Hafız Esed’in ölümünün 20. yılında Suriye’nin bir oyuncudan oyun sahasını dönüşümü

Hafız Esed’in ölümünün 20. yılında Suriye’nin bir oyuncudan oyun sahasını dönüşümü
TT

Hafız Esed’in ölümünün 20. yılında Suriye’nin bir oyuncudan oyun sahasını dönüşümü

Hafız Esed’in ölümünün 20. yılında Suriye’nin bir oyuncudan oyun sahasını dönüşümü

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 20 yıl önce ölen Hafız Esed’in cenaze törenine katılmamıştı. Ancak Suriye’de bulunan ve askeri üsleri ile destek sağlayan Rus kuvvetleri ölümünün 20’inci yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen anma töreninde hazır bulundu. Putin, ekonomi, kültür ve politikadaki ‘ince dokunuşlarıyla’ Rus varlığını genişletme ve güçlendirmeyi hedefliyor.
Türkiye’nin Eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, Esed’in cenaze törenine katılmıştı. İşte bugün kuvvetleri de Suriye’nin kuzeybatısı, kuzeyi ve kuzeydoğusunda konuşlanmış durumda bulunuyor. Aynı durum İran’ın eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi için de geçerli. İran ‘Muhafızları’ bir ‘gölge devlet’ kurup Suriyeli ve yabancı uyruklu milisler eğitiyor. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'ın da cenaze törenine katılmasından 20 yıl sonra bugün, ABD ordusu takımları ve üsleriyle Fırat’ın doğusunda hazır bulunuyor.
Eski Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve İngiltere Dışişleri Bakanı Robin Cook, Esed’i son yolculuğuna uğurlamak üzere Şam’a geldiğinde ülkelerinin güçlerinin, Suriye'nin kuzeyindeki göklere sahip olan Uluslararası Koalisyon arasında olmasını ve Suriye uçaklarının bu Koalisyon’daki varlığının yasaklanmasını beklemiyorlardı. Bölgedeki Koalisyon, başata YPG olmak üzere Kürt grupları içine alan Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) destekliyor. YPG, bazı milisleri 1998 yılının ortalarında Esed’in Türkiye ile savaşa girmekten kaçınarak Suriye’den çıkışına izin verdiği Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’nın elinde yetiştiriyor.
Aynı şeklide vefatından önce Esed’le konuşan son, taziyeye gelen ilk kişi olan Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud, müttefiki olan Hizbullah’ın 2012 yılında rejimin ‘kurtarılması için’ Suriye’ye müdahale edeceğini düşünemezdi. Gerilimi arttıran bir şekilde ‘Lübnan’ın Suriye’deki rolü’ dipnotuna ve bir kelimeye sahip oluşunun Lideri Hasan Nasrallah’ın 20 yıl önce Haziran ayında Kardaha’daki cenaze törenine katılımıyla başlamıştı.
Cumhurbaşkanı el-Esed'in 10 Haziran 2000'de ölümünden sonra cenazesine katılan isimlerin listesinin gözden geçirilmesi Suriye'de meydana gelen değişimin kapsamını ve rolünü gösterecektir. Geniş kapsamlı uluslararası ilişkilerden faydalanan bölgesel bir oyuncuydu. Ancak bölgesel ve uluslararası devletlerin çatışma alanına dönüştü. ‘Ajanları’, ordu üyeleri, subayları ve istihbarat görevlileri komşu ve daha da uzak ülkelerde bulunuyorlardı. Ancak şimdi ise başkalarının ‘ajanları’ ve orduları Suriye toprakları ve hava sahasında bulunuyor.

