Hamduk, Şarku’l Avsat’a konuştu: Washington ile ilişkilerimiz ilerliyor. Etiyopya’ya dair endişemiz yok. Barış çok yakın

Hamduk, Şarku’l Avsat’a konuştu: Washington ile ilişkilerimiz ilerliyor. Etiyopya’ya dair endişemiz yok. Barış çok yakın
TT

Hamduk, Şarku’l Avsat’a konuştu: Washington ile ilişkilerimiz ilerliyor. Etiyopya’ya dair endişemiz yok. Barış çok yakın

Hamduk, Şarku’l Avsat’a konuştu: Washington ile ilişkilerimiz ilerliyor. Etiyopya’ya dair endişemiz yok. Barış çok yakın

Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk, ülkesinin yakın bir zamanda ABD’nin terör listesinden çıkabileceğini söyledi. ABD ile ilişkilerde önemli bir ilerleme kaydedildiğini ve birçok anlayış sağlandığını belirten Hamduk, bu anlayışların kapsamında Nairobi ve Darusselam’daki ABD Büyükelçiliklerine yönelik saldırıyla ilgili olarak tazminat ödenmesi hususunda küçük bir kısmın olduğuna da değinerek, “Bu konuda da büyük adımlar attık. Yakın zamanda sona ulaşmayı umuyoruz” dedi. Sudan Başbakanı, “İktidara geldiğimizden beri, terörizm meselesiyle mücadele etmek için çalışıyoruz. Büyük bir ilerleme kaydettik ve meselenin sonlanmasını umuyoruz” ifadelerini kullandı.
Şarku’l Avsat’a kapsamlı bir röportaj veren Hamduk, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile işbirliği ve yardımların ötesinde güçlü ilişkiler kurulması çağrısında bulundu. Abdullah Hamduk, Riyad ve Abu Dabi ile ilişkilere de dikkati çekerken, “İlişkiler çok iyi. Onlardan aldığımız desteği takdir ediyoruz. Ancak ilişkilerin daha geniş bir yelpazeye ulaşmasını istiyoruz” dedi.
Hamduk, Etiyopya ile son dönemde tırmanışa geçen gerginlikle ilgili bir endişe hissetmediğini ve iki ülkenin krizle mücadelede yardımcı olabilecek bazı mekanizmalara sahip olduğunu söyledi. Ülkesinin ‘Nahda (Rönesans) Barajı hususunda asıl taraf olduğunu ve çok büyük faydalar beklediğini’ ifade etti.
Sudan’ın ekonomik krizlerini çözme yeteneğine sahip olduklarını söyleyen Sudan Başbakanı, “Ekonomik krizle başa çıkabileceğime inanmasaydım, koltuğumda bir gün bile kalmazdım.. Pek çok kaynağa sahip zengin bir ülke olduğumuza inanıyoruz. Tamamen çökmüş bir ekonomi miras aldık. Ancak birliğimiz ve çevremizdeki yerel bileşene ve dış dünyaya hitap etme yeteneğimizle, kısa vadede içinde bulunduğumuz çukurdan çıkmamıza yardımcı olacak bir atmosfer oluşturabiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

İşte Hamduk’a yönelttiğimiz sorular ve Hamduk’un cevapları…

-Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), hükümetin ‘Sudan için siyasi bir misyon oluşturma ve UNAMİD misyonunun süresini uzatma’ talebine yanıt olarak iki karar verdi. Bunların Sudan’daki durum üzerindeki etkileri nelerdir?
Altıncı madde kapsamında Sudan’a siyasi bir misyon gönderilmesini talep ettik. Talep, uluslararası toplumdan ve BMGK’dan olumlu bir yanıt aldı. Bu misyon, başta barış süreci olmak üzere geçiş döneminin zorluklarında bize yardımcı olacak. Sudan’ı 15 yıldır içinde olduğu, yedinci maddenin zorluklarından ve sorunlarından kurtarmaya çalışıyoruz.
Bu süreç, Sudan hükümetinin vizyonuna göre yürütülüyor. BMGK ise sürecin, ulusal egemenliğin korunarak yürütülmesi gerektiğini belirtiyor.
Cuba’daki barış müzakereleri iyi şekilde ilerliyor. Şu an müzakerelere katılmayan hareketler de dahil, bir barış anlaşmasına ulaşacağız. Barışın mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü, onlara gıda güvenliği, çeşitli hizmetlerinin sağlanması da dahil olmak üzere birçok faydası var. BM misyonu barışın gereksinimlerini karşılamak için kaynak toplamamıza yardımcı olacak.
Misyon ayrıca, seçimlere hazırlık sürecinde de bize yardımcı olacak. Bu süreç, savaşlardan ve çatışmalardan çıkan tüm ülkeler için maliyetlidir. Kararın alınmasından mutluyuz.
Misyonun askeri güçleri içerdiği yönündeki söylentilere gelince, bu durum doğru değil. Misyon, vizyonumuz uyarınca geldi. Onu yönlendiren ve öncülük eden biziz.

-Ulusal egemenliği ihlal eden misyonun varlığı hakkındaki konuşmalara ilişkin düşünceniz nedir?
Sudan, BM üyesidir. Dolayısıyla bu tür konuşmalar gariptir. Destek istenmesi doğal. Ulusal egemenlik üzerine ağlayanların, 15 yıldan uzun bir süredir, yedinci madde altında ülkede binlerce uluslararası gücün var olduğunu unutması da garip.

-Bu karar, terör listesi hususunda Sudan ve ABD arasında var olan anlaşmazlıklar Sudan’ın uluslararası ilişkilerini nasıl etkileyebilir?
İktidara geldiğimizden beri terör meselesi üzerinde çalışıyoruz. Büyük ilerleme kaydettik ve bu meselesinin sona ulaşmasını bekliyoruz.

-Sudan’ı terörizme sponsorluk yapan devletler listesinden kaldırmak için ABD ile diyalogda gelinen son aşama nedir?
Oldukça büyük bir gelişmeler oldu0,. Bu konuda büyük anlayışlara ulaştık. Bu anlayışlar kapsamında Nairobi ve Darusselam’daki ABD büyükelçiliklerine yönelik saldırılar hususunda tazminat ödenmesiyle ilgili küçük bir anlaşmazlık var. Bu konuda da büyük adımlar attık. Yakın bir zamanda sona ulaşmayı umuyoruz.

-Tazminat parasını nereden ödeyeceksiniz?
Bu meseleyi, ABD’liler ve bölgedeki kardeşlerimizle ele alacağız. İktidara geldiğimizden bu yana üzerinde çalıştığımız bir dosyada anlayışlara ulaşmayı umuyoruz. Yakın bir zamanda büyük bir atılım bekliyoruz.

-Sudan’ın adının ne zaman terör listesinden kaldırılacağını umuyorsunuz?
Beklentimiz, Sudan isminin 4 Haziran’da terörizm listesinden çıkartılmasıydı. Ama acil bir şekilde kaldırılmasını bekliyorum.

-Sudan, Washington’a büyükelçi atadı. Washington, ilişkileri büyükelçilik düzeyine çıkarmayı kabul etti. Büyükelçiler ne zaman ülkelere ulaşacak?
Geçen Aralık ayında Washington’a yaptığım ziyarette büyükelçi ataması hususunda uzlaşı sağladık. ABD’nin 23 yıl yıldır Sudan’da büyükelçisi bulunmuyordu. Bu yüzden büyükelçi atamaya karar verdiler. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerde büyük bir gelişme olarak nitelendiriliyor. Koronavirüs salgınıyla ilgili koşulların, ABD’nin Hartum büyükelçisinin atanmasını geciktirdiğine inanıyorum.

