Usame bin Ladin’in Sudan'daki yılları

Usame bin Ladin
Usame bin Ladin
TT

Usame bin Ladin’in Sudan'daki yılları

Usame bin Ladin
Usame bin Ladin

“Gideceğim, fakat siz Amerikalılarla olan problemlerinizi çözmeyeceksiniz.”
Bu, El Kaide lideri Usame bin Ladin’in 1996 yılında Hartum'dan çıkarılıp Afganistan'daki Tora Bora dağlarına götürüldüğü askeri uçağın merdivenlerinde söylediği son sözdü.
Bugün ölüm yıldönümü olan Usame bin Ladin, hiçbir şekilde Batı'ya ve özellikle ABD’ye karşı katı bir İslamcı ideolojiyi benimseyen köktendinci bir rejim tarafından sınır dışı edileceğini beklemiyordu. Fakat onun yukarıdaki sözünde dile getirdiği öngörüsü doğru çıktı. Sudan'dan ayrılmasının üzerinden bir yıl geçmesinin ardından Washington Sudan'a ekonomik yaptırımlar uyguladı.
Usame bin Ladin, Hartum’dan çıkarıldığında, 30 Haziran 1989'da düzenlenen ve ‘Kurtuluş’ adı verilen askeri darbe ile Müslüman Kardeşler'in iktidara gelmesinin üzerinden 7 yıl geçmiş ve Hasan et-Turabi tarafından planlanan bu askeri darbenin ardından Sudan toprakları, Arap ülkeleri başta olmak üzere diğer ülkelerden gelen cihatçı liderler için bir üsse dönüşmüştü.
ABD, El Kaide liderine ev sahipliği yapmasından ve ülke topraklarını dünyanın dört bir yanından gelen radikal gruplara açmasından dolayı Sudan’ı 1993 yılında terörü finanse eden devletler listesine ekledi. Usame bin Ladin, 1991 yılında bir iş adamı ve yatırımcı kimliğiyle Sudan’a geldi. Ancak elbette Batı’ya ve onunla uzlaşı içerisinde olan komşu ülkelere karşı cihatçı sloganlar benimseyen yönetimdeki İslamcı gruba yakındı. Bunun bir sonucu olarak Usame bin Ladin, Ömer el-Beşir ve Hasan et-Turabi gibi grup liderleriyle çok sayıda açık ve kapalı görüşmeler yaptı.
O zamanlar İslamcı örgüt içerisinde karar verme çevrelerinde bulunan kaynakların aktardığına göre eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve Yardımcısı Ali Osman Taha, Hartum'da Riyad mahallesindeki evinde Usame bin Ladin’i ziyaret ettiler ve onu Afganistan'a gönderilmesi için yapılan düzenlemeler ile onun için askeri bir uçağın hazır olduğu hususunda bilgilendirdiler.
Aynı kaynakların aktardığı kadarıyla Usame bin Ladin, kendisini ziyaret edenlere Sudan'daki mülkünün ve parasının ne olacağını sordu. Kendisine haklarının bütünüyle sağlanacağına dair güvence verilse de o dönemdeki iktidara yakın olan çevrelerin tanıklığına göre böyle bir şey olmadı. Usame bin Ladin’in uçağının havalandığı gece başkan ve yardımcısı, Sudan İslami Hareket lideri Hasan et-Turabi’nin evine gittiler. İktidarı elinde tutan bu adama, Usame bin Ladin’in ülkenin içinden geçtiği zor şartlar dolayısıyla kendi takdiriyle ayrılmak istediğini söylediler. Resmi kanallardan aktarıldığı haliyle durum buydu. Ancak kaynaklar, El Kaide liderinin sınır dışı edilmesinin Ali Osman Muhammed Taha'nın fikri olduğunu dile getirdiler. Ali Osman Taha, Mısır'ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e 1995 yılında Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’da düzenlenen suikast girişiminin ardından bu fikri dile getirmiş ve sonrasında Ömer el-Beşir'in desteğini almayı başarmıştı.
Kaynaklar, Usame bin Ladin’in rejimin unsurlarıyla birlikte bu suikast girişimine karıştığına dair bazı kanıtların olduğu yönünde söylentilerin çıkmasının ardından Taha'nın ondan bir an önce kurtulmaya çalıştığını söylediler.
