiteleri barındırıyor ve tüm insanlar eğitim almak için Amerika’ya geliyordu.
ABD’nin bayraktarlığını yaptığı siyasi ilkelere gelecek olursak, hala kendi içindeki her sorunu aşabilecek güçtedir. Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerde otoriterlik yükselirken, ABD’nin dünya genelindeki etkisi yüksek bir seviyede seyretmektedir. Washington’un dünya genelindeki müttefikleri çoğunluğu teşkil etmektedir. Bugün ABD’nin 50’den fazla stratejik ortağı ve müttefiki bulunmaktadır. Öte yandan Rusya ve Çin’in müttefikleri, ‘bir avuç’ pragmatist yönetimden ibarettir.

ABD'nin durumu nasıl tanımlanabilir, benzeri görülmemiş bir hâkimiyet mi, yoksa kontrolsüz bir güç mü?
Bu cevheri soruyu, akademik vasfıyla diplomatik deneyimini birleştiren en önemli Amerikalı stratejik düşünürlerden Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Joseph Samuel Nye Jr veriyor. Joseph Samuel ‘Amerikan Gücünün Paradoksu’ adlı eserinde, tarih boyunca Amerika’dan askeri olarak daha güçlü bir ülkenin olmadığını, bazılarının bunu Britanya’nın 19. Yüzyıldaki hegomanyası ile kıyasladığını ve Amerika’nın Büyük Britanya’nın ‘egemenliğini’ taklit ettiğini söylemektedir. Ancak bu kıyaslama ne dereceye kadar doğrudur? Bu popüler kıyasın o kadar da doğru olmadığı görülmektedir, Britanya Barışı diye adlandırılan süreçte İngiltere, ABD’nin bugünkü gücüne ulaşabilmiş değildi.
Amerikalı yazar ve ünlü Atlantik dergisinin editörü Colin Murphy ‘Biz Roma mıyız?’ başlıklı bir kitap yayınladı. Murph bugünün Amerika’sı ile 1500 yıl önceki Roma İmparatorluğunu kıyaslıyordu. Roma’nın rakip bir imparatorluğun yükselişiyle değil, toplumsal çöküş, ekonomi ve kurumların iflasıyla zayıfladığını, böylelikle kendisini işgalci kabilelere karşı savunamadığını yazıyordu. ABD’nin aksine, Roma’nın içeriden zayıfladığını, halkın devlete, egemen kültüre ve kurumlara olan güveninin sarsıldığını, erki ele geçirmek için yaşanan iç çatışmalar ve yolsuzluğun yaygınlaşması ekonomiyi felç ettiği için çöküşün yaşandığını, ancak aynı şeyin ABD için söylenemeyeceğini belirtiyordu.
ABD’yi Roma İmparatorluğuna benzetenlerin haklı olduğu hususlar yok değil. Ancak Roma İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde üretime dayalı olmayan ekonominin büyük bir etkisi vardı, üstelik ABD’nin aksine ciddi iç çatışmalar söz konusuydu. Kurumların zaafa uğraması Roma’yı savunmasız kıldı. ABD ise hala en başta gelen üretici güçler arasında yer alıyor, ABD kurumlarında bazı aksaklıklar olsa da, reform için yöntemler bulunuyor. Dolayısıyla ‘çöküş noktasında’ Roma ile benzeşmediği söylenebilir.
Amerikan iç kamuoyunda sosyal sorunlar olabilir, ancak açık bir toplum olması hasebiyle, özellikle de dünyanın her yerinden süreğen göç alması dolayısıyla, sorunların çözümünde de her zaman yeni yollar bulunabiliyor. ABD ekonomisi ağır büyüme kaydetse de, gelişmiş teknoloji kullanımında öncü olmayı sürdürüyor. Üniversiteler ve sanayi sektörü arasındaki etkileşim de son derece sağlıklı. Araştırma geliştirme, biyoelektronik, nanoteknoloji ve yenilebilir enerji alanlarında da öncü ülke konumundadır. ABD ‘korona salgını savaşını’ ya da benzer geçici krizleri atlatmasa dahi çöküş ve çürüme yaşayacak mıdır?

