Usame bin Ladin’in Sudan'daki yılları

Usame bin Ladin
Usame bin Ladin
TT

Usame bin Ladin’in Sudan'daki yılları

Usame bin Ladin
Usame bin Ladin

“Gideceğim, fakat siz Amerikalılarla olan problemlerinizi çözmeyeceksiniz.”
Bu, El Kaide lideri Usame bin Ladin’in 1996 yılında Hartum'dan çıkarılıp Afganistan'daki Tora Bora dağlarına götürüldüğü askeri uçağın merdivenlerinde söylediği son sözdü.
Bugün ölüm yıldönümü olan Usame bin Ladin, hiçbir şekilde Batı'ya ve özellikle ABD’ye karşı katı bir İslamcı ideolojiyi benimseyen köktendinci bir rejim tarafından sınır dışı edileceğini beklemiyordu. Fakat onun yukarıdaki sözünde dile getirdiği öngörüsü doğru çıktı. Sudan'dan ayrılmasının üzerinden bir yıl geçmesinin ardından Washington Sudan'a ekonomik yaptırımlar uyguladı.
Usame bin Ladin, Hartum’dan çıkarıldığında, 30 Haziran 1989'da düzenlenen ve ‘Kurtuluş’ adı verilen askeri darbe ile Müslüman Kardeşler'in iktidara gelmesinin üzerinden 7 yıl geçmiş ve Hasan et-Turabi tarafından planlanan bu askeri darbenin ardından Sudan toprakları, Arap ülkeleri başta olmak üzere diğer ülkelerden gelen cihatçı liderler için bir üsse dönüşmüştü.
ABD, El Kaide liderine ev sahipliği yapmasından ve ülke topraklarını dünyanın dört bir yanından gelen radikal gruplara açmasından dolayı Sudan’ı 1993 yılında terörü finanse eden devletler listesine ekledi. Usame bin Ladin, 1991 yılında bir iş adamı ve yatırımcı kimliğiyle Sudan’a geldi. Ancak elbette Batı’ya ve onunla uzlaşı içerisinde olan komşu ülkelere karşı cihatçı sloganlar benimseyen yönetimdeki İslamcı gruba yakındı. Bunun bir sonucu olarak Usame bin Ladin, Ömer el-Beşir ve Hasan et-Turabi gibi grup liderleriyle çok sayıda açık ve kapalı görüşmeler yaptı.
O zamanlar İslamcı örgüt içerisinde karar verme çevrelerinde bulunan kaynakların aktardığına göre eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve Yardımcısı Ali Osman Taha, Hartum'da Riyad mahallesindeki evinde Usame bin Ladin’i ziyaret ettiler ve onu Afganistan'a gönderilmesi için yapılan düzenlemeler ile onun için askeri bir uçağın hazır olduğu hususunda bilgilendirdiler.
Aynı kaynakların aktardığı kadarıyla Usame bin Ladin, kendisini ziyaret edenlere Sudan'daki mülkünün ve parasının ne olacağını sordu. Kendisine haklarının bütünüyle sağlanacağına dair güvence verilse de o dönemdeki iktidara yakın olan çevrelerin tanıklığına göre böyle bir şey olmadı. Usame bin Ladin’in uçağının havalandığı gece başkan ve yardımcısı, Sudan İslami Hareket lideri Hasan et-Turabi’nin evine gittiler. İktidarı elinde tutan bu adama, Usame bin Ladin’in ülkenin içinden geçtiği zor şartlar dolayısıyla kendi takdiriyle ayrılmak istediğini söylediler. Resmi kanallardan aktarıldığı haliyle durum buydu. Ancak kaynaklar, El Kaide liderinin sınır dışı edilmesinin Ali Osman Muhammed Taha'nın fikri olduğunu dile getirdiler. Ali Osman Taha, Mısır'ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e 1995 yılında Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’da düzenlenen suikast girişiminin ardından bu fikri dile getirmiş ve sonrasında Ömer el-Beşir'in desteğini almayı başarmıştı.
Kaynaklar, Usame bin Ladin’in rejimin unsurlarıyla birlikte bu suikast girişimine karıştığına dair bazı kanıtların olduğu yönünde söylentilerin çıkmasının ardından Taha'nın ondan bir an önce kurtulmaya çalıştığını söylediler.
