Bölünmeye giden ‘yeni bir Güney Sudan’ mı yoksa sadece ‘sorunlu bir mesele’ mi?

Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)
Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)
TT

Bölünmeye giden ‘yeni bir Güney Sudan’ mı yoksa sadece ‘sorunlu bir mesele’ mi?

Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)
Malik Akar, siyasi bağlılıklardan uzak birleşik bir ulusal ordu istiyor (Fotoğraf: Hasan Hamid)

Mina Abdulfettah
Kuzey ve Güney Sudan savaşı 2005 yılında Kenya'nın Naivasha şehrinde Kapsamlı Barış Anlaşması'nın imzalanmasıyla sona erdi. Bu, 2011 yılında Güney Sudan'ın ayrılmasıyla taçlandı. Diğer taraftan Güney Sudan, Güney Kordofan ve Mavi Nil eyaletlerinden kaynaklanan siyasi, etnik ve askeri bölünmelerin yankılarını beraberinde götürmedi. Sıcak temas bölgelerini içeren bu geniş alan, “yeni Güney Sudan'a” dönüştü. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) bu bölgelerde konuşlandı. Daha önce hareket, Nuba Dağları’nda güçlerini konuşlandıran Abdulaziz el-Helu’nun ve Mavi Nil Eyaleti'nde konuşlanan Malik Akar’ın liderliğini yaptığı iki ayrı kanattan oluşuyordu.
Hükümet güçleri ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi güçler arasında Güney Kordofan Eyaleti'nin yönetim merkezi Kadugli ve diğer bir dizi bölgede zaman zaman çatışmaların yaşandığı gözleniyor. Sudan’daki geçiş hükümeti iki kanat arasında müzakerelerini sürdürüyor. Malik Akar kanadı, anlaşmanın daha sonra Darfur hareketlerini içermesini şart koşuyor. Daha radikal olan Abdulaziz el-Helu kanadı, Abdulvahid Muhammed Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi (SLM-AW) tarafından destekleniyor.
Geçiş hükümeti kapsamlı bir barış anlaşması imzalayacağına inanıyor ve böylece yıllarca süren iç savaşı sona erdirmeyi, yasama meclisini oluşturmayı, eyaletlere sivil valiler atamayı ve geçici iktidar yapılarını tamamlamayı umuyor.

Müzakere süreci
Sudan geçiş hükümetinin Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ile yürüttüğü müzakereler, muhalif güçlerden ve silahlı hareketlerden oluşan Devrimci Cephe İttifakı ile olan sürecin yalnızca bir parçasıdır.
Mavi Nil ve Güney Kordofan sürecinde hükümet ile Malik Akar liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşmada yönetim meseleleri, güvenlik düzenlemeleri, düşmanlıkların sona erdirilmesi ve insani yardımların gerekli yerlere ulaştırılması gibi bir dizi mesele çözüme kavuştu.
Diğer yandan Abdulaziz el-Helu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ile olan müzakereler ise ‘laik devlet ve bölge haklarının kaderlerini kendilerinin belirlemesi’ yönündeki talepler doğrultusunda çıkmaza girdi. Hükümet, yönetimim yapısında gidilecek bir bölünmenin ancak anayasal bir konferansla yapılması gerektiğini düşünüyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, 14 Mart 2020'de Nuba Dağları ve Mavi Nil bölgelerindeki yönetim ve yetkiler konusunda 14 Mart 2020 tarihinde ön anlaşma imzalanmasına rağmen Sudan geçiş hükümeti heyeti ile Malik Akar’ın liderliğini yaptığı kanadın Cuba’da sürdürdükleri barış görüşmeleri tamamlanmadı. Bununla birlikte Nuba Dağları bölgesinde gerginlikler devam ediyor. Geçiş hükümeti ile Abdülaziz el-Helu kanadı arasındaki çıkmazla birlikte yeni bir askeri savaşa dair uyarı zili çalıyor. Abdülaziz el-Helu, imzalanan anlaşmayla herhangi bir ilgisi olmadığını açıkladı. Taraflar ortak bir ilkeler bildirgesine ulaşmakta başarısız oldular ve bunun yanı sıra laik devlet ve kendi kaderini tayin etme hakkı ile ilgili anlaşmazlıklar da devam etmektedir.

