İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri el-Useymin: DEAŞ’tan daha tehlikeli olan İhvan ile yüzleşilmesi gerekiyor

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Yusuf el-Useymin.
İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Yusuf el-Useymin.
TT

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri el-Useymin: DEAŞ’tan daha tehlikeli olan İhvan ile yüzleşilmesi gerekiyor

İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Yusuf el-Useymin.
İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Yusuf el-Useymin.

İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Yusuf el-Useymin, Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajda son dönemde ortaya çıkan koronavirüs salgını ve İslam dünyasından bazı ülkelerin karşılaştığı zorluklar ışığında İİT’nin oynadığı role ilişkin açıklamalarda bulundu.
Useymin, İhvan-ı Müslimin Örgütü’nün (Müslüman Kardeşler) DEAŞ’tan daha tehlikeli olduğunu ve topluma nüfuz etmesini durdurmak için mümkün olan tüm yollarla mücadele edilmesi gerektiğini belirti. Örgütün eylemleriyle mücadele ve ifşa edilmesi için uzun vadeli bir strateji geliştirme çağrısında bulundu.
Mezhep farklılıkları üzerine açıklamalarda bulunan Useymin,  İİT’nin üye devletleri arasında mezhep kaynaklı bir çatışma olmadığını vurgulayarak Şiilerin ve Sünnilerin yüzlerce yıldır bir arada yaşadığını, değişen tek şeyin politikalar olduğunu belirtti. Yeni durumda devrim ihraç etmek ve zafer elde etmek amacıyla siyasi bir proje olarak öne sürülen mezheplerin siyasi amaç için kullanılmaya başlandığına dikkat çekti.
Useymin, İİT’nin çalışmaları hakkındaki açıklamasında Genel Sekreterliğin devletlerin iradesinin yansıması olduğunu ve kurumun siyaset üretmediğini vurguladı. Bu ülkelerin bir konu veya bir mesele hakkında çalışılmasını istediğinde Genel Sekreterliğin görevinin bu kararları ve politikaları uygulamak olduğunu belirtti. İİT’nin İslam dininin sesi olan kapsamlı bir platform olduğunu kaydetti.

Terörle Mücadele
Useymin, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın teröre karşı tutumunun açık ve net olduğunu; fikri, mali veya bir hareket olarak olsun, her türlü terörizmin reddedilerek masum görülmediğini söyledi. Açıklamasını şöyle sürdürdü:
“İİT sözlüğünde aşırılık yanlısı bir terörist eyleme hiçbir gerekçe yoktur. İslam, merhamet ve barışa dayanan ılımlı bir dindir. Bu ilke sadece bir fikir değil, İİT’nin temel ilkesidir. Teşkilat olarak İslam dünyasında veya dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen her türlü terör eylemini kınıyoruz. Din, dil ırk ve renk gözetmeksizin terör eylemi gerçekleştiren herkese cevabımız aynı olacak ve terörizme karşı durmaya devam edeceğiz.”
Bu tür cezai eylemleri gerçekleştirmenin hiçbir gerekçesi olmadığını vurgulayan Useymin açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Batı ülkelerinde demokrasi ve rahat bir yaşam söz konusu. İşsizler gelirleri yoksa yardım alıyorlar. Fakat biz vatandaşlarımızın çoğunun DEAŞ’e bağlı olduğunu görüyoruz. Yoksulluğun insanları terörist eylemler yapmaya zorlamasının doğrudan bir nedeni olduğunu düşünmüyorum. Evet, bunun sebeplerinden biri olabilir ancak gerekçe olarak en başta fikir ve inanç geliyor. Dünyadaki 90 ülkeden vatandaşların DEAŞ’a bağlı olduğunu gösteren rakamlar da bunu doğruluyor.”
Bu durumun “İslami terörizmi veya islamofobiyi geçersiz kıldığını” belirten Useymin bu nedenle terörizm suçlamasını İslam dinine veya Müslümanlara bağlamanın zor olduğunu kaydetti. Bu tür eylemleri gerçekleştiren az sayıda Müslüman olduğunu, bunun dünyadaki yaklaşık 1,7 milyar  Müslümanın ne kadarını oluşturduğuna dikkat çekerek terörizmin belirli bir formu veya adı olmadığını ifade etti.

Diasporadaki Müslümanlar
İİT Başkanı ayrıca Müslümanlara ve diasporada İslam dinini savunmak için üstlendikleri rollere dikkat çektiği açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Batı ülkelerindeki Müslümanlar için aktif bir rol olmalı. Sessiz bir çoğunluğa sahipler. Örneğin, Avrupa ve Rusya'da yaklaşık 65 milyon nüfus var ancak sesleri yok. İslam dinini daha iyi savunabilmek için tek bir cephede yer almıyorlar. İslami liderlerin büyük bir bölümü İslam dinini savunmada ve terörizmi reddetmekte önemli rol oynamalı. Müslümanların bu ülkelerde karşılaştıkları en önemli sorun, bir mahallede birlikte yaşamaları ve çevrelerine entegre olmamalarıdır. Geldikleri ülkelerin kıyafetlerini giyen ve ülkelerinde uyguladıkları gelenek ve görenekleri orada devam ettiren bu insanlar  yaşadıkları ülkede bir farklılıkla karşılaştıklarında kimlik sorunu ortaya çıkıyor. Sonuç olarak terörist örgütlerin sömürdüğü bu farklılıklar beliriyor. İİT’nin terörizmle mücadele çabaları arasında İslami olmayan ve ne yazık ki terörizm olgusunun ortaya çıkmaya başladığı ülkelerdeki Müslüman toplumlara ‘Yaşadığınız ülkelerin yasalarına saygı göstermeniz gerekiyor. Uymayacaksanız neden oraya gittiniz?’ sorusunu hatırlatmak yer alıyor.”