Şarku’l Avsat’a konuşan Sudan’ın eski Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Kutbi el-Mehdi, Taha'nın Hüsnü Mübarek’e düzenlenen suikast girişimindeki rolünün, Mısır İslam Cihadı ve İslam Cemaati’nden olan iki suikastçıya lojistik destek ve fon sağlamaktan ibaret olduğunu belirtti. Sudanlı İslamcıların lideri olan Hasan Turabi ise Arap basını tarafından yayınlanan açıklamalarında, örgüt içerisindeki yardımcısı olan Taha’yı bu suikast girişimine doğrudan karışmakla itham etti. Turabi o zamanki açıklamalarında, Taha'nın olayla ilgili ayrıntılarını bizzat kendisine ilettiğini ve suikast girişiminde bulunan bu iki unsuru tasfiye etmesini talep ettiğini söyledi. Suikast girişiminin ardından Hartum’a dönen failler, daha sonra Afganistan'a sürüldüler. Ayrıca Turabi, Taha'nın kendisine danışmaksızın İslami Hareket’in hesabından bir buçuk milyon dolar çektiğini de dile getirdi.
Kaynakların ifade ettikleriyle Sudan’daki İslamcı çevrelerde Taha’nın nasıl bir kişiliğe sahip olduğuna dair söylenenler birbiriyle uyuşuyor. Nitekim onun, örgüt içerisindeki kardeşlerini feda etmek bile olsa kendi konumunu korumak için her şeyi yapmaya hazır olduğu söyleniyordu. Bu, Turabi'yi deviren gizli komployu yöneten birkaç kişi tarafından da dile getirildi. 1999 yılında meydana gelen ve ‘el-Mufasala’ olarak bilinen bu olayın ardından Sudan İslamcıları ikiye bölündü. Ömer el-Beşir ve onu destekleyenler iktidarda kalırken, Hasan Turabi ve onunla birlikte olanlar ise muhalif bir pozisyona geçtiler.
Kaynaklar, Usame bin Ladin’in Sudan’dan ayrılma sebebine ilişkin yapılan resmi açıklamalar ile onun kendi arzusuyla ülkeden ayrıldığı yönündeki iddiaların gerçeği çarpıttığını söylediler. Hüsnü Mübarek’e yönelik gerçekleştirilen başarısız suikast girişiminin kendilerine de dokunacağından korkan Sudan’daki Müslüman Kardeşler’den bir grubun Usame bin Ladin’i kurban olarak seçtiğine dikkat çeken kaynaklar, aynı zamanda İstihbarat Servisi Başkanı Nafi Ali Nafi’nin ve bir dizi önde gelen İslamcı liderin böylece devre dışı bırakıldığını söylediler. Kaynakların aktardığına göre Turabi, Sudan’ın bu suikast girişimine karıştığı yönünde şüphe uyandırabileceği nedeniyle Ömer el-Beşir’den istihbarat başkanının görevinden alınmamasını talep etti. Fakat Ömer el-Beşir, onun bu talebini dikkate almadı.
Diğer taraftan devrik lider Ömer el-Beşir’in, rejimin karşı karşıya kaldığı baskılardan dolayı birçok kez el-Kaide liderinden kurtulmaya, onu ABD’ye teslim etmeye çalıştığına, fakat bunda başarısız olduğuna dair başka raporlar da var. Fakat Washington'dan gelen cevap, onu yargılamak ve mahkûm etmek için yeterli kanıtın bulunmadığı yönündeydi. Nitekim ABD’ye gönderilmiş olsa da serbest bırakılacaktı.
Bu olayların yaşandığı sıralarda ABD'de yayınlanan Vanity Fair dergisinde Sudan’ın eski Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Kutbi el-Mehdi’nin bir konuşması yayınlandı. Mehdi, bu konuşmasında ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü’ne Sudan’ın Usame bin Ladin’i teslim etmeye hazır olduğunu, fakat o sıra ABD tarafından aranmadığından dolayı Washington’un teklifle ilgilenmediğini söylüyor. 