Hukuk devleti ve bağımsız yargı
Roma İmparatorluğu, Roma kanunlarını egemen kıldığı sürece güçlü olabilmişti. Roma Hukuku daha sonra birçok ülkenin anayasasına ilham kaynağı olacaktı. Hukuk zayıfladığında ‘güneş’ batışa geçti. Peki, ABD’deki hukuk devleti? Amerikan yargısı, uzun yıllar daha devam edecek istikrarının garantörü müdür?
Kesin olan bir şey varsa, o da; Amerikan yargı sisteminin, geleceğini garanti eden en güvenilir kalesi olduğudur. Yargısının gücü, ABD’nin dünya geneline yayılmış olan askeri gücünden daha önemlidir.  ABD Yüksek Mahkemesi Başkanı Ruth Bader Ginsburg: “Amerika’daki birçok insan hakları aktivisti, mahkemelerimizin insan hakları alanlarındaki hükümlerini, güvenliğimizin teminatı olarak görüyor ve bununla gurur duyuyor, ben de onlara katılıyorum’’ demekteydi.
Amerika’daki ‘bağımsız yargı’ insanların güvende hissetmelerini sağlıyor ve toplumsal adalete olan inancı koruyor.
Wayne State Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Philipa Strom, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ile Demokrat rakibi Al Gore arasındaki 2000 yılındaki başkanlık seçimini yargı bağımsızlığının en önemli örneklerinden biri olarak gösteriyor.
2000 seçimlerinde Demokrat aday Al Gore yüzde 48.4, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ise yüzde 47.9 oy almıştı. Kimin başkan olacağı yönündeki tartışmalar Yüksek Mahkeme’ye taşındı. Yüksek Mahkeme, delege sayısı daha fazla olduğu için George W. Bush’un başkan olarak seçildiğini duyurdu. Al Gore bu kararın ardından Bush’u arayıp tebrik etti ve protestocular evlerine döndü. Seçimi kaybeden Demokratlar da, şimdi ülkenin birlik ve bütünlüğünün her şeyden önemli olduğunu belirterek, yargıya olan güvenlerini ifade ettiler.
Tabi Yüksek Mahkeme’nin bu kararı herkesi mutlu etmedi, ancak herkes bu karara uymaları gerektiğini biliyordu. Bazıları yargıçların siyasi eğilimini sorguladı, ancak genel olarak kamuoyunda yargının bağımsızlığına olan güven sarsılmadı.
ABD hukuk devleti olduğu ve federal yargı bağımsız olduğu sürece ‘Amerikan çağı’ sona ermeyecektir. Amerikalılar ve dünya, mahkemeler Trump’ın belirli devletlerin vatandaşlarının ülkeye girişini yasaklayan kararlarına muhalif hüküm verdiğinde bunu daha iyi görmüş oldu.
Bu temelde, toplumun yargı kararlarına uyulması gerektiğine dair mutabakatı, Amerikan yargı sistemine ve Yüksek Mahkeme’ye siyasi, toplumsal anlaşmazlıkları çözmek hususunda, dünyanın herhangi bir başka yerinde olmadığı kadar istisnai bir konum bağışlamıştır.
2000 yılındaki başkanlık seçimi davasına bakan Yüksek Mahkeme Başkanı William Rehnquist bu göreve gelmeden yıllar önce: “Amerikan yargısı ülkemizdeki hükümet sisteminin başındaki taçtır’’ demişti.
1776'da Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi'ni ve 1789'da Anayasa'yı yazan Kurucu Babalar, bireylerin ve halkın hakkının devletin hakkından önce geldiğine inanıyordu. Bu nedenle hükümetin görevinin, insanların doğuştan kazandığı haklarını korumak olduğunu vurguladılar. Aydınlanma, ilerleme ve eşitlik, Amerika’nın gerçek gücünün kaynağıdır.
 
