Sudan’daki müzakereler öncesi ayrılıkçılar ikiye bölündü

Sudan’daki ayrılıkçı silahlı hareketlerin liderleriyle olan müzakelerde ‘marjinalleştirme’ meselesi ön planda (Hasan Hamid)
Sudan’daki ayrılıkçı silahlı hareketlerin liderleriyle olan müzakelerde ‘marjinalleştirme’ meselesi ön planda (Hasan Hamid)
TT

Sudan’daki müzakereler öncesi ayrılıkçılar ikiye bölündü

Sudan’daki ayrılıkçı silahlı hareketlerin liderleriyle olan müzakelerde ‘marjinalleştirme’ meselesi ön planda (Hasan Hamid)
Sudan’daki ayrılıkçı silahlı hareketlerin liderleriyle olan müzakelerde ‘marjinalleştirme’ meselesi ön planda (Hasan Hamid)

Mina Abdülfettah
Sudan’daki geçiş hükümetinin ayrılıkçı Devrimci Cephe Koalisyonu ile müzakereleri sürdürmek üzere komşu Güney Sudan’ın başkenti Cuba’ya dönüşünün öncesinde sürpriz bir gelişme yaşandı.
Sudan Kurtuluş Hareketi Başkanı Mini Arko Minavi, koalisyon içerisinde reform çağrılarının ardından koalisyondan ayrıldığını ve hareketinin müzakerelere bağımsız bir grup olarak katılacağını duyurdu. Bu son gelişmeyle birlikte Sudan Kurtuluş Hareketi, Mini Arko Minavi ile Eylül 2019'da seçildiğinden bu yana Devrimci Cephe’ye başkanlık eden Hadi İdris’in başkanlığında iki ayrı gruba bölündü. Bu ayrılık, 2006 yılında Abuja Anlaşması'nın imzalanmasından sonra ortaya çıkan güç paylaşımı meselesine dair tartışmalar bağlamında gün yüzüne çıktı. Arko Minavi, başkanlık sarayını öfkeyle terk edip Darfur'daki silahlı hareketlere katılmadan önce devrik Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in yardımcısı olarak atanmıştı.
Geçiş hükümeti, halihazırda bölünmüş olan hareketlerle müzakereleri sürdürecek mi? Yoksa kapsamlı bir barış anlaşmasına varmak için birleşmelerini mi şart koşacak?

Birlik ve ayrılık
Devrimci Cephe, bölünmüş bir halde bulunan muhalif silahlı hareketleri birleştirdi. Böylece bir önceki hükümet, muhalif silahlı hareketler ile tek bir blok olarak müzakere edebilirdi. Ancak baskı ve rekabet aracı olarak kullanabilmek adına grubun birkaç kez bölünmesini memnuniyetle karşıladı. Bu durumda hükümet, her hareketle ayrı ayrı müzakerelerde bulunmaya devam etti. Bu durum, barış sürecine zarar vermekle birlikte kapsamlı bir barış anlaşmasına ulaşılmasını engelledi. Öyle ki devrimden sonra güney bölgesi kopmuş ve dört bir yanı parçalanmış bir ülke miras alındı.
Diğer taraftan Devrimci Cephe, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) tarafından yayınlanan Kauda Bildirisi esas alınarak kuruldu. SPLM-N, o sıra diğer üç silahlı hareketle birlikte en büyük grubu temsil ediyordu. Silahlı hareketler, Cibril İbrahim liderliğindeki Adalet ve Eşitlik Hareketi, Arko Minavi liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi, Sudan Kurtuluş Hareketi’nin Abdulvahid Muhammed Nur'un liderliğinde kanadı ve Kapsamlı Barış Anlaşması doğrultusunda iktidara katılan Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey’den (SPLM-N) oluşuyor. Silahlı hareketler, önceki rejimi devirmek ve yeni bir devlet kurmak amacıyla birleştiler. Bu hedefle uyumlu olarak çatışma çemberini genişlettiler ve yeni cepheler açtılar.