O sıralar basında çıkan haberlerde, Sudan rejiminin kendisini yabancı devletlere teslim etme yönündeki planını öğrenmesinin ardından Usame bin Ladin’in ülkeden ayrılmak istediği bilgisi yer alıyor. Ancak o dönemde Sudan’daki karar alma mercilerine yakın olan kaynakların aktardığına göre onun sınır dışı edilmesi yönünde alınan karar bütünüyle Sudan rejimine aitti ve kararın arkasında özellikle Ömer el-Beşir ve Ali Osman Taha vardı. Usame bin Ladin’in sınır dışı edilmesinin hemen öncesinde Sudan'daki tüm yabancı İslamcılar tutuklandı. Libyalılar Kaddafi'ye, Eritreliler Cumhurbaşkanı Isaias Afewerki’ye teslim edildi. Raşit Gannuşi grubundaki İslamcılar ise düzenli bir şekilde ülkeden çıkarıldı. Tüm bunlar, Usame bin Ladin’in ABD’ye teslim edilmesine hazırlık mesabesindeydi.
1990’lı yıllarda Alman yetkililer, Frankfurt Havaalanı'nda Ebu Hacer lakaplı ve ilk ismi İmad olan bir Suriyeli mühendisi tutukladılar ve ABD istihbaratına teslim ettiler. El Kaide örgütüne bağlı olan İmad’a, Sudan’daki İslamcı rejim ev sahipliği yaptı ve İmad yıllarda Hartum’da ikamet etti. Hartum’da Usame bin Ladin’in ikamet ettiği evin yakınında yaşayan İmad, şehrin doğusunda yer alan ve El Kaide liderinin de namaz kıldığı camiye düzensiz aralıklarla gider gelirdi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Riyad mahallesi sakinlerinden biri, Ebu Hacer’in Kur’an tilavetin için kurulan halkalara devam ettiğini, aynı camide fıkıh dersleri verdiğini ve Usame bin Ladin’e yakın olan kimseler tarafından düzenli olarak ziyaret edildiğini söyledi. Usame bin Ladin’in neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle selamlara karşılık vermek dışında insanlar arasına çok az karıştığı ve çok az konuştuğunu dile getiren mahalle sakini, onun evinin istihbarat servisi tarafından korunduğunu aktardı.
İronik bir şekilde Usame bin Ladin’in kiraladığı evin sahibi, ABD'nin 1998 yılında el-Kaide ile irtibatı olduğu ve kimyasal silah ürettiği iddiasıyla seyir füzeleriyle bombaladığı eş-Şifa fabrikasının yöneticisi idi. ABD’nin bu saldırısı, Darusselam ve Nairobi'deki büyükelçiliklerinin bombalanmasına karşı öfkeli bir misillemeydi. Şifa fabrikasının imha edildiği sıra Afganistan'daki mücahid kamplarına ABD uçakları tarafından bir dizi saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırılardan birinde Usame bin Ladin’in öldürülmesi hedef alınmıştı.
Kaynakların aktardığına göre Sudan'ın İslam alimlerinin ve dünyanın her yerinden İslamcı işadamlarının uğrağı olmasını ümit eden ve bundan dolayı vizeleri kaldıran, sınırları açan ve isteyen herkese Sudan vatandaşlığı veren Turabi, El Kaide liderinin Sudan’a gelme talebini memnuniyetle karşıladı. Usame bin Ladin Sudan’a vardıktan sonra eşitli projelere milyonlarca dolar yatırım yaptı, Vadi el-Akik’in de yer aldığı bir dizi şirket kurdu, tarım, yol ve inşaat alanlarında projeler aldı, daha sonra başkentin güneyinde Hartum Üniversitesi'ne ait bir çiftlik satın aldı ve burayı çeşitli uyruklardan gelen kimselerin oluşturduğu grubunu eğitmek için bir kampa çevirdi. Çiftliğin bir kısmını ise düşkünü olduğu atların yetiştirilmesi için tahsis etti.