İhvan-ı Müslimin tehlikesi
İslam ve dünya için en tehlikeli olan gruplara da değinen Useymin, İhvan-ı Müslimin’in aslen bir suç grubu olan DEAŞ’tan daha tehlikeli olduğunu, İhvan’ın nüfuz eden bir grup olarak içinde yaşadıkları ülkelerin ve toplumların avukat, doktor, parlamenter ve üniversite profesörü gibi birçok kadroda etkili olduğunu vurguladı.  İhvan-ı Müslimin’in imparatorluğunu oluşturarak iktidara sahip olmak için aşağıdan yukarıya doğru giden bir stratejisinin olduğunu ve toplumun en alt tabakasına nüfuz edip hakimiyeti eline aldıklarını belirtti. Useymin, İhvan’ın suç eylemlerini hayata geçirmek için takiye ilkeleriyle hareket ettiğini vurguladı.
Useymin konuya dair üç temel nokta belirledi. Bunları söz konusu tehlikeyle yüzleşmek, sorunun varlığını kabul etmek ve planlarını ortaya çıkarmak. Ayrıca ekonomik ve sosyal olarak geride kalmak ve kalkınma çalışmalarının durmasına neden olmak gibi içinde bulunduğu çevreyi nasıl bir bölgeye dönüştürdüğünü bilmeyen halk arasında İhvan hareketinin tehlikesini ortaya koyarak bu gruptaki alim olarak adlandırılan kişileri kutsallıktan çıkarmak olarak sıraladı.
İhvan-ı Müslimin ile mücadele etmek için uzun vadeli bir strateji oluşturmanın gereğini vurgulayan Useymin, İslam ülkelerinin bu dosya üzerinde sıkı ve ciddi bir şekilde çalışması, bu grubun tehlikesi ile genişlemesini sınırlamak ve kültürel ve sosyal etkinliklerini durdurmak için uzun çalışmalar yapılması gerektiğine dikkat çekti.
Aynı zamanda, bu grubun her alanda kalkınma yolunda bir engel olduğuna dikkat çekerek İİT’nin amaçlarından birinin, İslam dininin Müslüman Kardeşler'in çeşitli yollarla yok etmek için çalıştığı sanat ve kültürle çelişmediğini göstermek için festivaller kurduğunu dile getirdi.

Husi suçları
Husilerin uygulamalarının tüm uluslararası düzenlemeleri ve gelenekleri ihlal ettiğini belirten Useymin, bunun Husilerin Mekke'yi hedef alma sürecinden sonra, teşkilat  üyelerinin bakanlık toplantısının ardından verdiği bir karar olduğunu ve eylemlerinin  kınandığını söyledi.
Ayrıca teşkilatın Yemen halkının yanında olduğunu ve Yemenliler tarafından üzerinde anlaşılan kapsamlı ve adil siyasi çözümü desteklediğini belirten Useymin sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yemen'deki meşruiyeti destekleyen Koalisyon güçlerinin liderliğinde, geçen 4 Nisan'da iki haftalık ateşkes ilan edilmesini memnuniyetle karşıladık. Bunu Koalisyon güçleri tarafından insani bir girişim olarak değerlendirdik. Ancak Husiler sürekli olarak barış fırsatlarını kaçırıyor.  Bu da büyük bir engel oluşturuyor. Taraflar bir araya gelmeli ve Husiler uluslararası kararlara uymalıdır.”

Libya'da barış
Useymin, Libya'da ateşkes olması gerektiğini ve İİT’nin Mısır'ın Libya krizini barışçıl bir şekilde çözme çabalarını memnuniyetle karşıladığını belirttiği açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Burada İslam İşbirliği Örgütü'nün hüküm ve ilkelerine uygun olarak Bakanlar Kurulu Zirvesi’nin Libya'da güvenliğin ve istikrarın geri dönmesini sağlamak, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için krizi siyasi olarak çözecek olan Libya'da kapsamlı ateşkes çağrısını ve çabalarına yönelik kararları destekliyoruz. Tüm taraflar, bu girişimlerin gerçekleşmesi için silahları susturmalıdır.”

Koronavirüs ile mücadele
Teşkilatın İslam ülkelerinde koronavirüs salgının durumu ve gelişimini yakından takip ettiğini ifade eden Useymin, kendilerine bağlı üye ülkelerden en az gelişmiş olanlara özellikle sağlık sektöründe ve koronavirüs ile mücadelede destek sağladıklarını bildirdi. Teşkilatın Cidde’deki genel merkezinde Bangladeş, Afganistan ve Cibuti'den gelen heyetlere, bu ülkelerdeki sağlık bakanlıklarının salgının patlak vermesine karşı kapasitelerini desteklemek ve geliştirmek için İslami Dayanışma Fonu'ndan kendilerine tahsis edilen hibelerin verildiğini bildirdi.
Aynı zamanda üye devletlerin salgının ciddiyeti konusunda farkındalığı artırma çabalarını, İİT’nin sosyal medya platformlarında ve yol gösterici mesajlarında sunarak günlük olarak sürdürdüğünü vurguladı.

Kadınların rolü
Useymin açıklamasında, kadınlar hakkındaki başlıklarla İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından yakından ilgilenildiğini belirterek kadınların bilgi ve iletişim teknolojisi alanında desteklenmelerinin ve iş hayatında eşit fırsatlar sağlamak da dahil her alanda güçlendirilmelerinin önemini vurguladı. Bu alandaki ekonomik büyüme için daha fazla yatırıma ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Useymi kadınların ülkelerinin gelişiminde önemli rol oynadığını ve toplumlarında etkili olma hedeflerine ulaşmak için güvenilmesi ve desteklenmesi gerektiğini vurguladı. Kadınları güçlendirmenin haklarını erkeklerle eşit hale getirmenin İİT’nin öncelikleri arasında yer alan İslami kanunlara da uygun olduğunu kaydetti. Ayrıca üye devletleri, İİT’nin kadınların ilerlemesi için belirlenen eylem planını ve kadınlara yönelik siyasi, ekonomik ve sosyal güçlendirme konusunda bakanlık kararlarını kadın sistemlerini gözden geçirmeye ve gerektiğinde değiştirmeye çağırdı.