Tıkanıklığın zirvesi
Nuba Dağları'ndaki çatışma, Kurtuluş hükümetinin 1989 yılında iktidara gelmesine kadar geçen süreçte dini bir niteliğe sahip olmadı. 1984 yılından bu yana sorunlu olan bölgede 2002 yılında yeniden savaşın patlak vermesinin ardından Nuba Dağları bölgesi sakinleri, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin yönetimi altında 6 yıl boyunca özerklik talep ettiler. Bölgenin kaderi ise bu sürenin ardından belirlenecekti. Bölge vatandaşları, SPLM’ye hükümetle kendi kaderini tayin hakkı konusunda müzakere etme yetkisi verdi.
2002 yılında imzalanan ve Nuba Dağları Anlaşması olarak da bilinen anlaşma, şu hususları içeriyordu: Düşmanlık durumunun sona erdirilmesi, sivillerin hareket özgürlüğünün sağlanması, insani yardımların ilgili yerlere ulaştırılması, askeri harekatlar ile tüm şiddet eylemlerinin durdurulacağı bir ateşkes ve dini, etnik veya politik nedenlerle vatandaşların hiçbir şekilde terörize edilmemesi.
Güney Sudan’nın 2011 yılında ayrılmasının ardından Nuba bölgesi insanlarının çoğu ve özellikle Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’ne mensup olan kişiler, hükümet ile SPLM arasında imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması’nın tamamlanması için kurban edildiklerini ve bahane olarak alındıklarını hissettiler. Güney Sudan için kendi kaderini tayin etme hakkını içeren anlaşma, Nuba bölgesi için sadece ‘halk istişaresi’ içeriyordu. Bu kanun ile Kapsamlı Barış Anlaşması, Güney Kordofan ve Mavi Nil eyaletlerine has oldu. Bu kapsamda kurulan mekanizma ise Kapsamlı Barış Anlaşması'nın ne ölçüde uygulandığının bilinmesi için yasama konseyi tarafından her iki eyaletten seçilecek olan kişilerden oluşan komitenin vatandaşların görüşünü almak için çalışıyordu.
Kapsamlı Barış Anlaşması'nda yer alan ‘halk istişaresi’ teriminin belirsizliğine rağmen anlaşma, bölge halkı tarafından kabul edildi. O zamanlar Ulusal Kongre Partisi mensupları, bunu bağlayıcılığı olmayan bir anket olarak gördüler. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi mensupları ise bunu kendi kaderini tayin hakkı olarak anladılar.