Hükümet ve muhalefet
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Hükümet, Ulusal Konsensüs Kuvvetleri içerisindeki muhalif partiler ve Devrimci Cephe’yi temsil eden silahlı hareketler ile 5 Ocak 2013 tarihinde Uganda'nın başkenti Kampala'da Yeni Şafak Bildirgesi’ne imza attı. Bu anlaşama da daha önceki anlaşmalar gibi başarılı olamadı. Fakat bu anlaşmanın temelleri doğrultusunda muhalefetteki siyasi partiler arasında yeni bir güç dağılımı yaşandı.
Kurtuluş Hükümeti, Federal Demokrat Parti'den Hasan Mirghani, Ulusal Umma Partisi’nden Abdurrahman Sadık el-Mehdi, Beja Kongresi Başkanı Musa Muhammed Ahmed ve Halk Kongresi Partisi'nden İbrahim es-Senusi’yi, Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in yardımcıları olarak atadı. Daha sonraki dönemlerde iki yardımcı daha atandı ve bu isimler rejimin devrilmesine dek görevlerinde kaldılar.
Silahlı hareketler askeri operasyonlarını genişlettiler. Hükümetteki siyasi partiler arasındaki kutuplaşma ve bir siyasi çatışmadan askeri bir çatışmaya doğru evrilen bu anlaşmazlıklar silahlı hareketler tarafından bir fırsat olarak görüldü. Bunun ardından hükümet imzalanan çerçeve anlaşmadan geri çekildi. Böylece bir sonraki aşamaya tamamen bir güvensizlik hali hâkim oldu.

Bölünme hayaleti
Bölünme hayaleti, bir kez daha Devrimci Cephe içerisinde dolaşmaya başladı. Müzakerelerde sona doğru gelinirken şiddet bütünüyle sona ermedi. Gösterilen çabalar, çoğu zaman silahlı hareketlere eşlik eden bölünme eğilimini ortadan kaldıramadı. Sudan Kurtuluş Hareketi'nin önceki hükümete uyguladığı baskı Arko Minavi’yi başkanlık sarayına ulaştırdı. Daha sonra hükümet, Minavi’nin Abuja Anlaşmasını ihlal ettiği gerekçesiyle onun tüm faaliyetlerini askıya aldı. Minavi ise hükümeti, kendisine herhangi bir yetki sağlamayan şekli bir görev vererek herkesi siyasi olarak etkisiz hale getirmek suçladı. Minavi hareketi, ayrımcılık ve marjinalleştirmeyle suçladığı sarayı terk eden başkanlarının konumundan istifade ediyor. Bu suçlamalar, özgürlük, barış ve adalet sloganlarıyla gelen devrim hükümetine şantaj yaparak kısa bir sürede iktidardan pay almak için bir zemin temin ediyor.

Bölünme öncesi eleştiriler
Minavi geçiş hükümetine dostluk yüzünü göstermedi. Birçok kez hükümeti ekonomik krize sebep olmak ve iktidarı tekeline almakla itham etti. Ayrıca geçici hükümetin de bir önceki dönemde olduğu gibi barış ve kalkınma hususunda herhangi bir ilerleme kaydedemediğini ve ‘marjinalleştirme’ meselesinin olduğu haliyle devam ettiğini dile getirdi. Aynı zamanda geçiş hükümetinin ve bir önceki hükümetin devrimin patlak verdiği dönemde halka yönelik uyguladıkları şiddet dolayısıyla özür dilemelerini talep etti. Onun bu ifadeleri, devrim hükümeti ile bir önceki hükümet arasında gizli bir pazarlığın olduğunu ima ediyor.