Amerikan eğitim sistemi
Bazı insanların ABD karşıtı tutumlarına ve Amerikan karşıtlığına rağmen, çocuklarını Amerika’da eğitim görmesi için göndermesi oldukça ilgi çekicidir. Çin, ABD’ye yetişmek için büyük bir çaba sarf ederken, Komünist Parti liderleri çocuklarını ABD üniversitelerine göndermektedir. Hatta Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in oğlu da Amerika’da öğrenim görmekte. ABD’nin gücünün kaynaklarından biri olan eğitim sisteminin kalitesinin sırrı nedir? Bunu merak edenler, Columbia Üniversitesi'nin ünlü rektörü Jonathan R. Cole’nin "Büyük Üniversiteler-Amerikan Üniversitelerinin Başarısının Öyküsü’ başlıklı kitabına bakabilirler. Sosyoloji Profesörü Jonathan R. Cole, özetle; ABD eğitim sisteminin başarısının, ‘akademide egemen olan özgür araştırma ruhunda’ saklı olduğunu söyler.
Amerikan eğitim sistemi, ABD’nin birçok konuda öncü olmasını sağlamıştır. Üniversitelerinde ve enstitülerinde epistemoloji ve bilgi sevgisi ruhu canlıdır. Dogmalardan sıyrılmayı ve ideolojik bakıştan arınmayı becerebilmiş akademisyenler başarının anahtarıdır. Bu yüzden dünya genelindeki başarılı akademisyenler, ABD’ye yönelmeyi tercih etmektedir.
Profesör Cole, sanayi ve üniversiteler arasında güçlü ilişkilerin olduğunu belirtiyor, ikili anlaşmalar sonucunda, üniversitede teorik eğitim gören öğrencilerin, sanayi ve teknoloji sektöründe akıllıca istihdam edildiğine dikkat çekiyor. Büyük firmaların üniversitelerde eğitim görmüş kadrolar olmaksızın başarılarını sürdürmesinin mümkün olmadığını ifade ediyor. Büyük firmalar ve üniversiteler arasındaki ittifaka dayalı ‘araştırma-geliştirme’ çalışmaları, yeni buluşlar doğrultusunda iş fırsatlarının da artmasına neden oluyor. Üniversiteler aynı zamanda, sosyal bilimlerde yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla şirketlerin verimliliğini arttırmasına katkı sağlıyor.
 
Amerika özgür medyanın merkezi
Koronavirüs salgını Çin’in Vuhan şehrinde başladı ve ardından dünyaya yayıldı. Çin hükümetinin ‘gizlilik kararları’ nedeniyle şu anda dünyada 2 milyon insana virüs bulaşmış durumda, on binlerce kişi yaşamını yitirdi ve bu sayı artış gösteriyor. Çin Komünist Parti yönetiminin medya üzerindeki baskısı nedeniyle, halen salgının kaynağı ve ülkedeki boyutları bilinemiyor.
ABD ve Çin arasındaki tüm stratejik rekabet öğelerinden bahsetmek için yerimiz uygun değil. Ancak okuyucu, ABD’nin korona salgınına dair yayın anlayışı ile Çin’deki yayın anlayışını kıyaslayabilir. ABD’de medya Başkan Trump’ın her adımı özgür bir şekilde tartışabiliyor ve salgınla mücadele yöntemini eleştirebiliyor, Çin’de ise yönetimi eleştirmenin maliyeti çok ağır olabilir. 
Northwestern Üniversitesi Tarih Koleji Dekanı Amerikalı Profesör John Warren Johnson, dünya üzerindeki özgür medyanın rolü üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyor. Johnson: ‘’Kendisini demokratik addeden yönetimlerin en belirgin özelliklerinden biri de; yazılı ve görsel medyada insanların düşüncelerini özgür bir şekilde ifade edebilmelerine olanak tanımasıdır. Sinema, kitap, dergi, televizyonlar ve internet de buna dâhildir. ABD deneyimi, özellikle son yirmi yılda, ifade özgürlüğünün aydınlık bir örneğini teşkil etmektedir’’
Bilindiği üzere 21. Yüzyıl ‘iletişim ve bilgi’ çağı olarak tanımlanır. Bilgiye ve teknolojiye sahip olanlar gerçek gücü elinde bulundurabilir. Roma İmparatorluğu’nda ‘ekmeği veren’ kanunları belirliyordu. Şimdi ise medya gücüne sahip olanlar (özellikle de bağımsız ve özgürse) dünyanın ‘dümenini’ yönlendirebiliyor.

Amerika’da devletin medya kuruluşları bulunmuyor, bununla birlikte her bağımsız Amerikan medya kuruluşu, devletin enformasyon gücüne katkı sağlar, bu durumun daha uzun bir süre daha böyle devam edeceğini öngörebiliriz.

