ABD-Çin uyumsuzluğu

ABD ve Çin ilişkilerinde 1970’lerden bu yana bu seviyelerde bir gerilim yaşanmamıştı (AFP)
ABD ve Çin ilişkilerinde 1970’lerden bu yana bu seviyelerde bir gerilim yaşanmamıştı (AFP)
TT

ABD-Çin uyumsuzluğu

ABD ve Çin ilişkilerinde 1970’lerden bu yana bu seviyelerde bir gerilim yaşanmamıştı (AFP)
ABD ve Çin ilişkilerinde 1970’lerden bu yana bu seviyelerde bir gerilim yaşanmamıştı (AFP)

Nebil Fehmi
Ülkelerin uluslararası ve bölgesel olarak rekabet etmeleri ve zaman zaman aralarında anlaşmazlıklar yaşanması son derece doğal bir durumdur. Ancak ABD-Çin ilişkilerinde ABD Başkanı Donald Trump'ın Çin'i yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle suçlaması ve buna karşın Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin bunu ‘Soğuk Savaş’ın arifesi’ olarak nitelendirilmesiyle yaşanan gerilim beni oldukça endişelendiriyor. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) verdiği desteği de kesen ABD’nin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo daha önce virüsün ‘Çin’in Wuhan'daki bir laboratuarda yaptığı hatalardan dolayı ortaya çıktığını’ söylemiş, ancak bu açıklamasında kısmen geri adım atmıştı.
Tüm ülkelerin siyasi pozisyonlarında, özellikle rekabet kızıştığında veya siyasi, ekonomik veya askeri güç dengesinde bir eksikliğe tanık olduğumuzda yanılma riski olabileceğini söylemeye gerek yoktur sanırım. Bununla birlikte,  şiddetli ve meşru rekabet ile hesaplanmamış veya taktiksel hatalar ya da temel stratejik çelişki ile başkalarının ulusal güvenliğine doğrudan ve kasıtlı olarak veya üçüncü taraflar aracılığıyla müdahale etmek arasında büyük bir fark vardır.  Tüm bunlar, ABD-Çin ilişkilerinde ortaya çıkmaya başladı. Bu ilişkilere, iki ülkenin büyüklüğü, politikalarının uluslararası ekonomik sistem üzerindeki etkisi ve kaçınılmaz olarak küresel siyaset ve güvenlik alanlarının istikrarına dokunması nedeniyle uluslararası dikkat gösterilmesini gerektiriyor.
Ancak ne olursa olsun, öngörülebilir bir gelecekte ABD ile Çin arasında askeri bir çatışma yaşanmasını beklemiyorum. Bununla birlikte olası bir ABD-Çin çatışmasının, özellikle ekonomik ve teknolojik seviyelerdeki yansımalarıyla ilgili derin bir endişem var.  Bu endişem için birçok gerekçem var. Bunlardan en önemlisi, iki ülkenin siyasi kavramlarına muhalefet edilmesi ve her birinin kendi rolünü ve uluslararası duruşunu düşünmesidir. Yani, iki güç de bir birlerinin siyasi kültürüne karşılar.
Burada, Amerikan toplumunun Demokratlar, Cumhuriyetçiler ve Bağımsızlar gibi çeşitli siyasi akımlarının ‘Amerikan istisnacılığı’ (American exceptionalism) olarak nitelendirilen ABD’nin dünyada eşsiz ve istisnai bir yeri olduğu inandıklarını belirtmem gerekiyor. Bu inanç çerçevesinde ABD’liler liderliğe, kazanılmış bir hakmış gibi sıkı sıkıya bağlıdırlar. Öyle ki uluslararası toplumun üyeleri bu liderliğe saygı görmelidirler. Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde Sovyetler Birliği'nin çöküşünden, Doğu Avrupa ülkelerini bir araya getiren Varşova Paktı'nın dağılmasından ve böylece bu komünist ve sosyalist eğilimin uluslararası olarak engellenmesinden sonra bu inancın gücü ve katılığı daha da arttı. Bu gelişmelerle ABD ve Batı ülkelerinin ekonomik kapitalist sistemi ve piyasa ekonomisini yayma hakkına sahip olduğu inancı hakim oldu. Dünyadaki siyasi veya ekonomik sistemler arasındaki fark, dünyanın çeşitli ülkelerinde olumlu veya olumsuz bir şekilde karşılık buldu.