-Silahlı hareketlerle barış süreci hususunda tartışmalar var. Bazıları, ordunun barış sürecini engellediği yönünde de eleştiriler yöneltiyor.
Bu doğru değil. Çünkü geçiş hükümetinin kurulmasından bu yana ekonomik ve toplumsal kalkınma konularını, hukuk reformunu, tazminatları ve uzlaşıyı, geçiş adaletini, güvenlik düzenlemelerini ve insani yardımları ele alan bir barış vizyonu ortaya koyduk. Tüm müzakere konuları Bakanlar Kurulu tarafından hazırlandı. Bazı bakanlar, Cuba’daki silahlı hareketlerle müzakerelere giriyor. Ben şahsen Cuba’ya ziyarette bulundum.
Devrimci Cephe liderleri ve müzakerelerde yer almayan diğer silahlı hareketlerle doğrudan ve sürekli temas halindeyim. Barış meselesi hakkında konuşmak gerekirse, bu bir başarı değil. Egemenlik Konseyi, geçici yönetimin bir parçasıdır. Biz entegre bir geçiş hükümetiyiz. Aramızda rekabet yok.
Şu an müzakerelere liderlik eden isim, Egemenlik Konseyi’nin bir üyesi olan Muhammed Hasan et-Teayişi’dir. O bir sivil, barış müzakereleri sorununa gelince, müzakereleri uzatan eksenlere hitap ettiğinden daha fazla yol ele aldı.
Geçici hükümetin kurulmasından sonraki bir ay içinde barış sağlanacağı konusunda büyük bir iyimserlik mevcuttu. Hükümeti kurmama ve silahlı mücadele hareketlerinin hükümette yer alması için bir ay beklemek bir teklif vardı, çünkü o döneme hesap verebilirlik ve iyimserlik ruhu hakimdi ve bu iyimserlik haklı bir yaklaşımdı. Zira silahlı mücadele güçleri devrimin ve değişimin bir parçasıdır ve ona çok fazla katkıda bulundular.
Biz, Cuba’da ‘müzakerede’ ne olup bittiği üzerinde durmuyoruz, aksine iki taraf arasında bir diyalog olarak adlandırıyoruz. Abdulvahid en-Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi ve Abdulaziz el-Hulu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi- Kuzey gibi şu ana kadar uzlaşı sağlamamış konular var. Onlarla müzakerelere başladık. Bu müzakereler, daha sonra bazı anlamazklıklar nedeniyle durdu. Barışın ikinci aşamasında, ilk aşamada ortaya çıkan tüm artı ve eksileri değerlendirmek istiyoruz. İki hareketin liderleriyle de sürekli temas halindeyim.

-Fakat Abdulaziz el-Hulu’un hareketi, laik bir devletin kurulmasıyla ilgili müzakere pozisyonuna hala bağlı mı?
Barış sürecinde belirli bir duruma ve sıfır denklemine dikkat etmemek oldukça önemlidir. Kırmızı çizgiler olmadan, açık bir zihinle müzakerelere ve tüm konularda yüksek bir ulusal ruha girmemiz gerekiyor. Bu hususlarda bir anlayışa ulaşacak olmamız muhtemel. 1955 yılında düzenlenen Mısır konulu Asmara Konferansı’nda dinin devletle ilişkilerine ve 2005 yılında geçiş anayasasındaki konulara ilişkin yaklaşımlara değinildi. Ülkeye, kalkınma ve demokrasinin sürdürülebilirliğine meraklı olduğumuz sürece, tüm konularda diyalog masasına oturacağız ve bir anlaşmaya ulaşacağız.
-Uzun süren müzakerelerin hükümetin performansı üzerinde bir etkisi var mı?
Barışın bu kadar uzun bir vakit alması, beklediğimiz bir durum değildi. Bunun nedeni, savaşın durdurulması ve barışın inşasıyla iyimserliğin artmasıdır. Eğer gerçekleşmemiş olsaydı, sürdürülebilir demokrasi ile ilgili her türlü bahis askıda kalırdı.

-Hükümetin, bu hafta Darfur’da ordu ve Sudan Kurtuluş Hareketi arasında meydana gelen gerginlikler hakkındaki görüşü nedir?
Geçiş sürecinin başlamasından bu yana Darfur, Port Sudan, Kassala ve Kadugli vilayetlerinde etnik ve kabilelerle ilgi çatışmalar ve sorunlar durmadı. Bu çatışmalar, devrik rejimin ortaya koyduğu kapsamlı yıkımla, bölgeselciliğe olan bağlılığı ve kabileler arasındaki çatlakları körüklemesiyle bağlantılıdır.
Bu durumlar, hükümetin karşı karşıya olduğu zorluklardır. Öldürülen Sudanlılarla ilgili sorunların da çözülmesi gerekiyor.

-Anayasal belgeye göre geçiş yapıları neden yavaş bir şekilde tamamlanıyormuş gibi görünüyor?
Sivil valilerin atanması ve Yasama Konseyi’nin kurulması yavaş şekilde ilerliyor. Bu iki husus, devrimden sonra hüküm süren iyimserlik ruhu ve barışı sağlamakla bağlantılılar. Barış kurumlarında ve geçiş hükümetinde bir sonuca ulaştık. Bu bağlantının doğru olmadığı ve bunları, barışla ilişkilendirmemiz gerektiği bir hatadır. Ancak barışın yakın olduğu beklentileri de mevcut. Silahlı mücadele güçlerini bu iki yapının oluşumuna dahil etme ruhu içinde, bunları birlikte gerçekleştirme çağrısı yaptık. İki veya üç hafta önce onlarla birlikte geçici valiler atanması ve barışa ulaşmadan önce Yasama Konseyi’nin kurulması hususlarında uzlaşı sağladık. Konuyla tam bir ciddiyetle ilgileniliyor.
Yasama Konseyi... Ekim 1964 ve Nisan 1985 dönemlerine kıyasla üçüncü geçiş dönemi için gerçek bir durum var. Anayasal belgeyi imzalayanlar, kolay bir ek olmayan bir Yasama Konseyi'nin kurulmasın hususunda uzlaşı sağladı ve ben buna “Ulusal Meclis” diyorum. Bu bir yasama konseyi değil. Eğer durum erken olsaydı, bize ülkenin ana meselelerini, laiklik hikayesini, devletin şeklini, seçimleri, anayasayı tartışma fırsatı verirdi. Tüm bu konular, Yasama Konseyi’nde siyasi taraflardan farklı temsilcilerle tartışılabilirdi. Ama yine de bunu yapmak için bir fırsat var. Bir anlayışa ulaşmalı, net bir karar almalıyız. Siyasi taraflar da bizimle bu konuda hemfikir olmalıdır.

-Maaşları, yüzde 500’den fazla artırma kararı, enflasyonun etkilerinden doğan beklenti sonuçları neticesinde mi alındı?
Bu yönün farkındayız. Bu yüzden bu karardan aylar önce, 10’dan fazla stratejik ürünü tanımlayan bir program olan ‘Emtia Programı’ olarak iki ana paket hazırladık ve bütçelerini oluşturduk. Doğrudan üreticiden tüketiciye gitme konusunda üreticilerle ayrıntılı olarak konuyu ele aldık. Bu durum, aracıyı engelleyerek emtiaların fiyatının yüzde 30 ila 40 ucuzlamasını sağladı. Büyük bir ciddiyetle başlattığımız diğer durum ise vatandaşlara mal sağlamak için işbirliği ekonomilerini harekete geçirmektir. Maaşlarda artışa ve herhangi bir enflasyon etkisinden kaynaklanabilecek koşullara yardımcı olacak büyük adımlar attık.