Şarku’l Avsat’a konuşan Sudan’ın eski Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Kutbi el-Mehdi, Taha'nın Hüsnü Mübarek’e düzenlenen suikast girişimindeki rolünün, Mısır İslam Cihadı ve İslam Cemaati’nden olan iki suikastçıya lojistik destek ve fon sağlamaktan ibaret olduğunu belirtti. Sudanlı İslamcıların lideri olan Hasan Turabi ise Arap basını tarafından yayınlanan açıklamalarında, örgüt içerisindeki yardımcısı olan Taha’yı bu suikast girişimine doğrudan karışmakla itham etti. Turabi o zamanki açıklamalarında, Taha'nın olayla ilgili ayrıntılarını bizzat kendisine ilettiğini ve suikast girişiminde bulunan bu iki unsuru tasfiye etmesini talep ettiğini söyledi. Suikast girişiminin ardından Hartum’a dönen failler, daha sonra Afganistan'a sürüldüler. Ayrıca Turabi, Taha'nın kendisine danışmaksızın İslami Hareket’in hesabından bir buçuk milyon dolar çektiğini de dile getirdi.
Kaynakların ifade ettikleriyle Sudan’daki İslamcı çevrelerde Taha’nın nasıl bir kişiliğe sahip olduğuna dair söylenenler birbiriyle uyuşuyor. Nitekim onun, örgüt içerisindeki kardeşlerini feda etmek bile olsa kendi konumunu korumak için her şeyi yapmaya hazır olduğu söyleniyordu. Bu, Turabi'yi deviren gizli komployu yöneten birkaç kişi tarafından da dile getirildi. 1999 yılında meydana gelen ve ‘el-Mufasala’ olarak bilinen bu olayın ardından Sudan İslamcıları ikiye bölündü. Ömer el-Beşir ve onu destekleyenler iktidarda kalırken, Hasan Turabi ve onunla birlikte olanlar ise muhalif bir pozisyona geçtiler.
Kaynaklar, Usame bin Ladin’in Sudan’dan ayrılma sebebine ilişkin yapılan resmi açıklamalar ile onun kendi arzusuyla ülkeden ayrıldığı yönündeki iddiaların gerçeği çarpıttığını söylediler. Hüsnü Mübarek’e yönelik gerçekleştirilen başarısız suikast girişiminin kendilerine de dokunacağından korkan Sudan’daki Müslüman Kardeşler’den bir grubun Usame bin Ladin’i kurban olarak seçtiğine dikkat çeken kaynaklar, aynı zamanda İstihbarat Servisi Başkanı Nafi Ali Nafi’nin ve bir dizi önde gelen İslamcı liderin böylece devre dışı bırakıldığını söylediler. Kaynakların aktardığına göre Turabi, Sudan’ın bu suikast girişimine karıştığı yönünde şüphe uyandırabileceği nedeniyle Ömer el-Beşir’den istihbarat başkanının görevinden alınmamasını talep etti. Fakat Ömer el-Beşir, onun bu talebini dikkate almadı.
Diğer taraftan devrik lider Ömer el-Beşir’in, rejimin karşı karşıya kaldığı baskılardan dolayı birçok kez el-Kaide liderinden kurtulmaya, onu ABD’ye teslim etmeye çalıştığına, fakat bunda başarısız olduğuna dair başka raporlar da var. Fakat Washington'dan gelen cevap, onu yargılamak ve mahkûm etmek için yeterli kanıtın bulunmadığı yönündeydi. Nitekim ABD’ye gönderilmiş olsa da serbest bırakılacaktı.
Bu olayların yaşandığı sıralarda ABD'de yayınlanan Vanity Fair dergisinde Sudan’ın eski Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Kutbi el-Mehdi’nin bir konuşması yayınlandı. Mehdi, bu konuşmasında ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü’ne Sudan’ın Usame bin Ladin’i teslim etmeye hazır olduğunu, fakat o sıra ABD tarafından aranmadığından dolayı Washington’un teklifle ilgilenmediğini söylüyor. 