Senaryolar
Müzakerelerde sona gelinmesiyle birlikte Sudan Kurtuluş Hareketi Başkanı Arko Minavi’nin Devrimci Cephe’den ayrılması önümüze üç ayrı senaryo koyuyor:
Birincisi, Hadi İdris'in önderlik ettiği hareketin siyasi bir organizasyona dönüşmesidir. Bu proje, Eylül 2019'da Mısır arabuluculuğunun teşvikiyle Devrimci Cephe ile Sudan Nida İttifakı arasında Kahire’de gerçekleşen toplantılarda gündeme geldi. Bu atılım, İdris’in herhangi bir zorlu koşul olmadan müzakere sürecine dahil olması karşılığında Minavi’nin radikal tutumuna dokunacak. Diğer taraftan ise belirlenen süre sona ermeden kapsamlı bir barış anlaşmasına ulaşması için geçiş hükümetinin işine yarayacak.
İkinci senaryo Sudan Kurtuluş Hareketi’nin meylettiği bölünmenin teşvik edilmesidir. Minavi daha önce yaptığı bir açıklamada bunu reddetmişti.  Devrimci Cephe çatısı altındaki diğer gruplar, bölünmüş olan her iki hareket arasındaki irtibatın koparılması konusunda ısrarcılar. Diğer taraftan Minavi’nin hareketi içerisinde de gözlenen bir bölünme durumu var. Minavi 6 Mayıs’ta çıkardığı bir kararla hareketin amaç ve ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle hareketin başkan yardımcısının görevine son verdi. Bu çifte ayrılık, Devrimci Cephe’nin diğer gruplarıyla müzakerelerde bulunmanın değerini artıracaktır.
Üçüncü senaryo, bir önceki rejimin düşmanı olan ve geçiş hükümeti hakkında şüpheleri bulunan cephe içerisindeki bölünmenin ‘cephenin yapısını’ etkileyeceğidir. Yeni durum, geçiş hükümetinin bir diğeri olmaksızın ve belirlenen sürenin sonuna kadar bir barış anlaşmasına ulaşmaksızın, taraflarla yürüttüğü müzakere savaşını kazanmasına yol açabilir.
Son gelişmeler, Minavi hareketinin ciddiyeti ve hareketle müzakerelerin sürdürülmesi konusunda yeni bir şüphenin doğmasına sebep oldu. Bu bölünme, müzakerelerin yakın zamanda çöküşünde ya da olumlu bir sonuç alınmaksızın devamında bir rol oynayacaktır. Beşir hükümeti ile devrimci hareket arasındaki çatışma, “marjinalleştirme ve ırkçılık” gibi hususlara dayanıyordu. Silahlı hareketler ile geçiş hükümeti arasındaki mevcut çatışma ise devrimci hareketin ‘merkez ile çevre arasındaki ebedi çatışma vizyonuna göre belirlediği kriterler’ üzerinde bir mücadeledir. Devrimin sloganları, silahlı hareketlerin zihinlerinde asılı kalan marjinalleşme iddialarını ortadan kaldıramadı. Hiç kimse bu ‘bölünme stratejinin’ elle tutulur bir gerçekliğe dönüşüp dönüşmeyeceğini söyleyemez. Ancak kesin olan şey var ki o da Arko Minavi’nin liderliğini yaptığı hareketin, silahlı hareketler arasında ‘fırsatları yakalamada ve kullanmada’ en şanslı hareket olduğudur. Diğer taraftan hareketin yürüttüğü siyasi şantaj her ne kadar daha etkili görünüyorsa da, takip edilen bu yolla kazanılan şeyler aynı hızla kaybedilir.



İsim tartışmasının gölgesinde bir kentin tarihi: Ayn el-Arab mı Kobani mi?

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mensubu savaşçılar, 23 Ocak 2026’da Ayn el-Arab – Kobani’ye ulaşırken (AFP)
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mensubu savaşçılar, 23 Ocak 2026’da Ayn el-Arab – Kobani’ye ulaşırken (AFP)
TT

İsim tartışmasının gölgesinde bir kentin tarihi: Ayn el-Arab mı Kobani mi?

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mensubu savaşçılar, 23 Ocak 2026’da Ayn el-Arab – Kobani’ye ulaşırken (AFP)
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mensubu savaşçılar, 23 Ocak 2026’da Ayn el-Arab – Kobani’ye ulaşırken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yaşadığı Haseke’nin kuzeyine, ardından Halep’in kuzeydoğusunda Türkiye sınırına yakın konumdaki Ayn el-Arab (Kobani) bölgesine doğru çekilmesiyle birlikte gözler bu bölgeye çevrildi. Kürt güçlerinin diğer bölgelerinden fiilen izole kalan Ayn el-Arab çevresinde, Suriye ordusunun kentin eteklerine kadar ilerlemesi ve ateşkesin ihlal edildiğine dair karşılıklı suçlamalar gündemde. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin “Kürt bölgeleri kırmızı çizgidir” açıklaması da bu gerilimi daha görünür kıldı.