Kaderini tayin
Nuba Dağları bölgesi halkının talepleri, petrol boru hatlarının geçtiği bölgenin hakkı ihmal edilmeksizin kalkınmayı sağlayacak öz-yönetim çağrısı olarak ya da ötekileştirilmiş hisseden Nuba Dağları halkı için kendi kaderini tayin hakkının tanınması olarak özetlenebilir.
Bu şuur tarih kadar eskidir. Nitekim bölge sakinleri eski sultanlar tarafından köle elde etmek amacıyla birçok kez istilalara maruz kaldılar. Böylece bölge, ekonomik ve insan kaynakları bakımından zayıfladı. Türk yönetimi sırasında marjinalleşme daha da arttı. Aynı şekilde bölge köle elde etmek adına yapılan istilalara maruz kaldı. Bu da bölge sakinlerinin dağlara sığınmasına ve tecrit olmalarına yol açtı.
Bölge halihazırda, kuzey ve güney arasında merkezi bir konumda bulunmak yerine başka bir çatışmanın odağı haline geldi. Böylece halk ordusu, meseleyi ele aldı ve buradaki hareketin vizyonunu benimsedi. Bu durum gerilimleri daha da tırmandırdı.
Çeşitli yönelimler Nuba Dağları'ndaki savaşları körükledi. Eski hükümet herhangi bir siyasi anlaşmayı reddederken, SPLM ise siyasi bir anlaşma için kendi kaderini tayin hakkını bir şart olarak öne sürmekten geri adım atmadı. Bu durum, Haziran 2017'de hareketin parçalanmasıyla sonuçlanan üçüncü bir eğilimin ortaya çıkmasına neden oldu. Nuba Dağlarını Kurtarma Konseyi, Malik Akar’ın hareketin liderliğinden alınmasını, bütün devrimci ayrıcalıklarının kaldırılmasını, Genel Sekreter Yasir Aramn’ın görevine son verilmesini, bu iki ismin ‘kurtarılmış bölgeler’ olarak isimlendirilen alanlara girmemeleri yönünde karar aldı. Karar kapsamında hareketin başına ve dolayısıyla ordunun komutanlığına Abdülaziz Helu getirildi.
Konsey ayrıca Akar ve Arman’ın hareketin Güney Kordofan'da kontrolü altında bulunan topraklara da girmelerini yasakladı. Toplantının ardından yapılan açıklamada alınan bu kararların gerekçeleri olarak, Akar ve Arman’ın ‘hükümet ile yapılan müzakerelerde kendi kaderini tayin hakkının şart koşulmasını reddetmeleri ve onlarca kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan şiddet olaylarına sebep olmaları’ yer aldı. O tarihten itibaren Sudan'ın kurtuluşunu talep eden hareket ikiye bölündü.
Akar liderliğindeki hareket 17 Aralık 2019'da hareketin kontrolü altında olan bölgelere insani yardımın ulaştırılması için Sudan hükümeti ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşma insani yardımların ulaştırılmasının yanı sıra düşmanlıkların durdurulması, izleme ve uygulama komitelerinin kurulması gibi bir dizi madde de içeriyordu.
Abdulaziz el-Helu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) ‘laik devlet ve bölge haklarının kaderlerini kendilerinin belirlemesi’ yönündeki taleplerinden vazgeçmiyor. Akar ise Güney Sudan gibi hala barışı temin edememiş bir ülkeyi göz önünde bulundurarak böyle bir talebi ciddiyetsiz görüyor. Akar devletin laikliğiyle ilgili olan talebin bir sonraki anayasal konferansında dikkate alınması gerektiğini düşünüyor. Bir diğer anlaşmazlık noktası, Akar’ın siyasi mensubiyetlerden uzak bir şekilde birleşik ve ulusal bir ordu talebine karşılık, Abdulaziz el-Helu’nun Sudan'da iki ordunun bulunmasını istemesidir.
Önceki hükümet, dağ halkının taleplerine cevap vermedi ve yaklaşık 48 bin kilometrekarelik bir alana sahip olan Nuba Dağları'ndan da vazgeçmedi. Bu bölge petrol zengini olan Güney Kordofan Eyaleti’nin bir parçasıdır. Petrol boruları dağların eteklerinden geçerken, savaş anıları eski düşmanlıklarla birlikte dağların tepelerinde yankılanıyor.
2011 yılının haziran ayının başlarında Sudan Halk Kurtuluş Hareketi'ne bağlı olan halk ordusu ile Sudan silahlı kuvvetlerinden oluşan ortak güçlerin bazı garnizonlarında çatışmalar patlak verdi. Bir savaş bitti ve bir başkası tutuşturuldu. Devrik lider Ömer el-Beşir hükümeti dönemindeki silahlı kuvvetler ve halk ordusu tarih boyunca buranın idaresinden vazgeçmediler. Oysa eski zamanlardaki savaşçılar labirentler ile dolu olan bu geniş ve tehlikeli bölgede savaşmaktan kaçınmışlardı.
Bu çatışmalar, bölge halkından olan kimseleri eyalette bazı pozisyonlara getiren eski rejimin çöküşüyle ​​ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Bilakis bu bir kader mücadelesidir. Bu mücadele, dağların ne kadar  kararlı olduğunu gösterecek.



Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.


Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
TT

Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)

ABD ordusu, son aylarda yaşanan benzer olayların sonuncusu olarak, Doğu Pasifik'te bir tekneyi bombaladığını ve üç mürettebatın öldüğünü açıkladı.

Trump yönetimi, bölgede uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle imha edilen gemilerin başarısını övüyor. ABD ordusu, X platformunda yaptığı bir paylaşımda, teknenin "uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarına karıştığını" belirtti.