ABD, özellikle Avrupa ve Atlantik arenasındaki rekabete yönelik şevki kırıldıktan sonra, dünya çapında nüfuz, otorite ve liderlik alanlarında gerçek bir rakibin ortaya çıkmasıyla özellikle Asya’ya yoğunlaştı. Asya toplumları dünya genelinde orta sınıfın yüzde 60’ını temsil etmektedirler. Bu durum, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın ABD’nin Asya Pivot’a doğru yöneleceğini ve onu gündeminde daha büyük bir yere koyacağını duyurmaya itti.
Herkes Çin'in bu Asya piramidinin tepesinde olduğu ve özellikle liderlik rolü için 5G teknolojisi ve tüm gelişmiş ülkelerin ve diğerlerinin toplumlarını geleceğe hazırlarken faydalanmaya çalıştıkları ‘yapay zeka’ gibi son derece uzmanlaşması ve teknolojik yeteneklere sahip olması nedeniyle ABD için büyük bir rakip ve endişe kaynağı olduğu, artık rahatsızlık verici bir hale geldiği konusunda hem fikir. Bu durum ABD’nin bazı müttefiklerinin Çin merkezli Huawei şirketi ile çalışmalarına yönelik itirazlarını görmezden gelmelerine neden oldu.
İki ay önce iki ülkenin aralarında ekonomik gerilimi yatıştırmak için geçici ekonomik ve ticari anlaşmalar yapmasından sonra bile ABD’nin bu itirazları ve baskısının yoğunlaşarak devam etmesi oldukça dikkat çekici bir durumdur. Anlaşmalar yapılırken hem ABD, hem de Çin bir takım tavizler verdiler. Bazı uygulamaları geri çektiler. ABD, bazı Çin mallarına uygulanan yeni gümrük vergilerini kaldırırken Çin de, ABD’den daha fazla mal satın alma ve yabancı malların Çin pazarına girişini kolaylaştırma sözü verdi.
Ancak tüm bu olumlu adımlara rağmen iki ülke arasındaki anlaşmazlıklar arttı ve karşılıklı suçlamalar yoğunlaştı. İki ülke arasındaki ilişkilerdeki uyuşmazlıklar, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ve Çin Lideri Mao Zedong arasındaki tarihsel anlayışlara dayalı olarak 1970'lerden bu yana benzeri görülmemiş seviyelere yükseldi. Öte yandan bu uyuşmazlıklar, ABD’deki başkanlık seçimleri kampanyası sırasında, özellikle de adayların koronavirüs salgınının sonuçları, yaşam standardındaki düşüş ve ABD’deki işsizlik oranlarındaki artış çerçevesinde karşılıklı suçlamalarda bulunmak için iyi bir koz olması nedeniyle yoğunlaşacak anlaşmazlıklar ve gerilimlerdir. Bu gerginlik, seçim kampanyasının ötesine geçecektir. Çünkü ABD’li ulusal güvenlik kurumları, Çin'i ABD'nin stratejik çıkarlarına ve küresel liderliğine karşı en büyük uluslararası tehdit olarak görüyor.