Kaynaklara göre Ayn el-Arab (Kobani), görece yeni bir yerleşim olup kuruluşu 20. yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarında Alman bir şirket tarafından yürütülen Bağdat Demiryolu Projesi ile bağlantılıdır. Proje, Berlin’i Bağdat’a bağlamayı amaçlayan ve İstanbul’dan başlayarak Anadolu, Kuzey Suriye ve Irak üzerinden uzanan bir demiryolu hattını öngörüyordu.

İngiliz arkeolog Leonard Woolley, 20. yüzyılın başlarında bugünkü Ayn el-Arab ve çevresini ziyaret etmiş; bölgeyi, yarı göçebe yarı yerleşik yaşam süren Kürt aşiretlerinin yaşadığı, vadiler arasında dağılmış küçük köylerin bulunduğu bir alan olarak tanımlamıştı. Woolley ayrıca, Fırat Nehri’ne doğru batı kesimlerde bazı Arap aşiretlerinin de yaşadığını aktarmıştı.

Ayn el-Arab (Kobani), Kürtler açısından özel bir öneme sahip. Kent, PKK’nın önemli merkezlerinden biri olarak da görülüyor. PKK’nin kurucusu Abdullah Öcalan’ın 1979’da kenti ziyareti, özellikle 1925’te siyasi nedenlerle Türkiye’den göç etmiş Kürtlerin oluşturduğu aşiret yapısında ciddi toplumsal dönüşümlere yol açtı.

zscdfgrt
SDG destekçilerine ait; SDG bayrağı ile Türkiye’de tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın fotoğrafının yer aldığı bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Kent, Suriye’de 2011’de başlayan protestoların ardından, 19 Temmuz 2012’de Esad yönetiminin çekildiği ilk bölgelerden biri oldu. Daha sonra PKK’nin Suriye kolu olan Demokratik Birlik Partisi (PYD) kontrolü ele geçirdi. 2014 başında, DEAŞ’ın  kente bağlı onlarca köyü ele geçirmesi ve binlerce Kürdün Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmasına yol açan saldırıların ardından, bölge “özerk yönetim” ilan edildi. Bu süreçte Kürt Halk Savunma Birlikleri (YPG), DEAŞ’e  karşı direnişiyle öne çıktı.

Ayn el-Arab’ın kuruluşu, Osmanlı döneminde 1912 yılında Bağdat Demiryolu’nun inşasıyla doğrudan ilişkilidir. Demiryolu hattı üzerindeki bir istasyon etrafında gelişen kent, Kürt çoğunluğun yanı sıra Arap, Ermeni ve Türkmen azınlıklara da ev sahipliği yaptı.

Suriye-Türkiye sınırlarının çizilmesiyle bölge ikiye ayrıldı. Suriye tarafındaki kesime, Osmanlı dönemindeki adından esinle “Arap Pınarı” (Ayn el-Arab) adı verildi. Türkiye tarafındaki yerleşim ise idari binaların bulunması nedeniyle “Mürşitpınar” olarak adlandırıldı. Suriye tarafındaki Arap Pınarı, 1915 olayları sırasında Ermeniler için de bir sığınak oldu.

Kentin eski adı olan “Ayn el-Arab”, Osmanlıca “Arab Pınar” ifadesinden geliyor ve bölgeden geçen Arap bedevi çobanların hayvanlarını suladığı su kaynağına atıfta bulunuyor.

“Kobani” adı ise Alman şirketinin adı olan Company/Kompanie kelimesinin yerel telaffuzundan türedi; demiryolu istasyonu ve şirketin geçici merkezinin bulunduğu alan bu adla anılmaya başlandı.