Şarku’l Avsat’ın kaynaklardan aktardığına göre Usame bin Ladin’in grubu kendisiyle birlikte Sudan’a geldi. Sudan’a gelmelerinin öncesinde üst düzey askeri eğitim almış olan savaşçılardan oluşan bu grup, çiftlikte aldıkları eğitimlerle bu kabiliyetlerini ve yetkinliklerini korumaya çalıştı. Sudan’ın savaşçılara ev sahipliği yapması daha sonra terör batağına düşmesine yol açtı. Nitekim Sudan’daki İslamcı liderler ile el-Kaide lideri arasında birtakım bağlantıların bulunduğu iddia edildi ve bunu bir suçlamalar dalgası izledi. Kaynaklar, Turabi’nin Afgan Cihadı ile olan ilişkisinin, Sovyetlerin Afganistan'ı işgali sonrasında 1979 yılına kadar uzandığını belirttiler. Turabi o sıra Sudan Devlet Başkanı Cafer Nemiri yönetiminde Adalet Bakan’ydı. Turabi, Devlet Başkanı Nemiri’yi ‘Afgan Cihadı’nın Arap dünyasındaki ilk ofisini’ Hartum’da açması için ikna etti. 1980 yılında tam bir gizlilikle ofisin açılmasının ardından Turabi’yle oldukça yakın bir ilişkisi bulunan Burhaneddin Rabbasi ofise müdür olarak seçildi. O sıra Hartum'daki büyükelçiliğe bağlı güvenlik ofisinde çalışan ve Afgan Cihadı dosyasıyla ilgilenen ABD’li bir istihbarat subayı vardı. Örgütün liderleriyle yakın ilişkileri bulunan subay, Nisan 1985'te Nemiri rejimini deviren halk ayaklanmasının ardından Sudan’dan kaçtı.
Usame bin Ladin, Afgan Cihadı içerisinde merkezi bir figürdü. Nitekim bir servet sahibiydi ve el-Kaide örgütünün kurulması fikrinin arkasında olduğu düşünülen Abdullah Azzam ile yakın bir ilişkisi vardı.
Sudan’daki İslami Hareket ile ABD arasındaki ilişki, Soğuk Savaş ve Afganistan Savaşı dönemine kadar uzanıyor. Sovyet istihbaratı o sıra Müslüman Kardeşler'i, ABD istihbaratı etkisi altındaki hareketlerden biri olarak sınıflandırmıştı. İslami Hareketi'nin çok sayıda liderinin ABD’de de üniversite ve lisansüstü eğitim aldığı söyleniyor. Bu liderler arasından en ön plana çıkanlar: Ahmed Osman Mekki, Ticari Ebu Cedira, Emin Hasan Ömer, Seyyid el-Hatib, İdris Abdülkadir ve Rebi Hasan Ahmed’dir.
Hasan Turabi’nin Usame bin Ladin ile olan ilk görüşmesi, Sudan’da sel felaketlerinin yaşandığı 1988’de Usame’nin bin Ladin’in, küçük kardeşinin de yer aldığı bir yardım heyetinin başında Turabi’nin evini ziyaretiyle gerçekleşti.
Turabi’ye yakın olan kaynakların Şarku’l Avsat’a aktardığına göre Usame bin Ladin ile Turabi arasında çok fazla görüşme olmadı ve yapılan görüşmeler ise gözlerden uzak bir şekilde tam bir gizlilik içerisinde gerçekleşti. Turabi, radikal yönde eğilimleri bulunan Usame bin Ladin’i yenilikçi fikirlere ikna etmeye çalışıyordu. Bunun yanı sıra görüşmelerin gündem maddelerinden bir diğeri ise karayolları, tarım ve havalimanlarına yapılan yatırımlardı. Kaynakların aktardığına göre Usame bin Ladin bu görüşmelerden birinde tamamen kilden oluşan modern bir ev yapma konusundaki arzusunu dile getirmiş ve Turabi ise onun Sudan toprağının özellikleri hakkındaki bilgisi karşısında şaşkınlığını gizleyememiş.