Çin’in siyasi kültürü ABD’nin perspektifine kıyasla temelde farklılık gösterir. Çin, siyasi ve kültürel kavramlarını diğerlerine ihraç etmeye çalışmadığını ve sistemin diğer ülkeler için uygun olduğu şeklinde bir düşünceye sahip olmadığını birçok kez öne sürdü. Çin, sık sık dile getirdiği ‘Çin değerleri ile sosyalizmin’ temelde ulusal pratiğiyle birlikte başkalarının istediklerini çıkarması veya alıntı yapmasıyla ilgili olduğunu vurguluyor.
Çin'in siyasi kavramlarını ihraç ettiği yönünde tarihte açık bir örneği olmadığı doğrudur, ancak bu Pekin'in çıkarlarını korumayacağı, siyasi, güvenlik ve ekonomik ağırlığını, özellikle Asya arenasında kullanmayacağı ve bunların getirdiği başarıyı uluslararası arenaya empoze etmeyeceği anlamına gelmez. Ayrıca Çin politikalarında bunların olmadığı söylenemez. Özellikle Asya'daki diğer ülkelerin çıkarlarıyla çatışabilecek hırsları olduğu biliniyor. Son yıllarda Güney Çin Denizi'ndeki ve Asya'daki komşularıyla ilişkilerinin yanı sıra Hong Kong ile olan arasında yaşananların daha akut hale geldiğine dikkat çekilmekte fayda var. Bazı ülkelerle olan ticari ilişkilerinde ABD doları kullanmama kararı aldıktan sonra, uluslararası ekonomik çıkarlarını koruma konusunda daha güçlü ve daha kalıcı uygulamalara tanık olacağımız konusunda ise şüphem yok. WHO ya da yakın zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) tanık olduğumuz üzere uluslararası örgütlerde Batı’nın eleştirisi veya baskısı altında olsa bile küresel olarak yayıldıkça ve uluslararası arenayla daha da iç içe geçtikçe beklentileri ve uygulamaları tekrarlanacaktır.
Çin ve ABD donanmaları arasındaki sürtüşmeler, askeri tehlikelerin hala var olduğuna dair erken bir uyarı olsa bile yakında iki ülke arasında bir savaş veya askeri çatışma yaşanabileceğini söyleyerek gözünüzü korkutmak istemiyorum. Şuan yaşanan Çin-ABD uyuşmazlığı ile yirminci yüzyılın başlarında, savaşla sona eren bir rekabet arasında rahatsız edici bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Bu rekabetin tarafları İngiltere ve Almanya’ydı. Ekonomik ve teknolojik büyüme aşamasına denk gelen küreselleşmenin ilk döneminde yaşanan bu rekabet, merkezi güç ile demokratik ekonomi arasında yaşanan bir rekabetti. Her ikisi de ekonomiye bağlıydı ve diğerinin tamamlayıcısıydı. Her ikisi de vergi ve mali baskılar, teknoloji işbirliğine yönelik kısıtlamalar gibi rakiplerine karşı engelleyici ve cezalandırıcı önlemler aldılar. Tıpkı Çin ve ABD’nin yaptığı gibi, kendi çıkarlarını desteklemek ve hizmet etmek için altyapıya büyük yatırımlar yaptılar. Bu rekabet, İkinci Dünya Savaşı'na kadar devam etti.
Bu ve diğer hususlar için, Çin ile ABD arasındaki gerilimleri sakinleştirmenin, siyasi algılarında çatışmayı önlemenin ve iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların siyasi istikrar ve küresel ekonomi üzerindeki etkilerinin farkında olmalarının son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Mevcut anlaşmazlıkların ve gerginliklerinin önümüzdeki seçim döneminde daha da artacağı ve ABD’de büyüme oranlarında bir düşüşe tanık olunacak ekonomik bir baskı oluşacağı konusunda uyarıyorum.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından  Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