Mezhep farklılıkları
Mezhep farklılıkları üzerine açıklamalarda bulunan Useymin,  İİT’nin üye devletleri arasında mezhep kaynaklı bir çatışma olmadığını vurgulayarak Şiilerin ve Sünnilerin yüzlerce yıldır bir arada yaşadığını, değişen tek şeyin politikalar olduğunu belirtti. Yeni durumda devrim ihraç etmek ve zafer elde etmek amacıyla siyasi bir proje olarak öne sürülen mezheplerin siyasi amaç için kullanılmaya başlandığına dikkat çekti.
Useymin açıklamasında, “Şunu fark etmeliyiz ki dinler siyasete dahil edildiğinde ihtilaflar yaşanması kaçınılmaz olur. Şu an yaşanan şey, kendilerini şeyh olarak adlandıranların taraflar arasındaki olayları alevlendirmesidir” dedi.
Useymin, politik sorunların siyasetçiler arasında çözülmesi gerektiğini ve düzeni bozabilecek durumların üstesinden gelmenin İİT’nin kuruluşundan bugüne kadar üzerinde çalıştığı konu olduğunu belirtti. “Ancak sorun, dini siyasete sürükleyerek bu sayede bir grubun diğerine karşı zafer elde etmeye çalışmasındadır. Bu teşkilatın tüm üyeleri için kabul edilemez ve reddedilen bir durumdur” ifadesini kullandı.

Suudi Arabistan’ın rolü
Useymin açıklamasında, Suudi Arabistan’ın Filistin meselesindeki istikrarlı duruşu da dahil olmak üzere birçok konudaki eylemleriyle her gün insan tacirlerinin eylemlerini çürüttüğünü, ayrıca ekonomik açıdan da desteğini artırarak üye ülkeler arasındaki büyüme oranını yüzde 25'e yükselttiğini belirtti. Suudi Arabistan'ın İslami Dayanışma Fonu'na acil yardım için milyonlarca dolar destek verdiğine dikkat çeken Useymin, bazı ülkeler UNRWA'ya yardım sağlamaktan vazgeçtiğinde Suudi Arabistan'ın UNRWA’ya önceki 160 milyon dolara ek olarak 50 milyon dolar ile büyük bir destek sağladığını vurguladı.
 
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın rolü
Teşkilatın tanımında bir karışıklık ve yanlış anlaşılma olduğuna dikkat çeken Useymin, öncelikle uluslararası kurumların ve Genel Sekreterliğin devletlerin iradesinin bir yansıması olduğunu, kurumun siyaset yapmadığını, bunun uluslararası kuruluşlar için bir öncelik olduğunun anlaşılması gerektiğini söyledi.

Useymin sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu ülkeler bir konu veya bir mesele üzerinde çalışmak isterse Genel Sekreterliğin görevi bu kararları ve politikaları uygulamaktır. Kararlar çıkarmak değildir. Ayrıca kurumun bir sorunu çözmek için askeri görevleri yerine getirecek bir ordusu yok. Bu yüzden İİT, İslam dininin sesi olan kapsamlı bir platformdur.  Siyaset, ekonomi ve kültür alanında tek bir pozisyon üzerinde anlaşıyoruz. Bu pozisyon herkes tarafından benimseniyor ve üzerinde herhangi bir anlaşmazlık söz konusu değil. Bununla ancak tek bir siyasi tutum formüle edebilirsiniz. Bu tabloyu açıklayan bir diğer faktör de dünya üzerindeki yaklaşık 1,7 milyar Müslüman nüfus olmasıdır. Bizler tek bir siyasi çerçevede çalışıyoruz. Çalışmalarımız, İslam dünyasının resmi veya resmi olmayan liderlerinin bir dizi konudaki tutumlarının ortak bir örneğini temsil ediyor.”



Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Zelenskiy bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele aldı

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz nisan ayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile görüşmesinden bir kare (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz nisan ayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile görüşmesinden bir kare (SPA)
TT

Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Zelenskiy bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele aldı

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz nisan ayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile görüşmesinden bir kare (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz nisan ayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile görüşmesinden bir kare (SPA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, bölgesel ve uluslararası gelişmeleri değerlendirdi.

Muhammed bin Selman, Zelenskiy ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde iki ülke arasındaki ortak iş birliği alanlarını ve bunların geliştirilmesine yönelik yolları ele aldı.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, Suudi Arabistan Veliaht Prensi’ni Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması dolayısıyla tebrik ederek, anlaşmanın bölgenin güvenlik ve istikrarının sağlanmasına katkıda bulunmasını temenni etti.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin güvenliklerini güçlendirme, bölgede ve dünyada güvenlik, barış ve istikrarı sağlama ve güvenli ve müreffeh bir gelecek inşa etme yönündeki kararlılığını yansıtıyor.

Anlaşma, üç ülke arasındaki köklü tarihî bağlar, onları bir araya getiren kardeşlik ve İslami dayanışma ilişkileri ile ortak stratejik çıkarlar ve yakın savunma iş birliği temelinde imzalandı.


ABD/İsrail-İran Savaşı ve Şanghay ruhu: Körfez ülkeleri bundan nasıl ders çıkarmalı?

Bişkek'te düzenlenen ŞİÖ Devlet Başkanları Konseyi toplantısı öncesinde çekilen grup fotoğrafı, 14 Haziran 2019 (AFP)
Bişkek'te düzenlenen ŞİÖ Devlet Başkanları Konseyi toplantısı öncesinde çekilen grup fotoğrafı, 14 Haziran 2019 (AFP)
TT

ABD/İsrail-İran Savaşı ve Şanghay ruhu: Körfez ülkeleri bundan nasıl ders çıkarmalı?

Bişkek'te düzenlenen ŞİÖ Devlet Başkanları Konseyi toplantısı öncesinde çekilen grup fotoğrafı, 14 Haziran 2019 (AFP)
Bişkek'te düzenlenen ŞİÖ Devlet Başkanları Konseyi toplantısı öncesinde çekilen grup fotoğrafı, 14 Haziran 2019 (AFP)

Şerbil Berekat

Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’teki uluslararası havalimanından henüz ayrılmadan dahi şehrin adeta sonu gelmeyen devasa bir şantiye alanına dönüştüğü göze çarpıyor. Şehre uzanan güzergâh boyunca yollar genişletiliyor, altyapı çalışmaları aralıksız sürdürülüyor ve yol kenarlarındaki çevre düzenlemeleri baştan aşağı yenileniyor.