O sıralar basında çıkan haberlerde, Sudan rejiminin kendisini yabancı devletlere teslim etme yönündeki planını öğrenmesinin ardından Usame bin Ladin’in ülkeden ayrılmak istediği bilgisi yer alıyor. Ancak o dönemde Sudan’daki karar alma mercilerine yakın olan kaynakların aktardığına göre onun sınır dışı edilmesi yönünde alınan karar bütünüyle Sudan rejimine aitti ve kararın arkasında özellikle Ömer el-Beşir ve Ali Osman Taha vardı. Usame bin Ladin’in sınır dışı edilmesinin hemen öncesinde Sudan'daki tüm yabancı İslamcılar tutuklandı. Libyalılar Kaddafi'ye, Eritreliler Cumhurbaşkanı Isaias Afewerki’ye teslim edildi. Raşit Gannuşi grubundaki İslamcılar ise düzenli bir şekilde ülkeden çıkarıldı. Tüm bunlar, Usame bin Ladin’in ABD’ye teslim edilmesine hazırlık mesabesindeydi.
1990’lı yıllarda Alman yetkililer, Frankfurt Havaalanı'nda Ebu Hacer lakaplı ve ilk ismi İmad olan bir Suriyeli mühendisi tutukladılar ve ABD istihbaratına teslim ettiler. El Kaide örgütüne bağlı olan İmad’a, Sudan’daki İslamcı rejim ev sahipliği yaptı ve İmad yıllarda Hartum’da ikamet etti. Hartum’da Usame bin Ladin’in ikamet ettiği evin yakınında yaşayan İmad, şehrin doğusunda yer alan ve El Kaide liderinin de namaz kıldığı camiye düzensiz aralıklarla gider gelirdi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Riyad mahallesi sakinlerinden biri, Ebu Hacer’in Kur’an tilavetin için kurulan halkalara devam ettiğini, aynı camide fıkıh dersleri verdiğini ve Usame bin Ladin’e yakın olan kimseler tarafından düzenli olarak ziyaret edildiğini söyledi. Usame bin Ladin’in neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle selamlara karşılık vermek dışında insanlar arasına çok az karıştığı ve çok az konuştuğunu dile getiren mahalle sakini, onun evinin istihbarat servisi tarafından korunduğunu aktardı.
İronik bir şekilde Usame bin Ladin’in kiraladığı evin sahibi, ABD'nin 1998 yılında el-Kaide ile irtibatı olduğu ve kimyasal silah ürettiği iddiasıyla seyir füzeleriyle bombaladığı eş-Şifa fabrikasının yöneticisi idi. ABD’nin bu saldırısı, Darusselam ve Nairobi'deki büyükelçiliklerinin bombalanmasına karşı öfkeli bir misillemeydi. Şifa fabrikasının imha edildiği sıra Afganistan'daki mücahid kamplarına ABD uçakları tarafından bir dizi saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırılardan birinde Usame bin Ladin’in öldürülmesi hedef alınmıştı.
Kaynakların aktardığına göre Sudan'ın İslam alimlerinin ve dünyanın her yerinden İslamcı işadamlarının uğrağı olmasını ümit eden ve bundan dolayı vizeleri kaldıran, sınırları açan ve isteyen herkese Sudan vatandaşlığı veren Turabi, El Kaide liderinin Sudan’a gelme talebini memnuniyetle karşıladı. Usame bin Ladin Sudan’a vardıktan sonra eşitli projelere milyonlarca dolar yatırım yaptı, Vadi el-Akik’in de yer aldığı bir dizi şirket kurdu, tarım, yol ve inşaat alanlarında projeler aldı, daha sonra başkentin güneyinde Hartum Üniversitesi'ne ait bir çiftlik satın aldı ve burayı çeşitli uyruklardan gelen kimselerin oluşturduğu grubunu eğitmek için bir kampa çevirdi. Çiftliğin bir kısmını ise düşkünü olduğu atların yetiştirilmesi için tahsis etti.