ABD-İran geriliminin yeniden alevlenmesi ve enerji tesislerine yönelik saldırılar petrol fiyatlarını yükseltti

Umman'ın Musandam kentinden görünen Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Umman'ın Musandam kentinden görünen Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
TT

ABD-İran geriliminin yeniden alevlenmesi ve enerji tesislerine yönelik saldırılar petrol fiyatlarını yükseltti

Umman'ın Musandam kentinden görünen Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Umman'ın Musandam kentinden görünen Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)

ABD ile İran arasındaki askeri çatışmaların yeniden artması ve küresel enerji arz güvenliğine yönelik endişeler nedeniyle petrol fiyatları bugün, üst üste üçüncü işlem gününde de yükselişini sürdürdü. Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin kesintiye uğraması ve enerji altyapısına yönelik saldırıların yeniden başlaması, piyasalardaki tedirginliği artırdı.

Fiyatlarda son durum

Brent ham petrolünün vadeli işlemleri, TSİ 03:29 itibarıyla 1,46 dolar (yüzde 1,72) artışla varil başına 86,19 dolara yükseldi. ABD tipi Batı Teksas ham petrolü (WTI) ise 1,11 dolar (yüzde 1,4) değer kazanarak 80,40 dolara ulaştı. Her iki petrol türü de dün yaklaşık yüzde 2 artışla son bir ayın en yüksek seviyesini görmüştü.

Dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatının yaklaşık beşte birinin geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim, enerji piyasalarını doğrudan etkiliyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın bütün İran limanlarına yönelik deniz ablukasını yeniden uygulamaya koyması ve İran'ın bölgedeki ABD altyapısına karşı gerçekleştirdiği misillemeler gerilimi artırdı.

ABD ordusu bugün erken saatlerde, Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemileri hedef alan "İran kapasitelerini zayıflatmak amacıyla" yeni bir hava saldırısı dalgası başlattığını duyurdu. İran ise çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte Hürmüz Boğazı'nı tekrar kapattığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Fox News’ten aktardığına göre ABD Başkanı Trump kanala verdiği demeçte, enerji tesislerine yönelik saldırıları son aşamaya sakladığını belirterek, "Nihayetinde enerji sektöründeki hedefleri vuracağız" ifadesini kullandı.

Aynı saatlerde İran ordusu, Ürdün'deki Azrak üssünde bulunan ABD hedeflerine insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırı düzenlediğini bildirdi. İran Devrim Muhafızları ayrıca Bahreyn ve Kuveyt'teki askeri tesisleri hedef aldıklarını iddia etti; ancak Reuters, bu haberlerin bağımsız kaynaklarca doğrulanamadığını kaydetti.

Analistlerin beklentisi: 100 dolar riski sürüyor

KCM Trade kıdemli piyasa analisti Tim Waterer, çatışmaların körfez bölgesindeki enerji altyapısına zarar vermesi durumunda petrol fiyatlarının kısa süre içinde 100 dolar seviyesine çıkabileceği uyarısında bulundu.

Waterer, "Diplomatik çabaların Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmayı başarması durumunda Brent petrolü 75 ile 80 dolar bandında istikrar kazanabilir. Risk primi fiyatlara dahil edilmiş durumda; ancak her iki tarafın da diplomatik bir çözüm arayışı için hâlâ teşvikleri bulunuyor" değerlendirmesinde bulundu.


ABD-İran gerilimi petrol fiyatlarını son bir ayın zirvesine çıkardı

Umman'ın Musandam kıyıları açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda gemi ve tankerler (Reuters)
Umman'ın Musandam kıyıları açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda gemi ve tankerler (Reuters)
TT

ABD-İran gerilimi petrol fiyatlarını son bir ayın zirvesine çıkardı

Umman'ın Musandam kıyıları açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda gemi ve tankerler (Reuters)
Umman'ın Musandam kıyıları açıklarında, Hürmüz Boğazı'nda gemi ve tankerler (Reuters)

Petrol fiyatları, bugünkü işlemlerde ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı çevresinde artan askeri gerilimin küresel enerji arzına ilişkin endişeleri artırmasıyla, yaklaşık son bir ayın en yüksek seviyesine çıktı. Aynı zamanda boğazdan geçen petrol tankerlerinin sayısı son iki ayın en düşük seviyesine geriledi.

Brent petrolün varil fiyatı 1,50 dolar (%1,8) artışla 84,80 dolara yükselirken, ABD ham petrolü (WTI) 1,70 dolar (%2,2) değer kazanarak 79,84 dolardan işlem gördü. Her iki gösterge de seansın erken saatlerinde varil başına 2 doların üzerinde yükseldi. Brent petrol, bir önceki işlem gününde %9,6 artışla Mayıs 2020'den bu yana en yüksek günlük kazancını kaydetmişti.