Kent adı, Kürt nüfus ile Suriye devleti arasında uzun yıllar boyunca tartışma konusu oldu. Baas yönetiminin onlarca yıl süren Kürt karşıtı politikaları; Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürel unsurlarının yasaklanması ve yüz binlerce Kürdün vatandaşlıktan çıkarılması bu gerilimi daha da derinleştirdi.

fvghyj
SDG mensubu savaşçılar, 23 Ocak 2026’da Ayn el-Arab – Kobani’ye ulaşırken (AFP)

Ayn el-Arab (Kobani), uzun yıllar boyunca ihmal ve hizmet yoksunluğuyla karşı karşıya kaldı. Buna rağmen bölgede Kürt haklarını savunan siyasi partiler ve hareketler ortaya çıktı. SDG’nin  verilerine göre yaklaşık 440 köyü kapsayan Ayn el-Arab bölgesinde 300 bini aşkın kişi yaşıyor; nüfusun büyük çoğunluğunu Sünni Kürtler oluşturuyor. Bölge, Haseke ve Kamışlı ile birlikte Suriye’nin başlıca Kürt yerleşim alanlarından biri olmayı sürdürüyor.


Kaynaklar: Rusya, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kamışlı Havalimanı’ndan çekilmeye başladı

Rus güçleri, Suriye’nin doğusundaki Kamışlı kentindeki mevzilerini boşaltmaya hazırlanıyor – 12 Aralık 2024 (AFP)
Rus güçleri, Suriye’nin doğusundaki Kamışlı kentindeki mevzilerini boşaltmaya hazırlanıyor – 12 Aralık 2024 (AFP)
TT

Kaynaklar: Rusya, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kamışlı Havalimanı’ndan çekilmeye başladı

Rus güçleri, Suriye’nin doğusundaki Kamışlı kentindeki mevzilerini boşaltmaya hazırlanıyor – 12 Aralık 2024 (AFP)
Rus güçleri, Suriye’nin doğusundaki Kamışlı kentindeki mevzilerini boşaltmaya hazırlanıyor – 12 Aralık 2024 (AFP)

Suriyeli kaynaklar, Rusya’nın Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan Kamışlı Havalimanı’ndaki askeri varlığını sonlandırma yönünde adımlar attığını söyledi. Çekilmenin, Şam yönetiminin Kürt güçlerin kontrolündeki bölgelerde yeniden hâkimiyet kurma çabalarıyla bağlantılı olduğu belirtildi.

Rusya, 2019’dan bu yana Kamışlı Havalimanı’nda sınırlı sayıda asker konuşlandırıyor. Bu varlık, Moskova’nın Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Hmeymim Hava Üssü ve Tartus’taki deniz tesisleriyle kıyaslandığında oldukça sınırlı düzeyde bulunuyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre kaynaklar, Rusya’nın ana askeri varlığını bu iki üsse yoğunlaştırmasının beklendiğini belirtti.

dfrgt
Kamışlı Havalimanı’nda Rus uçakları (Arşiv – X/Twitter)

Şam’a bağlı güçler, Suriye’nin kuzeyi ve doğusundaki geniş alanlarda Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) geri püskürttü. Taraflar arasında yürürlükte olan kırılgan ateşkes, cumartesi günü 15 gün süreyle uzatıldı.

Kaynaklar, Rus birliklerinin geçen hafta Kamışlı Havalimanı’ndan kademeli olarak çekilmeye başladığını belirtti. Hmeymim’de konuşlu Rus hava üssünde görev yapan bir kaynak, askerlerin bir bölümünün Suriye’nin batısına kaydırılacağını, bir kısmının ise Rusya’ya döneceğini söyledi.

Suriye’nin batı kıyısında görev yapan bir güvenlik kaynağı da, Rus askeri araçları ve ağır silahların son iki gün içinde Kamışlı’dan Hmeymim’e nakledildiğini aktardı.

frg
SDG’ye bağlı güçler, Suriye’nin kuzeydoğusunda Haseke bölgesine çekilmeyi tamamladı (Reuters)

Rusya Savunma Bakanlığı konuyla ilgili henüz bir açıklama yapmadı. Rus gazetesi Kommersant, geçen hafta kimliği açıklanmayan Suriyeli bir kaynağa dayandırdığı haberinde, SDG güçlerin bölgeden tamamen çıkarılmasının ardından Şam yönetiminin Rusya’dan Kamışlı’daki askeri varlığını sonlandırmasını isteyebileceğini, zira bu varlığın artık gerekli görülmediğini yazdı.

Reuters muhabiri, pazartesi günü Kamışlı Havalimanı’nda Rus bayraklarının hâlâ dalgalandığını ve pistte Rus işaretleri taşıyan iki uçağın bulunduğunu bildirdi.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi uzmanlarından Anton Mardasov, 23 Ocak’ta Meduza’ya yaptığı değerlendirmede, bölgesel rekabetin artması ve Şam yönetiminin SDG  üzerindeki baskısının yoğunlaşmasıyla birlikte Moskova’nın arabulucu rolü üstlenmesinin giderek zorlaştığını, bu nedenle Rus askeri varlığının zaman içinde tamamen sona ermesinin “mantıklı” olduğunu ifade etti.

Son dönemde Kamışlı Havalimanı’ndaki Rus faaliyetlerinin kademeli olarak azaldığına dair haberler artmıştı. Rusya, havalimanını 2019’da kullanmaya başlamış, Suriye’deki yönetim değişikliğinin ardından da buradaki varlığını sürdürmüş, hatta Suriye medyasına göre 2025 yazında askeri mevcudiyetini artırmıştı.

Ancak Suriye televizyonu, ocak ayında uydu görüntülerine dayanarak Rusya’nın Kamışlı’daki bazı askeri teçhizatını, gerekçesi açıklanmaksızın kısmen geri çektiğini bildirmişti. Uzmanlara göre Beşşar Esad’ın iktidardan düşmesinin ardından üs fiilen askeri önemini yitirdi. Moskova’nın da Washington’un da SDG’yi ve bölgedeki petrol sahalarını korumaya yönelik bir politika izlemediği; Kamışlı’nın, Hmeymim ve Tartus’un aksine, başka cepheler için lojistik merkez olarak kullanılmadığı ve öneminin DEAŞ’e karşı yürütülen operasyonlar sırasında zirve yaptığı belirtiliyor.

Rusya, devrik Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın yakın müttefiki olmasına rağmen, yaklaşık 14 ay önce göreve gelen Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile ilişkilerini sürdürdü. Şara’nın geçen yıl Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Şam ile Moskova arasında daha önce imzalanan tüm anlaşmalara bağlı kalacağını ilettiği kaydedildi.


Suriye’de ‘siyasi tasfiye’ tartışması Asıf Şevket’in kızının toplantı fotoğrafıyla patladı: Sosyal İşler Bakanlığı özür diledi

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’ndaki bir toplantıya Dima Asıf Şevket’in katıldığına dair fotoğraf dolaşıma girdi
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’ndaki bir toplantıya Dima Asıf Şevket’in katıldığına dair fotoğraf dolaşıma girdi
TT

Suriye’de ‘siyasi tasfiye’ tartışması Asıf Şevket’in kızının toplantı fotoğrafıyla patladı: Sosyal İşler Bakanlığı özür diledi

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’ndaki bir toplantıya Dima Asıf Şevket’in katıldığına dair fotoğraf dolaşıma girdi
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’ndaki bir toplantıya Dima Asıf Şevket’in katıldığına dair fotoğraf dolaşıma girdi

Suriye’de “geçiş dönemi adaleti”nin uygulanmasında bir araç olarak görülen siyasi tasfiye (siyasal yasaklama) talepleri etrafındaki tartışmalar, devrik rejimin önde gelen güvenlik yetkililerinden birinin kızının Şam’daki Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’nda düzenlenen bir toplantıya katıldığının ortaya çıkmasıyla yeniden alevlendi. Sert eleştirilerin ardından bakanlık, bir “karışıklık” yaşandığını belirterek kamuoyundan özür diledi ve devrik rejimin sembolleriyle bağlantılı herhangi bir kişinin bakanlık binasında bulunmasını kesin olarak reddettiğini açıkladı. Bakanlık, geçiş dönemi adaleti ile sosyal adaletin çalışma anlayışının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı.

Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’nda düzenlenen bir toplantıdan sızdırılan fotoğrafta, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’na (WFP) bağlı programlardan birinin yöneticisi sıfatıyla Dima Şevket’in toplantıya katıldığı görüldü. Bu durum, Dima Şevket’in devrik rejimin en önde gelen güvenlik yetkililerinden, eski Savunma Bakan Yardımcısı Asıf Şevket’in ilk evliliğinden olan kızı olması nedeniyle geniş çaplı tepkiye yol açtı. Asıf Şevket, aynı zamanda Esad ailesiyle akrabalık bağı bulunan ve Hafız Esad’ın kızı Bușra Esad ile evli bir isimdi.

sdfgthy
Eski güvenlik yetkilisi ve Beşşar Esad’ın kız kardeşinin eşi olan Asıf Şevket, 2012 yılında Şam’da Kriz Hücresi’ne yönelik bombalı saldırıda hayatını kaybetmişti (Zaman el-Vasl)

Yaklaşık bir hafta süren tartışmaların ardından Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı, pazar akşamı yaptığı açıklamada yaşanan “karışıklıktan” dolayı özür diledi. Bakanlık, söz konusu kişinin kimliği hakkında önceden ya da sonradan herhangi bir bilgiye sahip olmadığını, kendisiyle resmi ya da gayriresmi hiçbir temas kurulmadığını ve herhangi bir sıfatla görevlendirilmediğini bildirdi.

Açıklamada, özellikle uluslararası ve BM’ye bağlı kuruluşları temsil eden kişilerin kimlik ve temsil sıfatlarının doğrulanmasının bakanlığın yetki alanına girmediği ifade edildi. Bakanlık ayrıca, uluslararası kuruluşlarla ilişkilerde yeni bir mekanizma benimsendiğini ve devrik rejime mensup olduğu değerlendirilen kişilerin kurumlarına kabul edilmeyeceğine dair resmi bir bildirim gönderildiğini duyurdu. Geçiş dönemi adaleti ve sosyal adaletin, bakanlığın izlediği çizginin temel unsurları olduğu tekrarlandı.

sdfrg
Suriyeli iş insanı Muhammed Hamşo (Arşiv)

Son dönemde, devrik rejimle bağlantılı isimlerin Suriye’de kamusal alanda yeniden görünür hâle gelmesi dikkat çekiyor. Bunlar arasında, Mahir ve Beşşar Esad ile yakın ilişkileriyle bilinen ve uzlaşma süreçlerinden geçen iş insanı Muhammed Hamşo, ya da rejime bağlı milis gruplarından birinin liderliğini yapmış Fadi Sakar gibi isimler yer alıyor. Bu kişilerin ya da çocuklarının kamusal alandaki varlığı, özellikle Esad rejiminin kurbanları ve yakınları açısından ciddi bir provokasyon olarak görülüyor ve geçiş dönemi adaletinin uygulanmasındaki gecikmeler nedeniyle istikrarı tehdit edebilecek bir unsur olarak değerlendiriliyor.

sdfrg
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı’nın açıklaması

Bu bağlamda, “Suriye Diyaloğu” Merkezi tarafından yayımlanan ve beşerî bilimler alanında uzman araştırmacı Nurs el-Abdullah imzasını taşıyan bir çalışmada, “kamusal hayatın korunması amacıyla Suriye’de siyasi tasfiyeyi düzenleyen açık ve net bir yasanın” çıkarılması çağrısı yapıldı.

El-Abdullah, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, siyasi tasfiyenin amacının, eski rejime bağlı unsurların belirli bir süre için siyasi süreçten ve kamu yönetiminden uzak tutulması olduğunu, bunun mağdurlar için asgari düzeyde adaletin sağlanmasına katkı sunacağını belirtti. Ancak ağır ihlallerin yargı kararıyla sabit olması hâlinde bunun zaten cezai yaptırımlara konu olacağını, siyasi tasfiyenin daha çok bu kapsama girmeyen kişilerle ilgili olduğunu vurguladı.

Araştırmacı, “cezanın şahsiliği” ilkesinin önemine dikkat çekerek, belirli bir sorumluluk düzeyinde yer almamış ya da halk aleyhine işlenen suçlara destek vermemiş kişilerin tasfiye kapsamına alınmasının intikamcı bir yaklaşıma yol açabileceği uyarısında bulundu. Buna karşın, yolsuzlukların dolaylı failleri de dâhil olmak üzere etkilerinin mutlaka izlenmesi gerektiğini söyledi.

dfrgt
Subay Abdülfettah eş-Şeyh (Facebook hesabı)

El-Abdullah ayrıca, eski rejimle bağlantılı bazı kişilerin uluslararası kuruluşlar aracılığıyla yeniden dolaşıma sokulabileceği uyarısında bulundu. Daha önce yapılan çalışmaların, rejime bağlı aktörlerin bu kuruluşlara baskı ve şantaj uyguladığını ortaya koyduğunu hatırlatan El-Abdullah, ABD Kongresi’nin 2024’te kabul ettiği Esad rejimiyle normalleşmeye karşı yasada bu konuya özel bir maddenin yer aldığını belirtti. Ona göre Suriye hükümeti, net bir yasa çıkarılıncaya kadar takdir yetkisini kullanarak mevcut karmaşayı kısmen giderebilir.

Öte yandan siyasi tasfiyenin uygulanması, Suriye’nin bazı bölgelerinde daha karmaşık ve hassas bir boyut taşıyor. Savunma Bakanlığı’nda görevli subay Abdülfettah eş-Şeyh, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Cezire bölgesinde yürütülen askeri operasyonlara katılan isimlerden biri olarak, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile çalışmış alt düzey unsurların takibata uğramasına karşın, lider kadrolara müsamaha gösterildiği gerekçesiyle istifa ettiğini açıkladı. Şeyh, bu kişilerin orduyla “koordinasyon” içinde olduklarının iddia edildiğini belirtti.

Nurs el-Abdullah’a göre Cezire bölgesinde sosyal yapının belirleyici bir rolü bulunuyor ve SDG’nin kontrolündeki özel durum nedeniyle siyasi tasfiyeden söz etmek, bu yapıların devletle entegrasyonunu öngören 10 Mart ve 18 Ocak tarihli anlaşmalar ışığında ilkesel olarak mümkün görünmüyor.

Araştırmacı, siyasi tasfiyenin diğer geçiş dönemi adaleti mekanizmaları gibi son derece hassas ve karmaşık olduğunu, uygulanma biçiminin siyasal dönüşümün niteliğine ve eski rejimin ağ yapısına bağlı olduğunu ifade etti. Tasfiyenin, siyasi intikam ya da keyfî dışlama aracına dönüşmemesi gerektiğini vurguladı.

cdfvghyju
Geçen kasım ayında Suriye’de geçiş dönemi adalet sürecinin etkinleştirilmesi amacıyla Adalet Bakanlığı’nda düzenlenen istişari toplantı; Ulusal Geçiş Dönemi Adaleti Kurumu Başkanı Abdülbasıt Abdüllatif’in katılımıyla (SANA)

El-Abdullah, tasfiyenin aşırı, rastgele ya da intikamcı şekilde uygulanmasının Irak’taki Baas’tan arındırma sürecine benzer bir tablo yaratabileceği, bunun da derin toplumsal yarılmalara ve ciddi istikrarsızlıklara yol açabileceği uyarısında bulundu. Öte yandan, tasfiyenin hiç uygulanmaması ya da siyasi pazarlıklara kurban edilmesinin de mağdurların yeni kurumlara olan güvenini zayıflatacağını söyledi.

Farklı bir bakış açısıyla konuşan aktivist ve siyasetçi Muhammed Salih ise siyasi yasaklamanın Suriye siyasetinde yeni bir boşluk ve çoraklaşma yaratabileceğini savundu. Salih’e göre esas çözüm, mevcut Suriye yasaları çerçevesinde herkesin yargıya sevk edilmesi ve bir kişinin siyasi faaliyette bulunup bulunamayacağına bağımsız mahkemelerin karar vermesi.

Salih, siyasi tasfiyenin iktidar tarafından uygulanmasının siyasete yönelik en büyük tehdit olduğunu belirterek, nihai kararın halka ait olması gerektiğini ifade etti. Halkın yanlış tercihler yapabileceğini, Almanya örneğinde olduğu gibi Hitler’in iktidara gelmesinin de bunun bir sonucu olduğunu söyleyen Salih, buna rağmen siyasi özgürlüklerin korunmasının, kararın dar bir kadronun eline bırakılmasından çok daha doğru olduğunu dile getirdi.