Yaklaşık 40 dakika süren yolculuk boyunca iş makineleri, hummalı bir şekilde çalışan işçiler, yapım aşamasındaki yollar ve hızla yenilenen bina cepheleri peş peşe sıralanıyor. Çalışmaların boyutunun sıradan bir kent geliştirme planının çok ötesinde olduğu anlaşılırken, Kırgız yetkililer bu kentsel seferberliğin gerekçesini tek bir nedenle, ‘bu ayın sonlarında Bişkek'te düzenlenecek Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Liderler Zirvesi’ ile açıklıyor.

Şehirdeki hazırlıklar uluslararası toplantının ev sahipliğiyle sınırlı bir organizasyonun ötesinde anlamlar taşıyor. Bişkek, Çin'in en baskın ekonomik güç olarak öne çıktığı ve Pekin'in Orta Asya ile olan çıkar ve bağ ağının her geçen gün genişlediği bir örgütün liderlerini ağırlamaya hazırlanıyor. Bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bu süreçte Bişkek sokaklarında, başkentin söz konusu dönüşüme ne denli entegre olduğunu gözlemlemek mümkün hale geliyor.

Bişkek’ten Washington’a diplomasi trafiği

Bişkek Zirvesi, Çin açısından oldukça dikkat çekici bir zamanlamaya denk geliyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in Bişkek ziyareti, Pyongyang'ın ardından aylardır yurt dışına gerçekleştirdiği ikinci ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Söz konusu ziyaret, Şi'nin ABD Başkanı Donald Trump'a yapacağı iade-i ziyaret öncesinde gerçekleşecek. Öte yandan Hindistan basını, Çin Devlet Başkanı’nın eylül ayı ortalarında Yeni Delhi'de düzenlenmesi planlanan BRICS Zirvesi'ne katılabileceğini belirtti. Eğer bu ziyaret gerçekleşirse, Çin ve Hindistan sınırındaki Galvan Vadisi'nde 2020 yılında yaşanan ve her iki taraftan onlarca askerin ölümüne ve yaralanmasına yol açan çatışmalardan sonra Şi Cinping'in Hindistan'a yapacağı ilk ziyaret olacak.

ŞİÖ, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Çin ve Rusya’nın Asya coğrafyasında dengeleri yeniden tesis etme arayışında olduğu bir dönemde kuruldu.

Çin yönetiminin söz konusu zirveyi, ABD tarafı ile yürüteceği görüşmelere ilave diplomatik kozlarla girmek ve çok kutuplu geniş Avrasya coğrafyasında kilit rol oynama kapasitesini sergilemek adına önemli bir fırsat olarak değerlendirmesi bekleniyor.

ABD/İsrail-İran savaşı sürecinde petrol piyasalarının yatıştırılmasına yönelik diplomatik katkıları, nisan ayında varılan ateşkesin sağlanmasındaki rolü ve ardından İslamabad Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasındaki payı dikkate alındığında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşecek temaslarda İran dosyasının da ağırlıklı olarak gündeme gelmesi öngörülüyor.

İki savaşın gölgesinde şekillenen gündem

Geçtiğimiz şubat ayında patlak veren ABD/İsrail-İran Savaşı’nın Bişkek Zirvesi'nin ana gündem maddesine dönüşmesi beklenmiyor. ŞİÖ, kuruluşundan bu yana, doğrudan üye ülkeleri ilgilendiren durumlarda dahi üyeler arasındaki anlaşmazlık ve çatışmaların örgüt bünyesinde bir kriz alanına dönüşmesinden kaçınmayı ilke edindi. Öyle ki Çin-Hindistan anlaşmazlığı, Hindistan-Pakistan gerilimi ile Kırgızistan-Tacikistan sınır çatışmalarında da benzer bir tutum sergilendi. Anlaşmazlıklara rağmen iş birliğini sürdürmek ve iç işlerine karışmamak, zamanla örgütün temel çalışma mekanizmasının bir parçası haline geldi.

Rusya-Ukrayna savaşı da bu yaklaşımın en zorlu sınavı oldu. Moskova, güç kullanımını reddeden, egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerine bağlı kalan üye ülkelerin çekinceleriyle karşı karşıya kaldı. Buna karşın örgüt, Rusya’yı doğrudan kınamaktan kaçınarak söz konusu ilkeleri vurgulamak ve siyasi çözüm çağrısında bulunmakla yetindi. Bu tutum, görüş ayrılıklarının aşılmasını ve Rusya’nın kolektif yapı içinde kalmasını sağladı.

CDFVGBHY
Rusya Başbakanı Mihail Mişustin, Moskova'da düzenlenen ŞİÖ Üye Ülkeleri Hükümet Başkanları Konseyi Toplantısı'na başkanlık ederken, 18 Kasım 2025 (Sputnik)

ŞİÖ’nün ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşına ilişkin tavrı daha net olsa da bu tutum, tavır sergileme düzeyinde kaldı. Bunda, Tahran’ın Körfez İş birliği Konseyi (KİK) ülkelerine yönelik saldırılarının etkisi büyük oldu. Zira ŞİÖ'nün ana aktörleriyle yakın ilişkilere sahip olan KİK ülkelerinin çoğunluğu, aynı zamanda örgütün diyalog ortağı konumunda bulunuyor. Bu doğrultuda, geçen ay Kırgızistan'ın başkentinde düzenlenen ŞİÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı gündeminde İran savaşı yer almazken, Bişkek'teki ŞİÖ Medya ve Düşünce Kuruluşları Zirvesi'ne katılan İran heyetinin de savaşa değinmekten kaçınması dikkati çekti.