Şarku’l Avsat’ın kaynaklardan aktardığına göre Usame bin Ladin’in grubu kendisiyle birlikte Sudan’a geldi. Sudan’a gelmelerinin öncesinde üst düzey askeri eğitim almış olan savaşçılardan oluşan bu grup, çiftlikte aldıkları eğitimlerle bu kabiliyetlerini ve yetkinliklerini korumaya çalıştı. Sudan’ın savaşçılara ev sahipliği yapması daha sonra terör batağına düşmesine yol açtı. Nitekim Sudan’daki İslamcı liderler ile el-Kaide lideri arasında birtakım bağlantıların bulunduğu iddia edildi ve bunu bir suçlamalar dalgası izledi. Kaynaklar, Turabi’nin Afgan Cihadı ile olan ilişkisinin, Sovyetlerin Afganistan'ı işgali sonrasında 1979 yılına kadar uzandığını belirttiler. Turabi o sıra Sudan Devlet Başkanı Cafer Nemiri yönetiminde Adalet Bakan’ydı. Turabi, Devlet Başkanı Nemiri’yi ‘Afgan Cihadı’nın Arap dünyasındaki ilk ofisini’ Hartum’da açması için ikna etti. 1980 yılında tam bir gizlilikle ofisin açılmasının ardından Turabi’yle oldukça yakın bir ilişkisi bulunan Burhaneddin Rabbasi ofise müdür olarak seçildi. O sıra Hartum'daki büyükelçiliğe bağlı güvenlik ofisinde çalışan ve Afgan Cihadı dosyasıyla ilgilenen ABD’li bir istihbarat subayı vardı. Örgütün liderleriyle yakın ilişkileri bulunan subay, Nisan 1985'te Nemiri rejimini deviren halk ayaklanmasının ardından Sudan’dan kaçtı.
Usame bin Ladin, Afgan Cihadı içerisinde merkezi bir figürdü. Nitekim bir servet sahibiydi ve el-Kaide örgütünün kurulması fikrinin arkasında olduğu düşünülen Abdullah Azzam ile yakın bir ilişkisi vardı.
Sudan’daki İslami Hareket ile ABD arasındaki ilişki, Soğuk Savaş ve Afganistan Savaşı dönemine kadar uzanıyor. Sovyet istihbaratı o sıra Müslüman Kardeşler'i, ABD istihbaratı etkisi altındaki hareketlerden biri olarak sınıflandırmıştı. İslami Hareketi'nin çok sayıda liderinin ABD’de de üniversite ve lisansüstü eğitim aldığı söyleniyor. Bu liderler arasından en ön plana çıkanlar: Ahmed Osman Mekki, Ticari Ebu Cedira, Emin Hasan Ömer, Seyyid el-Hatib, İdris Abdülkadir ve Rebi Hasan Ahmed’dir.
Hasan Turabi’nin Usame bin Ladin ile olan ilk görüşmesi, Sudan’da sel felaketlerinin yaşandığı 1988’de Usame’nin bin Ladin’in, küçük kardeşinin de yer aldığı bir yardım heyetinin başında Turabi’nin evini ziyaretiyle gerçekleşti.
Turabi’ye yakın olan kaynakların Şarku’l Avsat’a aktardığına göre Usame bin Ladin ile Turabi arasında çok fazla görüşme olmadı ve yapılan görüşmeler ise gözlerden uzak bir şekilde tam bir gizlilik içerisinde gerçekleşti. Turabi, radikal yönde eğilimleri bulunan Usame bin Ladin’i yenilikçi fikirlere ikna etmeye çalışıyordu. Bunun yanı sıra görüşmelerin gündem maddelerinden bir diğeri ise karayolları, tarım ve havalimanlarına yapılan yatırımlardı. Kaynakların aktardığına göre Usame bin Ladin bu görüşmelerden birinde tamamen kilden oluşan modern bir ev yapma konusundaki arzusunu dile getirmiş ve Turabi ise onun Sudan toprağının özellikleri hakkındaki bilgisi karşısında şaşkınlığını gizleyememiş.
Diğer taraftan kaynaklar, Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir’in de Usame bin Ladin ile iyi ilişkisinin bulunduğunu teyit ettiler. Kaynakların aktardığına göre Beşir, onu evinde ziyaret eder ve Sudan'daki bir dizi projesinin açılışı sırasında onunla birlikte görünürdü. Devletin önde gelen isimleri, Sudan'da kaldığı süre boyunca el-Kaide lideri olan bağlantıları hakkında konuşmaktan kaçındılar. Bu durum, Usame bin Ladin’in ülkede yatırım yapmakla kalmayıp başka faaliyetlere yöneldiği yönündeki şüpheleri pekiştirdi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Sudan’ın eski Güvenlik ve İstihbarat Servisi Başkanı Kutbi el-Mehdi, bölgede yer alan ülkelerden gelen yoğun baskıların ardından Turabi ve Beşir’in Usame bin Ladin’i bir an önce ülkeden çıkarma yönünde karar aldıklarını, fakat Ali Osman Taha’nın da bunda bir rolü