-Kurtarma sisteminin feshi hususunda durumu, ‘geçiş dönemi adaleti’ hakkında konuşan ve bunu ‘İslamcıları bu kapıdan cepheye geri döndürme girişimi’ olarak nitelendiren açıklamalarla mı ilişkilendirdiniz?0
Bu husustaki siyasi güçlere, İslamcılara veya diğerlerine değinmedim. Ancak ülkenin bağımsızlığından bu yana geçen 60 yıldan uzun bir süreden bahsettim. İstikrar için bir model oluşturamadık. Sudan'ın istikrarını ve demokrasinin sürdürülebilirliğini koruyan ulusal bir proje ortaya koyamadık. Bu nedenle tüm Sudanlıların uzlaşı sağlayacağı ulusal bir proje hakkında bir anlayış sağlamalıyız. Projenin birincil kısmı olarak Sudan halkının seçimlerini kimin yöneteceği meselesini geride bıraktık. Ama ikinci kısım, sürdürülebilir kalkınma konularını ele alan bir kalkınma projesinin oluşturulmasıyla ilgili. Bu iki kol, birlikte ulusal projeyi oluşturmaktadır.
Bu proje, herhangi bir bileşene veya politikacıya hitap ederken ayrıntıya girmiyor. Hiçbir partinin dahil olmadığı bir geçiş dönemindeyiz ve bu ihtiyaca cevap veren ulusal bir projeden bahsediyoruz.

-Ancak Gazi el-Atabani gibi bazı İslamcı sembollerle bir araya geldiniz.
Bizimle görüşmek istedi. Bazı Sudanlılarla ile bir araya geldik. Atabani, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi’nin tüm güçleriyle bir araya geldi. Siyasi bir gündemimiz yok.

-Etiyopya ve Sudan arasındaki sınır son zamanlarda bir güvenlik ve askeri gerilime tanık oldu. Doğu komşusuyla koşullar nereye gidiyor?
Etiyopya ile komşuluk ilişkileri, kültür ve tarihi açıdan bir aradayız. Krizle mücadeleye yardımcı olabilecek bazı mekanizmalara sahibiz. Bizim tarafımızdan Bakanlar Kurulu bakanlarından, onların tarafından ise başbakan yardımcısı, iki ülkenin dışişleri bakanları ve istihbarat başkanlarından oluşan beş üyeli ortak bir komitemiz var. Komite, geçen ay bir araya geldi. Bu ay içerisinde krizle mücadele hususunda toplantı düzenlemeyi bekliyoruz. Biz, bu tırmanış hususunda endişeli değiliz.

- Sudan, Mısır ve Libya’yı Nahda (Rönesans) Barajı sorununu çözmek için müzakere masasına geri döndürmek için bir girişim başlattınız. Bu konuda durum hangi aşamada?
Nahda Barajı hususunda aracı değiliz, asıl tarafız. Barajdan çok önemli faydalar sağlıyoruz. Etiyopya’nın gölü doldurmaya başlamadan önce barajı doldurmaya başlaması için yaptığımız şeyler var; üç tarafa yardım etmek, yetkileri durdurmak, müzakere masasına dönmek. Gölü doldurmaya başlamadan önce Etiyopya'nın baraj gölünü doldurmasını sağlayan bir anlaşmaya varmak.

-Başta Suudi Arabistan ve BAE olmak üzere, Körfez ülkeleriyle iyi ilişkileriniz var. Ancak gözlemciler bir anlaşmazlık hakkında konuşuyor. Bu konuda ne söylersiniz?
Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerimiz oldukça iyi ve bu iki kardeş ülkeden aldığımız desteğe minnettarız. Ama bu ilişkilerin daha geniş bir yelpazeye yükselmesini istiyoruz. Belirli bir tavan olmadan ortak çıkarlara ve yatırıma dayalı bir ilişki istiyoruz. Milyarlarca dolarlık yatırımlarla Suudi Arabistan ve BAE’nin sermayelerinin bize akması için çabalıyoruz. Çünkü entegrasyonu mümkün kılacak yeteneklere ve avantajlara sahibiz. Yardım sınırlarında durmayan, aksine daha geniş ufuklara uzanan, sınırsız tavana sahip ilişkiler istiyoruz.

-Koronavirüs salgını öncesinde bağışçılar konferansını düzenlemeye yönelik çalışmalar çok iyi gidiyordu. Ancak sonrasında duraksadı. Peki, şu an hangi düzeyde?
Ona yeni bir isim verdik: ‘Sudan Ortaklık Konferansı’. Tüm dost ve kardeşlerle, koronavirüs nedeniyle sanal şekilde düzenlenecek. Ana ortaklar Sudan, Almanya, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği'dir (AB).

- Valilerin atanması ve Yasama Konseyi’nin oluşturulması için birçok çağrı aldınız, ama sonrasında geri adım atıldı. Bu ne zaman gerçekleşecek?
Hayır. Bir geri adım olmadı. Valilerin adlandırılması gecikti. Çünkü gerçek zorluklar yaşanıyor. Halkımızı kandırmayacağız, çözmeye çalıştığımız zorluklar var.

-Özellikle sivil valilerin atanmasıyla ilgili bu zorluklar nelerdir?
Valilerin atanmasıyla ilgili üç zorluk var. Özgür ve Değişim Bildirgesi Güçleri ile görüşmemizde, onlara valilerin, her eyaletin toplumsal ve etnik koşullarını ve karmaşıklıkları ele almasını istediğimizi söyledik. Sorun yaratan bir vali istemiyoruz. Aksine problemleri çözen bir vali istiyoruz. Bu yüzden belirli vilayetlerdeki bileşenlerle uyumlu olmak zorundalar.
Aynı şekilde eyalet yönetimlerinde kadınların temsil edilmesi sorunu da var. Bu da karşımızda duran sorunlardan biri. İkinci zorluk ise silahlı mücadele güçleriyle uzlaşı. Çünkü onlarla birlikte Cuba Bildirgesi’ni imzaladık. Yönetici atanmasının barış gelene kadar ertelenmesini şart koştuk. Bu durumun, barış süreci üzerinde çok olumsuz bir etkisi olabilir. Bu üç zorlukta büyük ölçüde bir anlayışa ulaşıldı ve valileri atamaya yaklaştık.

-Atamalar ne zaman gerçekleşecek?
Bir zaman belirleyemem, daha önce geçen Mayıs ayının sonu olarak belirledik. Ama bunun üzerinde çalışıyoruz. Çünkü diğer tüm taraflardan daha istekliyiz, çünkü bu durum yürütme organlarına da yardımcı olacak. Vilayetlerde meydana gelen değişimi hissetmeyen halkımız var. Bu gerçekleşmeli. Sizi temin ederim ki sivil valilerin atanması gecikirse, bu, insanların bu konu üzerinde çalışmadığı gerekçesiyle değildir, aksine onarmaya çalıştığımız gerçek karışıklıkların sonucudur.

-Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri, önerilen valilerin isim listesini sundu. Bu konuda bir görüşe sahipsiniz. Sunulan liste tekrar gözden geçiriliyor mu?
Bunu düzenli olarak tartışıyoruz.

-Yasama Konseyi’nin kurulmasını ne engelliyor?
Bildiğiniz gibi Yasama Konseyi’nin atanması, yürütme organının yetkisi dahilinde değil. Biz yardımcı oluyoruz ve görüşleri daha da yakınlaştırmak için çalışıyoruz. Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’ne tavsiyelerde bulunuyoruz. Seçme sorumluluğu tamamen onlara aittir.

-Geçişin mevcut şeklini benzeri olmayan bir Sudan modeli olarak tanımladınız. Sudan büyük adımlar atabilir. Ancak her dönemden sonra, bileşenler arasında faaliyetler açısından sorunlar ortaya çıkıyor mu?
Sudan modelinden bahsediyoruz ve bunu bu şekilde isimlendiriyoruz. Çünkü Arap Baharı veya çevremizdeki Afrika ülkelerinin tecrübeleri çerçevesinde benzersiz özelliklere sahip. Buna, siviller ve ordu arasındaki ittifak gibi, benzersiz özellikleri dolayısıyla Sudan modeli diyoruz. Özgürlük ve Değişim gibi siyasi bir bileşene de sahip. Önceki deneyimlerimizde bile buna paralel bir deneyim mevcut değildi. Ama mutlaka bu modelin de sorunları var. Bu nedenle tutarlı olmayan her konuşma, yanlıştır.
Özgürlük ve Değişim İttifakı çok geniş bir ittifaktır. İçerisindeki sorunları ve anlaşmazlıkları yürütme veya egemenlik faaliyetleri, tüm geçiş dönemine, siviller ve askeri personeller arasında ilişkilere de yansır. Tüm bu süreç ‘anayasal belge’ tarafından yönetilir. Bu belge de hataları ve sorunları olan bir belgedir. Uygulanması da yeni karmaşalara ve sorunlara neden olur. Bir hedefe ulaşmak için sabır göstermek ve karmaşıklıkları çözmek çok önemlidir. Eğer yürütme organı, Egemenlik Konseyi ya da Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri dahilindeysek, bu halkı sürdürülebilir demokrasi ve kalkınma dönemine geçirmekten başka hedefimiz olamaz. Bunlar geçiş döneminin hedefleridir. Bu yüzden bunun gibi herhangi bir deneyimin doğal olarak sorunları da vardır.