Eşit olmayan denge

ŞİÖ’nün çalışma mantığını anlamak için örgütün doğduğu koşullara dönmek gerekir. Örgüt, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Çin ve Rusya’nın Asya coğrafyasında beliren güç dengesini yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde kuruldu. O tarihlerde Rusya bir içe çekilme süreci yaşarken Çin, henüz bugünkü ekonomik ve stratejik ağırlığına ulaşmamıştı. Bu yüzden örgüt, kendi gündemini dayatabilecek tek bir gücün varlığı üzerine değil, karmaşık bir bölgesel ortamı yönetme ihtiyacıyla bir araya gelen, farklı çıkar ve ağırlıklara sahip güçler arasındaki uzlaşı üzerine inşa edildi.

Bu tarihi arka plan, örgütün en belirgin niteliklerinden biri olarak ‘anlaşmazlıkları çözmeye çalışmak yerine onları yönetmek’ özelliğinin şekillenmesine katkı sağladı. Örgütün genişlemesi ve üyelerinin çıkarlarının farklılaşmasıyla birlikte, büyük görüş ayrılıklarının iç çatışmalara dönüşmesini engellemek örgütün varlığını sürdürebilmesinin ön koşulu haline geldi. Böylece karar alma süreçlerinde oy birliği ilkesi, ayrışma yaratan konuları gündemin ilk sırasına taşımak yerine ülkelerin uzlaşabileceği ortak alanları aramayı teşvik eden kurumsal mekanizma ve uygulamalarla birlikte kökleşti.

Körfez perspektifinden bakıldığında ŞİÖ tecrübesi, ABD/İsrail-İran Savaşı’nın tarafları arasında, bölge ülkelerinin anlaşmazlıklarını yönetmelerine ve daha istikrarlı düzenlemeler çerçevesinde etkileşim kurmalarına imkân tanıyacak bölgesel bir mekanizmaya duyulan ihtiyacın daha yüksek sesle dillendirildiği bu dönemde ayrı bir önem kazanıyor.

Bu çerçevede ŞİÖ içindeki denge, onun seyrine yön veren bir dizi etkili güç ve taraf üzerinden anlaşılabilir.

Bunların başında örgüt bünyesindeki en büyük ekonomik ağırlığı temsil eden, ticaret, finans, yatırım ve altyapı kanallarıyla en geniş nüfuz araçlarına sahip olan Çin geliyor. Çin’in hesaplarında Orta Asya; ülkenin batıya açılan kara uzantısı, Kuşak ve Yol Girişimi’ne bağlı ulaşım ve enerji ağlarının ana koridoru olması sebebiyle özel bir önem taşıyor. Çin varlığı yalnızca yatırım hacmiyle sınırlı kalmayıp, bölge ülkeleriyle gelişen ticari bağlar, karayolu bağlantıları ve enerji projeleriyle her geçen gün daha da güçleniyor.

Rusya ise farklı bir ağırlıkla öne çıkıyor. Moskova, ekonomik gücünün gerilemesine rağmen Orta Asya’daki derin güvenlik, siyaset ve kültür mirasını korumayı sürdürüyor. Sovyetler Birliği dönemi ve sonrasında şekillenen güvenlik ile askeri iş birliği sistemlerinin yanı sıra Rusçanın bölge toplumlarındaki idare, eğitim, medya ve iletişim alanlarındaki varlığını koruması, Moskova’ya sadece ekonomisinin büyüklüğüyle açıklanamayacak düzeyde bir nüfuz alanı sağlıyor.

Hindistan da bu dengeye farklı bir nüfus, ekonomi ve coğrafya ağırlığı katarak, Çin-Rusya ikilisinin dışında önemli bir Asyalı varlık sunuyor. Yeni Delhi'nin Moskova ile olan tarihi ilişkileri ve ABD ile Batı'yla gelişen ortaklıkları, rakip nüfuz alanları arasında hareket etme imkânı sağlasa da bu yetenek, söz konusu dengeleri her zaman başarıyla bağdaştırabildiği anlamına gelmiyor.

Örgütün kurumsal çerçevesinin dışında ise Türkiye faktörü öne çıkıyor. Bu faktör, Türkiye'nin başta Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan olmak üzere bölgedeki birçok ülkeyle paylaştığı dilsel, kültürel ve tarihi bağlara ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gibi kurumlar aracılığıyla son yıllarda pekiştirilen ilişkilere dayanıyor. Bu boyut, tam anlamıyla örgüt içi kurumsal bir ağırlık teşkil etmese de örgütün hareket ettiği coğrafyadaki önemli bir jeokültürel ve ekonomik dinamiği temsil ediyor.

Böylece ŞİÖ, tek bir gücün liderlik ettiği ittifaktan ziyade, farklı ağırlık ve çıkarların kesiştiği bir alan niteliği taşıyor. Ancak bu denge, güç dengelerinin değişmesiyle birlikte dönüşüme uğruyor. Çin, bugün ekonomik açıdan en ağır basan ve projelerine ivme kazandırma konusunda en yetkin taraf haline geldi. Bu da Orta Asya’daki varlığını ve nüfuzunu genişletmesine imkân tanıdı. Buna karşılık örgüt, Rusya’ya bölgesel ve uluslararası varlığını koruma ve izolasyona düşmeme imkânı sunarken, Hindistan’a Asya’daki etkileşimlerin merkezinde yer alma ve genişleyen Çin nüfuzunu dışarıdan izlemekle yetinmeyip yönetme aracı sağlıyor.

Bu durum, oy birliği politikasını ve anlaşmazlıkların örgüt içi çatışmalara dönüştürülmemesini, farklı gerekçelerle de olsa ana aktörler için kullanışlı hale getiriyor. Bu yaklaşım Çin’in nüfuzunu artırmasına, Rusya’nın zorlaşan uluslararası konjonktürde konumunu korumasına ve Hindistan’ın Asya’da varlık gösterme ve denge kurma alanını muhafaza etmesine olanak tanıyor. Dolayısıyla ŞİÖ’nün gücü, üyeleri arasındaki çelişkileri çözme kapasitesinden değil bu çelişkileri, iş birliğini engellemeyecek ve örgütün dağılmasına yol açmayacak şekilde yönetebilme becerisinden kaynaklanıyor.