olduğunu inkâr etmediği farklı bir anlatı sundu. Kutbi el-Mehdi, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sovyetler Birliği’nin 990'ların başında Afganistan'dan ayrılmasından ve Arap Afgan Mücahidleri’nin ABD’nin desteğiyle girdikleri savaşın ardından ABD’nin onları kendi ülkelerinin hükümetlerine teslim etmesinden korktular. Çok sayıda Afgan Cihadı savaşçısı, kendilerine kapılarını açan Sudan’a girdi. Bu kişilerden bazıları yatırım alanında Usame bin Ladin ile birlikte çalıştı. Sudan hükümeti ABD’ye Usame bin Ladin’i teslim etmeyi teklif etti. Fakat Washington'dan gelen cevap, onu yargılamak ve mahkûm etmek için yeterli kanıtın bulunmadığı yönündeydi. Dolayısıyla Sudan’ın önündeki tek yol onu sınır dışı etmekti. Teröre destek verdiği yönündeki şüphelerden böyle kurtulabilirdi. Terörün ortaya çıkmasından, Ruslarla savaşmaları için onları silahlarla destekleyen ABD sorumludur. Ayrıca ABD, Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından Afgan Cihadı savaşçılarını topraklarından kovması için Sudan'a baskı yaptı. Önümüzde, onları ülke topraklarını terk etmeleri için bilgilendirmek dışında bir seçenek yoktu. O sıra istihbarat servisi, onların ABD’ye teslim edilmesi olayına müdahil olmadı. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'e suikast düzenlemeyi planlamakla suçlanan grup ile Usame bin Ladin ve Eymen ez-Zevahiri arasında herhangi bir ilişki yoktu. Mısır İslam Cihadı ve İslam Cemaati unsurları Usame bin Ladin’in grubunu buna dahil olmaya çalıştılar, fakat başarılı olamadılar. Ali Osman Taha, Hüsnü Mübarek’e olan suikast girişiminde rol oynadı. Onun rolü, suikast için lojistik destek ve fon sağlamakla sınırlıydı. Taha, Hüsnü Mübarek'i Sudan-Mısır ilişkilerinin yanı sıra Körfez ülkeleri ve diğer birçok ülke ile iyi ilişkiler kurulmasının önündeki en büyük engel olarak görüyordu.”
Kaynaklar, Mısır İslam Cihadı ile Taha arasındaki iletişimin Sudan İstihbarat Servisi aracılığıyla temin edildiğini, Mustafa Hamza'nın Beşir ve Turabi’nin bilgisi olmaksızın Taha ile görüştüğünü ve ziyaretin İbrahim es-Senusi tarafından engellendiğini aktardılar. Senusi, şu anda Harum’daki Kobar Cezaevi’nde bulunuyor.
Suikast girişimi başarısız oldu, olay yerinde 3 kişi öldü, Etiyopya güvenlik makamları 3 kişiyi tutukladı ve diğer 3 kişi ise Sudan’a kaçtı. Daha sonra olayın örtülmesi amacıyla bu kaçan 3 kişinin tasfiye edildiği söylendi.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir başka kaynak ise şunları söyledi:
“Sudan Güvenlik ve İstihbarat Servisi’nde, Usame bin Ladin grubunun yanı sıra bütün cihatçı gruplarla ilgilenen özel bir departman vardı. Terörle mücadele alanında işbirliği yapılmasıyla birlikte İstihbarat Başkanı Salah Abdullah Kuş, ABD istihbaratına 300 dosya ve Usame bin Ladin grubu hakkında önemli bilgiler verdi. ABD istihbaratı, Clinton yönetiminin Sudan ile işbirliği yapmamasının sebebinin Eylül saldırılarıyla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyor. Sudan istihbaratının kendilerine verdiği bu önemli bilgilerden haberdar olsalardı; New York dünyanın çehresini değiştiren bu saldırıdan korunmuş olurdu. Usame bin Ladin için tek güvenli seçenek Afganistan’dı. Çünkü Afganistan, Usame bin Ladin’e inanan Taliban tarafından yönetiliyordu. Nitekim Taliban onu teslim etmeyi reddetti ve öldürülünceye kadar onu koruması altında kaldı.”