‘Düzeltme’
İktidardaki ‘Baas’ partisinin askeri komitesinde rol oynadıktan sonra 16 Kasım’da Savunma Bakanı olarak ‘Düzeltici Devrim’ olarak bilinen askeri bir darbe gerçekleştirdi. Dönemin Cumhurbaşkanı Nureddin el-Atasi’yi devirerek ardından cezaevine koydu. Sonraki yılın Mart ayında Cumhurbaşkanı oldu. 6 Ekim 1973’te Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’la birlikte Arap-İsrail savaşına girdi. Bir yıl sonra İsrail’le ABD aracılığıyla ‘Kuvvetlerin Çekilme Anlaşması’ imzaladı. Haziran ayında ise ABD Başkanı Richard Nixon, 1967’deki ‘Altı Gün’ savaşından sonra askıya alınan diplomatik ilişkileri eski haline getirmek için Şam’a bir ziyarette bulundu.
Suriye’ye doğrudan yapılan ilk dış müdahale, 1976’da Suriye ordusunun Lübnan İç Savaşı’na ABD’nin yaktığı yeşil ışık ve Sovyetlerin desteğiyle girmesi oldu. Bundan bir yıl sonra Lübnan topraklarının büyük bir kısmında konuşlandı. Suriye Kuvvetleri ve istihbaratı, 2005 yılının Nisan ayına kadar Lübnan’daki varlığını sürdürdü. Lübnan’ın Eski Başbakanı Refik el-Hariri’nin suikasta uğramasından sonra uluslararası baskılar sonucunda 1559 sayılı kararı uygulayarak ülkeden çıktı.
Güneydeki komşusu Ürdün’le ilişkiler ise farklı bir boyuta sahipti. Esed yönetimi Baas’ın içindeki ‘sol’ kesimden alıp iktidara geçtikten sonra doğu sınırındaki komşusuyla ilişkiler daha da karmaşık bir hal aldı. 1979 yılında Bağdat’ta önce çıkan Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, Esed’i ‘komplo kurmakla’ suçladı. Baas’ın iki rakip kolu tarafından yönetilen iki ülke çatışma, rekabete ve entrikaların içine girdi. Ancak Esed yönetiminin son yıllarında iki tarafında ihtiyaç duyması nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden tesis edilişine tanık olundu. Ardından Şam'ın Irak-İran savaşında Tahran'ı desteklemesinden sonra 1980'de kesilen diplomatik ilişkilere yeniden kuruldu.

‘Denge’
Ali el-Humeyni’nin 1979 yılında Tahran’daki devrimin ardından iktidara gelmesi, Suriye-İran ilişkilerinde onlarca yıl Ortadoğu’da iz bırakacak stratejik bir sayfa açtı. Ancak Esed 1990'larda, ‘Arap kucağı’ ve iki büyük Arap devleti; Suudi Arabistan ve Mısır ile ilişkileri dengeledi. Daha sonra ‘Üçlü İttifak’ olarak bilinen ve Arap hareketinin temel direğini oluşturan ve anahtar dönüşlerde koordinasyon için bir çadır sağlayan Suriye-Suudi-Mısır ittifakı dengeyi sağladı.
1982 yılının Şubat ayında Esed, Hama şehrinde İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) tarafından yönetilen bir başkaldırıyla karşı karşıya kaldı. 10 bin ila 40 bin arasında kişi hayatını kaybetti. 1983 yılının sonunda, kalp krizi geçiren Esed, Şam’daki bir hastaneye kaldırıldı. O sırada kardeşi Rıfat, abisi sağlığına kavuşmadan önce bir darbe ile iktidarı ele geçirmeye çalıştı. Bir yıl sonra Rıfat, uluslararası ve bölgesel bir onarım için Suriye’den sürüldü. 2000 yılında abisinin vefatının ardından ülkeye dönmek için başarısız bir girişimde bulunmuştu. Ancak hala Avrupa’da yaşıyor.