Körfez için çıkarımlar

Körfez açısından bakıldığında, ABD/İsrail-İran Savaşı’nın tarafları arasında bölge ülkelerinin anlaşmazlıklarını yönetmelerine ve daha istikrarlı düzenlemeler çerçevesinde etkileşim kurmalarına imkân tanıyacak bölgesel bir mekanizmaya duyulan ihtiyacın daha yüksek sesle dillendirildiği bu dönemde, ŞİÖ tecrübesi ayrı bir önem kazanıyor. Bu noktada soru, örgütün Körfez ülkeleri için daha cazip hale gelip gelmediğiyle sınırlı kalmayıp aynı zamanda bünyesindeki bazı mekanizmaların, ister yalnızca Körfez ülkeleri ile İran'ı kapsasın ister Irak, Türkiye, Pakistan ve belki de diğer tarafları içine alacak şekilde genişlesin, üzerinde durulan herhangi bölgesel yapı için faydalanılabilecek bir ders sunup sunmadığı boyutuna taşınıyor.

Bölgesel çerçevede yer alan ülkelerin İran'a yönelik yaklaşımlarında uzlaşması şart olarak görülmüyor, aksine, farklı çıkarlarının bu yapı içinde yeterince temsil edilmesi, herhangi bir tarafın bu mekanizmayı tek bir eksenin aracına dönüştürmesini engellemek adına önem taşıyor.

Buradaki en belirgin ders, ŞİÖ’nün yapısı ya da Körfez ölçeğinde tekrarlanması zor olan iç güç dengeleriyle ilgili değil, daha ziyade üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları sürmesine rağmen iş birliğini sürdürülebilir kılma becerisinden kaynaklanıyor. Yeni Delhi merkezli Imagindia Araştırma Enstitüsü Başkanı ve Jeopolitik Uzmanı Robinder Sachdev, ŞİÖ’nün Körfez’e sunduğu en önemli şeyin, hasımları aynı kurumsal çatı altında tutabilmesi olduğunu vurguladı, ŞİÖ, farklı çıkarlara sahip büyük güçlerin yanı sıra aralarında doğrudan anlaşmazlık bulunan ülkeleri de bir araya getiriyor. Buna rağmen söz konusu ihtilafların çözümünü iş birliği için bir ön şart haline getirmiyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu durum, olası bir bölgesel çerçeve üzerine düşünürken de yol gösteriyor. İş birliğini başlatmak için tüm sorunların çözümünü şart koşmak yerine, çıkarların kesiştiği dosyalardan başlayıp daha karmaşık konuları kendi siyasi ve güvenlik kulvarlarına bırakmak öne çıkıyor.

Aynı şekilde, Körfez ülkelerinin ABD/İsrail-İran Savaşı’na yönelik tutumlarındaki çeşitlilik, çok taraflı bir çerçevede dengeleyici bir unsura dönüşebiliyor. Buna İran ve Körfez ülkeleriyle karmaşık ilişkilere ve çıkarlara sahip Irak ile bölgesel ağırlığı ve bağımsız hesapları olan Türkiye'nin varlığı eklendiğinde, söz konusu çeşitlilik, ŞİÖ’nün üyeleri arasındaki farklılıkları yönetmesini sağlayan dengelere benzer bir denge üretebiliyor. Bu doğrultuda Sachdev, Körfez ülkelerinin ‘işlevsel iş birliğini başlatmak için siyasi güvenin oluşmasını beklememesi gerektiğini’ vurguluyor. Çünkü Sachdev’e göre düzenli diyalog, üzerinde uzlaşılan kurallar ve sınırlı teknik iş birliği, istikrarın bizzat zeminini oluşturabiliyor.

Belki de en önemli fikir de burada yatıyor. Bölgesel çerçevede yer alan ülkelerin İran'a yönelik yaklaşımlarında uzlaşması şart olarak görülmüyor, aksine farklı çıkarların bu yapı içinde yeterince temsil edilmesi, herhangi bir tarafın bu mekanizmayı tek bir eksenin aracına dönüştürmesini engellemek adına önem taşıyor. Görüş ayrılıkları oy birliği ilkesine ve kademeli iş birliğine dayalı mekanizmalar içinde düzenlendiği takdirde, yapıyı işlevsiz kılmak yerine kutuplaşmadan koruyan bir faktöre dönüşebiliyor. Şanghay’dan çıkarılacak en temel ders de muhtemelen bu noktada belirginleşiyor. Bölgesel bir çerçevenin başarısı üyeler arasındaki anlaşmazlıkları tamamen ortadan kaldırmayı değil, bu anlaşmazlıkların iş birliği fırsatlarını yok etmesini önleyecek mekanizmalar kurmayı gerektiriyor.

Şi Cinping’in Washington’da yapması beklenen görüşmelerde ABD/İsrail-İran Savaşı dosyasını Trump ile ele alıp almayacağından bağımsız olarak, savaşın sonuçlarının yönetilmesinde -ABD tarafından da kabul edildiği üzere- önemli rol oynayan Pekin, önümüzdeki dönemde ‘Şanghay ruhu’ ilkelerinin bazılarını Körfez coğrafyasında da karşılık bulabilecek bir fikre dönüştürme fırsatı yakalayabiliyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir


Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
TT

Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)

İsa Nehari

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının imzalanmasının ardından Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, bunun çeşitli ilişkiler ve çıkarlar ağının yerini alan alternatif değil, tamamlayıcı bir çerçeve olduğunu vurgulamaya önem verdi. Nitekim Riyad bu adımın Körfez, Arap ve uluslararası ilişkilerinin pahasına olmadığını açıkladı. Ankara, bunun NATO taahhütleriyle çelişmediğini vurgularken, İslamabad yeni anlaşmanın Suudi Arabistan ile yapılan Ortak Stratejik Savunma Anlaşması'ndan ayrı olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte anlaşma, büyük bölgesel güçler arasında ortaklıklarını derinleştirme konusunda artan bir ilgiyi gösterdi ve bunun ABD'nin Ortadoğu'daki rolü üzerindeki etkisi hakkındaki soruları gündeme getirdi. Son güvenlik düzenlemeleri, yıllarca süren Amerikan güvenilirliğinin gerilemesinin ardından yeni bir bölgesel düzenin oluşumu bağlamında yorumlanırken, birçok analist bunların mutlaka Amerika Birleşik Devletleri'nin yerini almak anlamına gelmediğini, aksine çok katmanlı güvenlik sistemleri kurmayı ve caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını düşünüyor.