Zeydi ile Trump arasındaki sıra dışı görüşme Bağdat’ta soru işaretlerine yol açtı

Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)
TT

Zeydi ile Trump arasındaki sıra dışı görüşme Bağdat’ta soru işaretlerine yol açtı

Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)

ABD Başkanı Donald Trump ile Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin New York’ta gerçekleştirdiği görüşme, Irak heyetinin üyelerinin tamamının toplantıda bulunmaması nedeniyle soru işaretlerine yol açtı. Görüşme, silahların devletin kontrolünde toplanması planının tamamlanmasının Haziran 2027’ye erteleneceğinin açıklanmasından bir gün sonra gerçekleşti.

Irak hükümetinin basın ofisince çarşamba akşamı yayımlanan fotoğrafta, Zeydi’nin görüşme sırasında tek başına olduğu görülürken, Trump’a ABD yönetiminin üst düzey yetkilileri, aralarında Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Hazine Bakanı Scott Bessent’in de bulunduğu isimler eşlik etti.

Zeydi’nin ofisinden yapılan açıklamada, görüşmede Irak ve ABD’nin bölgesel ve uluslararası güvenlik ile istikrarı güçlendirmek için yürüttüğü çalışmaların ele alındığı belirtildi.

Irak hükümeti, Dışişleri, Maliye ve Elektrik bakanları ile diğer yetkililerden oluşan Irak heyetinin görüşmede neden bulunmadığına ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

ABD Başkanı Donald Trump, 22 Eylül 2026’da Körfez İşbirliği Konseyi ile yapılan çok taraflı toplantıda Irak Başbakanı Ali Zeydi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Ürdün Kralı 2. Abdullah ile birlikte. (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 22 Eylül 2026’da Körfez İşbirliği Konseyi ile yapılan çok taraflı toplantıda Irak Başbakanı Ali Zeydi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Ürdün Kralı 2. Abdullah ile birlikte. (AFP)

ABD’de rahatsızlık

Iraklı bazı yorumcular, Zeydi’nin toplantıya tek başına katılmasını, ABD tarafının, Irak heyetindeki bazı isimlerin İran’a yakın “Koordinasyon Çerçevesi” ittifakında siyasi temsile sahip olması nedeniyle iki lider arasındaki görüşmelerin sızdırılabileceğine ilişkin şüpheleriyle ilişkilendirdi.

“Devlet Yönetimi Koalisyonu” liderliğine yakın Iraklı bir siyasetçi, görüşmenin bu şekilde gerçekleştirilmesinin, “özellikle Trump açısından, silahların devletin kontrolünde toplanması konusunda şu ana kadar atılan adımların sekteye uğramasından duyulan Amerikan rahatsızlığının bir ifadesi” olduğunu söyledi.

Resmî açıklamalara göre, 30 Eylül tarihi Irak’ta silahların devletin kontrolünde toplanmasının tamamlanacağı tarih olmayacak; bunun yerine gelecek yılın haziran ayına kadar sürecek yeni bir sürecin başlangıcı olacak.

New York’u ziyaret eden Başbakan Ali Zeydi’nin, özellikle ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yeni tarihi benimsemesinin ardından, silahların devletin kontrolüne alınması için ABD tarafından ek süre verilmesini sağlamayı başardığı anlaşılıyor.

Bağımsız Iraklı siyasetçi Salah el-Arabavi, “Ay sonunda açıklanacak takvimin, silahlı grupların silahları üzerindeki siyasi mücadelenin taraflarından herhangi birinin konumunu güçlendirip güçlendirmeyeceğine karar vermek için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.

Arabavi, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Irak’taki siyasi güçlere “silah meselesine akılcı ve sakin bir şekilde yaklaşmaları” çağrısında bulundu. Arabavi, Zeydi’nin “en azından şu ana kadar, son haftalarda sekteye uğrayan silahların devletin kontrolüne alınması planını yeniden düzenlemeyi başardığını” belirtti.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşürken. (Hükümet basın servisi)

Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşürken. (Hükümet basın servisi)

İlişkilerin yeniden yapılandırılması

Bununla birlikte uzmanlar, silahların devletin kontrolüne alınması planında son dönemde gündeme gelen değişikliklerin Irak-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için bir fırsata dönüşebileceğini düşünüyor.