Diğer taraftan kaynaklar, Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir’in de Usame bin Ladin ile iyi ilişkisinin bulunduğunu teyit ettiler. Kaynakların aktardığına göre Beşir, onu evinde ziyaret eder ve Sudan'daki bir dizi projesinin açılışı sırasında onunla birlikte görünürdü. Devletin önde gelen isimleri, Sudan'da kaldığı süre boyunca el-Kaide lideri olan bağlantıları hakkında konuşmaktan kaçındılar. Bu durum, Usame bin Ladin’in ülkede yatırım yapmakla kalmayıp başka faaliyetlere yöneldiği yönündeki şüpheleri pekiştirdi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Sudan’ın eski Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Kutbi el-Mehdi, bölgede yer alan ülkelerden gelen yoğun baskıların ardından Turabi ve Beşir’in Usame bin Ladin’i bir an önce ülkeden çıkarma yönünde karar aldıklarını, fakat Ali Osman Taha’nın da bunda bir rolü olduğunu inkâr etmediği farklı bir anlatı sundu. Kutbi el-Mehdi, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sovyetler Birliği’nin 990'ların başında Afganistan'dan ayrılmasından ve Arap Afgan Mücahidleri’nin ABD’nin desteğiyle girdikleri savaşın ardından ABD’nin onları kendi ülkelerinin hükümetlerine teslim etmesinden korktular. Çok sayıda Afgan Cihadı savaşçısı, kendilerine kapılarını açan Sudan’a girdi. Bu kişilerden bazıları yatırım alanında Usame bin Ladin ile birlikte çalıştı. Sudan hükümeti ABD’ye Usame bin Ladin’i teslim etmeyi teklif etti. Fakat Washington'dan gelen cevap, onu yargılamak ve mahkûm etmek için yeterli kanıtın bulunmadığı yönündeydi. Dolayısıyla Sudan’ın önündeki tek yol onu sınır dışı etmekti. Teröre destek verdiği yönündeki şüphelerden böyle kurtulabilirdi. Terörün ortaya çıkmasından, Ruslarla savaşmaları için onları silahlarla destekleyen ABD sorumludur. Ayrıca ABD, Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından Afgan Cihadı savaşçılarını topraklarından kovması için Sudan'a baskı yaptı. Önümüzde, onları ülke topraklarını terk etmeleri için bilgilendirmek dışında bir seçenek yoktu. O sıra istihbarat servisi, onların ABD’ye teslim edilmesi olayına müdahil olmadı. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'e suikast düzenlemeyi planlamakla suçlanan grup ile Usame bin Ladin ve Eymen ez-Zevahiri arasında herhangi bir ilişki yoktu. Mısır İslam Cihadı ve İslam Cemaati unsurları Usame bin Ladin’in grubunu buna dahil olmaya çalıştılar, fakat başarılı olamadılar. Ali Osman Taha, Hüsnü Mübarek’e olan suikast girişiminde rol oynadı. Onun rolü, suikast için lojistik destek ve fon sağlamakla sınırlıydı. Taha, Hüsnü Mübarek'i Sudan-Mısır ilişkilerinin yanı sıra Körfez ülkeleri ve diğer birçok ülke ile iyi ilişkiler kurulmasının önündeki en büyük engel olarak görüyordu.”
Kaynaklar, Mısır İslam Cihadı ile Taha arasındaki iletişimin Sudan İstihbarat Servisi aracılığıyla temin edildiğini, Mustafa Hamza'nın Beşir ve Turabi’nin bilgisi olmaksızın Taha ile görüştüğünü ve ziyaretin İbrahim es-Senusi tarafından engellendiğini aktardılar. Senusi, şu anda Harum’daki Kobar Cezaevi’nde bulunuyor.
Suikast girişimi başarısız oldu, olay yerinde 3 kişi öldü, Etiyopya güvenlik makamları 3 kişiyi tutukladı ve diğer 3 kişi ise Sudan’a kaçtı. Daha sonra olayın örtülmesi amacıyla bu kaçan 3 kişinin tasfiye edildiği söylendi.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir başka kaynak ise şunları söyledi:
“Sudan Güvenlik ve İstihbarat Servisi’nde, Usame bin Ladin grubunun yanı sıra bütün cihatçı gruplarla ilgilenen özel bir departman vardı. Terörle mücadele alanında işbirliği yapılmasıyla birlikte İstihbarat Başkanı Salah Abdullah Kuş, ABD istihbaratına 300 dosya ve Usame bin Ladin grubu hakkında önemli bilgiler verdi. ABD istihbaratı, Clinton yönetiminin Sudan ile işbirliği yapmamasının sebebinin Eylül saldırılarıyla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyor. Sudan istihbaratının kendilerine verdiği bu önemli bilgilerden haberdar olsalardı; New York dünyanın çehresini değiştiren bu saldırıdan korunmuş olurdu. Usame bin Ladin için tek güvenli seçenek Afganistan’dı. Çünkü Afganistan, Usame bin Ladin’e inanan Taliban tarafından yönetiliyordu. Nitekim Taliban onu teslim etmeyi reddetti ve öldürülünceye kadar onu koruması altında kaldı.”



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.