 Amerikan rolünün yeniden tanımlanması

Carter Doktrini, 46 yıldır bölgedeki Amerikan politikasının temel taşlarından birini oluşturdu. Bu doktrin, bir dış gücün Arap Körfezi'ni kontrol etme girişiminin Amerikan çıkarlarına yönelik saldırı teşkil edeceğini ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli bütün araçlarla karşılık verileceğini öngörüyordu. Son İran savaşı, Washington'un askeri müdahaleye hazır olduğunu gösterirken, özellikle Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın gerilimi azaltma ve savaşın yayılmasını önleme yönünde baskı yapması göz önüne alındığında, kararlarının bölgesel ortaklarının çıkarlarıyla tutarlılığı konusunda soru işaretlerini de gündeme getirdi.

Şimdiye kadar ABD, anlaşma konusunda net bir pozisyon açıklamadı. Ancak, Pentagon'un Körfez Ofisi'nin eski başkanı David Des Roches verdiği demeçte, ABD'nin, etkisiz çerçeveler haline gelmedikleri veya amaçlarından sapmadıkları sürece, ortakları arasında bölgesel iş birliğine dayalı güvenlik düzenlemelerini genel olarak memnuniyetle karşıladığını söyledi. “Bu durumda, Washington'un anlaşmayı, açıkça İsrail karşıtı bir tavır almadığı sürece memnuniyetle karşılayacağına inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Mekke Anlaşması, Ortadoğu'nun “tamamen Amerikan liderliğindeki bir güvenlik sisteminden” uzaklaştığının bir göstergesi olarak görülse de Londra’daki King's College’de savunma çalışmaları profesörü olan Andreas Krieg, anlaşmanın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın ABD'nin yerini almaya çalıştığı anlamına gelmediğini belirtti. Aksine, özellikle Washington'un bölgesel savaşları önleme, İsrail'i dizginleme veya İran saldırılarını caydırma konusunda yetersizliği göz önüne alındığında, kendi çıkarlarını korumak için güç ve kabiliyet geliştirmeye çalıştıklarını gösterdiğini belirtti.

Suudi Arabistanlı uluslararası ilişkiler araştırmacısı İyad el-Rifai, Mekke Anlaşması'nın, 2023'ten beri bölgeyi yeniden şekillendiren kümülatif yapısal dönüşümlere bir cevap olarak, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmek değil, yeniden tanımlamak sürecinin devamı olduğunu ifade etti. Bu durum, üç ülkenin İran ile savaş sonrası döneme hazırlanmasıyla birlikte ortaya çıktı; böylece savaş sonrası düzenlemelerde sadece pasif alıcılar değil, bölgenin geleceğini şekillendirmede aktif katılımcılar haline geliyorlar.

Caydırıcılığı güçlendirme ve yükü paylaşma

Mekke Anlaşması, mevcut bölgesel koşullardan ivme kazandı, ancak anlık bir karar değildi. Bu anlaşmadan önce, Riyad'ın Ağustos 2023'te ilk toplantısına ev sahipliği yaptığı Üçlü Savunma Komitesi kuruldu. Anlaşma, NATO'nun 5. Maddesine benzer şekilde, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendirirken, imzaya giden süreç, sürdürülebilir, kendi kendine yeten savunma yetenekleri oluşturmaya odaklandığını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Raid Karmali de anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturmadığını, nükleer emellerle veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını vurgulayarak, bu yönü açıklığa kavuşturdu.

xcdvfrgt
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile anlaşmayı imzaladıktan sonra (AFP)

Resmî açıklamalara göre savunma sanayilerinde iş birliği, bunların yerelleştirilmesi ve bilimsel araştırmalar, Mekke Anlaşması'nın temel taşını oluşturuyor. Örneğin, Türkiye Kaan hayalet savaş uçağı geliştirme projesinin başarısına, Amerikan F-35 programından dışlanmasının ardından daha çok önem vermeye başladı. Projenin kendisi, Pakistanlı personelin geliştirilmesinde yer alması ve Suudi Arabistan'ın yatırım fırsatlarını ve üretiminin bir kısmını yerelleştirme olasılığını araştırması nedeniyle entegrasyon fırsatlarını yansıtıyor.

Anlaşma, ABD'nin ortakların güvenlik yüklerini paylaşması eğilimini güçlendirirken, Rifai, yeni düzenlemenin son on yıllarda bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki dalgalanmalarla daha yakından bağlantılı olduğunu belirtti. Irak Savaşı'ndan bu yana, birbirini takip eden yönetimlerin bazıları katılımı genişletmeye çalışırken, bazıları geri çekilmeyi ve Asya'ya odaklanmayı savundu; bu durum, ABD'nin Avrupa'da Rusya'ya yönelik politikasındaki kararsızlığa benziyor. Rifai, “katılım ve geri çekilme arasındaki bu gidip gelme, bölgedeki ülkeleri ilave güvenlik şemsiyeleri ve daha kendi kendine yeten çözümler aramaya yöneltti; özellikle de bölgenin zorluklarını en iyi anlayan ve bunları ele almak için siyasi, sosyal, tarihi ve kültürel meşruiyete sahip olan ülkeler oldukları için” değerlendirmesinde bulundu.

Birmingham Üniversitesi'nde araştırmacı olan Ömer Kerim yaptığı açıklamada, anlaşmanın bölgesel düzeyde güvenlik yüklerini paylaşmanın, ABD’nin müttefiklerinin ve ortaklarının bölgenin güvenliğine katkıda bulunmasını sağlamanın bir yolu olduğunu söyledi. Zira üç ülkeyi Washington'a bağlayan yakın bağlar, yeni anlaşmanın mevcut ABD merkezli güvenlik çerçevelerini tamamlayacağını gösteriyor. Ayrıca, üç ülke de savunma alanında Washington'a farklı derecelerde bağımlı olduğundan, bölgedeki ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişen bir eylemde bulunmaları zor.