Araştırmacı Abbas Abbud, Irak ile ABD arasındaki ilişkilerin, ABD Başkanı’nın Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Irak ve Suriye dosyalarını birlikte ele almasıyla yeniden yapılandırıldığını söyledi.

Abbud, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, “Irak’ın Washington’ın bölgedeki müttefikleriyle ilişkileri, Irak’ın İran’la bağlarını koparması temelinde artık Beyaz Saray üzerinden yürütülüyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio daha önce Bağdat’a doğrudan bir uyarıda bulunarak “Irak’ın parçalanmasının önüne geçmek için milislerin silahsızlandırılması” gerektiğini vurgulamıştı. Bu açıklama, Irak hükümetine silahların devletin kontrolünde toplanması yönündeki baskıların arttığı bir dönemde geldi.

Rubio, Ali Falih Zeydi hükümetinin devlet otoritesini güçlendirme çabalarına ABD’nin desteğini teyit ederken, silahlı grupların dağıtılması gerektiğini vurguladı.

Rubio, güç merkezlerinin çoğalmasının devam etmesinin Irak devletinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

ABD’li bakanın açıklamaları, Irak’taki uluslararası koalisyon misyonunun sona ermesine yaklaşılırken ve Bağdat silahların devletin kontrolüne alınması sürecinin takvimini yeniden düzenlerken yapıldı.

Zeydi daha önce, silahlı grupların saldırı düzenlemeyi bırakacağı 90 günlük bir aşamanın başlatılmasını ve silahların devletin kontrolüne devredilmesi sürecinin 30 Haziran 2027’ye kadar tamamlanmasını öngören bir plan sunmuştu.


Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
TT

Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)

Libya’nın batısındaki siyasi tablo içinde ertelenen seçimlere giden yol konusunda görüş ayrılığı derinleşti. Geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe, “4+4” adlı küçük diyalog komitesinin yürüttüğü sürece destek verirken, Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, anayasal sürece ve 2017’de hazırlanan anayasa taslağının referanduma sunulmasına bağlılığını yineledi.

Gözlemcilere göre bu iki tutum, seçimlerin teknik ayrıntılarının ötesine geçen daha geniş bir anlaşmazlığa işaret ediyor. Tartışmanın merkezinde, önümüzdeki dönemi şekillendirecek sıralamanın ne olması gerektiği sorusu bulunuyor: “4+4” anlaşmasının öngördüğü gibi önce seçimlerin yapılabilmesi için siyasi ve hukuki çerçevenin oluşturulması mı, yoksa kalıcı kurumlara geçilmeden önce anayasa taslağının Libyalıların onayına sunulmasıyla anayasal sürecin tamamlanması mı?

rgthy
Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, Anayasa Hazırlama Kurumu Başkanı ile görüşürken (Devlet Yüksek Konseyi)

Dibeybe, salı akşamı Misrata’dan etkili siyasi ve toplum önderleriyle gerçekleştirdiği görüşmede, Libya’nın doğusu ve batısındaki iki yönetici taraf arasındaki “4+4” anlaşmasına dolaylı olarak destek verdi. Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamaya göre Dibeybe, anlaşmanın “hükümetinin seçimlere gitme, geçiş dönemlerine son verme ve istikrarlı ve kalıcı bir siyasi döneme geçme vizyonuyla örtüştüğünü” belirtti.

Dibeybe, “Kararın, bölünmüşlüğe son verecek ve kurumlara gerçek meşruiyetini vatandaşların iradesinden kazandıracak seçimler yoluyla Libya halkına ait olması gerektiği yönündeki vizyon nettir” dedi. Mevcut siyasi aşamaları ve kurumları yeniden üretecek düzenlemeleri reddettiğini vurguladı.

Dibeybe’nin bu tutumu, “4+4” komitesinin 30 Ağustos’ta Trablus’taki Birleşmiş Milletler misyonu merkezinde, Temsilciler Meclisi, Devlet Yüksek Konseyi ve Başkanlık Konseyi temsilcileri ile büyükelçilerin katılımıyla ve BM Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh’in himayesinde anlaşmayı imzalamasının ardından geldi.