-İnsanlara sabır çağrısı yaptınız. Onlar da sabrediyorlar. Bu sabır ne kadar devam edecek?
İnsanlar otuz yıldır sabırlılar. 9 ay ya da geçiş dönemi de ‘sabır’ olarak mı isimlendiriliyor?

-Ancak siz beklenti tavanını yükseltiyorsunuz.
Halkımızın semaya bağlı olma, beklentilerini dile getirme hakları var, bununla ilgili bir anlaşmazlık yok. Çünkü en büyük devrimi gerçekleştirdiler. Ama biz cennet sözü vermedik. Daha ziyade, tüm sorunları ele almak için halkımızla çalışmaya geldik.

-Ekonomi meselesine ilişkin olarak, ülkeyi yaşadığınız sıkıntılı krizden kurtarabileceğinizden emin misiniz?
Ekonomik krizle mücadeleye odaklanmış olmasaydım koltuğumda bir gün bile kalmazdım. Pek çok kaynak bakımından zengin bir ülkeyiz ve tamamen çökmüş bir ekonomiyi miras aldık. Ancak birliğimizle, çevremizdeki yerel bileşene ve dış dünyaya hitap edebilme yeteneğimizle, kısa vadede içinde bulunduğumuz ‘çukurdan’ çıkmamıza yardımcı olan bir atmosfer oluşturabiliriz. Pek çok kaynak bakımından zengin bir ülkeyiz ve tamamen çökmüş bir ekonomiyi miras aldık. Ancak birliğimizle, çevremizdeki yerel bileşene ve dış dünyaya hitap edebilme yeteneğimizle, kısa vadede içinde bulunduğumuz ‘çukurdan’ çıkmamıza yardımcı olan bir atmosfer oluşturabiliriz. Çok zengin bir ülke olmamıza rağmen içinde bulunduğumuz "delik" nedeniyle, ekonomik politikalar hakkında özel bir kısım olmalı. Derinliği 60 milyar dolar olan bir borç deliğini mirasını aldık ve ister iç ister dış dengesizlik olsun, giderler ile gelirler arasındaki tutarsızlık ve ihracat ve ithalat ile ilgili kredi, bağış ve borçlarla uğraşma olsun, sorunlarla ilgili birçok konuyu ele alan özel bir kısım var.

-Medyada ilk görünmenizde Başbakan olarak anayasal yemininizi ettikten sonra üretim ekonomisine, bağımlılığa ve ülkenin yerli yeteneklerinden yararlanmaya dikkati çektiniz. Ancak birçok kesim, hükümetin ekonomik faaliyetlerinin hala bağışlara, hibelere ve kredilere bağlı olduğuna inanıyor.
Bu durum, yüzde 100 doğru değil. Kimse bize hediye vermiyor.

-Sunulan vizyon ne düzeyde?
Ekonomimizin kendi ayakları üzerinde durması için çalışıyoruz ve bu temel şeylere bağlıdır. Eğer borç meselesini ele almazsanız, ‘ülkeyi yatırımına açma, yerli veya yabancı sermayeyi çekme’ konusundaki hiçbir konuşma başarılı sonuç vermez. Ülkenin onarımı, iç ve dış dengesizlikleri ele alan eksiksiz bir makroekonomik politika paketine ihtiyaç duymaktadır.
İç sıkıntı, gelir ve harcamalarla ilgilidir ve gelirlerin merkezinde vergiler vardır. Kurtarma dönemi boyunca bir ülke olarak, milli gelirin yüzde 6’sını vergi gelirlerinden ele ettik. Afrika ve küçük ülkelerde yüzde 15’i, diğer bölgelerde de milli gelirin yüzde 20’sinden fazlası vergilerden sağlanmaktadır.
Saygın bir ülkeyi yönetmek için vergilerin, ulusal gelirin en az yüzde 15’ini sağlaması gerekli. Biz bunu yaşamadık. Çünkü hâkim olan koşul, vergi tahsilatı değil, ‘vergi muafiyeti’ ve vergi kaçakçılığıdır. Bu nedenle devlet, elini eğitim ve sağlık alanına uzatmak zorunda kaldı. Buradan, ekonomik iyileşmeye katkı sunmak amacıyla gerçekleştiği düzeyde fayda sağlamak istiyoruz. Hiçbir ülke, eğitim ve sağlığa harcama yapmadan gelişemez. Bu yüzden bunu maaş yapısında da ele aldık. İkinci olarak, tamamen yıkılan altyapıyı (yollar, ulaşım, yol, hava, nehir taşımacılığı, elektrik) onarmak istiyoruz. Bir ülke, bu gibi yıkılmış sektörlerle nasıl gelişebilir?
Bunlar ekonomimizi iyileştireceğine inandığımız konulardır. Dış sorunlar ise ihracat gelirleriyle ele alınıyor. Şu anda ihracatımız yok. Tarım sektörünü tamamen yok ettiler. Bunu Sudan ekonomisinin bel kemiği olacak şekilde sağlığına kavuşturmak için çalışıyoruz. Sanayileşmeyle bağlantılı bir tarım ekonomisinden bahsediyoruz. Çünkü hala hammadde ihracatına dayalı, sömürgecilik mirası modele dayanıyoruz. Örneğin hayvanları canlı olarak ihraç ettiğinizde onlarla kaç ürün ithal etmektesiniz?
Bunu söylemek kolay. Ama çok fazla gereksinimiz var. Biz, ekonomimizi iyileştirmek istiyoruz. Üretime bağımlı olduğumuzu söylediğimizde de bunu kastediyoruz. Bu hususta, bir dizi politika mevcut. Ancak diğer altyapı hususlarında da gereksinimler var.

-Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri de dahil olmak üzere insanlar, altı aydır ülkenin mücadele edecek bir bütçesi olmadığını söylüyor. Bu doğru mu?
Bu doğru değil. Geçen Aralık ayında iki konseyin ortak toplantılarında bir bütçe ortaya koyduk. Destek hususunda sadece bir anlaşmazlık meydana geldi. Bu konuda nihai bir karara varılmasını ulusal ekonomi konferansına erteledik. Konferansın, geçtiğimiz Mart ayında yapılması planlandı. Kimse, koronavirüs salgınının her şeyin ertelenmesine neden olacağını beklemiyordu.
Ancak bu dönem boyunca, hükümetteki ekonomi bürokrasisi ile Özgürlük ve Değişim Ekonomik Komitesi arasında, ekonomik reform paketi görüşünü yakınlaştıran son derece faydalı bir diyalog gerçekleşti. Bu diyalog, 5 belirleyiciden oluşur. Dördü üzerinde yüzde yüz uzlaşı sağladık ve beşincisi kaldı. Bu da emtianın desteklenmesiyle ilgili bir mesele. Aynı şekilde daha sonradan bunda da bir uzlaşı sağlandı. Destek hakkında değil, bunun kaldırılması hakkında konuşuyoruz. Yakıt gibi sektörlerden bahsediyoruz. Az sayıda tüketici olmasına rağmen, benzine büyük destekler sağlamaya gerek yok. Darfur’daki, kuzeydeki, doğudaki ve ülkenin her yerindeki üreticilerin benzinle bir ilişkileri bulunmuyor.
Benzinin desteklenmesi meselesi, sadece tüketimle ilgili değil, aynı şekilde tüketim modelindeki dengesizliğin nedeniyle de ilgilidir. Ucuz olduğunda tüketim artar. bunların en önemlisi yakıt kaçakçılığıdır. Çevremize kıyasla beş kat daha fazla satış yapıyoruz. Bu yüzden maceracılar, büyük bir kazanç sağladıkları için kaçakçılıktan geri adım atmayacak. Sonuç olarak, yakıtın yüzde 40’ı mahallelere kaçırılıyor.