Statükonun korunması

Yeni güvenlik düzenlemeleri, İran savaşının sonuçlarından ayrılamaz. Kerim, üç ülkenin de statükoyu değiştirmeye çalışan güçleri caydırmada ve İran'ın hegemonik emellerini dizginlemede ortak bir çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu emeller savaşın bir ürünü değil, ancak Kerim, İran'ın Hürmüz ve Bab’ul Mendeb Boğazlarındaki deniz trafiğini kontrol etmeye odaklanan yeni bir stratejik yaklaşımına işaret ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre üç ülkenin statükoyu koruma çıkarı, özellikle Amerikan rolünden etkilendi. Zira yaklaşık iki ay önce Tahran ile imzalanan mutabakat zaptı, Washington'un uzun süreli bir savaştan kaçınma ve seyrüseferi yeniden başlatma arzusunun, Hürmüz Boğazı'nda İran'a tavizler vermesine neden olabileceği endişelerini artırdı. Trump'ın hızlı bir anlaşma çağrısında bulunmasının ardından müzakerelerin yeniden başlamasıyla bu endişeler daha da arttı; Tahran ise zaman kazanmak için görüşmeleri uzatmayı sürdürdü.

Birmingham Üniversitesi'nden araştırmacı, anlaşmanın Tahran'a bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve bölgesel hedeflerine ulaşmak için devlet dışı aktörleri kullanma modelinin hoş görülmeyeceği mesajını verdiğini belirtti. Yeni düzenlemenin, İran'ın bölge dışından gelen güçlerin müdahalesine itiraz etme gerekçesini zayıflattığını, çünkü Tahran'ın bölgesel güçler tarafından yönetilen bir güvenlik düzenlemesine meydan okumasının zor olduğunu belirtti.

İsrail de giderek daha iddialı ve genişleyen askeri davranışları nedeniyle üç ülke için ortak bir tehdit oluşturuyor. Kerim bu nedenle anlaşmanın, İsrail'in Afrika Boynuzu veya Maşrık’taki (Levant) eylemlerini tek taraflı olarak değil, önemli yeteneklere sahip devletleri zayıflatma veya egemenliklerini devlet dışı aktörler aracılığıyla çökertme girişimlerine karşı harekete geçmeye hazır olan üç yerleşik orta gücün kolektif olarak caydırabileceğini düşünüyor.

Karşılaştırmalı avantajlar ve özel motivasyonlar

Ortak bölgesel değerlendirmelerin ötesinde, anlaşmanın her taraf için özel motivasyonları bulunuyor. Des Roches bu motivasyonları şöyle açıklıyor; Suudi Arabistan İran ve vekillerinden gelen tehditlere karşı savunma yeteneklerini çeşitlendirmek ve geliştirmek için endüstriyel tabanlara sahip ortaklar istiyor. Türkiye, Avrupa'nın kendisini reddettiğini ve NATO ile ilişkilerinin gergin olduğunu hissettiği bir ortamda ittifak ağını genişletmeyi amaçlıyor. Nitekim Erdoğan hükümeti NATO’ya şüpheyle bakıyor ve darbe girişiminin bazı üyelerinin özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiğine veya teşvik edildiğine inanıyor. Pakistan'a gelince, güvenlik doktrininde derine kök salmış olan “stratejik derinlik” kavramı, Hindistan'ın demografik ve coğrafi üstünlüğünü dengelemek için onu Riyad ve Ankara ile ortaklığını genişletmeye itiyor.

gbhyju
Araştırmacılar, üç ülkenin İran'ın hegemonik emellerini dizginleme konusunda ortak bir çıkarı olduğuna inanıyor (AFP)

ABD’li eski yetkili, Türk sanayisinin mühimmattan insansız hava araçlarına kadar uzandığını, Pakistan'ın ise 155 mm top mermisi gibi konvansiyonel askeri sanayide önemli yeteneklere sahip olduğunu belirtti. ABD ve diğer Batı ülkeleri arasında görülen önümüzdeki yıllarda silah ihracatına ilişkin daha fazla genel temkinlilik eğilimi göz önüne alındığında, Suudi Arabistan bu yeteneklerden faydalanabilir. Zira Batılı ülkelerin bu eğilimi, Riyad'ı kaynaklarını çeşitlendirmeye ve ihtiyaç duyulduğunda büyük miktarlarda mühimmata hızlı erişim sağlamaya itiyor. Öte yandan, Suudi Arabistan pazarı Türk ve Pakistan sanayileri için önemli fırsatlar sunuyor.

Üç ülke de anlaşmanın belirli ülkeleri hedef almadığını açıklarken, Türkiye Cumhurbaşkanlığı anlaşmanın “kardeş ülkelerin katılımına açık” olduğunu teyit etti ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Mısır'ın da katılacağını öngördü. Des Roches bunun muhtemel olduğuna inanıyor, ancak Kahire'nin özellikle ABD yardımını, özellikle de askeri yardımı, Kongre içinde olası herhangi bir adımdan koruma arzusunu göz önünde bulundurarak, İsrail'in endişeleri yatışana kadar katılmayı erteleyebileceğini düşünüyor.

Anlaşmanın genişleme potansiyeli, Rifai'nin bunu “zorunluluk ittifakı” olarak tanımlamasıyla örtüşüyor. İttifaklar ortak kimliğe dayanabilir veya stratejik ortamın gereklilikleri tarafından dayatılabilirken, bu yeni ittifak her iki unsuru da birleştiriyor. Üç İslam ülkesini içeriyor, ancak öncelikle 2023'ten bu yana Ortadoğu'nun sahne olduğu yapısal dönüşümlere yanıt veriyor; bu dönüşümler geçici askeri çatışmaların ötesine geçerek güç dengesindeki değişimleri, devletlerin saldırı ve savunma yeteneklerini, nüfuz ve kontrol sınırlarını ve hatta siyasi ve coğrafi haritaları kapsamaya başladı. Bu nedenle, Rifai’ye göre anlaşma bir güç gösterisi değil, bu dönüşümlere bir yanıt niteliğinde.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."