Anlaşma; seçimlerin anayasal ve hukuki çerçevesindeki çözülememiş meselelerin ele alınmasını, Yüksek Seçim Komisyonu’nun yönetim kurulunun yeniden yapılandırılmasını ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin en geç 24 ay içinde yapılmasına yönelik bir takvim oluşturulmasını öngörüyor. Ayrıca çifte vatandaşlığa sahip kişilerin ve askerlerin seçimlerde aday olup olamayacağı meselesinin de çözüme kavuşturulması planlanıyor.

Mareşal Halife Hafter liderliğindeki “Libya Ulusal Ordusu” daha önce anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıklamıştı. Anlaşma, ABD Başkanı’nın Afrika işleri başdanışmanı ve kurumların birleştirilmesi ile seçim sürecinin ilerletilmesine odaklanan girişime öncülük eden Massad Boulos’un desteğini almıştı. Bu sırada Birleşmiş Milletler de anlaşma için daha geniş bir siyasi destek tabanı oluşturmaya ve diğer siyasi aktörlerle temas kurmaya çalışıyor.

Buna karşılık Tekale, salı akşamı Trablus’ta Anayasa Taslağı Hazırlama Kurumu Başkanı Murec Nooh ile yaptığı görüşmeyle anayasa konusunu yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdı. Tekale, Konseyin anayasa hazırlamakla görevli ve halk tarafından seçilmiş kurumla iletişimi sürdürmeye önem verdiğini belirtti.

Tekale, anayasal sürecin gerektirdiği adımların tamamlanmasının ve Libyalıların özgür ve adil bir referandum yoluyla kendi anayasal sistemlerini seçme hakkını kullanmalarının önemini vurguladı. Görüşmede ayrıca siyasi tıkanıklığın aşılması ve ulusal seçimlerin yapılmasının önünü açacak, üzerinde uzlaşılmış bir anayasal temel oluşturulmasının yolları ele alındı.

Anayasa taslağını hazırlamak üzere kurulan kurum 2014’te seçilmiş, anayasa taslağını Temmuz 2017’de tamamlamıştı. Ancak taslak bugüne kadar referanduma sunulmadı. Böylece taslağın referanduma götürülmesinin mi, yoksa seçimlerin önünü açacak geçici bir anayasal temel oluşturulmasının mı öncelikli olması gerektiği konusundaki anlaşmazlık devam etti.

Tekale’nin tutumu, “4+4” anlaşmasına ilişkin daha önce yaşanan anlaşmazlığı da yeniden gündeme getirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Tekale o dönemde bu süreci, kendi değerlendirmesine göre yeterli kurumsal temele dayanmadığı gerekçesiyle reddetmiş ve anayasal-hukuki sürece bağlı kalınması ve Temsilciler Meclisi ile koordinasyon sağlanması çağrısında bulunmuştu.

Dibeybe ve Tekale’nin tutumları arasındaki farklılık, Trablus’taki siyasi kurumlar içinde siyasi uzlaşıların uygulanabilir seçim sürecine nasıl dönüştürüleceği konusunda daha geniş bir görüş ayrılığı bulunduğunu ortaya koyuyor. İki taraf, ilke olarak geçiş dönemine son verilmesi ve seçimlerin yapılması konusunda hemfikir olsa da seçimlere götürecek siyasi ve hukuki çerçeve konusunda farklılaşıyor.


Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
TT

Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)

Yemen’in Taiz’in batısı, Lahic ve batı kıyısı cephelerinde askeri çatışmalar sürerken, askeri kaynaklar dağlık bölgelerdeki çatışmalar ile hava saldırılarının Husilerin kayıplarını artırdığını belirtti.

Hükümete bağlı güçler, Kahbub Dağları’nda Husilerin düzenlediği bir saldırının püskürtüldüğünü ve bazı mevzilerin geri alındığını açıkladı. Açıklamada ayrıca bölgede üç insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğü, Vaziye bölgesinde ise Husi unsurlarına ait toplanma alanları ve araçların hedef alındığı belirtildi.

Taiz’in güney kırsalında ise hükümet güçleri, Harad Cirdad bölgesindeki Karfan Dağı’nın kontrolünün tamamen sağlandığını duyurdu. Açıklamaya göre çatışmalarda 5’ten fazla Husi öldürüldü, yaklaşık 20 kişi de yaralandı.