Örtüsüz
Suriye’nin 1980 yılında bir dostluk ve işbirliği anlaşması imzaladığı Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Esed batıya yönelip ABD ile ilişkilerini iyileştirdi. Batı ile seçenekleri açık tutmak için Sovyetler ile stratejik bir anlaşma imzalamaktan ve Tartus’taki küçük bir liman dışında askeri üsler vermekten kaçınmıştı.
Son günlerinde Moskova’ya yaptığı bu ziyaret Sovyetler Birliği’nin Son Lideri Mihail Gorbaçov ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından aldığı bu kararın faydasını gördü. En büyük müttefikinin çöküşünü fark ettiği anda, yeni bir örtü elde etmek üzere Batı’ya yönelmesi gerektiğini anladı. Suriye, 1990’ların başında Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında ABD liderliğinde Saddam Hüseyin’e karşı kurulan çok uluslu ittifaka katıldı. 1991 yılı sonunda ise Arap- İsrail müzakerelerini başlatmak üzere Madrid Konferansı’nın açılışına katıldı.
1994 yılının Ekim ayında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, ikili ilişkileri geliştirmek için ABD Dışişleri Bakanları tarafından onlarca kez ziyaret edilen Şam’da İsrail ile barış görüşmeleri konusunda harekete geçirmek için Esed’le bir araya geldi. Esed, daha önce ABD Başkanları ile Cenevre’de görüşüyordu. Hafız Esed, 4 yıl sonra 22 yılın ardından ilk kez bir Batı ülkesine ziyaret gerçekleştirerek Paris’e gitti. Esed’e Avrupa’nın kapılarını açma konusunda büyük rol oynayan Chirac tarafından büyük bir içtenlikle karşılandı.

5 Ordu
Esed ölmeden önce Suriye güçleri Lübnan’daydı. Ülkedeki ‘şifrenin’ sahibi Şam’dı. Suriye, Kuzey Irak'ta bir Kürt varlığının kurulmasına karşı koordine olan Türkiye ve İran ile üçlü eksenin bir parçasıydı. Aynı zamanda Suudi Arabistan, Mısır ve Arap ülkelerini içeren ‘Şam Bildirgesinin’ ve Suudi Arabistan ve Mısır ile kurulan ‘Üçlü İttifakın’ bir parçasıydı. Saddam’a kapıyı açmış, muhaliflerini yüz üstü bırakmıştı.
Suriye, İsrail'e karşı olan örgütlere ev sahipliği yapıyor aynı zamanda Amerikan himayesinde İsrail ile müzakere ediyordu. Mart ayının sonunda Cenevre'de barışa ulaşmak için son bir girişimle Esed ve Clinton arasında bir zirve düzenlendi.
1996 yılının baharında çıkarları çatışan beş ülkenin dışişleri bakanları İsrail'in güneyindeki ‘Gazap Üzümleri’ operasyonundan sonra ‘Nisan Anlaşmasına’ varmak üzere aynı anda Şam’da bulunuyordu; ABD, Rusya, Fransa, İran ve Avrupa Birliği (AB).
Şimdi, Suriye Arap Birliği kapsamı dışında. AB ve ABD tarafından bir tecrit ve yaptırım söz konusu. Ülkede şu an ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail (havadan) olmak üzere beş ülke bulunuyor. Bir araştırma merkezine göre 2011 protestolarından sonra Suriye vatandaşlarının yarısı evlerini terk etmek zorunda kaldı. 690 bin kişi yaşamını yitirdi. Ekonomik açıdan ise 530 milyar dolar değerinde bir zarar meydana geldi. Protestolar, gıda, ilaç ve su krizleri bunda etkili oldu.
Sınırlarının dışında mücadele eden Suriye, diğerlerinin çatıştığı bir sahne oldu. Bir oyuncudan, oyun sahasına dönüştü. Fiyatı yükselen tek şey belki de ABD doları oldu. 20 yıl önce 1 dolar 44 Suriye lirası iken, şimdi 3 bin 200 liraya ulaştı.



Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
TT

Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’da liderlik krizi

Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)
Hizbullah destekçisi bir kadın, ABD arabuluculuğunda yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerine karşı Beyrut merkezindeki protestolar sırasında, örgütün eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın fotoğrafını taşıyor (Arşiv- EPA)

Hizbullah’ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ikinci yıl dönümünde örgüt, otuz yılı aşkın süre boyunca liderliğini üstlenen ve Genel Sekreterlik makamını siyasi, örgütsel, askeri ve kitlesel açıdan telafisi zor bir ağırlık merkezine dönüştüren Nasrallah’ın yokluğunu henüz gerçek manada aşabilmiş değil.