Fiyatlardaki yükseliş, ABD güçlerinin üst üste üçüncü gece de İran hedeflerine yönelik saldırılar düzenlemesi sonrasında gerçekleşti. ABD Başkanı Donald Trump, İran'a yönelik deniz ablukasının yeniden uygulamaya konulduğunu açıklarken, Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemilerin korunması karşılığında geçişlerden %20 oranında ücret alınmasını önerdi.

Jeopolitik risk primi yeniden yükseldi

KCM Trade Baş Piyasa Analisti Tim Waterer, son gelişmelerin petrol piyasasında jeopolitik risk primini yeniden artırdığını belirtti.

Waterer, "ABD'nin deniz ablukasını yeniden devreye sokması ve İran'ın buna verdiği karşılıklar, petrol piyasasında yeni bir risk primi oluşmasına neden oldu" değerlendirmesinde bulundu.

Hürmüz Boğazı'nın henüz tamamen kapanmadığını vurgulayan Waterer, tarafların farklı hedeflerinin küresel arz görünümünü daha da belirsiz hale getirdiğini ifade etti.

Tanker saldırısı endişeleri artırdı

Endişeler, Birleşik Arap Emirlikleri Savunma Bakanlığı'nın iki BAE tankerinin Umman karasularında, Hürmüz Boğazı'nın güney rotasında İran'a ait iki seyir füzesiyle vurulduğunu açıklamasıyla daha da arttı. Saldırıda Hindistan vatandaşı bir mürettebat yaşamını yitirirken, 8 kişi de yaralandı.

Denizcilik verileri ise son 24 saat içinde Hürmüz Boğazı'ndan geçen petrol tankeri sayısının son iki ayın en düşük seviyesine gerilediğini gösterdi. Bu durum, güvenlik risklerinin deniz taşımacılığını etkilemeye başladığına işaret ediyor.

Philip Nova analisti Priyanka Sachdeva, piyasaların dikkatle izlemesi gereken en önemli unsurun Hürmüz Boğazı'ndan geçen ham petrol akışı olduğunu söyledi.

Sachdeva, "Tanker trafiğinde somut bir aksama, gemi sayısında kalıcı bir düşüş ya da ihracat akışında ciddi bir kesinti yaşanması halinde petrol fiyatlarında yeni bir yükseliş dalgası görülebilir" yorumunda bulundu.

Buna karşılık, askeri gerilime rağmen petrol akışının sürmesi halinde fiyatları destekleyen jeopolitik risk priminin zamanla azalmasının beklendiğini ifade etti.

Husilerden yeni tehdit

Bölgedeki riskleri artıran bir diğer gelişmede ise Yemen'deki Husiler, Suudi Arabistan'ın kontrol ettikleri bir havalimanını bombaladığını öne sürerek, Suudi Arabistan'a füze saldırıları düzenlediklerini açıkladı.

Gabelli Funds Portföy Yöneticisi Simon Wong, Husilerin saldırılarını Kızıldeniz'deki Suudi petrol tesislerine yöneltmesi halinde bölgedeki petrol arzına ilişkin belirsizliklerin daha da artabileceğini söyledi.

Öte yandan Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre ajansın ABD'de gerçekleştirdiği ön ankete göre analistler, geçen hafta ülkenin ham petrol stoklarının gerilemesini, buna karşılık benzin ve distilat yakıt stoklarının artmasını bekliyor. Resmi verilerin bu tahminleri doğrulaması halinde söz konusu gelişmenin petrol fiyatlarına ilave destek sağlayabileceği değerlendiriliyor.


Şarku’l Avsat'a konuşan Dünya Bankası Grubu Genel Müdürü ve Bilgi Direktörü Donohoe: Suudi Arabistan büyüme modelini geliştirmenin ötesine geçerek kalkınma bilgisini ihraç ediyor

Şarku’l Avsat'a konuşan Dünya Bankası Grubu Genel Müdürü ve Bilgi Direktörü Donohoe: Suudi Arabistan büyüme modelini geliştirmenin ötesine geçerek kalkınma bilgisini ihraç ediyor
TT

Şarku’l Avsat'a konuşan Dünya Bankası Grubu Genel Müdürü ve Bilgi Direktörü Donohoe: Suudi Arabistan büyüme modelini geliştirmenin ötesine geçerek kalkınma bilgisini ihraç ediyor

Şarku’l Avsat'a konuşan Dünya Bankası Grubu Genel Müdürü ve Bilgi Direktörü Donohoe: Suudi Arabistan büyüme modelini geliştirmenin ötesine geçerek kalkınma bilgisini ihraç ediyor

Suudi Arabistan'da iş gücü piyasasında yaşanan dönüşüm artık yalnızca işsizlik oranının tarihi düşük seviye olan yüzde 2,8'e gerilemesi ya da çalışan Suudi vatandaşlarının yarısının özel sektörde istihdam edilmesiyle ölçülmüyor. Ülkenin beşeri sermaye ve teknoloji yatırımlarını uluslararası kurumların dikkatini çeken kalkınma modellerine dönüştürebilme kapasitesi de bu dönüşümün önemli göstergeleri arasında yer alıyor.

Dünyanın en büyük sanal sağlık hizmeti sağlayıcısı olarak kabul edilen Seha Sanal Hastanesi, dijital teknolojiler ve yapay zekâyı kullanarak sağlık hizmetlerinin kapsamını genişletmesi ve verimliliğini artırmasıyla bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Dünya Bankası, bu deneyimi bilgi ve inovasyona dayalı geleceğin ekonomisini yansıtan başarılı bir model olarak değerlendiriyor.

Bu değerlendirme, Dünya Bankası ile Suudi Arabistan İnsan Kaynakları ve Sosyal Kalkınma Bakanlığı'nın ortaklaşa hazırladığı "On Yıllık İlerleme: Suudi İş Gücü Piyasasındaki Dönüşüme Derinlemesine Bakış" başlıklı raporla da destekleniyor. Raporda ekonominin insan sermayesi, özel sektör ve dijital ekonomi ekseninde yeni bir aşamaya geçtiği belirtilirken, iş gücüne katılım oranının yüzde 67,1'e yükseldiği, çalışan Suudilerin yarısının özel sektörde görev yaptığı ve dijital ekonominin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payının yaklaşık yüzde 15'e ulaştığı kaydediliyor.

Şarku’l Avsat'a konuşan Dünya Bankası Grubu Genel Müdürü ve Bilgi Direktörü (Chief Knowledge Officer))  Paschal  Donohoe, Suudi Arabistan'ın elde ettiği başarının ekonomik göstergelerin iyileştirilmesinin ötesine geçtiğini belirterek, ülkenin istihdam, beceri, inovasyon ve bilginin kamu hizmetlerinde kullanımını bir araya getiren, daha sürdürülebilir ve kapsayıcı bir kalkınma modeli oluşturduğunu söyledi.

Dünyanın ilgisini çeken sağlık modeli

Donohoe'nun övgü dolu değerlendirmesi, pazar günü Riyad'daki Seha Sanal Hastanesi'ne gerçekleştirdiği ziyaretin ardından geldi.

Hastanenin dijital sağlık hizmetlerini yerinde inceleyen Donohoe, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada tesisi, "teknolojinin insanın hizmetine sunulmasında gördüğüm en etkileyici modellerden biri" olarak nitelendirdi. Yapay zekânın sağlık hizmetlerine kapsamlı bir kalkınma vizyonu çerçevesinde entegre edilmesinin başarılı bir örneği olduğunu ifade etti.

Donohoe'ya göre Suudi sağlık sistemini küresel ölçekte öne çıkaran üç temel unsur bulunuyor. Bunların ilki, yapay zekânın hastalar ile en uzman doktorlar arasında anlık ve etkin iletişim kuracak şekilde başarıyla kullanılması. İkincisi, dijital bağlantının hastane içi ve dışındaki sağlık hizmetlerini kapsayacak biçimde genişletilebilmesi. Üçüncüsü ise ilgili kurumların hizmetlerin etkisini bilimsel doğrulukla ölçebilmesini sağlayan gelişmiş anlık takip ve denetim sistemleri.

Finansmandan bilgi paylaşımına

Donohoe, Suudi Arabistan ile Dünya Bankası arasındaki ilişkinin artık finansman ve teknik danışmanlık boyutunu aşarak bilgi üretimi ve deneyim paylaşımına dayandığını söyledi.

Riyad'da açılan ve bölgede türünün ilk örneği olan Bilgi Merkezi'nin, bu ortaklıkta yeni bir dönemin başlangıcını temsil ettiğini belirten Donohoe, merkezin başarılı Suudi uygulamalarını belgeleyerek geliştireceğini ve diğer ülkelerde uygulanabilecek kalkınma modellerine dönüştüreceğini ifade etti.

Suudi Arabistan'ın artık uluslararası deneyimlerden yararlanan bir ülke olmanın ötesine geçtiğini vurgulayan Donohoe, kalkınma bilgisinin üretilmesi ve paylaşılmasında aktif bir ortak haline geldiğini söyledi.

sdfvtrht
Dünya Bankası Grubu Genel Müdürü ve Bilgi Direktörü Paschal Donohoe, Şarku’l Avsat'a konuştu. (Turki El Akili)

Dünya Bankası'nın özellikle sağlık alanında Suudi kurumlarıyla iş birliğini geliştirmeyi hedeflediğini kaydeden Donohoe, Seha Sanal Hastanesi modelinin gelişmekte olan ülkelerin ve sağlık personeli yetersizliği yaşayan bölgelerin ihtiyaçlarına uyarlanmasının bölgesel ve küresel kalkınmaya katkı sağlayacağını dile getirdi.

Yeni bir yapısal ekonomik gerçeklik

Dünya Bankası'nın Suudi deneyimini başka ülkelere taşımaya ilgi göstermesinin temelinde, bunun tek bir proje ya da sektörün başarısından ziyade kapsamlı bir yapısal ekonomik dönüşümü yansıtması bulunuyor.

2030 Vizyonu kapsamında hayata geçirilen reformlar yalnızca yeni istihdam alanları oluşturmakla kalmadı; eğitim ile iş gücü piyasası arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirdi, özel sektörün rolünü güçlendirdi ve bilgi ile inovasyona dayalı ekonomik faaliyetlerin payını artırarak büyümeyi daha sürdürülebilir ve teknolojik dönüşümlere daha uyumlu hale getirdi.

Donohoe, bu dönüşümün öneminin insan yatırımı, verimlilik ve inovasyonu bir araya getirmesinden kaynaklandığını belirterek, dijital sağlık hizmetlerinin eğitim, beceri geliştirme ve dijital dönüşüm reformlarının somut sonucu olduğunu, yalnızca teknolojik bir proje olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi.

Yapay zekâ sınavı

Yapay zekânın hızla gelişmesi dünya genelinde istihdamın geleceğine ilişkin kaygıları artırırken, Dünya Bankası önümüzdeki dönemde yaklaşık 1,2 milyar gencin iş gücü piyasasına katılacağını, buna karşılık yalnızca yaklaşık 400 milyon yeni iş oluşturulabileceğini öngörüyor.

Donohoe'ya göre Suudi Arabistan bu konuda farklı bir yaklaşım sergiliyor. Ülke, yapay zekâyı insanın yerine geçen bir unsur değil, verimliliği artıran ve yeni istihdam alanları oluşturan bir araç olarak kullanıyor.

Dijital becerilere erken dönemde yapılan yatırımların ve modern teknolojilerin eğitim ile mesleki gelişim programlarına entegre edilmesinin nitelikli insan kaynağının oluşmasına katkı sağladığını belirten Donohoe, dijital ekonominin GSYH içindeki payının da bu süreçte önemli ölçüde arttığını ifade etti.

Suudi Arabistan'ın özellikle dijital sağlık alanındaki yapay zekâ uygulamalarının, teknolojinin hem hizmet kalitesini yükseltebildiğini hem de geleceğin uzmanlık alanlarında yeni iş fırsatları oluşturabildiğini gösterdiğini söyledi.

Önemli olan sadece istihdam değil, nitelikli istihdam

Donohoe, iş gücü piyasalarının başarısının yalnızca oluşturulan iş sayısıyla değil, bu işlerin niteliği, sürdürülebilir gelir sağlaması, kariyer gelişimine imkân vermesi ve verimliliği artırmasıyla ölçülmesi gerektiğini vurguladı.

Son yıllarda küresel ekonomik yavaşlama ve artan yaşam maliyetlerinin, "nitelikli istihdam" konusunu dünya genelinde politika yapıcıların en önemli gündem maddelerinden biri haline getirdiğini belirtti.

Dünya Bankası'nın sağlık, turizm ve tarım gibi yüksek katma değerli sektörlerde kaliteli istihdamın artırılması için hükümetlerle birlikte çalıştığını ifade eden Donohoe, özel sektör yatırımlarını teşvik edecek düzenleyici çerçevenin güçlendirilmesine de destek verdiklerini söyledi.

Suudi Arabistan'ın bu alanda ileri düzey bir örnek oluşturduğunu belirten Donohoe, Riyad'daki Bilgi Merkezi'nin yalnızca deneyim paylaşımı için değil, iş kalitesini ve verimliliğini artıracak politika geliştirme açısından da önemli bir platform olacağını ifade etti.

Yeni dönemin lokomotifi özel sektör

Donohoe'ya göre kaliteli istihdamın artırılması, özel sektörün yatırım ve büyümenin ana motoru haline gelmesine bağlı.

İstihdam artışının gelecekte kamu harcamalarından ziyade özel sektör yatırımları sayesinde sürdürülebileceğini belirten Donohoe, Dünya Bankası analizlerinin Suudi özel sektörünün halihazırda birçok stratejik alanda önemli rol üstlendiğini ortaya koyduğunu söyledi.

Bununla birlikte, önümüzdeki dönemde özel sektörün yatırımlarını büyütmesi ve yeni istihdam oluşturabilmesi için daha fazla teşvik mekanizmasına ihtiyaç bulunduğunu ifade etti.

"Hiçbir ülke, ne kadar zengin olursa olsun, her şeyi yalnızca kamu sermayesiyle gerçekleştiremez." diyen Donohoe, Dünya Bankası'nın hükümetlerle birlikte yatırımcı güvenini artıracak ve uzun vadeli özel sermaye yatırımlarını teşvik edecek düzenlemeler üzerinde çalıştığını belirtti.

Donohoe, bunun 2030 Vizyonu'nun en güçlü yönlerinden biri olduğunu, çünkü Suudi Arabistan'ın özel sektörün ekonomik büyümede daha büyük rol üstlenmesine olanak sağlayan yatırım ortamını ve altyapıyı başarıyla oluşturduğunu ifade etti.

Küresel belirsizliklere rağmen dirençli büyüme

Suudi Arabistan'daki yapısal reformlar, jeopolitik ve ticari gerilimlerin küresel ekonomiyi zorladığı bir dönemde hayata geçiriliyor.

Dünya Bankası'nın tahminlerine göre bölge ekonomisinin büyüme beklentisi, çatışmaların ekonomik etkileri nedeniyle yaklaşık yüzde 4 seviyesinden yüzde 1,5-2,5 aralığına gerilemiş durumda.

Buna rağmen Donohoe, Suudi ekonomisinin tedarik zinciri sorunları, enflasyon baskısı ve küresel gıda fiyatlarındaki artış gibi olumsuzluklara karşı güçlü bir dayanıklılık sergilediğini söyledi.

Sağlık, eğitim ve istihdam alanlarında dayanıklılığın güçlendirilmesinin ekonomilerin zaman içinde şokları absorbe edebilmesini sağlayacağını belirten Donohoe, Suudi Arabistan'ın bilgi, inovasyon ve özel sektör ortaklığına dayalı yaklaşımı sayesinde küresel dönüşümlere uyum sağlayabilen esnek bir ekonomik model geliştirdiğini ifade etti.

Donohoe, bu nedenle Suudi Arabistan'ın artık yalnızca iş gücü piyasası ve ekonomi alanındaki başarılarıyla değil, diğer ülkelerin de yararlanabileceği bir kalkınma modeli sunmasıyla öne çıktığını sözlerine ekledi.