-Geçici hükümetin kuruluşundan bu yana dokuz ay geçti. Sizce neler başarıldı?
Ülkedeki rejimin 30 yıllık mirasını aldık. Anayasal belge rehberliğinde başta barış ve ekonomi meselesi olmak üzere geçiş dönemi için 10 önceliğe dayalı bir program belirledik. Bu sorunların büyük bir kısmını ele aldık ve barış sürecinin yavaş ilerlemesine rağmen, doğru yönde seyrettiğine inanıyoruz.
Hükümetin en büyük başarısı, kış tarım sezonunun başarısı ve buğday mahsulünün yüksek verimliliğindir. Çiftçiler sayesinde buğday yeterliğini sağlayabiliyor, hatta yurtdışına ihraç edebiliyoruz.
Maaş yapısının değiştirilmesi meselesini de ele aldık. Halkımıza güven vermiyoruz, çünkü elde ettiğimiz başarılar, bu büyük insanların beklentilerinden daha azdır. Geçiş birimlerinin yavaş şekilde tamamlandığı doğru. Ama bu konu üzerinde çok çalışacağız.



Cezayir BAE ile diplomatik ilişkilerini kesti... Abu Dabi ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı

Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
TT

Cezayir BAE ile diplomatik ilişkilerini kesti... Abu Dabi ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı

Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)

Cezayir, bugün (Perşembe) Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile diplomatik ilişkilerini kestiğini ve BAE Büyükelçisi'ne ülkeyi terk etmesi için 48 saat süre tanıdığını açıkladı. Birleşik Arap Emirlikleri ise kararın geçici olmasını umduğunu belirterek iki ülke arasındaki ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre Cezayir Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “İkili ilişkileri korumaya yönelik tüm yolların tüketilmesinin ardından Cezayir hükümeti bugün Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkileri kesme kararı almıştır” denildi.

Açıklamada, BAE Büyükelçisi'nin perşembe günü bakanlıkta kabul edildiği ve kendisine kararın resmen bildirildiği belirtildi. Büyükelçiye ayrıca karara uyması için 48 saat süre tanındığı bildirildi.

Cezayir Dışişleri Bakanlığı, “Birleşik Arap Emirlikleri tarafından gerçekleştirilen provokatif veya düşmanca eylemlerin artması karşısında Cezayir büyük bir itidal ve yüksek bir sorumluluk duygusuyla hareket etti” ifadelerini kullandı.

Bakanlık, Cezayir'in “BAE tarafının dikkatini çekmek ve talihsiz ve gerekçesiz tutumlarının yol açabileceği ağır sonuçlar konusunda kendisini uyarmak için hiçbir çabadan kaçınmadığını” belirtti.

BAE tescilli uçaklara hava sahası kapatıldı

Cezayir ayrıca cuma gününden itibaren hava sahasını Birleşik Arap Emirlikleri'nde tescilli tüm uçaklara, sivil ve askeri uçuşlara kapatma kararı aldı.

Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Cezayir'in Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin ardından Cezayir, 11 Eylül 2026 saat 00.00'dan itibaren Birleşik Arap Emirlikleri'nde tescilli tüm sivil ve askeri uçaklara gidiş ve dönüşlerde hava sahasını kapatma kararı almıştır” denildi.

Açıklamada, kararın istisnasını Cezayir'deki Huari Bumedyen Uluslararası Havalimanı'na (Cezayir Uluslararası Havalimanı ) geliş ve buradan yapılan ticari sivil uçuşların oluşturduğu belirtildi. Bu uçuşların mevcut sözleşmenin sona ereceği 2026 yılının sonuna kadar devam edeceği kaydedildi.

Cezayir'in kararının açıklanmasından kısa süre sonra BAE Devlet Başkanı'nın diplomasi danışmanı Enver Gargaş, X hesabından yaptığı paylaşımda “Diplomatik ilişkiler bilmece veya şifre çözmeyi gerektiren işaretlerle değil, akıl, iletişim ve çıkarların netliğiyle yönetilir. Bu ilişkiler iç gerilimlere veya çıkarları açıklayamama ve öncelikleri belirleyememe durumuna rehin bırakılamaz” ifadelerini kullandı.

Gargaş, Cezayir'in adını anmadığı gibi paylaşımını bu kararla ilişkilendirmedi. Ancak X'teki paylaşımında “Belirsizlik bir politika değildir. Gürültü vizyon eksikliğinin yerini tutmaz. Başarılı diplomasi, tutumların netliğine, çıkarların ve anlaşmazlıkların iyi yönetilmesine dayanır. Bunun dışındaki her şey vizyon ve yönetim eksikliğinin ifadesidir” dedi.

BAE'nin açıklaması

BAE daha sonra yaptığı resmi açıklamada, Cezayir'in kararının geçici olmasını umduğunu belirtti. Abu Dabi, bunun iki halk arasındaki kardeşlik bağlarının korunmasına ve iki ülke arasındaki ortak çıkarların sürdürülmesine olanak sağlayacağını ifade etti.

BAE Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Birleşik Arap Emirlikleri tüm ülkelerle ilişkilerine değer vermekte, halkların çıkarlarına hizmet etmek, anlayış, işbirliği ve refahı desteklemek amacıyla bu ilişkileri sürekli olarak geliştirmeye özen göstermektedir” denildi.

Abu Dabi'nin “farklı ülkelerle ilişkileri işbirliği yapmak ve ortak çıkarları gerçekleştirmek için bir köprü olarak gördüğü” belirtilen açıklamada, BAE'nin dış ilişkilerinde bu yaklaşımı sürdürmeye bağlı olduğu vurgulandı.

Açıklamada ayrıca BAE'nin “kardeş Cezayir halkına verdiği değeri ve iki halkı birbirine bağlayan tarihi ve toplumsal bağlardan duyduğu gururu” vurguladığı belirtildi.

Tebbun'dan ilişkileri kesme sinyali

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun daha önce birçok kez BAE ile ilişkilerin kesilebileceğinin sinyalini vermiş ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden söz ederken “küçük devlet” ifadesini kullanmıştı.

Cezayir ile Abu Dabi arasındaki anlaşmazlıklar, Tebbun'un 2020'de başlayan ilk cumhurbaşkanlığı döneminden bu yana tırmandı. Gerilimde, BAE'nin İsrail ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmaları'na katılması ve Fas, Bahreyn ve Sudan'ın da bu sürece dahil olması etkili oldu.

Tebbun, söz konusu adım hakkında kendisine yöneltilen soruya, İsrail'le normalleşmeye yönelik “bu aceleye” sıcak bakmadığını söyleyerek yanıt vermişti.

Cezayir Dışişleri Bakanlığı, BAE'ye “düşmanca eylemler” olarak nitelendirdiği tutumlarını durdurması için “çok sayıda uyarıda” bulunduğunu ancak Abu Dabi'nin “bu eylemlerini sürdürdüğünü ve bunların artık kabul edilemeyecek ve karşılıksız bırakılamayacak bir noktaya ulaştığını” belirtti.

Cezayir'de hükümete yakın medya kuruluşları, BAE'yi ülkenin iç işlerine ve komşu ülkelerin meselelerine müdahale etmekle suçluyor. Bu suçlamalar özellikle Libya ve Afrika Sahel bölgesine odaklanıyor.

El-Haber gazetesi 19 Temmuz'da manşetinde “BAE ile diplomatik ilişkilerin kesilmesine doğru” ifadesine yer vermişti.

Cezayir devlet televizyonu da BAE'yi, kontrol ettiği öne sürülen medya kuruluşları üzerinden bir karalama kampanyası yürütmekle suçlamıştı. Bu suçlamalar özellikle Cezayirli tarihçi Muhammed el-Emin Belgaith ile yapılan ve Belgaith'in Berberi dilini “Siyonist-Fransız projesi” olarak nitelendirdiği röportajın yayımlanmasının ardından gündeme gelmişti.

Belgaith, Cezayir'de ulusal dil statüsündeki Berberice hakkındaki açıklamaları nedeniyle devlet sembollerine zarar vermek suçlamasıyla beş yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak 2025'in sonunda cumhurbaşkanlığı affından yararlanmıştı.

Cezayir, geçen şubat ayında da Abu Dabi'de Mayıs 2013'te imzalanan BAE ile hava hizmetleri anlaşmasını iptal etmek için prosedür başlatmıştı.


Husi saflarındaki Afrikalılar: Babu'l-Mendeb'in iki yakasında neler oluyor?

Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

Husi saflarındaki Afrikalılar: Babu'l-Mendeb'in iki yakasında neler oluyor?

Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Husilerin son dönemde körüklediği ‘tırmandırma savaşında’ neredeyse tek bir gün bile geçmiyor ki milislerinin daha fazla skandalı gün yüzüne çıkmasın. Kandırılan binlerce fakir çocuk, reşit olmayan ve ergen genci bu savaşa sürmekten başlayıp, radikal eğilimleri kullanılarak veya zorla bu savaşa dahil edilme koşulları şüphe uyandıran Afrikalı savaşçıların istihdam edilmesine kadar pek çok unsur deşifre oluyor.

Geçtiğimiz günlerde Yemen ordusu, ülkenin batı kıyısında süregelen askeri operasyonlar sırasında güçlerinin ‘Husilerin saflarında savaşan bir grup unsurun cesetlerine ulaştığını’ açıkladı. Yapılan incelemeler sonucunda bu kişilerin ‘Somalili eş-Şebab terör örgütüne’ mensup oldukları anlaşıldı. Yemenli askeri kaynaklar bu durumu ‘Husiler ile Afrika Boynuzu bölgesindeki terör grupları arasında bir tür koordinasyon ve karşılıklı hizmet alışverişi’ olarak değerlendirdi.

Yemen ve Somali'deki iki radikal grup arasındaki derin mezhepsel farka rağmen böyle bir ihtimal uzak görülmezken aksine oldukça muhtemel kabul ediliyor. Her ikisi de terör örgütü olarak sınıflandırılmış olsa da Yemen Silahlı Kuvvetleri, ölen bu Somalililerin eş-Şebab örgütü üyesi olduğu suçlamasına dayanak teşkil eden delillerin niteliğini tam olarak açıklamadı. Bilindiği üzere ‘potansiyel veya şüpheli teröristler’, bu tür savaşlara veya şiddet eylemlerine katılırken kimliklerini gösteren belge veya kartlar taşımazlar, ancak bu suçlamanın yalnızca ölenlerin yüz hatlarına ve ten rengine dayanmış olması da hayatın olağan akışına aykırıdır.

Bu Somalili gençler, milislerin saflarında savaşan tek Afrikalılar olmayabilir. Zira Etiyopyalılar da mevcut. Onların Husi saflarına katılma koşulları ile durumları farklı, bireysel veya ülkelerindeki bazı silahlı örgütlerle bağlantısız olabilir.

Gerçek şu ki, Afrikalıların Yemen'deki varlığı yadırganacak veya yeni bir durum değil. Bir zamanlar Yemen'deki Somalili mültecilerin sayısı yaklaşık bir milyona ulaşmıştı. Bunların bir kısmı ülkenin çeşitli şehirlerinde kalarak basit meslekler aracılığıyla geçimlerini sağlamayı tercih ederken, büyük bir çoğunluğu Yemen'i ya Birleşmiş Milletler aracılığıyla çeşitli Batılı ülkelerden sığınma hakkı elde edene kadar bir bekleme istasyonu ya da diğer Körfez ülkelerine geçiş için bir köprü olarak kullandı. Meşru hükümetin kontrolü altındaki bölgelerde durum aynı kalmaya devam etse de Husilerin kontrolündeki diğer bölgelerde durum değişti. Zira buralarda pek çok haksızlığa ve şantaja maruz kalıyorlar.

Afrika Boynuzu'nda Husi Nüfuzu

Eş-Şebab grubundan Somalililerin öldürüldüğünün ortaya çıkması, Batı basınının çeşitli organları ile Yemenli araştırma merkezlerinin hazırladığı ve İran'ın gözetiminde Husi grubu ile yalnızca Somali'de değil, Afrika Boynuzu'ndaki birçok ülkede ‘Kızıldeniz'in batı yakasındaki Husi varlığı’ olarak adlandırılan oluşum arasında gerçekleşen temaslardan bahseden birçok raporu yeniden hatırlattı.

Amerikan istihbaratı geçtiğimiz yılın ortalarında, Husilerin Somalili Eş-Şebab Hareketi’ni silahlandırma çabalarını ortaya çıkarmıştı.

Yemen'deki el-Mocha Merkezi’nin bu konudaki bir çalışması, ülkenin 2004 yılından bu yana Husiler ve El-Kaide ile iç savaşa girmesiyle birlikte, özellikle Aden Körfezi ve Arap Denizi'ndeki uluslararası güçlerin varlığı göz önüne alındığında, İran'ın Yemen'e silah kaçırma ihtiyacının kaçakçılık yollarını çeşitlendirmeyi ve bunları güvence altına almayı zorunlu kıldığını belirtmişti. Çalışma ayrıca bunun, İran rejimine uygulanan yaptırımları ve ekonomik ablukayı kırma çabasıyla, İran petrolünü Afrika Boynuzu ülkelerine kaçırmak ve orada satmak için çeşitli rotalar oluşturmak amacıyla İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) Somalili korsanlarla iş birliği yapmaya yönelttiğini, bunun yanı sıra ‘bölgedeki silahlı milislere ve aralarında Yemen'deki Husilerin de bulunduğu asi gruplara silah kaçırıp sattığını’ ifade etti.

grtbgt
Bir kamyonla Yemen’in güneyindeki Lahc vilayetindeki Khraz mülteci kampına nakledilen Somalili mülteciler, 28 Eylül 2008 (Reuters)

El-Mocha Merkezi’ne göre Amerikan istihbaratı geçtiğimiz yılın ortalarında Husilerin Somalili eş-Şebab Hareketi’ni silahlandırma çabalarını ortaya çıkardı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, bu yılın şubat ayında düzenlenen Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı'ndaki konuşmasında, Husilerin bölgedeki şiddet yanlısı gruplarla olan ilişkisine, Afrika Boynuzu'na silah ihraç etmelerine, insan ticareti ağına dahil olmalarına ve içeride göçmenleri silah altına almalarına dikkati çekmişti. Alimi, Kızıldeniz bölgesinde güvenliğin yeniden tesis edilmesinin güney kıyılarından başladığını, bunun da ‘Babu'l-Mendeb’in her iki yakasında entegre düzenlemeler yapılmasını’ gerektirdiğini eklemişti.

Husilerin Afrikalı Mültecileri İstismar Etmesi

Sana'da 7 Mart 2021 tarihinde Etiyopyalılara ait bir gözaltı merkezinde büyük bir yangın çıktı. Etiyopya'nın Oromo halkından olan ve Kanada'daki Oromo diasporasına yönelik bir radyo ve televizyon kanalının yöneticiliğini yapan Jamda Suti adlı gazeteci beni arayarak; Husilerin, çatışma cephelerine katılmak ya da serbest bırakılmak için para ödemek arasında bırakıp pazarlık ettikleri mültecilerin üzerine bomba atması sonucunda Sana'da 450 Etiyopyalı mültecinin yanarak hayatını kaybettiğini bildirdi. BBC Arapça için kendisiyle yaptığım bir röportajda Suti, "Afrikalı tutuklular, Husilerin kendilerini cephelere katılmak ile para ödemek arasında bırakmasını protesto etmek amacıyla açlık grevindeydi; milis unsurları bu sırada grevi sonlandırmak için müdahale ederek üzerlerine bomba attı" diye ekledi.

Yemen makamlarının, Somalili mülteciler ve diğer Afrikalıların Yemen'deki toplumsal barış için risk oluşturabileceğine dair güvenlik endişeleri bulunuyordu.

Aynı zamanda Etiyopya merkezli ‘Oromo'nun Geleceği’ adlı bir ağın başkanı olan Suti, olaydan sağ kurtulan bir kişinin kendisine gönderdiği video kaydını bana ulaştırmıştı ve ben de bunu derhal yayımlamıştım. Ancak Yemen’deki insan hakları örgütlerinin Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) katılımıyla şeffaf bir soruşturma yürütülmesi yönündeki çağrılarına ve mültecilere yönelik ihlallere, onları takip edip Yemen'in Suudi Arabistan sınırına yaklaşana kadar tutuklamalarına ve Sana ile kontrol ettikleri diğer bölgelerdeki gözaltı merkezlerine zorla getirilmelerine son verilmesi taleplerine rağmen bu durum Husileri utandırmadı ya da yaşananları umursamalarına neden olmadı. Husiler olayla ilgili soruşturma açma sözü vermiş, ancak eğer gerçekten yapıldıysa, soruşturmanın sonuçlarını açıklamamışlardı.

Ancak Husiler bir süre sonra tekrar açıklama yaparak, olayla ilgili yürüttükleri soruşturmanın Sana'daki göçmen merkezinde çıkan yangında yalnızca 45 kişinin ölümüne yol açtığını belirtti. Olaydan çok sayıda unsurunun ve güvenlik yetkilisinin sorumlu olduğunu kabul eden Husiler, ‘olayla ilgili olarak yargılanmaları amacıyla suçlanan 11 unsuru gözaltına aldıklarını’ ifade etti. Husiler bunu, Husi güvenlik güçlerinin ‘göçmenlerin tutulduğu tesiste çıkan bir protestoya, liderliklerinden izin almadan üç adet göz yaşartıcı gaz bombası atarak müdahale ettiği’ şeklinde savundu.

Afrikalılar Yemen'e nasıl ulaşıyor?

Binlerce kişi, Sudan'daki savaş, Etiyopya hükümeti ile Tigray bölgesi arasındaki çatışmanın yanı sıra Somali ve Eritre'deki istikrarsız koşullar gibi Afrika Boynuzu ülkelerindeki çalkantılı durum sebebiyle, devam eden savaşa rağmen bu ülkelerden Yemen'e gelmeye devam ediyor. Yemen kıyılarının Aden Körfezi veya Kızıldeniz üzerinden bu ülkelere yakın olmasının da etkisi söz konusu. İnsan tacirleri ve kaçakçılar, bu insanları söz konusu ülkelerin kıyılarından -özellikle güney kıyılarından- derme çatma ve köhne teknelerle, genellikle elverişsiz hava koşullarında kalabalık gruplar halinde taşıyor. Fırtınalar ve dalgalı denizler nedeniyle bu küçük gemi ve teknelerin birçoğu batarken, Yemen karasına yaklaşmayı başaran teknelerdeki yolcular ise açık denizde suya atılıyor. Aralarında yüzme bilmeyen kadın ve çocukların da bulunduğu bu kişilerin birçoğu yaşamını yitiriyor. Acil durum ve deniz kuvvetleri ekipleri ise bu alandaki kısıtlı imkânları ve deneyimleri nedeniyle onları çok nadiren kurtarabiliyor.

fvbg
Yemen'den dönüş yolunda, Obock yakınlarındaki çöl bir alanda Uluslararası Göç Örgütü'nden yardım aldıktan sonra su içip yemek yiyen Etiyopyalı göçmenler (AFP)

Yaptığım haber çalışmaları ve mülteci kamplarına gerçekleştirdiğim çok sayıda ziyaret sırasında, bu ölüm yolculuklarına dair dehşet verici hikayeler dinledim. Dinlediğim bu tanıklıklar arasında, insan kaçakçılığı çetelerinin silah tehdidi altında kadınların varsa eşyalarını nasıl gasp ettiğini anlatanlar da vardı.

O dönemde Yemen makamlarının, Somalili mülteciler ve diğer Afrikalıların -özellikle de ülkelerindeki çatışma bölgelerinden geldikleri ve belki de bir kısmı bu çatışmaların tarafı olduğu için- Yemen’deki toplumsal barış için risk oluşturabileceğine dair güvenlik endişeleri bulunuyordu. Ancak Yemen hükümeti, IOM iş birliğiyle, durumlarının Birleşmiş Milletler (BM) tarafından incelenmesini bekleyen ve misafir etmeyi kabul edecek bağışçı Batı ülkelerinin onayını bekleyen mülteciler için büyük bir mülteci kampı kurmaya karar verdi.

Yemen'deki savaşın uzamasıyla birlikte, ülkelerindeki savaşın alevlerinden kaçarak özellikle Somali'ye göç eden on binlerce Yemenlinin aynı trajediyi yeniden yaşaması da kaderin bir başka cilvesi olmaya devam ediyor.

Gerçekten de bu kişilerden birkaç binini barındıran bir kamp, Lahis vilayetinin el-Mudaraba ve el-Ara ilçesinde, Aden şehrine yaklaşık 136 kilometre uzaklıkta kuruldu. Burası Yemen'de mülteciler için tahsis edilmiş tek kamp olan Haraz Mülteci Kampı'ydı.

Kampın içinde veya dışında meydana gelen bazı münferit adli olaylar haricinde, Yemen'in bir devlet ve toplum olarak güvenliğini tehdit eden kayda değer hiçbir suç kaydedilmedi.

xc dv v
Yemen'in güneyindeki sahil kenti Aden'de, Somali'ye sınır dışı edilmeden önce bir teknede bulunan düzensiz Afrikalı göçmenler, 26 Eylül 2016 (AFP)

Çocuk yaşta olanların silah altına alınması ve milislerin bazı Afrikalı savaşçıları kullanması konusunda hayret uyandıransa, Husilerin, her cuma günü grubun liderine içeride ve dışarıda ‘ilahi fetihlerini’ gerçekleştirmesi için ‘halk yetkisi’ verildiği iddiasıyla ‘milyonluk kalabalıklar’ olarak adlandırdıklarıyla dünyanın kulaklarını ve gözlerini sağır ederken böyle bir yola başvuruyor. Oysa grubun bazı şahin kanat mensupları, saflarına 200 bin ‘mücahidin’ katıldığından övünerek bahsediyordu. Bu durum, “Asıl ‘mücahitlerin’ yerine ve onların adını kullanarak milislerin savaşlarına küçük yaştakileri ve bazı Afrikalıları sürmenin sebebi ne?” sorusunu akıllara getiriyor.


Smotrich, El Halil'de: İbrahimî Camii, Batı Şeria'daki ilk egemen mülkümüz

İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
TT

Smotrich, El Halil'de: İbrahimî Camii, Batı Şeria'daki ilk egemen mülkümüz

İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, El Halil'deki İbrahim Camii'nin Yahudi halkının ilk egemen mülkü olduğunu söyledi. Üstü kapalı alanların açılışı için bulunduğu camide konuşan Smotrich, İbrahim Camii'nin Batı Şeria'daki “İsrail egemenliğinin sonsuza dek sembolü olarak kalacağını” vurguladı.

İsrail'in Kanal 14 televizyonu, İbrahim Camii'ndeki çatı ve kapsamlı restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich'in, daha önce El Halil Anlaşmaları'nı sona erdirme ve bu konudaki yetkileri Filistin belediyesinden alma kararının ardından “tarihi bir adımı tamamladığını” bildirdi.

Smotrich, geçen haziran ayında El Halil'e ilişkin “El Halil Anlaşması”nı iptal ettiğini açıklamıştı. Bu karar, Filistin Yönetimi ve Filistinliler açısından önemli bir darbe olarak değerlendirilmişti. Karar kapsamında, Eski Şehir'i de içine alan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri El Halil Belediyesi'nden alındı.

El Halil, Batı Şeria'da 1997 yılında özel bir anlaşmayla H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan tek Filistin kentidir. Bu düzenleme, El Halil'deki yeniden konuşlandırmaya ilişkin protokol olarak biliniyor ve 1995 tarihli Oslo II Anlaşması'nın ve 1993'te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğinde bulunuyor.

El Halil Anlaşması uyarınca İsrail güçleri, kentin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan H1 bölgesinden çekildi ve burada güvenlik ile sivil işlerin sorumluluğu Filistin Yönetimi'ne bırakıldı. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20'sini oluşturan H2 bölgesinde güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir bölgesini, İbrahim Camii'ni ve El Halil'deki Yahudi yerleşimini kapsayan H2'de sivil yetkiler ise Filistin Yönetimi'ne devredildi.

dvfgbhy
İbrahim Camii'nin ana girişinden bir bölüm (Şarku'l Avsat)

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihi bir değişikliktir. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye'de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

Filistin Yönetimi Smotrich'in kararını reddetmesine rağmen İsrail, istediği düzenlemeyi fiilen hayata geçirdi.

Smotrich, çarşamba günü camide yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası (İbrahim Camii), İsrail halkının ilk egemen mülküdür. Efendimiz İbrahim'in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin sembolü haline geldi. Bu sabah, ilgili bütün tarafların profesyonel ve yoğun çalışmaları sayesinde üst örtü ve restorasyon projesinde son aşamaya ulaştık” dedi.

Smotrich, “Bu, tarihi bir döngünün kapanmasıdır. Ortak çabalar sayesinde, gelecek Yahudi Yeni Yılı'nda İsrail halkının geniş kitleleri burada uygun ve saygın koşullarda ibadet edebilecek” dedi.

Filistin Yönetimi'ne yönelik kışkırtıcı söylemler

Smotrich'in adımı, İsrail'de Filistin Yönetimi'ni hedef alan geniş kapsamlı bir kampanyanın yürütüldüğü dönemde atıldı.

Smotrich, bundan bir gün önce Filistin Yönetimi'nin devrilmesi gerektiğini söyledi. Bu açıklama, Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın Filistin Yönetimi'ni topyekûn savaşla tehdit etmesinden birkaç saat sonra yapıldı.

Katz, Başbakan Binyamin Netanyahu ile birlikte, Filistin Yönetimi'ne bağlı güvenlik birimlerinin veya bunlarla bağlantılı unsurların taraf olduğu çatışma ve karışıklıkların yaşanması halinde, orduya yönetimin üst düzey yetkililerine ve kurumlarına karşı kapsamlı bir savaşa hazırlık emri verdiklerini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İbrani medyasından aktardığına göre Katz'ın planı; “Filistin Yönetimi'nin üst düzey yetkililerine yönelik hedefli suikastlar düzenlenmesi, altyapının imha edilmesi, operasyonların başlatıldığı Filistin kent ve köylerinden halkın tahliye edilmesi ve bölgenin işgal edilmesini” içeriyor.

Netanyahu da daha önce Filistin Yönetimi'ne bağlı unsurların İsrail'e yönelik saldırılara katılması ihtimalini orduyla görüşmüştü.

İsrailli yetkililer zaman zaman Filistin Yönetimi'ni hedef alan açıklamalar yaparak, yönetimin Batı Şeria'daki yerleşimlere 7 Ekim 2023 saldırısına benzer bir saldırı düzenleyebileceğini öne sürüyor. Bu yetkililer, yönetimin silahlarına el konulmasını, güvenlik birimlerinin tamamının veya bir bölümünün dağıtılmasını, hatta Filistin Yönetimi'nin tamamen lağvedilmesini talep ediyor.

cvfbgh
İbrahim Camii'nin içinde Hz. İbrahim'in makamı (Şarku'l Avsat)

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de defalarca Filistin Yönetimi'nin feshedilmesini istedi ve İngiltere'nin yerleşimlere yönelik yaptırımlarının ardından bu talebini yineledi.

İsrail'deki yerleşimci hareketinin liderleri de yerleşimlere yönelik yaptırımlara karşılık olarak Oslo Anlaşmaları'nın iptal edilmesini, işgal altındaki Batı Şeria'daki A ve B bölgelerinde yerleşimlerin genişletilmesini ve Filistin Yönetimi'nin dağıtılması için çalışılmasını talep etti.

İsrail Kamu Yayın Kurumu Kan 11'in aktardığına göre, Batı Şeria'daki yerleşimler konseyi başkanı Yisrael Gantz, İsrail'deki ABD Büyükelçisi Mike Huckabee ile görüşerek Washington'un yaptırımlara karşı atabileceği adımları ele aldı.

İsrail, Batı Şeria'da Filistin Yönetimi'ni siyasi ve ekonomik abluka uygulayarak ve yetki ve rollerini etkileyen yasal düzenlemelerde değişiklikler yaparak hedef alıyor. El Halil'de atılan son adım da bunun örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Polis mensuplarının tutuklanması ve tazminatlar

İsrail ordusu Batı Şeria'nın merkezinde her gün operasyonlar düzenlerken, yerleşimciler de ölümcül saldırılar gerçekleştiriyor. Ordu bu hafta operasyonlarını yoğunlaştırdı ve Batı Şeria'nın kuzey ve orta kesimlerinde silahlı hücreleri etkisiz hale getirdiğini, ayrıca Tubas yakınlarında fırlatma rampası bulunmayan bir roket mermisi tespit edildiğini ve hemen imha edildiğini bildirdi.

İsrail ordusu çarşamba günü, Beytunya yakınlarında C Bölgesi'nde kontrol noktası kurulmasına karıştıkları gerekçesiyle bazı Filistinli polislerin gözaltına alındığını açıkladı. Ordu, polislerin “yetkilerini aşarak hareket ettiğini” savundu.

Filistinli bir polis ekibi daha önce Beytunya yakınlarındaki bir yolda silahlı bir İsrailli yerleşimciyi durdurmuş, kısa süre sonra da bu kişiyi İsrail güçlerine teslim etmişti.

İsrail güvenlik teşkilatı olayı, Filistin güvenlik birimlerinin “ciddi bir yetki aşımı” olarak nitelendirdi.

Filistinli polislerin gözaltına alınması, İsrail güvenlik güçlerinin Beytüllahim'deki bir hastanenin avlusunda Filistin polis devriyesini durdurduğu ve polisleri aşağılayıcı uygulamalara maruz bıraktığı olayın ardından geldi. Söz konusu adım, “Filistin Yönetimi'nin itibarına darbe” olarak değerlendirildi.

Filistin Yönetimi'ne yönelik bir başka adımda ise Kudüs Bölge Mahkemesi, daha önce görülmemiş bir kararla, saldırılarda yaralanan İsrailli asker ve polislerin de yalnızca sivillerle sınırlı kalmayacak şekilde “Terör Mağdurlarının Tazmini” yasası kapsamında tazmin edilmesine hükmetti.

“Yedioth Ahronoth” gazetesinin haberine göre mahkeme hâkimi, yasanın güvenlik güçleri mensuplarına uygulanamayacağı yönündeki Filistin Yönetimi'nin itirazını reddeden üç karar verdi. Mahkeme, Filistin Yönetimi'nin yıllar önce Kudüs'te düzenlenen araçlı saldırıda yaralanan bir asker, bıçaklı saldırıda yaralanan bir kadın polis ve silahlı saldırıda yaralanan bir askere toplam olarak yaklaşık 50 milyon şekel tazminat ödemesine hükmetti.