Hizbullah, Nasrallah ve halefi Haşim Safiyuddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünü yarın anıyor. Bu kapsamda, Nasrallah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki mezarı başında kitlesel bir tören düzenlenecek. Örgütün yeni Genel Sekreteri Naim Kasım’ın da törende konuşma yapması bekleniyor. Tören nedeniyle eski havalimanı yolu ve Ziyad Rahbani Otoyolu üzerinden mezarlık alanına ulaşan yolların kapatılması ve trafiğin alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli güvenlik önlemleri alındı.

Hizbullah’a yakın kaynaklar ve örgüte muhalif isimlere göre, mevcut Genel Sekreter Naim Kasım’ın selefinin bıraktığı boşluğu doldurmayı başardığı söylenemez. Buna karşılık örgüt içerisindeki karar merkezinde giderek daha belirgin bir dönüşüm yaşandığı, iç inisiyatif alanının daralırken, İran’dan doğrudan gelen kararların ağırlığının arttığı görülüyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, ekrandan bir konuşmasını gerçekleştirirken (Arşiv- sosyal medyada dolaşımda)

Örgütün muhalifleri, meselenin yalnızca iki isim arasındaki karizma ve kitlesel görünürlük farkından ibaret olmadığını, aynı zamanda Nasrallah’ın örgüt içerisindeki rolünün niteliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Nasrallah, siyasi, örgütsel ve askeri liderliği şahsında birleştiriyor; örgütün tabanı ile İran’daki müttefiki arasında temel bağlantı noktası işlevi görüyordu. Bugün ise örgütün daha kolektif ve kurumsal bir liderlik yapısına yöneldiği, ancak seçeneklerin ve kararların şekillendirilmesinde İran’ın daha doğrudan bir rol üstlendiği ifade ediliyor.

Hizbullah’a yakın isimler, örgütün aldığı ağır darbelere rağmen Naim Kasım liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardığını savunurken, muhalifleri Nasrallah sonrası dönemin bir liderlik krizini ve seferberlik kapasitesinde gerilemeyi ortaya çıkardığını, ayrıca Kasım’ın performansı nedeniyle örgüt içerisinde bölünmelerin belirginleştiğini ileri sürüyor.

Yeni koşullara karşı yeni bir performans

Hizbullah’ın tutumuna yakından vakıf siyasi yazar Dr. Kasım Kasir, Nasrallah sonrası dönemde örgütün “uzun süren merkezi liderlik döneminin ardından, iç ve dış birçok engelle karşı karşıya kaldığını” kabul ediyor. Nasrallah’ın 1992’den 2024’e kadar yaklaşık 33 yıl boyunca örgütün yönetimini elinde tuttuğunu ve son derece zor koşullarda öldürüldüğünü belirten Kasir, “İki genel sekreterini (Nasrallah ve Haşim Safiyuddin) ve çok sayıda kadro ve liderini kaybetmesine rağmen Hizbullah, Şeyh Naim Kasım’ın liderliğinde saflarını yeniden düzenlemeyi, güvenlik ve örgütsel yapısını yeniden yapılandırmayı başardı” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah bugün yeni zorluklarla karşı karşıya ve bu durum onu hem iç hem de dış düzeyde farklı bir yaklaşım benimsemeye itti” ifadelerini kullandı. Kasir şöyle devam etti:

“Eğer Hizbullah geçmişte önemli bir bölgesel aktör idiyse, bugün büyük ölçüde iç durumuna, Lübnan’ın güneyine ve İsrail’le mücadeleye odaklanıyor. Doğru, artık iç siyasi sahnede geçmişte olduğu kadar güçlü bir siyasi aktör değil; ancak hâlâ önemli bir siyasi güç ve iç ve dış aktörler onu Lübnan denkleminde başlıca taraflardan biri olarak görmeye devam ediyor.”

Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)
Hizbullah destekçileri, Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki camilerden birinde büyük ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor (Arşiv- AP)

Nasrallah’ın sahip olduğu ve birçok kişinin Naim Kasım’da bulunmadığını düşündüğü karizma hakkındaki soruya Kasir şu cevabı veriyor:

“Şüphesiz bu karizmanın kendine özgü bir niteliği vardı. Ancak Şeyh Naim, son derece önemli bir örgütsel ve idari kişilik. Çok zor bir dönemde örgütün saflarını yeniden düzenlemeyi ve bütünlüğünü korumayı başardı. Zira örgüt, siyasi, askeri veya ‘cihatçı’ düzeyde yeni bir yaklaşımı gerektiren farklı bir dönemle karşı karşıya.”