ABD 2030 yılında merkezi güç olmayı sürdürecek
ABD'nin Yirmi Birinci Yüzyılın üçüncü on yılı boyunca, dünyadaki merkezi güç olma konumunu muhafaza edecek olmasının başka nedenleri var mı?ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'ne bağlı, Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından hazırlanan, "Küresel Eğilimler 2030-Alternatif Dünyalar" raporuna göz gezdirmekte fayda var. Okuyucu Washington’un önümüzdeki on yıl boyunca ‘Tepedeki Şehir’ olma özelliğini nasıl koruyacağını bu raporu incelediğinde görecektir.
Özetlemek gerekirse:
- Coğrafi konum, Amerika'nın coğrafi konumu onu büyük güçler arasına yerleştirmektedir, civarındaki herhangi bir rakibini tehdidine karşı bağışık olmasını sağlar.
- Doğal kaynakların bolluğu, ABD, doğal yeraltı kaynaklarının zenginliğinin yanı sıra, dünyada en fazla ekilebilir araziye sahip ülkedir. Enerji alanında da, kendi kendine yetebilecek seviyeye ulaşmak üzeredir.
-Ekonomik entegrasyon, gelişmiş teknoloji ve yeterli işgücü. ABD’nin güçlü bir petrol sektörü bulunmaktadır, ayrıca üretim ve sanayide en gelişmiş teknolojileri istihdam edebilmektedir. Kendi başına ayakta kalabilecek bir yerel ekonomiye sahiptir.
- Dünyayla bütünleşmiş ekonomik sistem. ABD ekonomisi, Asya, Latin Amerika, Avrupa ve Ortadoğu ekonomileriyle yakından ilişkilidir ve en önemli finansal etki merkezidir.
- Etnik çeşitlilik. Amerikan toplumu, göçmenliğe açık çoğulcu bir toplumdur. Fırsat eşitliği ilkesi, dünyanın tüm bölgelerinden üstün yetenekli insanları bu ülkeye cezbetmeye devam etmektedir. Dolayısıyla uzun süre liderlik konumu koruması için, en önemli buluşların burada kaydedilmesi beklenmektedir.
- Çok yönlü gücü. ABD’nin gücü, ekonomik kaynaklar, askeri ve teknolojik olmak üzere çok yönlüdür. Çin gibi ülkeler belirli hususlarda ABD’yi geçse dahi, bu çok yönlü gelişimiyle rekabet edemeyecektir.
- İttifak oluşturma kudreti. Amerika'nın küresel çapta ittifak oluşturma ve liderlik kabiliyeti oldukça yüksektir. Amerikalı araştırmacı David Kang, birçok ülkenin Çin'in ekonomik başarılarına hayranlık duyduğunu, ancak ne Çin’in ne de bir başka ülkenin, Amerikan örneğinde olduğu gibi çok çeşitli küresel ittifaklar ve ortaklıklar geliştiremeyeceğini belirtiyor.
- Liberal dünya düzenindeki merkezi rolü. ABD’nin dünyaya egemen olan ‘liberal sistemin’ merkezinde yer alıyor olması tartışmaya açık değildir. Dolayısıyla bu sistem sürdüğü müddetçe ABD öncülüğü devam edecektir.
 
Çin’in büyük yalanı
Çok yakında tüm dünya, ‘Amerikan çağının’ sona ermediğini kavrayacak. Özellikle de Çin’in gerçek yüzü ortaya çıktığında ve küresel felaketin arkasında olduğu anlaşılınca bu gerçeklik daha da pekişecektir. Çin ve beraberindeki Asya güçleri çok şey kaybedecektir, sadece etik bağlamda değil, lojistik anlamda da böyle olacaktır. Bu durumdan ilk etkilenen ise, Çin’in ‘Bir yol-Bir Kuşak’ ya da ‘Yeni İpekyolu Projesidir.’ Dünyaya iyileşmesi için on yıla mal olan devasa bir ‘yalanın’ arkasında olan Çin’le kim ortak olmak ister?
Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nin önünde ‘altından bir fırsat’ durmaktadır. Korona salgınından uyandığında, içsel muhasebesini yapıp, bir kez daha, ‘Tepedeki Şehir’ olduğunu teyit edebilir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic