'Ölüm oranları yüksek olmasına rağmen trafik kazaları, uçak kazaları kadar gündem olmuyor'

'Ölüm oranları yüksek olmasına rağmen trafik kazaları, uçak kazaları kadar gündem olmuyor'
TT

'Ölüm oranları yüksek olmasına rağmen trafik kazaları, uçak kazaları kadar gündem olmuyor'

'Ölüm oranları yüksek olmasına rağmen trafik kazaları, uçak kazaları kadar gündem olmuyor'

Pakistan’da düşen uçak sonrasında, uçak kazaları ve vaka incelemeleri konusunda uzman Dr. Öğretim Üyesi Haluk Kul değerlendirmelerde bulunarak, olabilecek olan kazaların önüne geçilebilmesi için yapılabilecek önlemlerden bahsetti. Haluk Kul ayrıca, “Dünya ortalamasına bakıldığında trafik kazalarında yılda 1 buçuk milyon kişi hayatını kaybediyor. Fakat bir uçak kazası kadar gündeme gelmiyor” diyerek hava yolunun en güvenilir ulaşım yolu olduğunu vurguladı.
Pakistan Uluslararası Havayolları'na ait Airbus A320 tipi yolcu uçağı motorlarının arızalanması sonucu Karaçi kentinde bir yerleşim alanına düştü. PK8303 sefer sayılı uçak 91 yolcu, 8 mürettebat taşıyordu. Lahor'dan ülkenin en yoğun havalimanlarından Karaçi'deki Cinnah Uluslararası Havaalanı'na giden uçak ikinci iniş denemesinde düşerken, 97 kişi hayatını kaybetti. Genellikle uçaktaki tüm insanların hayatını kaybetmesine sebep olan her uçak kazasından sonra gündem olan ve son zamanlarda uçakların yaşadığı teknik sorunların gündeme gelmesiyle birlikte, hava yolu ulaşımı ne kadar güvenilir sorusu da tekrar gündem oldu. Fakat yine de dünya ortalamasındaki ölümlere bakıldığında en güvenilir ulaşım şeklinin yine de hava yolu olduğuna dikkat çeken İstanbul Gelişim Üniversitesinden Uçak Kazaları ve Vaka İncelemeleri Eğitimcisi Dr. Öğretim Üyesi Haluk Kul, gelişen teknoloji ve alınacak olan tedbirlerle uçak kazalarının her yıl daha da azaldığını söyledi.

“Havalimanları şehir merkezlerine çok uzak olmalı”
Pakistan'a ait olan uçağın bir yerleşim yerine düşmesi ve bu tip durumlarda yerdeki insanların da zarar görmemesi açısından havalimanlarının her zaman şehir dışına yapılması gerektiğini dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Haluk Kul, bu şekilde oluşabilecek olan kazalarda zararın daha az olacağını söyledi. Haluk Kul, “Yolcular ulaşımı rahat olsun diye havalimanlarının şehir merkezine yakın olmasını istiyor. Fakat bunun bir yandan da riski var. Mesela Atatürk Havalimanının Yenibosna tarafına doğru pist bitimi tam Küçükçekmece Belediyesinin nikah salonunun olduğu yerdeydi. Bu son derece büyük bir risk, kalkış yapamayan uçağın çarpacağı yer nikah salonundaki birden fazla nikah için bulunan topluluğun olduğu yere olacaktır. Bu bizim maalesef şehirciliğimiz ile ilgili de bir sorun. Çünkü biz çok sıkışık yapılarda yaşayan insanlarız. Gelişmiş ülkelere baktığınızda ise yaygınlaşmanın olduğunu ve pist sonlarının ve civarlarının şehirden uzaktan olduğunu görmekteyiz. Hatta bizde şöyle bir yaklaşım var; havalimanına yakın olması emlak açısından fiyatların artması olarak değerlendiriyor. Fakat gelişmiş ülkelerde havalimanından uzakta olan yerler tercih edilir. Bu durumda herhangi bir kalkış ve iniş esnasından yaşanabilecek olan sorunlar için pist sonu ne kadar açık olursa o kadar yerdeki insanlar açısından iyi olur” dedi.

“Kabin görevlileri tarafından verilen eğitimler hayati önem taşıyor”
Her uçuş öncesinde yolculara kabin görevlileri tarafından verilen eğitimlerin de son derece hayati önem taşıdığını ifade eden Kul, “Örneğin uçak bir şekilde acil iniş yaptı, fakat uçakta yangın var çok hızlı bir şekilde kaçılması lazım. İşte bu çok hızlı bir şekilde kaçılmanın sağlanması için buradaki prosedürlere uyulması gerekiyor. Ya da bir miktar enerji aktarımı ile sert iniş yapıldı bu sert inişte pisi pisine insanların kollarını bacaklarını hatta burunlarını kırmamasını sağlamak için bu tedbirlere uymak lazım. Ya da suya başarılı bir şekilde iniş yapıldı diyelim uçakla beraber batmamak için hemen düzgün bir tahliye yapılması ve kurtarma ekipleri gelene kadar da suyun üzerinde kalabilmek için can yeleklerinin kullanılmasını bilmek gerekiyor. Bu bağlamda havacılıkta yazılmış olan her kural deneyimlerle ve can kaybı ile kazanılmıştır. Uçağın kasidesi kurallardır” şeklinde konuştu.

Havacılıkta emniyet ve güvenlik
Gelişen teknoloji ile birlikte uçak kazalarındaki ölüm oranlarını düşürecek yöntemlerin gün geçtikçe arttığını bu bağlamda havacılığın büyük bir özveri ile çalışarak ilerlediğini ifade eden Kul, “Havacılıkta emniyet kazanın olmaması durumudur. Güvenlik ise yasadışı eylemlerin olmamasıdır. Havayollarında emniyet açısından üç tane aşama oluyor, başlangıçta mekanik ve teknolojik olarak sistemlerin hatasız olması istenir. Bunlarda belli bir yetkinliğe gelince bunları kullanan insanların yani pilotların ve bakım yapan teknisyenlerin bu işi çok düzgün yapabilmesine bakılıyor. Daha sonra ikinci aşama havacılığı düzgün bir örgütle doğru işleri yapan kişilerin doğru teçhizatla doğru işlemler yapabilir hale gelmesine çalışılınıyor. Teknolojik olarak uydu yoluyla navigasyon sistemleri var, bizde kullanıyoruz bunu, daha önceden udu ile navigasyon konum belirlemede hız yön belirleme işlemleri yapılamıyordu birkaç kazadan sonra askeri uygulamadan sivil uygulamalara da geçildi. Şu anda standart hale geldi. Bunun dışında çok farklı sistemler de var. Sürekli olarak düşünülerek hayal edemeyeceğimiz kadar süreçler, kontrol, ölçüm ve kayıt altındadır” ifadelerini kullandı.

“Hava yolu ulaşımında ölüm oranı çok daha düşük”
Hava yolu ulaşımlarının kara yolu ulaşımlarına nazaran ölüm oranlarının arasında çok fazla fark olduğunu da vurgulayan Kul, “Havacılık faaliyetleri her sene yüksek miktarda artmaktadır, Covid 19 nedeniyle bugünlerde bir azalma var ama her sene taşınan yük miktarı, sefer miktarı havadaki uçak miktarı ve yolcu sayısı artıyor. Fakat buna rağmen yıl içerisinde ölen insan miktarı askeri havacılığı ayrı tutuyoruz, sivil havacılıkta belli bir düzeyin altında tutuluyor. Bundan 20 sene önce 1500-2000'lerde olan sayı bu son yıllarda 850 oldu. Oysa dünya ortalamasın bakıldığında trafik kazalarında her yıl 1 buçuk milyon kişi hayatını kaybediyor. Fakat bir uçak kazası kadar gündeme gelmiyor. Her ne kadar çok sansasyonel olsa da uçak kazalarına rağmen havacılığın uçuş emniyeti açısından en emniyetli ve en güvenilir yolculuk tarzı olduğunu belirtmekte fayda var” dedi.

“İhmalin uluslararası standartlarda olmayacağını düşünüyorum”
Son olarak da kazalarda herhangi bir insan ihmalinin olup olmaması durumu hakkında da değerlendirmelerde bulunan Kul, “İnsanın doğasında hata yapmak vardır. Fakat hata olması durumunda bunları telafi edebilecek ya da hata yaptığını fark ettirebilecek önleyici sistemler kullanılır. İhmalin uluslararası standartlarda olmayacağını düşünüyorum. Havacılıkta yapılacak olan ufak bir ihmal insanlığa karşı işlenecek bir suçtur. Bir otomobilin trafik kazasına karıştığını düşünün, buradaki faciaya neden olan şey enerjidir yani genelde arabanın hızından dolayıdır. Kazaya karışan uçak yaklaşık 40 ton civarında yani bir otomobilin 40 katı ağırlığında, hızı bir otomobilin 10 katı kadardır. Yani patlarsa bu çok büyük kazaya neden olur. Havacılıkta bir kaza olursa hiçbir zaman bir suçlu aramayız, yani bir linç girişimi olmaz. Sistemde bir hata olmuşsa bunun nedenlerini aktif ve pasif hataları test edip buna göre önlem almaya çalışırız. O yüzden kişiler hata yapmış olsa bile mümkünse anında ya da sonrasında söylenerek güven ortamı oluşturulur” diyerek sözlerini sonlandırdı.



Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Charbel Barakat

Mao Zedong, 1946 yazında, Japonya'ya atom bombası atılmasından sadece bir yıl sonra, atom bombasını askeri kullanışlılığından ziyade siyasi gücüne atıfla ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirdi. Bunun üzerine Çin, yirmi yıl içinde savaşmak için değil, herhangi bir nükleer tehdide karşı garantili bir caydırıcılık sağlamak için nükleer silah edinmeye karar verdi. Pekin, o tarihten beri potansiyel bir saldırıdan sonra hayatta kalma yeteneğine vurgu yaparak, minimum caydırıcılık ve ilk kullanan taraf olmama ilkesine dayanan bir nükleer doktrin oluşturdu.

Bugün, bu durumun ironisi dikkati çekiyor. Çin bu doktrine bağlılığını teyit ederken, Batı'nın tahminleri füze tesislerinin hızla genişlediğini ve nükleer kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu da “Pekin hala Mao'nun zihniyetiyle nükleer düşünceye sahip mi, yoksa süper güç olarak yükselişi ona farklı bir doktrin mi dayatıyor?” şeklindeki eski soruyu yeni bir biçimde gündeme getiriyor. Bu soru, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun kapsamlı modernizasyon projesi çerçevesinde özellikle önem kazanıyor.

Bu soru, ABD ile Rusya arasında nükleer silahlarını sınırlayan son ikili anlaşma olan New START anlaşmasının 5 Şubat 2026'da sona ermesinden sonra daha da önem kazandı. ABD Başkanı Donald Trump, Vladimir Putin'in anlaşmayı bir yıl uzatma teklifini reddetti ve Çin'in yeni stratejik silah azaltma anlaşmasına dahil edilmesini talep etti, ancak Pekin bu talebi şiddetle reddetti.

Ancak, çok kutupluluğa geçişin daha gerçekçi hale gelmesiyle birlikte büyük güçler arasındaki rekabetin yeniden başlaması, Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan ve ikili dengeye dayanan silah kontrol sisteminin çeşitli yönlerine zorluklar getirirken, anlaşmanın sona ermesi daha geniş kapsamlı bir soruyu gündeme getiriyor. Bu sistem, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra da farklı derecelerde olmakla birlikte, neredeyse otuz yıl boyunca yürürlükte kaldı.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından nükleer silahlarını geliştirmeye ve modernize etmeye giderek daha fazla odaklanması ve nükleer silah kullanımını daha esnek hale getirmek için doktrinini değiştirme girişimi, bu değişiklikler ABD'nin nükleer stratejisine doğrudan meydan okuyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD’li analistler, ülkelerinin nükleer stratejisinin tek bir düşman, yani Sovyetler Birliği'ne karşı tasarlanmış olduğunu ve aynı anda birden fazla düşmanla başa çıkamayacağı konusunda uyarıyorlar. Pekin ve Moskova arasında artan koordinasyon, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Analistler, eski silah kontrol rejiminin üç büyük nükleer gücün gerçekliğiyle başa çıkma yeteneğini sorguluyorlar. Ortaya çıkan karmaşıklıklar göz önüne alındığında, olası herhangi bir anlaşmanın daha kırılgan olacağını ve yeni bir nükleer çağın başlangıcını getireceğini düşünüyorlar.

Travma ile şekillenen nükleer doktrin

Çin'in nükleer doktrini, tarihi olarak Amerikan ve Rus doktrinlerinden temel bir açıdan farklılık gösteriyor. Çin'in düşüncesine göre nükleer silahlar bir savaş aracı olarak değil, savaşı önlemek için bir siyasi araç olarak tasarlandı. Pekin, 1964 yılındaki deneyden sonra ‘atom bombasını ilk kullanan taraf olmama’ ilkesini ilan etti. Bunu da ‘asgari caydırıcılık’ kavramıyla ilişkilendirdi. Yani olası bir saldırıdan sonra misilleme yapma yeteneğini garanti eden sınırlı ama güvenilir bir silah cephanesi bulundururken, sadece sayısal dengeyi sağlamakla kalmayıp, yanıt verme yeteneğini de garanti altına almak için füzelerin ve komutanın stratejik yapısını koruyor.

dfvgt
Pekin'deki bir antika pazarındaki tezgahta, komünist Çin'in kurucusunun 130’uncu doğum gününü anmak için sergilenen Çinli komünist lider Mao Zedong'un fotoğrafları, 26 Aralık 2023 (AFP)

Bu ideoloji, Çin'in güvenlik bilincini şekillendiren bazı şokların arından 1945 yılında ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki'yi bombalaması, 1950'lerde Tayvan Boğazı krizleri sırasında Washington'ın nükleer silah kullanma tehdidi, 1959'da Sovyetler ile ilişkilerin kesilmesi ve Sovyet nükleer uzmanlarının geri çekilmesi, 1969'da Ussuri Nehri'ndeki sınır çatışmaları sırasında Sovyetlerin sınırlı bir nükleer saldırı düzenleyeceği korkusu.

Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu.

Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı: Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu da atom bombasını ilk kullanan taraf olmama politikası ile güvenilir sınırlı caydırıcılık üzerine kurulu bir doktrinin ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra, hızlı fırlatma yerine kesin misillemeyi sağlamak için tepki kabiliyetinin hayatta kalabilir olmasına odaklanılmaya başlandı. Bugün, bu doktrin Çin'in nükleer politikalarını yönlendiren çerçeve olmaya devam ediyor ve minimum caydırıcılık ilkesini koruyarak ve sayısal eşitlik yarışına girmeden, silahların kademeli olarak genişletilmesini meşrulaştırıyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Silah Kontrolü Genel Müdürü Sun Xiaobo, geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) toplantısında, “Çin'in nükleer politikası istikrarlı ve tutarlıdır ve kendini savunma doktrinine dayanıyor. Bu doktrin uyarınca Çin, ilk kullanma hakkından ve herhangi bir silahlanma yarışına katılmaktan kaçınmayı ve ulusal güvenliği için gerekli olan minimum düzeyde silahlanmayı sürdürmeyi taahhüt ediyor” ifadelerini kullandı.

edfv
Birinci nesil JL-1 balistik füze, Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80’inci yıldönümünü kutlayan askeri geçit töreninde, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda bir nükleer denizaltından fırlatıldı, 3 Eylül 2025 (AFP)

Sun Xiaobo, silah kontrolü çabalarının bir ülkenin diğerine üstünlüğünü artırmaya değil, herkesin güvenliği ilkesine dayandırılması gerektiğini ve en büyük silah cephanelerine sahip ülkelerin, somut ve doğrulanabilir bir şekilde nükleer cephanelerini azaltma ve yeni müzakerelerden önce küresel caydırıcılık istikrarını sağlama konusunda temel bir sorumluluğu olduğunu belirtti.

En hızlı büyüyen silah cephanesi

2025 yılında yayınlanan rakamlara bakıldığında, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü ve Atom Bilimcileri Bülteni, Çin'in 500 ila 600 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin ederken, Rusya'nın yaklaşık 5.580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yaklaşık 5 bin 240 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu öngörüyor. Aynı kaynağa göre Çin'in kullanıma hazır 24 ila 60 nükleer savaş başlığı varken, Rusya'nın yaklaşık bin 580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bin 740 savaş başlığı bulunuyor. Bu da Çin'in silah cephanesinin büyüklüğü ve fiili saldırı kapasitesinin Washington ve Moskova'nınkinden hala onlarca kat daha küçük olduğu anlamına geliyor.

Ancak Amerikalılar, 14 yılda iki katına çıkan Çin'in nükleer silahlarının büyüme hızından endişe duyuyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in 2012 tarihinde iktidara gelmesinden bu yana, silahların sayısı yaklaşık 260 savaş başlığından yaklaşık 600'e çıkarak dünyanın en hızlı büyüyen silahları haline geldi. ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Çin'in askeri gücü hakkındaki son yıllık raporunda, Çin'in nükleer silahlarının 2030 yılına kadar bini aşacağı tahmin ediliyor.

ABD’li kaynaklara göre Çin'in nükleer modernizasyonu sadece savaş başlığı sayısını artırmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Sincan ve Gansu'da yüzlerce kıtalararası füze silosunun inşası ve DF-41 çoklu savaş başlıklı füzesinin hizmete sokulmasını da içeriyor. Ayrıca, karayolları ve demiryollarındaki mobil fırlatma platformlarına ek olarak, JL-3 füzeleriyle donatılmış Jin sınıfı balistik füze denizaltılarının konuşlandırılması da gerçekleştirildi.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Nükleer Politika Programı ve Çin Programı'nın kıdemli üyesi Tong Zhao, Çin'in nükleer silahlanmaya devam etmesinin, ABD'nin New START anlaşmasının süresinin dolmasına izin verme kararının ve Washington'un mevcut füze sistemlerine ek savaş başlıkları yükleyerek nükleer kapasitesini genişletme seçeneğini yeniden kazanma kararının arkasındaki ana itici güçlerden biri olduğunu söylüyor.

Zhao, asıl endişe kaynağının artık Rusya değil, özellikle Tayvan gibi sıcak noktalarda ABD'nin askeri hakimiyetine meydan okuma kapasitesi ve niyeti olan Pekin olduğunu ve bunun Washington ile Pekin arasında doğrudan ve tehlikeli bir çatışmaya yol açabileceğini ekliyor.

rfgf
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Çin Devlet Başkanı ile video görüşmesi öncesinde, 4 Şubat 2026 (AFP)

Öte yandan People's Daily gazetesine bağlı Global Times'ın milliyetçi siyasi yorumcusu Hu Xijin, Çin'in cephaneliğinin genişlemesinin temelde savunma amaçlı olduğunu düşünüyor. Hu Xijin, bin nükleer savaş başlığına sahip olsa bile Çin'in silahlarının ABD'ninkine kıyasla küçük olduğunu, ancak ilk saldırıdan sağ çıkma kabiliyetinin Çin'e ABD'nin nükleer tehdidine karşı etkili bir caydırıcılık sağladığını ve savunma pozisyonunu güçlendirdiğini vurguladı. Hu Xijin’e göre Washington, Çin'in nükleer caydırıcılığına karşı koyamayacağını düşünüyorsa, bu endişe gerçekçi olmayan hırsların bir yansıması ve nihayetinde kendi eylemlerinin bir sonucudur.

Jeopolitik rekabet ve Tayvan

Çin dosyasını takip eden birçok Çinli yetkili ve uzman, Pekin'in nükleer kapasitesini güçlendirmesinin, ABD'nin stratejik çevreleme politikasına ve Çin'in ekonomik ve askeri yükselişini kısıtlama girişimlerine bir yanıt olduğu kadar, ABD'nin füze savunma sistemlerinin konuşlandırılmasına, hassas konvansiyonel saldırılara ve ABD'nin Çin liderliğini ve diğer hayati noktaları hedef alma kabiliyetine, ayrıca herhangi bir saldırıdan sonra yanıt verme ihtiyacına bir yanıt olduğunu savunuyorlar.

Pekin ayrıca, nükleer kapasitenin geliştirilmesinin ABD'nin ‘nükleer şantaj’ yapmasını engellediğini ve Çin'e Tayvan konusunda daha fazla manevra alanı sağladığını, adayı zorla yeniden birleştirmeye karar vermesi halinde olası nükleer tehditlere veya müdahalelere karşı koyma kabiliyetini artırdığını düşünüyor.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi'nde açıkça belirtildiği gibi nükleer kapasite geliştirmeye kararlı göründüğü bir dönemde yaşanırken Trump'ın, ikinci başkanlık döneminin başında Şi Cinping ile Güney Kore'de ilk kez bir araya gelmek üzere yola çıktığı geçtiğimiz yılın ekim ayında, 33 yıl sonra ilk kez nükleer denemelerin yeniden başlatılmasını emrettiğini duyurduğunu hatırlatmakta fayda var.

Yeni uluslararası düzen

Çin'in nükleer programının, önümüzdeki ay Trump ve Şi arasında yapılacak toplantının gündeminde yer alıp almayacağı henüz belirsizliğini koruyor. Tong Zhao, Pekin'in öncelikle Trump yönetiminin, yakın zamanda yayınlanan ulusal güvenlik ve ulusal savunma stratejilerinde yansıtıldığı gibi, ideolojik çatışma ve stratejik çevreleme politikasından gerçekten uzaklaşıp uzaklaşmadığını ve bu eğilimin devam edip etmeyeceğini netleştirmek istediğini düşünüyor. Tong’a göre bu konu netleşene kadar Çin, ciddi silah kontrol görüşmelerine katılma konusunda temkinli davranmaya devam edecek.

Washington’ın belirsiz niyetleri ve ortaya çıkan uluslararası düzen ile Pekin'in bu düzen içindeki yeri hakkındaki belirsizlikler göz önüne alındığında, ABD'nin Çin'in nükleer silahlarını sınırlama çağrıları, tutarlı bir nükleer silahların yayılmasını önleme politikasından çok, siyasi bir baskı taktiği olarak görünüyor. Bu da Pekin'in, özellikle Trump’ın ziyareti olumlu sonuçlar verirse, keşif amaçlı müzakerelere katılma olasılığına rağmen, silahlarını azaltma taahhüdünde bulunmaya son derece isteksiz kalacağı anlamına geliyor.


Cenevre görüşmeleri öncesinde... Anket: Amerikalıların yarısı İran'ın nükleer programını doğrudan bir tehdit olarak görüyor

Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
TT

Cenevre görüşmeleri öncesinde... Anket: Amerikalıların yarısı İran'ın nükleer programını doğrudan bir tehdit olarak görüyor

Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)
Bir İranlı, Farsça olarak "Donald Trump ve Barack Obama ile müzakere etmenin farklılıkları" başlığını taşıyan İran günlük gazetesi "Jomleh"e bakıyor (EPA)

Amerika Birleşik Devletleri ve İran bugün Cenevre'de yeni bir nükleer görüşme turuna girerken, Associated Press (AP) ve NORC Kamu İşleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan son bir anket, birçok Amerikalı yetişkinin İran'ın nükleer programını hâlâ bir tehdit olarak gördüğünü, ancak aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump'ın yurtdışında askeri güç kullanımı konusundaki yargısına yüksek düzeyde güven duymadığını gösteriyor.