Kayıp liderlik

Buna karşılık, Hizbullah’a muhalif Şii siyasetçi ve “Lübnanlı Demokratlar Koalisyonu” Başkanı Cad el-Ahavi, “Naim Kasım’ın şimdiye kadar Hasan Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurabildiğini söylemek zor” görüşünde.

Ahavi’ye göre mesele yalnızca karizma ile ilgili değil; Nasrallah’ın otuz yılı aşkın süre içerisinde inşa ettiği liderliğin niteliği ve örgütsel, siyasi ve askeri liderliği bir araya getirme ve Hizbullah tabanıyla iletişim kurma becerisiyle ilgili. Ahavi, Kasım’ın ise kitlelere hitap etmekten ziyade örgütsel ve ideolojik bir geçmişten geldiğini, onlarca yıl boyunca Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunduğunu ve hiçbir zaman örgütün birincil ağırlık merkezi olmadığını belirtiyor.

Ahavi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın kamuoyuna yönelik görüntülü konuşmalarının niteliğine de dikkat çekiyor. Kasım’ın ekran üzerinden konuştuğunu ancak bunun Nasrallah’ın imajının temel unsurlarından biri olan halkla doğrudan temasın yerini tutmadığını belirten Ahavi, bazı görüntülü konuşmaların “son derece kontrollü ve kurgulanmış” olduğunu, bunun da zaman zaman izleyicide “doğrudan kitlesiyle etkileşim kuran siyasi bir liderden ziyade yapay zekâyla üretilmiş bir görüntü veya karakterle karşı karşıyaymışız” izlenimi oluşturduğunu belirtiyor.

Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)
Hizbullah İran’a teşekkür ederken, Lübnan-İsrail arasındaki doğrudan müzakerelere tepki gösteriyor (Arşiv- Şarku’l Avsat)

Ahavi şöyle devam ediyor:

“Nasrallah yalnızca bir genel sekreter değildi; örgütün tabanı açısından seferberlik, ikna ve karar alma mekanizmasının bir parçasıydı. Naim Kasım ise şimdiye kadar bu işlevlerin tamamını devralabildiğini kanıtlayamadı. Dolayısıyla mesele artık yalnızca Kasım’ın Nasrallah’ın bıraktığı boşluğu doldurup dolduramayacağı değil; Hizbullah’ın kendisinin, eski liderlik yapısının önemli bir bölümünün çökmesinin ardından benzer bir liderlik üretebilip üretemeyeceğidir.”

Kararların adresi İran

Siyasi aktivist ve Lübnan Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Dr. Mona Fayad ise Hizbullah’ın insanları seferber etme kapasitesine dikkat çekiyor. Fayad, Naim Kasım’ın Genel Sekreterliği döneminde bu kapasitenin büyük ölçüde gerilediğini belirterek, “Örgüt, Kasım’ı destekleyenlerle ona karşı çıkanlar arasında iç bölünmeler yaşıyor. Bu durum karar alma biçimini ve mevcut dönemin yönetilmesini etkiledi” diyor.

Mona Fayad, Kasım’ın mevcut performansının “İsrail’e hizmet ettiğini” ve bu nedenle İsrail’in onu hedef almasının kendi çıkarına olmayacağını savunuyor. Fayad ayrıca örgüt içerisindeki kararların artık doğrudan İran’dan geldiğini ve Lübnan’daki karar alma alanının asgari düzeye indiğini düşünüyor.

Bu bağlamda Fayad, İran’ın Beyrut’taki büyükelçisinin görevde kalması konusunda gösterdiği “ısrara” da dikkat çekiyor. Fayad’a göre büyükelçinin rolü diplomatik faaliyetlerin ötesine geçerek, güvenlik alanındaki görevlere uzanıyor. Büyükelçiyi “istihbarat görevlisi” olarak nitelendiren Fayad, Tahran’ın yürüttüğü görevleri tamamlayabilmesi için onun görevde kalmasını istediğini ileri sürüyor.


Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.