Ankete göre, ABD'li yetişkinlerin neredeyse yarısı İran'ın nükleer programının ABD için doğrudan bir tehdit oluşturduğundan "çok yüksek" veya "çok yüksek" düzeyde endişe duyduğunu belirtirken, yaklaşık onda üçü "orta düzeyde endişeli" olduğunu ve onda ikisi "pek endişeli değil" veya "hiç endişe duymadığını" bildirdi.

Anket, ABD ve İran arasında Ortadoğu'da askeri gerilimlerin arttığı bir dönem olan 19-23 Şubat tarihleri ​​arasında yapıldı.

Washington, İran'ın nükleer programını sınırlayan ve Tahran'ın nükleer silah geliştirmemesini sağlayan bir anlaşma arayışında; İran ise nükleer silah sahibi olmayı hedeflemediğini ısrarla belirtiyor ve şu ana kadar topraklarında uranyum zenginleştirmeyi durdurma veya yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim etme taleplerini reddetti.

Bu, bu yıl Umman Sultanlığı'nın arabuluculuğuyla gerçekleştirilen dolaylı görüşmelerin üçüncü turu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İran heyetine Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başkanlık ederken, Amerikan tarafını Özel Temsilci Steve Wittkoff ve ABD Başkanı'nın damadı Jared Kushner temsil ediyor.


Pezeşkiyan: İran kesinlikle nükleer silah edinmeyi amaçlamıyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran kesinlikle nükleer silah edinmeyi amaçlamıyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Cenevre'de ABD ile yapılacak yeni görüşme turu öncesinde bugün yaptığı açıklamada, Tahran'ın nükleer silah edinme amacı gütmediğini "kesinlikle" belirtti.

Pezeşkiyan bir konuşmasında, “Liderimiz (Ali Hameney) daha önce nükleer silahlara asla sahip olmayacağımızı ilan etmişti,” dedi ve ekledi, “Bu yolu izlemek istesem bile, ideolojik açıdan bunu yapamazdım; buna izin verilmezdi.”

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance dün, Başkan Donald Trump'ın Cenevre görüşmeleri öncesinde İran ile diplomatik bir çözümü hala tercih ettiğini vurgularken, Axios, Washington'un zaman sınırlaması olmayan bir nükleer anlaşma talep ettiğini ve üçüncü tur müzakerelerini bir atılım ile bir gerilim arasında konumlandırdığını ortaya koydu.

Vance, İranlıların perşembe günü (bugün) Cenevre'de yapılması planlanan müzakerelerde bu yaklaşımı ciddiye alacaklarını umduğunu ifade etti.

Fox News'e verdiği röportajda Vance, "Başkan, İran'ın nükleer silaha sahip olamayacağı konusunda çok netti... ve bunu diplomasi yoluyla başarmaya çalışacak" dedi. Trump'ın bu hedefi diplomatik olarak takip ettiğini, "ancak elinde başka araçlar da bulunduğunu" vurguladı.

ABD ve İran heyetlerinin, Tahran'ın nükleer programı konusunda bugün Cenevre'de üçüncü tur görüşmeleri yapması planlanıyor. Vance, "Makul bir uzlaşmaya varmak amacıyla İranlılarla bir tur daha diplomatik görüşme yapıyoruz" diyerek, İran tarafının Trump'ın diplomatik çözüm tercihini ciddiye alacağı umudunu yineledi.

Vance, Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in görevden alınmasını isteyip istemediği konusunda yorum yapmaktan kaçındı.

Diğer yandan Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre bir ABD yetkilisi ve iki bilgili kaynak, Beyaz Saray temsilcisi Steve Wittkoff'un salı günü yapılan özel bir görüşmede, Trump yönetiminin İran ile gelecekte yapılacak herhangi bir nükleer anlaşmanın süresiz olarak yürürlükte kalmasını talep ettiğini söylediğini bildirdi.